İki yanını ağaçların kapattığı toprak yoldan aşağıya doğru ayaklarımı vura vura koşuyordum. Ellerim vücudumdan bağımsız bir şey bir oradan bir oraya savruluyor ama yine de flütü sımsıkı tutuyordum. Arkamdan bir toz bulutu bırakırken çakıl taşları da ayağımın altından kayıp gidiyorlardı. Yolumun sonuna yaklaşmışken kulağıma yavaş yavaş tavuk gıdaklama sesleri, ineklerin böğürmeleri gelmeye başlamıştı. Ne zaman iki tarafımı kapatan ağaçların çevrelediği toprak yol bitti, gözüme Nilüfer'in evi gözüktü. Kırmızı kiremitli bembeyaz bir evdi. Diğer boyası çıkmış, kötü inşa edilmiş evlerinin yanında bu ev bir saray hissi veriyordu. Eve gözümü kestirdikten sonra evin önünde bir karaltı belirdi: Nilüferdi bu! Arka tarafta balta ile odun kesmiş, evine götürmekteydi. Fırsat bu fırsattı. Boğazımı temizledim; sonra kendimden emin bir adımlarla Nilüfer'in yanına doğru ilerledim. İlerlerken tavukların sesleri artık yanı başımdaydı. Güneş hâlâ yakıyordu fakat en azından şu an önemsizdi. Şimdi Nilüfer'i daha net görüyordum: Üstünde Pembe entarisi vardı. Simsiyah saçlarını arkadan bağlamış, bembeyaz yüzünü ortaya çıkarmıştı. Uygun adım evine doğru yönelmişken göz göze geldik. Benim merhaba dememe fırsat bırakmadan "Günaydın Ömer, nasılsın?" Dedi. Güneşten dolayı kızarmış yanaklarıyla gülümsedi. "Günaydın Nilüfer" dedim kendimden emin ve sıcak bir ses tonuyla. Sanki güzelliğine büyülenmiş gibi birkaç saniye öylece donup kaldım. Sonra kafamı silkeledim ve Nilüfer'in elindeki odunları almaya yöneldim. Nilüfer zarif ses tonuyla "Teşekkür ederim." Dedi bana. Odunları kollarından tek tek alırken önce gözlerini kıstı, sonra kaşlarını kaldırarak "Sen dağda değil miydin? Koyunlara bakmıyor musun?" Gülümsedim: "Onlar nehir kenarında dinleniyorlar, benim başlarında durmama gerek yok." İkimiz yan yana eve doğru yürüyorduk. Kapı ağzına gelince Nilüfer "Odunları bana ver, ben yerleştireyim." Dedi ve ellerini bana doğru uzattı. Bir adım geri çekildim "Ben bırakayım ya sen zahmet etme." Ne kadar ısrar etsem de Nilüfer teklifimi kabul etmedi, ben de teslim olmuş bir şekilde kucağımdaki odunları ona doğru uzattım. "Sen ne yapıyorsun?" Odunları kapı girişine yerleştirirken "Babam şehre gitti, annemde ahırdaki işlere bakıyor. Bende odunlarla uğraşıyorum." Yüzüme baktı ve "Niye bu kadar mutlusun böyle, dağda gömü mü buldun yoksa?" Dedikten sonra ufak bir kahkaha patlattı, bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Evet, heyecanım her yerimden belliydi, flütü bir an önce göstermek için sabırsızlanıyordum. Son odunu da koyduktan sonra Nilüfer doğruldu ve derin bir oh çekti. Eve girerken "Görüşürüz Ömer" dedi ellini hafifçe sallayarak. Tam kapıyı kapatacakken elimi uzattım "DUR!" Nilüfer hemen duraksamış, gözleri kocaman açılmıştı "Ne oldu?" Hemen atıldım "Sana bir şey gösterecektim, içeri girebilir miyim?" Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Mideme kramplar giriyordu. Nilüfer hafifçe eğilerek "Olmaz Ömer, ben evde tekim. Hoş olmaz, hayır." Dedi sessizce. Nasıl yani, fırsat elimden kayıp gidecek miydi, hayır bu olamazdı. "Dur bir saniye" dedim elim heybeme giderken. İçini açıp hızlıca elimi daldırdım. Eşyalarımın arasında o eşsiz flütü buldum. Heybeden bir hışımla çıkarıp kapı pervazındaki Nilüfere gösterdim. "Flüt mü?" Bir kaşını kaldırmış bana bakıyordu. "Sadece dinle." Flütü dudaklarımın arasına yerleştirdim. Hızlı soluk alıp veriyor, vücudum titriyordu. Tavuk ve ineklerin sesleri artık kulağıma gelmiyordu; sanki dünya durmuş gibiydi. Gözlerimi kapattım ve dudaklarımın arasındaki flüte güçlü bir şekilde üfledim. Flütün mest eden ahenkli melodisi dalgaların karaya vurması, yıldızların parıl parıl parlaması gibi büyüleyici hissettiriyordu. Nilüferde ilk duyduğunda önce gözleri büyüdü, bir adım öne doğru atarak kapı pervazından çıktı ve bana doğru döndü. Ağzı açık kaldı, sonrasında eliyle ağzını gizlemeye çalıştı. Üflemeyi bıraktım ve flütü dudaklarımdan çektim. Gözlerimi açıp Nilüfer'e baktım. Gözlerine nur dolmuş gibi bana bakıyordu. Yutkundum... Kurmuş dudaklarımı yaladım. Gerçekleşmesini beklediğim bir rüyayı bekler gibi bakıyordum sevdiğime. İkimizden de çıt çıkmıyordu. Tam işe yaramadığını düşünmeye başlamışken Nilüfer'in sesi düşüncelerimi bıçak gibi kesti. Kollarını açmış bana doğru koşup sarılırken ağzından tek bir kelime döküldü: "Aşkım."