İçeriğe geç

Bölüm 4: Hanife Abla

Öğlenki kavurucu güneşin yerini kızıla çalan ışıklar almıştı. Bizde el ele tutuşmuş şekilde tepeden aşağı iniyorduk. Acelemiz yoktu ama nedense uygun adım gidiyorduk, bazen de tutuşan ellerimiz kundaktaki bebeği sallar gibi bir ileri bir geri sallanıyordu. Çekirge sesleri arasında toprak yolu bitirerek Nilüfer'in evinin önüne gelmiştik. Elini bıraktım: "Nilüfer'cim, biliyorsun sıcaktan içimiz yandı, şöyle soğuk bir ayran yapsan da beraber keyifle içsek." Nilüfer başını eğdi ve gözlerini kapattı: "Tabi, hemen." hemen kolumu kavradı; eve götürmeye çalışıyordu beni. Diğer elimi araya sokarak mâni oldum: "yok, ben biraz sizin çardakta oturayım, oraya getirir hep beraber İçeriz." Dişlerini büsbütün gösterdi: "Nasıl istersen." Nilüfer suda yürür gibi narince evinin kapısına giderken arkasından hayretle onu izlemekteydim. Çok güzeldi, çok güzeldi, çok güzeldi... Boğazımı temizledim ve gözlerimi çardağa çevirdim, gözlerimin hareketini ayaklarım takip etti ve çardağa doğruyöneldim. Sedire derin bir oh çekerek oturdum. Ahşap direkler üzerine kurmuşlardı çardağı; üzerini asma yapraklarıyla örtmüşlerdi. Bir direğe montelenmiş gaz lambası ise halinden memnun gibiydi. Rüzgâr hafif hafif esmekteydi, sıcaktan eser yoktu şimdi. Oturduğum sedirin yumuşaklığına kapılıp biraz daha gömüldüm içine ve gözlerimi kapattım. Artık kulağımı çekirgeler ve ineklerin sesleri, burnuma da doğanın nefis kokusu ile ineklerin tezek kokusu doldurmaktaydı. Gözlerimi kapatsam da gözümün önüne sevdiceğim geliyordu sürekli: İpek gibi saçları, incecik beli, sıcacık gülümsemesi aklımdan çıkmıyordu: Ne kadar delicesine, ne kadar karşılıksız seviyordu beni...

Kurduğum düş aleminde dolaşırken "Nerede kaldı bu?" diye bir sesle irkilmiştim. Derin nefes alıp yerimden doğruldum. Kafamı sesin geldiği yöne doğru çevirdim; Hanife Ablaydı sesin sahibi. Elleri belinin iki yanında, kaşları çatılmış şekilde uzak yokuştaki çakıl yolu gözlemekteydi. "Hayırdır Hanife Abla?" dedim oturduğum sedirden elimi sallayarak. Eliyle yüzünün önüne düşen kınalı saçlarını geriye attı, alnındaki kırışıklık bir saniye olsun gitmedi. Ardından bana dönerek: "Kör olasıca Bahri abini bekliyorum, günler öncesinden yazdı o gün geleceğim diye, o gün oldu gelmedi." Cümleleri öfkeli birisine ait olmasına rağmen sesi de bir o kadar endişeli geliyordu. Sol ayağını sürekli yere vurmaktaydı. "Gelir Hanife abla merak etme, gün daha bitmedi." Cevap gelmedi. Duymuştu kesin ama cevap vermemişti işte. Üzerinden çok geçmemişti, Hanife Abla "AHA! O mu yoksa?" bağırtısıyla tüm sesleri bastırmıştı. Ellerini göğüs hizasına kadar çıkarmış yumruklarını sıkmış, sanki koşu yarışına başlayacak gibi hazırda bekliyordu. Fark etmeden bir iki adım atarak çakıl yolun ortasına kadar gelmişti. Gözlerini kısmış, uzaktaki yokuştan gözlerini ayırmıyordu. Bende gözlerimi hemen yokuşa diktim. Bir toz bulutu yokuşu kaplamıştı. Sonra o toz bulutunun arasından yer yer boyası dökülmüş toprak rengi bir dolmuş gözüktü. Gürültülü motoru ile her geçen saniye bize doğru çakıl taşlarını sıçrata sıçrata gelmekteydi. Bende olaya dahil olmuş gibi sadece dolmuşu izlemekteydim. Dolmuş olduğumuz yere yaklaşırken hızırı azalttı ve iki kere kornaya çaldı. Bu kornalar köy içinde olabilirdi, yolun ortasında öylece dikilen Hanife abla içinde. Hanife abla geri geri yürüyerek yolun ortasından çıkmıştı, dolmuşta yumuşak şekilde frene basarak dolmuşu durdurmuştu. Hanife abla alt dudağını ısırımış, nefesi tutar gibi beklemekteydi. Dolmuşun sürgülü kapısı gürültüsü şekilde açıldı. İçinden uzun boylu, güçlü vücutlu, Enver paşa esintili bıyığı ile bir adam indi. Bakımlı mı bakımlı, şehirlilerin giydiği siyah kumaş pantolonu, pantolonunun içine soktuğu pamuk gömleği ve boyalı potinleri ile. tam bir İstanbul beyefendisiydi. Hanife adamı görünce ağzı kulaklarına vardı ve ellerini iki yana açtı: "BAHRİ!"