İçeriğe geç

Karanlığa Dönüş - Bölüm 5 - Fırtına (1/13)

Bölüm Beş (1/13)

Fırtına

“Ben iyiyim.” dedi İzci Laila Wolvesbane. Kızcağız bariz bir şekilde yorgun, bitkin ve renksiz bir hâldeydi. Üstüne serilmiş keçeli bir battaniye vardı ve yığın hâlinde tomar edilmiş kuru yapraklardan oluşan bir ‘yatakta’ yatıyordu.

“Aynen...” diye ekledi kuzeni İzci Bremorel Songsteel, kendisi de benzer bir ifadeyle battaniyeye sarılmış ve ‘yatakta’ kıvrılmış yatıyordu.

“Ben iyi olduğunuzu söylediğimde iyi olacaksınız!” diye çatık kaşlarla cevap verdi dişi-dwarf, kamp ateşinin başında çömelmiş, küçük bir tencerenin içerisindeki pis kokulu bir şeyi karıştırırken.

Udoorin ve Lady Moira gece boyunca nöbet tutmuşlardı. Tapınak muhafızı ise ölümle burun buruna gelen izci kızların başından hiç ayrılmamıştı ve kendisi de yorgun ve bitkindi. Hâliyle de sadece asabi değil, aynı zamanda da kızgındı. Gnine ise herhangi bir ‘ateş’in kendisine sıçramaması için ortalıkta fazla dolanmamış, küçük sırt çantasından çıkardığı, iri ve kalın bir kitabı okumakla meşgul olmayı tercih etmişti. Şimdi ise ertesi günün öğleni olmuştu. Herkes dişi-dwarf’un hazırladığı yemeği yemiş, ardından sessiz bir kararlılıkla kendi iç dünyasına çekilmiş gibiydiler. Kendileri de yorgun ve uykusuz olmalarına rağmen Udoorin ve Moira hâlâ kampın karşılıklı uç noktalarında nöbet tutmaya devam etmekteydiler. Belli ki Gnine’nın bir önceki gün okuduğu kitapla işi bitmişti ama yine de akıllıca bir şekilde ayak altında ve dişi-dwarf’un kendisinden emrivaki bir şeyler isteyemeyeceği, kuytu bir yere çömmüş, ağzında gevelediği küçük bir dal çöpünü çiğnemekle meşguldü.

Efendi Aager, çatışmadan kısa bir süre sonra ortalıktan kaybolmuş ve geri gelmemişti. Ya da bir yerlerde saklanmış, kara kara etrafı gözetliyordu...

“Söylediğin şey mantıklı bile değil Tapınak Muhafızı!” diye inledi Laila.

“Bana hâlâ laf mı yetiştiriyorsun küçük Laila Wolvesbane? Hâlbuki kuzenler arasında daha akıllı olanın sen olduğunu sanırdım.” dedi dişi-dwarf, başını tencereden kaldırmaya bile tenezzül etmeden.

“Alındım.” diye söylendi Bremorel sonra suratını ekşitti çünkü tam o sırada yeni bir kramp, spazm şeklinde karnından yukarı saplanıverdi.

“Hangi kısmına alındın küçük Morel? Lütfen söyler misin bana.” diye sordu Tapınak Muhafızı Lady Magella ve bu sefer başını çevirdi, tek kaşını kaldırmış bir şekilde genç izci kızı uzun uzun süzdü.

Bremorel yutkundu.

“Uhhmm... İkimiz arasında Laila'nın daha akıllı olanımız olduğu kısmına?” diye homurdandı.

“Laila, Yavruturna’daki her yerden banlanıp kara listeye alınmadı küçük Morel.” diye cevap verdi Lady, ama bunu olabileceği kadar sertçe ifade etmedi.

Bremorel’in yüzü pembeleşti sonra da tamamen kızardı.

Kuzeni gülmemeye çalıştı ama kızın ağzından bir kıkırtı kaçıverdi.

“Lady haklı.” dedi ve biraz daha kıkırdadı.

Bremorel kaşlarını çattı ve suratı daha da karardı.

“Kes sesini Laila! Sen kendine bak. İki gözün de morarmış hâlinle suratına odun yemiş aptal bir rakuna benziyorsun!” diye harladı sonra yeni bir spazm ile tekrar kasıldı.

Laila kuzenine ‘bin yardalık’ bakışlarından birini attı, ne var ki yaratıktan yediği tokat ve yeni yerine oturtulmuş burnu dolayısıyla kızın iki gözünde de kara halkalar vardı ve gerçekte bir rakuna benzemiyor da değildi!

“Sen... Sen de... Sen de her yerinden sızdırıyorsun!” diye ateşli bir şekilde cevap verdi.

