İçeriğe geç

Bölüm 5 – İLK FOTOĞRAF

Bölüm 5

Kâğıdı elimde tutarken uzun süre hareket edemedim.

“İlk fotoğrafın çekildiği yere tek başına git.”

Cümleyi tekrar tekrar okudum.

Biri benimle oyun oynuyordu.

Bundan artık emindim.

Ama aklıma takılan asıl soru, bunu nasıl bildikleriydi.

İlk fotoğrafın hangisi olduğunu sadece ben biliyordum. Hatta fotoğrafları annem dışında kimsenin gördüğünden bile emin değildim.

Kâğıdı masanın üzerine bıraktım ve sandalyeme oturdum.

O kadar çok soru vardı ki hangisinden başlayacağımı bile bilmiyordum.

Bir süre sonra fotoğrafları yeniden çıkardım.

İlk fotoğrafı önüme koydum.

Ben…

Salıncak…

Arkamdaki ağaç…

Ve biraz ileride duran çocuk.

Fotoğrafın çekildiği yeri hatırlamaya çalıştım.

Çocukluğumdan kalan anılarım çok net değildi. Ama o günü hatırlıyordum. Annem beni parka götürmüştü. Hava sıcaktı. Sarı bir elbisem vardı. Salıncakta sallanırken annem fotoğrafımı çekmişti.

Peki çocuk?

Onu neden hatırlamıyordum?

Fotoğrafa tekrar baktım.

Çocuk kameraya bakmıyordu.

Bana bakıyordu.

Bunu ilk defa bu kadar net fark ettim.

İçimde garip bir his oluştu.

Sanki fotoğrafın içinde yalnızca benim görmediğim bir hikâye vardı.

Ertesi gün Elif’e kâğıttan bahsetmedim.

Nedenini bilmiyordum ama bunu şimdilik kendime saklamak istiyordum.

Üniversitenin bahçesinde otururken önümdeki kahveyi karıştırıyordum. Elif ise telefonundan bir şeyler gösteriyordu.

“Bak, bu çocuk geçen sene bizim bölümden mezun olmuş.”

“Kim?”

“Şu.”

Telefonu bana uzattı.

Ekrana baktım.

Bir grup fotoğrafıydı.

Hiçbir şey hissetmedim.

“Ee?”

“Hiçbir şey. Sadece yakışıklı.”

Güldüm.

“Senin bütün araştırmalarının sonucu bu zaten.”

“En azından önemli şeylere odaklanıyorum.”

Başımı iki yana salladım.

Bir süre sonra Elif telefonunu kapattı ve bana baktı.

“Sen bugün garipsin.”

“Niye?”

“Bir şey düşünüyorsun.”

“Her zaman düşünürüm.”

“Hayır. Bu başka.”

Cevap vermedim.

Elif beni birkaç saniye izledikten sonra daha fazla üstelemedi.

Belki de iyi bir arkadaştı.

Bazen konuşmak istemediğinde susmayı biliyordu.

Dersler bittikten sonra eve dönmek için kampüsten çıktım.

Otobüs durağına yürürken cebimdeki kâğıdı hissettim.

Bir an durdum.

Gitmeli miydim?

Tek başıma…

Beni oraya gönderen kişinin kim olduğunu bile bilmeden?

Mantıklı değildi.

Ama bütün bunların başından beri mantıklı olan tek bir tarafı yoktu zaten.

Otobüse binmedim.

Telefonumdan adresi buldum.

Çocukluğumun geçtiği parka gitmeye karar verdim.

Park düşündüğümden daha küçüktü.

Yıllar geçince çocukken büyük görünen yerlerin küçülmesi garipti.

Girişte durup etrafa baktım.

Ağaçların çoğu hâlâ yerindeydi.

Salıncaklar yenilenmişti.

Banklar değişmişti.

Ama parkın arkasındaki büyük çınar ağacını hemen tanıdım.

Fotoğraftaki ağaç.

Yavaşça yanına gittim.

