Bölüm Beş (3/13)
Fırtına
Tapınak Muhafızı Lady Magella’nın kızgın olduğunu söylemek, güneşin genelde doğudan yükseldiğini, gün içerisinde olağan bir şekilde gökyüzünde dolandığını sonra da batı ufuklarında bir yerlerde battığını söylemek gibi bir şeydi.
Dişi-dwarf’un suratı mosmordu. Kadın, hiddetten titriyordu. Ve bir yandan ayaklarını yere vura vura yürüyor, bir yandan da öfke içerisinde birilerinin kafasını ezmekle ilgili bir şeyler söylenip duruyordu! Dolayısıyla küçük gnome Gnine’ın ortalıkta görünmemesi normaldi. Evet, kendisi doğası gereği eşek şakaları yapmayı seven biriydi ama ‘çoğunlukla’ yakalanmayacak kadar da akıllıydı, her ne kadar yaptığı şakalarla bazen işin tadını kaçıracak kadar şansını zorlasa da...
Genç Udoorin ise elinde baltası, içsel bir hayatta kalma dürtüsüyle ve göreceli bir şekilde ‘güvenli’ bir mesafede ilerliyordu. Saygılı, hanımefendi, düşünceli ve aklı başında olan Lady Moira bile dişi-dwarf’tan ‘makul’ bir mesafede yürümeyi tercih etmişti.
Efendi Aager ise yine ortalıkta yoktu. Karanlık adamın, Tapınak Muhafızı tarafından tekrar ‘rezillik’le suçlanmak gibi bir niyeti yoktu. Evet, gerçekte Aager etrafındakilerin kendisi hakkında ne düşündüğünü umursayan biri değildi. Nihayetinde daha beş yaşına gelmeden ‘merhamet’ denen şey, ‘çocuk’ Aager’in çoktan ruhundan sökülüp alınmıştı. Ancak Tapınak Muhafızı’nın aleni bir şekilde onun, ‘insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü umursamamasını’ ‘insanların ne düşündüğünü umursamaması’ olarak yüzüne vurmasını, tam olarak içerlemiş olmasa da pek de hoş karşılamamıştı. Aager’in, Yavruturna Tapınağı’ndan bilinçli bir şekilde sakındığı da doğru idi. Ama bunu tapınağın kendisine, orada çalışanlara, ya da Muhteşem Göklere karşı herhangi kişisel kin, düşmanlık, husumet ya da küskünlükten dolayı yapmamıştı.
Kusurları her ne idiyse Aager Fogstep asla kendi hataları için Muhteşem Gökler'i suçlayacak kadar seviyesiz biri olmamıştı. Yapması gerekenleri yapmış, sonuçlarını da başkalarına yıkmak ya da başkalarını suçlamak yerine, yaparken gösterdiği kararlılığın aynısı ile kabullenmişti. İşin doğrusu, siyahlar içindeki adamın, Tapınak Muhafızı’nın kendisine karşı gösterdiği tavra karşı ‘su geçirmez’ olduğu söylenebilirdi. Ne var ki bu onun sinirlendirmediği anlamına da gelmiyordu. Ve açıkçası siyahlar içindeki adam, dişi-dwarf’un neden onun ‘rezilliğini’ yüzüne vurmaktan geri durmadığına bir anlam da verememişti. Nihayetinde Aager, etrafındaki herkese gösterdiği ‘mekanik’ denebilecek saygıyı ona karşı da her zaman sergilemişti.
Tapınak Muhafızı’nın birikmiş öfkesinin asıl hedefi ortalıkta olmasa da sebepleri, takımdan iki yüz adım ilerisinde ve acı ile kıvranarak ilerliyorlardı: İzci Laila ve Bremorel, tekrar ayyarın peşine düşmüşlerdi.
Bu nokta da belirtilmesi gerekirse dişi-dwarf'un bilmediği şey, siyahlar içindeki adamın bıraktığı emirlerdi: Herhangi bir çatışma durumu olması hâlinde iki izci kız geri çekilecekler ve genç Udoorin tüm hızıyla İzci Laila’ya yetişecek ve onu koruyacak Lady Moira ise, benzer bir şekilde İzci Bremorel’i müdafaa edecekti. Hiç şüphesiz bu çok iyi bir plan değildi ve eski hızlarında da ilerlemiyorlardı ama en azından kesicileri öldüren yaratıkların, hareket etmeyen ve atık duran bir gruba baskın yapma ihtimalini de en aza indirgemiş oluyorlardı. Ve bu Aager için, içinde bulundukları durum itibariyle bir başarıydı.