“Müthiş bir cevap kuzen. Harbiden senin hiç sokak kültürün yokmuş. ‘Her yerinden sızdırıyorsun?’ Gerçekten mi? Yapabileceğinin en iyisi bu mu?” diye dalga geçti Bremorel. “İzci Efendisi Davien gerçekten senin eğitiminde ciddi bazı boşluklar bırakmış kızım.”

“Senin İzci Efendin Moorat ise sende bayağı kıymık bırakmış!” diye yapıştırdı Laila.

Bremorel güldü sonra da tıslayarak uzandığı yerde acıyla kıvranmaya başladı.

“Bak... Gördün mü? Bu... Bu çok daha... İyiydi...” diye acıyla kıkırdı.

“İyi misin?” diye sordu Laila ve bütün didişmelerine rağmen kızın yüzünde gerçek korku vardı. Ikınarak üstündeki battaniyeyi bir kenara attı ve Lady Magella’nın çatık kaşlı bakışları altında, yarılmış bacağını arkasından sürükleyerek kuzenine doğru emekledi. Onun yanına vardığında zorlukla ve acıdan gözleri dolmuş bir şekilde kuzenini, battaniyesiyle beraber öylece kucağına aldı ve ona sımsıkı sarıldı. “Lütfen bir daha öyle şeyler yapma. Sana bir şey olursa bunun babamı ne kadar üzeceğini hiç düşündün mü?”

“Hayır, ‘sana’ bir şey olursa baban üzülür!” diye Bremorel’in boğuk sesi geldi battaniyesinin içinden.

“Sen tam bir salaksın, bunu biliyor musun?” diye burnundan solumaya başladı Laila.

“Niye ya?” dedi kuzeninin boğuk sesi.

“Babamın seni ne kadar sevdiğini ne zaman o kalın kafan anlayacak? Babam asla seni evinde bir yabancı olarak görmedi. Bilakis seni her zaman ‘diğer kızı’ benim de kız kardeşim olarak gördü.” dedi Laila, fena kızmış bir şekilde.

“Ben zaten evinizde bir yabancıyım ki.” diye mırıldandı Bremorel.

Laila esef dolu bir nefes verdi.

“Senin baban benim amcamdı Morel. Ve babamın da kardeşiydi.” dedi ve nadir anlarda olduğu gibi kuzenine gerçek adıyla hitap etti. “Ben amcamı çok severdim ve onun da beni sevdiğini dün gibi hatırlıyorum. Şimdi sana, daha önce hiç söylemediğim bir şey anlatacağım. Bunca yıl sonra bile ne zaman babam bana bir ‘baba esprisi’ yapsa ve ben de gözlerimi yuvarlasam ‘Aramsis buna gülerdi.’ diye, alınmış bir şekilde söylenir. Ve ne zaman uzun devriyelerimizden döndüğümüzde sen de benimle eve gelmediğinde, adamcağız sabaha kadar camın önünde oturup gelirse kapıda kalmasın diye seni bekler. Ya da gelirse aç kalmasın diye bana pişirdiğinin aynını senin için mutfağa bırakır. Onun, senin için hissettiği bu sevgiyi reddedip kedini onun evinde ısrarla bir yabancı olarak görmen hem çocukça hem de nankörce bir davranış.”

Battaniyenin altından uzun bir süre buna bir cevap gelmedi. Sadece ıslak, burun çekme sesleri duyuldu.

“Özür dilerim Laila.” dedi Bremorel neden sonra. “Ben gerçekten salağın tekiyim. Kendimi babanın evinde yabancı olarak gördüğüm sürece... Ne bileyim... Bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmayacakmışım gibi abuk bir inanca sahibim.”

“Senin sorunun da bu zaten kızım ya... O ev ‘babamın’ evi değil, ‘bizim’ evimiz.” diye cevap verdi Laila yumuşak bir sesle.

“Kendine yanlış meslek seçmişsin küçük Laila. Sen bir tapınak muhafızı olmalıymışsın.” dedi Lady Magella ateşin başında oturduğu yerden.

“Tabii ya... Bütün gün oturup bir sürü anlaşılmaz dinî kitap okumaktan başka işim yoktu çünkü...” diye burnunu kıvırarak mırıldandı izci kız. “Tapınakta hoşuma giden tek şey koroydu ve o da haftada sadece bir gün yapılıyordu.”

Bremorel’den ıslak bir ‘fırk’lama, ardından da acı dolu bir tıslama sesi duyuldu.

“Yeter...” diye yalvarırcasına inledi kız kuzenine. “O aptal yaratığın yapamadığını yapıp beni gülmekten öldüreceksin!”