Telefonumdan ilk fotoğrafı açtım.

Fotoğraftaki görüntüyle önümdeki yeri karşılaştırdım.

Neredeyse aynıydı.

Salıncağın yeri biraz değişmişti ama ağaç hâlâ aynı yerdeydi.

Fotoğraftaki açıdan bakmak için birkaç adım geri gittim.

Sonra durdum.

Fotoğrafta çocuğun durduğu yer tam karşımdaki bankın yanındaydı.

Bankın önüne yürüdüm.

Hiçbir şey yoktu.

Bir süre etrafı inceledim.

Toprak…

Ağaç kökleri…

Eski yapraklar…

Sonra vazgeçip geri dönmek üzereyken ayağım sert bir şeye takıldı.

Eğildim.

Toprağın arasında küçük, paslanmış bir metal kutu vardı.

Kutuyu yerinden çıkarmak için birkaç kez uğraştım.

Sonunda elime aldım.

Kalbim hızlanmıştı.

Kutunun kapağı sıkışmıştı.

Tırnaklarımla açmaya çalıştım ama başaramadım.

Tam o sırada arkamdan bir çocuk sesi geldi.

“Abla?”

Hızla döndüm.

Yaklaşık sekiz yaşlarında bir çocuk bana bakıyordu.

“Efendim?”

“Onu nereden buldun?”

Elimdeki kutuyu gösterdi.

“Burada buldum.”

Çocuk bir süre kutuya baktı.

“Ben onu daha önce görmüştüm.”

“Nerede?”

“Şurada.”

Parmağıyla ağacın arkasını gösterdi.

“Bir adam koymuştu.”

İçim ürperdi.

“Ne zaman?”

Çocuk omuzlarını silkti.

“Geçen yaz.”

Sonra annesinin yanına doğru koştu.

Ben ise elimdeki kutuyla öylece kaldım.

Geçen yaz…

Bu kutunun buraya geçen yaz bırakılmış olması mümkün müydü?

Eğer öyleyse, bu olay çocukluğumdan kalan bir hikâye değildi.

Birileri yakın zamanda buraya gelmişti.

Ve belki de hâlâ beni izliyordu.

Kutuyu çantama koydum.

Eve döner dönmez açmaya karar verdim.

O gece odamın kapısını kilitledim.

Metal kutuyu masanın üzerine koydum.

Yanına bir makas, küçük bir tornavida ve birkaç peçete bıraktım.

Kapağı uzun uğraşlar sonunda açıldı.

İçinden üç şey çıktı.

Eski bir anahtar.

Katlanmış bir kâğıt.

Ve küçük bir fotoğraf.

Fotoğrafı elime aldığım anda nefesim kesildi.

Bu kez fotoğrafta ben yoktum.

Sadece çocuk vardı.

Çok daha küçüktü.

Belki beş ya da altı yaşında.

Elinde kırmızı bir oyuncak araba tutuyordu.

Fotoğrafın arkasını çevirdim.

Tek bir tarih yazıyordu.

14 Mayıs 2011.

Fotoğrafı tekrar çevirdim.

Çocuğun yüzüne baktım.

Bir süre sonra gözlerim fotoğrafın sağ alt köşesine takıldı.

Orada küçük bir kadın silueti vardı.

Yüzü görünmüyordu.

Ama üzerindeki montu tanıyordum.

Annemin yıllardır dolabında duran eski gri mont…

Elim titremeye başladı.

Tam o sırada kapının dışından annemin sesi geldi.

“Nil?”

Fotoğrafı hızla avucumun içine sakladım.

“Efendim?”

“Uyumadın mı?”

“Birazdan yatacağım.”

Kapının önünde birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra annem:

“Tamam.”

dedi.

Ayak sesleri koridorda uzaklaştı.

Ben ise elimdeki fotoğrafa bakmaya devam ettim.

Artık tek bir sorum vardı.

Annem bu çocuğu gerçekten tanımıyor muydu?