“Nasıl oldun?” diye fısıldadı Laila ve kuzenin yanına topallayarak geldi.
“Canım acıyor... Fena hâlde...” diye, yüzü çekilmiş bir hâlde tısladı Bremorel. Kız, ağır hareketlerle çömeldi ve nemli orman toprağına oturdu. “Eğildiğim ya da dizlerimin üstüne çömeldiğim zaman daha çok acıyor.”
Laila’da yavaşça çömeldi ve yaralı bacağını öne doğru uzatarak kuzeninin yanına oturdu.
“Sence neden o Aager-herifi bizi böyle zorluyor? Canımızın daha da yanmasını isteyecek kadar sefil biri mi? Belki de ona ‘meymenetsiz eşek’ dediğim için bana hâlâ kızgındır.” dedi Bremorel sonra da karnından yayılan acıdan dolayı yüzünü buruşturdu.
“Kimseyi, sefil biri olacak kadar umursadığını sanmıyorum kuzen.” diye karşılık verdi Laila. “Bence sadece temkinli davranıyor, o kadar.”
“Bu mu temkinli hâli? O lanet olasıca ayyarın izini sürebilecek elindeki iki kişiyi de ölesiye koşturtmak mı?” dedi Bremorel fena hâlde içerlemiş bir şekilde.
“Hayır Bree. Sadece bizim de sonumuzun kesiciler gibi olmasını istemiyor. Öldürdüğümüz o yaratığın ormanda daha birçok arkadaşı var, unuttun mu? Ve arkadaşları için geri gelmeye karar verebilirler. Her ne kadar güçlü ve zorlu olsalar da yüz yüze karşılaşmalardan ziyade pusu kurup baskın yapmayı tercih ediyor gibiler. Veya yemeden önce, kedinin fareyle oynaması gibi kurbanlarıyla oynamaktan hoşlanıyorlar. Efendi Aager bunun bizim de başımıza gelmemesi için takımın sabit bir yerde durmasını istemiyor. En azından ben kendime böyle telkin ediyorum.” diye düşünceli bir şekilde cevap verdi kuzeni.
“O herifi ısrarla müdafaa edişin gerçekten beni hayrete düşüyor. Aranızda benim bilmediğim bir durum mu var yoksa?” dedi Bremorel pis bir sırıtışla.
Laila ona fena bir bakış attı.
“Canını yakmaya beni zorlama Bree. Bir çimdikle şuracıkta mumunu söndürebilirim.” yine tısladı kız gözlerini kısarak.
“Bir çimdik, öyle mi? Demek bana çimdik atacaksın. Küçük, bir kız gibi...” diye iğneli bir şekilde karşılık verdi Bremorel. “Ama zaten Lady bacağına o iğrenç lapayı sürerken küçük bir kız gibi çığlık atıyordun. Küçük, sulu gözlü bir ‘rakun’ kız gibi!”
“Lapayı sana sürerken sen ne yaptın? Sümüklü bir kız gibi ağladın.” diye yapıştırdı Laila.
“Aklıma gelmişken.” dedi Bremorel. “İlk hak benim.”
“İlk hak? Ne hakkı?” diye aklı karışmış bir şekilde sordu Laila.
“Ayyar... Onu yakaladığımızda suratını gömçürtmek için ilk vurma hakkı!” dedi Bremorel dudaklarını sıkarak.
“Kızım, sen istediğin kadar hak iddia edebilirsin. Ben onu gördüğümde suratıyla uğraşmayacağım. Göbeğinin tam ortasından onu vurup sonra da yerde kıvranışını seyredeceğim.” diye burnunu havaya kaldırarak cevap verdi Laila.
“Eh... O da işi görür.” dedi Bremorel makul bir şekilde. “Ama yayı çeyrek çekim yapman gerekir yoksa ok karnını delip geçer.”
Laila ona fena bir bakış daha attı.
“Dur bir doğru anlamış mıyım? Sen bana nasıl ok atmam gerektiğini mi söylüyorsun? Kızım sen daha izci çırağı olarak devşirilmeden ben iki yüz yardalık mesafeden, dalındaki elmaları vuruyordum.” diye küçümseyerek cevap verdi kuzeni.