“Düşüncesizce davranmayacağına söz ver Bree... Lütfen...” diye karşılık verdi Laila ciddi bir ifadeyle. “Babamın kaybedecek kadar çok kızı yok. Onun, annem öldüğündeki hâline bir daha döndüğünü görmek istemiyorum. Adamcağız o kadar kızgındı ki. Her şeye... Kendisine, elf’lere ve hatta Muhteşem Gökler’e bile. Bu yetmiyormuş gibi bir de amcam ve teyzemin ölüm haberleri geldi. Bunu duyduğunda babam neredeyse cinnet geçiriyordu. Üzüntüden kahrolup delirmek üzereydi çünkü küçük yeğeninin de öldüğünü sanmıştı. Yaptığım hiçbir şey onu eski hâline döndürmedi Bree. Bunu anlamalısın. Benim annem bir elf olmasına rağmen, senin annenin sırdaşıydı ve ikisi de kız kardeş gibiydiler ve İzci Efendileri, Davien ile Moorat, babamın amcamı ve teyzemi gömmesine bile izin vermediler. Dediklerine göre bölge ‘çok tehlikeliymiş’ ve ork’ların geride bıraktıklarını görmezse bunun çok daha iyi olacağını söylediler ona. Babamın tek tesellisi, İzci Efendiler’in ork baskınından geriye kalan bütün ölüleri, hak ettikleri gibi gömdükleriydi.”

Kız bir süre sessizce düşüncelere daldı. Neden sonra dudaklarında oluşan acı bir gülümsemeyle devam etti.

“Aradan aylar geçti ve bir gün Yavruturna yetimhanesine bir kız çocuğunun getirildiği haberini aldık. Yeşil gözlü, esmer saçlı küçük bir kız. Şerif Standorin haberi getirdiğinde ben oradaydım. Babam olduğu yere öylece çöküp ağlamaya başladı. İşe bak ki ork baskınından sonra kimin kim olduğunu anlamaları tam üç ay sürmüştü. Çünkü baskından sonra bazı cesetlerin kimlere ait olduğunu çıkaramadıkları gibi ormancılardan bazıları ise tamamen ortadan kaybolmuşlardı. Ormancılar da ormancı oldukları için herhangi bir resmî kayıt tutmuyorlardı. Kuytu Ormanı'nda bir sürü küçük ormancı köyü var ve kimsenin ne doğum ne de ölüm sertifikası var. Evet, teknik olarak biz de ormancıyız ve ormancıların özgürlüklerine ne denli düşkün olduklarını ikimiz de çok iyi biliriz ama gerçekten mi? Ne doğum ne de ölüm sertifikası! Sanki doğduğunda kimsenin umurunda değilsin. Öldüğünde ise sanki hiç var olmamışsın gibi... Baskından sonraki karmaşadan sadece iki çocuk sağ kurtarılmıştı ve kasaba yetimhanesine yerleştirilmişlerdi. Tahmin et bunlar kimdi? Biri yanına yaklaşan herkese vahşi bir kedi gibi tıslayıp ısırmaya çalışan küçük, dört yaşında bir kız, diğeri ise olanlardan sonra dilini yutmuş, ergenlik yıllarına kadar da konuşamayan, altı yaşındaki bir oğlan çocuğu: Sen ve Thomas... Ve işin en acınası kısmı ise, küçük kızın amcası aynı kasabada, sadece birkaç sokak ileride oturuyormuş!”

Bremorel battaniyesinin arasından kırık ve ıslak bir ifadeyle kuzenine, Laila da başını eğmiş ona bakmaktaydı. Ama sonra ona biraz mahremiyet vermek istiyormuş gibi tekrar başını kaldırdı ve uzaklarda bir şeyleri seyretmeye başladı. Tekrar konuşmaya devam ettiğinde sanki daha çok kendi kendisine söyleniyor gibiydi.

“Senden nefret ediyordum, bunu biliyor muydun? Babam seni yetimhaneden getirdiğinde ve ondan sonra çok uzun bir süre... Babamı mutlu etmek için o kadar çaba sarf etmiş olmama rağmen hiçbir şey işe yaramamıştı. Sonra bir anda, her şeye tıslayan, huysuz, pasaklı, her bir yanı yara bere içinde, bacak kadar kızın teki peyda oldu ve sanki babam yeniden doğuverdi. O zamanlar gerçekten babamın seni benden daha çok sevdiğine inanmıştım ve senin onu benden alacağını düşünüyordum. Yani, zaten annemi fena hâlde özlüyordum, bir de babamı kaybetme fikrine hiç tahammül edemiyordum. Sonra Udoorin olayı oldu ve sanıyorum bu da olaya dahil olan herkesin hayatının o veya bu şekilde değişmesine sebep oldu. O gün ben kendime bir kuzen, bir kız kardeş ve kene gibi yapışmak istediğim bir hayat arkadaşı bulmuş oldum.” dedi ve yüzünde eskileri yâd eden bir gülümseme belirdi.

Kuzenine tekrar baktığında yüzündeki gülümseme kayboldu. Onun yerine kıza yalvarır gibi bir ifade belirdi.