“Hey, ben o çirkin yaratığı omzundan vurdum ve kolunu şişledim! Sen ise sadece elinin tersini yedin, yetmiyormuş gibi kılıçlarından bir tanesini değil, ikisini de kırdırttın. İzci Efendin Davien, bir baltayı asla kılıçla karşılamaman gerektiğini hiç söylemedi mi sana?” diye horlayarak karşılık verdi Bremorel.
“Seni geçip bana saldırdı ve senin ruhun bile duymadı.” dedi Laila kuzenine ‘hıf’layarak.
Bremorel’in yüzü kızardı ve Laila’ya utanarak baktı.
“Bu... Biraz ağır olmadı mı? Her ne kadar doğru olsa da.” diye mırıldandı.
“Özür dilerim Bree. Seni öyle haşlamak istememiştim.” dedi Laila ve kendi yüzü de kızardı.
“Ama haklıydın. O sefil ayyarı bulmaya o kadar odaklanmıştık ki, izci olduğumuzu unuttuk ve ikimizde aptal birer Mox gibi davrandık.” diye itiraf etti Bremorel acı bir şekilde.
“Udoorin gerçekten o yaratığı senin üstünden atıp boğazlamaya mı çalıştı?” diye sordu Laila birden, konuyu değiştirmek istiyormuş gibi.
“Evet. gerizekâlı...” dedi Bremorel. “Ama istediği için onu boğazlamaya çalışmadı. Baltasını düşürdü. Onca silahla geldi ve karşılaştığı ilk yaratığı elleriyle öldürmeye çalıştı. Sanırsın ki baltasını kaybettikten sonra babasının kılıcını çeker ya da ne bileyim, üzerinde taşıdığı kırk bin bıçaktan bir tanesine yeltenir.”
Laila ‘fırk’ladı.
“Ama itiraf edeyim, çocuk acayip güçlü. Yumruğumu o hayvanın suratına gömdüm ama fark etmedi bile. Udoorin boğazını sıkmaya başlayınca yüzü morardı ama.” diye istemeyerek de olsa itiraf etti Bremorel. “Gün gelir de o çocuk bir kıza âşık olursa ne olacağını düşünmek bile istemiyorum. Zavallı kızı kırdıktan sonra: ‘N’oldu şimdi ya?’ diye hayretle kıza bakacaktır eminim.”
Laila kahkahayı bastı.
“Hadi gel. Udoorin ve Lady Moira'nın yaklaştığını duyuyorum. O kadar gürültü yapıyorlar ki...” dedi Laila sonra bir an durdu.
“Ne?” diye sordu kuzeni.
“Ondan hoşlandım.” dedi Laila.
“Hoşlandın mı? Kimden hoşlandın, kız?”
“Lady Moira. Aklı başında ve sakin bir kız. Ben düştüğümde yanıma koşup gelişini görmeliydin. Tam anlamıyla muhteşemdi! Bir elinde kılıcı, diğerinde kalkanı ile hikâyelerdeki kahraman şövalye gibiydi. Bacağıma ilk müdahâleyi yaptıktan sonra önüme geçip: ‘Korkma, Sevgili Laila. Seni ve onurunu koruyacağım ya da bu yolda öleceğim. Muhteşem Gökler’in izni ile beraber karanlığa karşı muzaffer olacağız!’ dedi ve Lady Magella gelene kadar beni korudu.” dedi Laila sessizce. “Bence onunla daha yakın arkadaşlık kurmalıyız. Udoorin onunla konuşmuyor. İstemediği için değil, ikimiz dışında herhangi başka bir kızla konuşmaya kalktığında işi eline yüzüne bulaştırdığını bildiği için konuşmamayı tercih ediyor. Gnine onunla konuşmaya can atıyor. Umarım bize yaptığı gibi ona da eşek şakalarından birini yapmaz. Lady Magella ile devamlı konuşuyorlar ama tahminim aralarındaki münasebetler ‘ahlaki meseleler’ ve ‘din’ ile sınırlıdır ve Efendi Aager’in de onunla ‘muhabbet’ ettiğini düşünemiyorum bile. Bunun anlamı da kızın kendisini biraz dışlanmış hissediyor olduğu.”
Bremorel burnunu kıvırdı.
“Zorunlu arkadaşlıklardan nefret ediyorum.” diye söylendi.
“Zorunlu olacağını hiç sanmıyorum, inan bana. Ve onun göründüğü gibi katı ve kuralcı olduğunu da hiç sanmıyorum.” dedi Laila.