“Sen ve ben... sevdiklerimizi kaybetmenin ne demek olduğunu biliriz kuzen. Biz bunu çok iyi biliriz. Ne var ki ölenler ölmüş ve gitmiştir. Geride kalanlar ise bir ömür boyu bunun acısını yaşamak zorunda kalırlar.” diye fısıldadı, kuzenine sımsıkı sarıldı sonra da sustu.

Bremorel’den uzun bir süre gık çıkmadı. Kız dilini yutmuş gibiydi sanki.

“Neden?” diye sordu en sonunda. “Neden bunları daha önce anlatmadın ki?”

“Çünkü bazı şeyler ifade edilmeden kabul edilmeli Bree. Yoksa bütün güzelliği, büyüsü, mahremiyeti ve gizemi yok olur. Babamın seni kendi kızı gibi gördüğüne, bana gösterdiği sevginin aynını sana da gösterdiğine, aptalca şeyler yaptığımızda da bana kızdığı gibi sana da kızdığına senin ayılman gerekiyordu.” dedi Laila. “Devriyelerimizden döndüğümüzde ve ben eve geldiğimde o kadar mutlu oluyordu ki. Bana çay yapıp fırından aldığı taze açmaları, kekleri ve reçelli turtaları önüme getirip duruyordu. Ve geleceğim zaman, her ne kadar kendisi pek sevmese de sırf benim çok sevdiğimi bildiği için hep mantarlı yemekler yapıyordu. Kendisine defalarca yapması gerekmediğini söylememe rağmen bütün elbiselerimin ve çamaşırlarımın yıkanmış, katlanmış ve ilgili çekmecelere dizilmiş buluyordum. Eve sen de geldiğinde ise... Sanırım burada kullanmam gereken doğru ifade, ‘huzurlu’ olurdu... Evet. Eve sen de geldiğinde dünya o an sona erse babam yine de mutlu giderdi çünkü ‘iki kızı’ da onun yanında olmuş olurdu çünkü sen onun için asla bir yabancı değil, her zaman kızıydın.”

“Oha...” diye ezilmiş bir ifadeyle sessizce ünledi Bremorel. “Ben... Amcamın beni bu kadar sevdiğini gerçekten bilmiyordum.”

“Çünkü sen kalın kafalı salağın tekisin.” diye açıkladı Laila.

Bremorel’den ıslak bir ‘fırk’lama sesi duyuldu.

“Ve bir anda her şeyi mahvettin.” dedi kız aynı ıslak sesle.

“Bana söz veriyor musun kuzen? Böyle düşüncesizce davranışlarına bir son verecek misin?” diye fevkalade ciddi bir sesle sordu Laila.

“Deneyeceğim... Söz... Ama bir ömür boyu kötüye kullanılmış aptallığın öyle hemen üstesinden gelmesi kolay olmayacak. Senden istemeye yüzüm yok ama bana biraz müsamaha gösterirsen sevinirim.” diye cevap verdi kuzeni.

Laila bir şey demedi. Sadece başıyla sessizce onayladı.

“Eh... Siz ikiniz aranızdaki meseleyi hallettiğinize göre, benim de işimi yapmama izin verirsiniz diye düşünüyorum.” dedi Lady ve elinde, son yarım saat kırk dakika boyunca karıştırdığı, kaynayan küçük tencere olduğu hâlde onların yanına geldi.

İzci kızlar bir anda irkildiler.

“Kuzenini yere yatır küçük Laila. Onunla senin işin bitmiş olabilir, ama benim işim daha bitmedi.” diye ekledi dişi-dwarf.

“Ne... Ne yapacaksın ona?” diye sordu Laila ve kuzenini istemsizce biraz daha kendisine doğru çekti.

Lady Magella bir kaşını kaldırdı ve ona ürkütücü gülümsemelerinden birini bahşetti.

“Sana yapacağım şeyin aynısını...”

Bunu takip eden bir saat boyunca orman, tiz çığlık sesleriyle yankılandı. Tapınak muhafızı birçok şifalı otlardan hazırladığı, sıcak, burun kıracak ve göz yaşartacak kadar da kekremsi kokan lapayı Bremorel'in kesik karnına, tahta bir kâşıkla bir güzel yapıştırdı. Ondan sonra aynı lapayı küçük bir kız gibi çığlık atan Laila’nın yarılmış bacağına uyguladı. Bittiğinde Lady Moira yüzünde çekilmiş bir ifadeyle kampı korurken Udoorin ise yarı ezilmiş boğazını ürkütücü dişi-dwarf’tan gizlemek için kendi gömleğinden uzun bir parça yırtmış ve bir güzel sarıp sarmalamıştı. Küçük gnome, Gnine ise bazı çalıların altına girip tamamen saklanmayı tercih etmişti. Efendi Aager’in nerede olduğu ise hâlâ belli değildi.