“Nereden biliyorsun?” diye sordu Bremorel meraklı bir şekilde ve yavaşça oturduğu yerden doğrulmaya başladı.
“O parlak zırhının altında ne giydiğini gördüm.” dedi kuzeni geniş bir sırıtışla.
“Sen bir paladini mi dikizledin?” diye hayretle ona baktı Bremorel.
“Ne? Hayır ya... Neden onu dikizliyeyim ki? Geçen akşam havalandırmak için zırhını çıkarmaya çalışıyordu ve ben de oradaydım. Zırhının yan kayışlarını açmasına yardım edip edemeyeceğimi sordu. Aslında rica etti. Ben de yardım ettim ve o çelik zırhlarının içinde soluk eflatun ve gül kurusu saten bir bluz giydiğini gördüm. Çok şirindi. Bluzun üstünde gümüş işlemeler vardı ve manşetleri de fırfırlı ve tığ dantelliydi ve... Bana öyle bakma, tamam mı? Şirindi işte!” dedi Laila ve kızın birden yüzü kızarıverdi.
“Off, kızım ya. Şirin bir elbise gördüğünde bütün dünyan duruveriyor bir anda. Gerçekten acınası bir durum.” dedi Bremorel gülerek sonra birden göbeğinden göğsüne dağlanarak bir sızı yayıldı ve kız acıyla tısladı.
“Hepimizin zaafları var, tamam mı?” diye kızdı Laila. “Güzel elbiselerden hoşlanmam bir suç mu şimdi? Artık giyemiyorum ama hâlâ hoşuma gidiyorlar işte.”
“Kasabaya döndüğümüz zamanlarda giyebilirsin. Eminim bu Darien amcamın çok hoşuna giderdi.” diye önerdi Bremorel ve sırıtmaya çalıştı ancak acıdan dolayı bunu pek başaramadı.
“Evet. İzci Laila Wolvesbane, etekli fırfırlı elbiseler içerisinde. Eminim bu hiçbir dedikoduya sebep olmayacaktır.” dedi Laila ve mutsuz bir şekilde yüzünü buruşturdu.
“Seninle dalga geçecek bir kişi bile düşünemiyorum, kızım. Ama seni öyle bir elbisenin içinde gördüğünde D.D. Dexter’ın yüz ifadesini hayal edebiliyorum.” diye kıkırdadı kuzeni ve ayyarın izlerini takip etmek için temkinli bir adım attı.
“Asıl sen beni bir dinlesen de kasabaya döndüğümüzde izci kıyafetlerinden kurtulup elbise giysen, senin çocuğu elinden yedirirsin!” dedi Laila.
“Elbise giydiğimde bana nasıl yakıştığını çok iyi biliyorum Laila. Özellikle de siyah olanı giydiğimde. Hani şu beyaz yakalı ve manşetli olanı. Darien amca onu giydiğimi gördüğünde mutluluktan oracıkta kalbi duracak sanmıştım. Yani, elbiseye verdiği parayı düşünürsek. Sırf mutlu olsun diye bir sefer giydim ve kasabada bir tur attım. Sonra geri dönüp normal kıyafetlerimi giydim ve bana alık alık bakan bütün çocukları bir güzel harcadım. Katliam epikti!” dedi kuzeni kaşlarını çatarak.
Laila tekrar güldü.
“Ama Thomas’ın benim elimden yemesine ihtiyacım yok. Onun cesaretini toplayıp elimi ‘istemesine’ ihtiyacım var.” diye mutsuz bir şekilde söylendi Bremorel.
“O elbise gerçekten sana yakışmıştı kız. Giydiğinde seni harbiden kıskandığım nadir zamanlardan biriydi.” diye itiraf etti Laila.
“Saçmalama kuzen. O elbiseyi sen de giysen içinde harika görünürdün. Aslına bakılırsa sen giydiğin bütün elbiselerin içinde muhteşem görünüyorsun.” dedi Bremorel.
“Bunun doğru olmasını gerçekten çok isterdim ama o elbise benim saç rengimle gitmiyor.” diye dudağını büktü Laila.
“Ben de sizin aranızda neler konuştuğunuza inanamıyorum. Hem de iz sürerken.” diye genç Udoorin’in gür sesi duyuldu.
İki izci kız da esefle birbirlerine baktılar.
“Beraberken birçok şey yapar, birçok şey de konuşuruz Udoorin.” dedi Laila. “Ne sanmıştın? Bizim taştan oyulmuş duygusuz iki izci olduğumuzu mu? Yani, ortada tehlike varsa tabii ki öyle dırdır ya da dedikodu yapmayız. Ama düşünürsen izciler olarak zaten pek de bir sosyal hayatımız olduğu söylenemez. Biz de aklımızı kaçırmamak için aramızda böyle konuşuyoruz işte. İzci Efendisi Moorat gibi bazı izciler yalnız takılmayı tercih ediyor ama insanlar çok uzun süreli yalnız kalmaya zihinsel olarak uygun varlıklar değiller. Zamanla yabanileşme ihtimalleri çok yüksek. Elf’ler bu sorunu nadiren yaşarlar çünkü insanlara göre doğa ile çok daha içsel bağları var.”
“Gerçekten mi? Bunları bilmiyordum. Yani, ikinizde her zaman o kadar karizmasınız ki.” dedi genç adam hayretle.
“Biz zaten karizmayız, oğlum.” diye sırıttı Bremorel. “Ama nihayetinde bizler de insanız. İş izcilere gelince nedense herkes bunu unutuyor gibi. Kasaba bekçileri görevlerini yaparlar ama vardiyaları ya da mesaileri bitince evlerine, eş ve çocuklarına dönerler. İzcilerde vardiya diye bir şey yoktur. Bizde mesai diye bir şey de yok çünkü yedi-yirmi dört, yılın her günü bizim için mesai. Yavruturna’nın çevresindeki bütün toprak ve araziler, ormanlar ve tepeler bizim ‘nöbet’ yerimiz. Bizler devamlı görevlere gönderiliriz ve her zaman uyanık olmak zorundayız. Her an ölebiliriz ve kimsenin ruhu bile duymaz. Söylesene Udoorin, sen hiç ‘izci cenazesi’ diye bir şey duydun mu?”
“Umm... Hayır... Hiç duymadım...” dedi Udoorin hafif kaşlarını çatarak.
“Duysaydın şaşardım çünkü bizi bulduklarında genelde gömecek bir şey kalmamış olur. O da bulurlarsa tabii.” dedi Bremorel sakince.
“Ben... Ben bunu bilmiyordum.” diye hafif bozulmuş bir şekilde mırıldandı genç adam.
“Bu yüzden yalnız olduğumuzda, iki izci olarak ne konuşmak istiyorsak onu konuşuruz, tamam mı?” dedi izci kız ama az önceki sakin hâlinde hafif çatlaklar oluşmuştu sanki.
“O bilmiyor ki ama kuzen. Gerçekte kimse bilmiyor. Ona yüklenmenin bir anlamı yok.” diye araya girdi Laila.
“Özür dilerim Udoorin. Sana öyle abanmamalıydım.” dedi Bremorel ve yüzü hafif kızardı.
“Hayır, lütfen. Ben özür dilerim. Yani, Laila'nın dediği gibi. Bilmiyordum... Ama ikinize de bir şey olsa, sizi buluncaya kadar aramaktan asla vazgeçmezdim.” diye mırıldandı Udoorin.
“Çok düşüncelisin Udoorin. Ve sana inanıyorum.” dedi Laila gülümseyerek. “Şimdi. Neden buradasın ve Lady Moira nerede?”
“Buradayım çünkü ikiniz de durdunuz ve biz de size yetiştik. Lady Moira ise alicenap bir şekilde, arkadaşlar arasına girmek istemedi ve geride beklemeyi tercih etti.” diye açıkladı Udoorin.
Laila kuzenine manalı bir “Ne dedim sana?” der gibi bir bakış attı ve Bremorel de ona huysuzca bir şekilde dudak büktü.
“Durduk çünkü dinlenmeye ihtiyacımız vardı.” dedi Bremorel. “Dinlendiğimize göre tekrar işe koyulabiliriz.”
“Kendinizi zorlamayın. Yorulduysanız duralım. Ayyar’ın bizden daha iyi bir hâlde olduğunu sanmıyorum.” diye gürledi iri adam.
“Ay canım... Biz zavallı kızları mı düşünüyorsun Efendi Udoorin?” diye kıkırdadı izci kız.
Udoorin ona kaşlarını çatarak baktı.
“Tercihen ikinizin de cenazelerinizi daha çok uzun yıllar görmemeyi umuyorum Bree! Her ne kadar sen aksini düşünsen de senin iyiliğini isteyen insanlar var.” diye cevap verdi genç adam, kaşlarını çatmaya devam ederek. “O hayvan sana daldığında korkudan neredeyse ödüm patladı. Yani, birden gözüm döndü ve bütün eğitimimi unutup aptal gibi daldım yaratığa. Lanet olsun kızım ya, Lady Magella’nın bile ödünü patlattın. Sanırım bu yüzden Efendi Aager’e o kadar kızdı. Sizinle işi bittiğinde hiddetten ayakta bile duramıyordu.”
“Bu doğru. Üzerimizde dua ettikten sonra biraz solgun gibiydi ama bunun sebebi hiddettenmiş gibi değildi sanki. Yani, evet, Efendi Aager’e kızmıştı ama kadıncağızın elinin ayağının titremesi daha çok yorgunluktanmış gibi geldi bana.” dedi Laila düşünceli bir ifadeyle. “Benim anlamadığım, bacağımdaki koca yarık tamamen kayboldu. İzi bile yok. Bree’nin karnındaki kesik de yok artık. Ama bacağımı hareket ettirirken hâlâ topallıyorum ve attığım her adımda sanki kopacakmış gibi acıyor. Bree ise eğilemiyor bile.”
“Ben bunun sebebini açıklayabilirim.” diye tiz bir ses duyuldu ve herkesin sert bakışları altında, hemen diplerindeki çalıların arasından Gnine beliriverdi.
“Gnine...” dedi Laila kızgın bir şekilde. “Sana bizi takip etmemeni söylemiş—”
“Sizi takip etmedim, kızım ya... Sakin ol. Geldim çünkü ikinizde durmuştunuz.” diye kendisi de benzer bir sinirle karşılık verdi.
Laila burnundan soludu sonra pes etmiş gibi ellerini havaya kaldırdı.
“Öyle olsun bakalım. Lütfen açıklar mısın neden benim bacağım ve suratım, Bremorel’in de karnı, sanki dağlanmış gibi acıyor?” diye sordu.
“Lady Moira’ya, neden Lady Magella’nın ikinizi de iyileştirmiş olmasına rağmen hâlâ acı çektiğinizi sordum.” dedi küçük gnome bir omzunu silkerek.
“Neden Lady Magella’ya sormadın ki?” diye sordu Bremorel.
“Kavga esnasında o yaratık senin kafana da mı vurdu, kızım? Benim bilerek ve kendi rızamla, sözlü, muhtemelen de fiziksel olarak taciz edilmeye gönüllü olmamı mı bekliyorsun? Yani, muhterem Tapınak Muhafızı’mız, iyi gününde bile yeterince haşin!” diye hayretle kıza baktı Gnine.
Bremorel ‘fırk’ladı.
Laila da ister istemez kıkırdadı.
“Ya, bakın! Neden acı içerisinde kıvrandığınızı bilmek istiyor musunuz, istemiyor musunuz?” dedi Gnine bezmiş bir ifadeyle.
“Lütfen. Sana engel olmayalım.” dedi Bremorel bariz bir hicivle.
“Dediğim gibi. Lady Moira’ya sordum ve onun söylediğine göre olay zihinle alakalıymış.”
İki izci de kaşlarını kaldırdı ve öylece küçük gnome’a baktılar.
“Zihinle mi?” diye sordu Laila.
“Evet. İtiraf etmeliyim ki söylediği bazı şeyleri anlamadım. Zira hepsi ‘somut’ ve ‘elle tutulur’ gerçekleri içermiyordu. Bir şey somut ve elle tutulur olmayınca anlatan kişi güzel bir kız bile olsa esneyesim geliyor.” diye açıklamaya başladı Gnine. “Anladığım kısmı ise, ister elf, ister insan, ister dwarf, ya da gnome olsun, hepimiz hayatta o veya bu şekilde yaralanır ya da hasta oluruz ve ölümcül değil ise, zamanla iyileşmeyi bekleriz ki işin püf noktası da bu zaten: Zaman. Hayatta edindiğimiz tecrübelerimiz bize, edindiğimiz yaralar, kırıklar ya da hastalıkların, genelde çektiğimiz sıkıntının büyüklüğüne orantılı olarak geçmesinin zaman alacağını öğretir ve zihinlerimiz de ‘bu böyledir ve böyle de olmalıdır’ şeklinde kendisini alıştırmıştır. Lady Magella dualarıyla sizi iyileştirdiğinde, evet, senin bacağındaki kesik, kırık burnun ve patlamış dudağın, senin ise karnındaki kesik artık orada değildi. Tıbbi olarak ‘iyileşmiş’ durumdasınız ama zihinleriniz böyle bir şeyi daha önce hiç tecrübe etmediği için, gerçekte olmayan acıyı hissetmesi gerektiğini sanıyor.”
İki izci de hayretle küçük gnome’a bakmaya devam ettiler.
Genç Udoorin’de kızlara aynı ifadeyle bakıyordu. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi kendi ellerine baktı. Zira Yavruturna yangını gecesinde Gnine’ın amcası Nimbletyne’ı yanan kirişin altından çıkarırken fena hâlde ellerini ve kollarını yakmıştı ve küçük gnome ile mucidi tapınağa götürdüğünde Lady onun ellerini ‘çatık kaşlarla’ incelemiş sonra bir şeyler mırıldanmış ve bir anda genç adamın el ve kollarındaki yanıklar kayboluvermişti. Udoorin hayretle ellerine bakmış sonra babasının ona, “Hâlâ kılıç tutabilecek durumdaysan gel ve beni bul. Bu gece yapacak çok işimiz olacak.” dediğini hatırladığı için sırıtarak tapınaktan ayrılmıştı ve daha sonra acıması bir yana, o gece ellerini yakmış olduğunu bile unutmuştu.
“Kangren olup da eli ya da kolu alınan birisinin, olmayan eli veya kolunun kaşındığını sanması gibi.” diye ekledi Gnine ve bu fikri pek de iç açıcı bulmadığını göstermek istiyormuş gibi yüzünü ekşitti.
“Ne yani? Sen bize çektiğimiz bunca acıyı uydurduğumuzu mu söylüyorsun?” diye alaylı bir sesle sordu Bremorel.
“Sanırım demek istediği, acıyı hayal ettiğimiz.” dedi Laila düşünceli bir ifadeyle.
“Evet, öyle de denebilir.” diye onayladı Gnine.
“Yani ben şimdi acıdan kıvranıyorum ama gerçekte acı yok mu?” diye sordu Bremorel ve az önceki alaylı ifadesi hayrete dönüşüverdi.
“Eminim, sesin yankılanması gibi, hissettiğin acı da gerçekte aslının geride bıraktığı ‘yankı’ gibi bir şeydir. Gerçekte hissettiğinin ise ‘en kötü ihtimalle’ aybaşı kramplarından daha fazla olduğunu sanmıyorum.” diye açıkladı küçük gnome.
Laila’nın ve Bremorel’in bir anda yüzleri kıpkırmızı oluverdi.
Udoorin ise rahatsız olmuş gibi başını çevirdi ve temkinli bir şekilde öksürdü.
“Aybaşı kramplarını sen nereden biliyorsun?” diye harladı Bremorel.
“Sen ciddi misin kızım ya? Biz kaç yıldır arkadaşız? Her ay belirli günlerde ikinizin de bir anda ortadan kaybolup ‘müsait’ olmayışlarınızı fark etmeyeceğimi mi sanmıştınız? Asıl beni şaşırtan, o günlerinizde benim kapınıza dayanıp ‘Hadi gelin oynayalım.’ diye sizlere musallat olmayışımı hiç fark etmemiş olmanız.” diye ‘hıf’layarak cevap verdi Gnine.
İki izci kız da kıpkırmızı olmuş hâlde küçük gnome’a pis pis bakmaya başladılar.
“Sen... Sen bizim ‘takvimimizi’ mi tutuyorsun?” diye yanan gözlerle tısladı Bremorel ama Gnine göreceli de olsa akıllı bir gnome’du ve bilinçli olarak kendisini acı çekeceği bir duruma sokmak gibi bir niyeti yoktu, dolayısıyla kızın sorusunu tamamen duymazdan geldi.
“Ya bakın! Aklınıza güzel şeyler getirin, yeter. Eminim bu, var olduğunu sandığınız acınızı gözle görülür derecede azaltacaktır.” dedi pişkin bir ifadeyle.
“Ne gibi?” diye yine harladı Bremorel.
“Senin ne hayal etmen gerektiğini benim mi sana söylememi istiyorsun?” diye sırıtarak sordu Gnine. Sonra biraz daha sırıttı ve ekledi. “Thomas’ı düşün. Eminim bu işe yarayacaktır.”
Bremorel ona en haşin bakışını attı sonra da kafasına bir tane şaplattı!
“Of, kızım ya!.. Amma ağır elin varmış. Thomas elinin bu kadar ağır olduğunu biliyor mu diye sorasım var ama çocuğu küçükken revirlik ettiğini düşünürsek eminim biliyordur.” diye mızmızlandı küçük gnome, kafasının acıyan yerini ovalarken. “Karnın nasıl?”
“Ne?” diye hâlâ kızgın bir şekilde ünledi kız, Gnine’a
“Karnın nasıl? Az önce kafama vurmak için eğildin. Şu anda acından kıvranıyor olmalıydın.” dedi Gnine ve kafasını ovalamaya devam etti.
Bremorel olduğu yerde öylece kalakaldı.
Sonra arkasını döndü, deri zırhı ve gömleğini kaldırdı ve karnına baktı.
Önemsiz gibi bir ayrıntı olsa da genç izci kızın yumuşak bir karnı yoktu ve hayatında bir şeyler beklenmedik bir şekilde değişmediği sürece, belli ki o gemi çoktan sahilden ayrılmıştı...
Bremorel Songsteel’in ciddi karın kasları vardı!
Yıllarca yaptığı zorunlu fiziksel izci eğitimi ve kendi doğal atletik yapısı ona belki geniş omuzlar vermemişti ama iki elli bir kılıcı savuracak kadar güçlü kollar, bir izci olması dolayısıyla da bütün gün koşacak kadar güçlü bacaklar vermişti. Görünen oydu ki kızın ‘yumuşak’ denebilecek tek görünür yanı yüzü ve sesiydi ama kız devamlı bir şeylere kızdığı ya da birilerine harladığı için bu da genelde fark edilmiyordu.
“Bak sen şu işe...” diye hayretle fısıldadı Bremorel. “O ani hareketten sonra yaram açılmış ve kanıyor olmalıydı.”
“Dur bir de ben bakayım şuna.” dedi Laila ve kuzeninin karnına baktı. “Oha! Sen egzersiz mi yapıyorsun kız? Çok lezzeti görünüyorsun!”
Bremorel’in yüzü kızardı bir anda.
“Dediğim gibi. Tek yapmanız gereken aklınızı başka şeylere vermeniz.” dedi Gnine bilgiç bir ifadeyle. “Yaptığımız işi ve görevimizi düşünürsek muhtemelen yine yaralanacaksınız. Dolayısıyla pek sevgili Tapınak Muhafızı’mızın merhametli hışmı ile defalarca muhatap olacaksınız. Yani, onun size şefkat göstereceği konusunda bir söz veremem ama sizi dualarıyla iz bile bırakmadan iyileştirebileceğini zihinsel olarak kabul edebilirseniz, acınızın üstesinden gelebileceğinizi söyleyebilirim.”
Bremorel gömleğini ve deri zırhını indirdi ve dönüp küçük gnome’a “Teşekkür mü etsem, kafasına vurduğum için özür mü dilesem yoksa bir tane daha mı şaplatsam?” diye düşünüyormuş gibi öylece baktı.
Kuzeninden tüyo almış gibi, Laila da Gnine’a baktı ve yüzünde şeytani bir sırıtış belirdi. Tam bir şey söyleyecekken Gnine gözlerini kısarak araya girdi.
“Hayır Laila! Bacağının gerçekten acıyıp acımadığını anlamak için bana tekme atamazsın, tamam mı!” diye çatık kaşlarla anında itiraz etti.
Laila, en azından utanmış gibi görünme nezaketini gösterdi.
“Eh... Artık ikiniz de tamir olduğunuza göre hızımızı biraz arttırabiliriz ve Lady Magella’nın da birimize şarlaması için sebebi olmaz.” dedi Gnine.
“Suçluları yakalamak konusunda bu kadar hevesli olduğunu bilmiyordum Efendi Gnine.” dedi Bremorel tek kaşını kaldırarak.
“Değilim aslında. Ama saygıdeğer Tapınak Muhafızı’mızın bizi haşlamasındansa suçluları yakalamak için bütün gün koşmaya razıyım.” dedi küçük gnome ve söz konusu dişi-dwarf’un onu duymadığından emin olmak istiyormuş gibi tedirgin bir ifadeyle etrafına bakındı.