Bölüm Dört (9/11)
Baskın
Bunu takip eden saniyeler Laila için, ancak bulanık bir şekilde görebildiği bir kâbus gibi cereyan etti ve izci kız bir anda kati olarak göz ardı edemeyeceği üç gerçeğe ayılıverdi: Arkadaşlarının, saldırı altında olduğuna uyanmaları hâlinde bile ona zamanında ulaşamayacaklarına, hayatının gerçek anlamda ve aniden sona erebileceğine ve babasının, rahmetli annesinde olduğu gibi onun da ardından yas tutmasını istemiyorsa bir sonraki hamlesinin fevkalade önemli olduğuna...
İzci kızın bir anda beynine saplanan acı ve bacağındaki yarıktan fışkırmaya başlayan kandan dolayı yüzü kerpiç gibi olmuştu ve başı dönmeye başlamıştı. Bedeninin her yerinde hissettiği ağır ve ölümcül acıyı dişlerini sıkarak bastırdı ve zorla ayağa kalktı. Ok ve yay için artık çok geçti ve onlarla uğraşmadı bile. Bir yandan işlemez hâle gelen kanlı bacağından dolayı dengesini sağlamaya çalışırken bir yandan da belinde asılı duran kılıçlarını çekti.
Tam o sırada yaratık baltasını ikinci defa indirdi ve Laila ikinci hatasını yaptı: Koca tırtıllı baltayı, çaprazlamasına önünde tuttuğu kılıçlarıyla durdurmaya çalıştı!
Yaratık, dudaklarında beliren alaylı bir horlama ifadesi dışında hiçbir duygu belirtisi göstermedi...
...ve koca baltasıyla kızın iki kılıcını da bir anda cam gibi paramparça ediverdi!
Kırılan kılıçların parçalanmış kıymıkları şarapnel etkisi yaptı ve kızın yeşil deri zırhını ve gömleğini lime lime etti ve parçalanan yerlerde bir anda nokta nokta kan lekeleri belirdi. Acıdan Laila’nın gözleri karardı ve yarılmış bacağı da onu daha fazla taşıyamadı.
İzci kız dizlerinin üzerine çöktü ve çaresizce ölümü bekledi...
“Mat X'mar Parar Loshka!” diye horlayan, kart bir sesle sırttı yaratık ve son bir defa baltasını indirdi.
O sırada arı vızıltısı gibi bir ses duyuldu ve yaratık olduğu yerde birden sendeledi. Başını, sesin geldiği yöne çevirdiğinde ve sol omzunda, beklenmedik bir şekilde peyda olan, parmak kalınlığında, bir yardalık, ucunda koyu kahve tüyleri olan oka bir an öylece baktı. Sonra başını kaldırdı ve okun geldiği istikamete baktı ve otuz adım ileride İzci Bremorel’in, yüzünde hiddet dolu bir ifadeyle yayını bir kenara atıp iki elli kılıcını çektiğini gördü. Tam o esnada yaratığın öbür yanındaki çalılar büyük bir gürültüyle ayrıldı ve iri cüssesiyle Udoorin, elinde kendi koca baltası olduğu hâlde yaratığa doğru hücum etti.
Yaratık, küçümseyen bir ifadeyle Bremorel’e hiç yokmuş muamelesi yaptı ve asıl tehlikeye, muazzam bir hızla kendisine doğru yaklaşan iri adama döndü ve onu karşılamak için baltasını kaldırmaya çalıştı ama yaralı kolu tepki vermedi. Her ne kadar omzuna saplanmış ok ölümcül olmasa da eti delip geçmiş ve kolunu, kaburgalarına çivilemişti. Yaratığın dudakları tiksintiyle buruştu. Önce yaklaşan iri adama sonra kolunu mıhlamış olan yardalık oka baktı, ardından diğer eliyle uzanıp acı bir homurtuyla oku omzunun dibinden kırdı ve kolunu serbest bıraktı, ardından hayret verici bir ivme ile baltasını savurdu...
...arkasını döndüğü İzci Bremorel’e!
Hücum eden iri gence karşı kendisini savunacağı beklentisiyle yaratığa arkadan saldırmayı düşünen izci kız var gücüyle koşmuş ve bir anda kendisine doğru savrulan baltaya karşı tamamen gafil avlanmıştı. Genç kızın yüzünden tüm kan bir anda çekildi çünkü yaptığı ölümcül hatanın farkına vardığında, gerçekte kendisini neyin beklediğinin de farkına varmıştı. Çaresizliğin ve içselleşmiş eğitimin doğurduğu inatla Bremorel son anda taktik değiştirmeye çalıştı ve bir bacağı önde, diğerini ise kalçasının altına katlanmış olarak kendisini ileri doğru attı ve yaratığa yerde kayarak yetişti sonra kılıcını, inmekte olan baltaya doğru savurdu ama kuzeninin yaptığı gibi koca baltayı kılıcıyla durdurmaya çalışmadı. Bir balta ile bir kılıcın kafa kafaya çarpışması hâlinde, söz konusu karşılaşmanın kılıç lehine bitmesi ihtimali yok denecek kadar azdı. Kız, baltadan sıyrılmaya da çalışmadı çünkü o ihtimal de artık seçenekler arasında yoktu; izci kız hasmına düşüncesizce ve kontrolsüz bir hızla hücum etmişti.
Hiç şüphesiz Bremorel’in birçok kusuru, muhtemelen daha da çok travmatik karakter bozuklukları vardı ki bunların bazılarından haberi bile vardı. Ama kız, ‘Songsteel’ adını öylesine kazanmamıştı; Bremorel kılıcı ‘anlıyordu’ ve birçok silahşor gibi kılıcı, kolunun bir uzantısı olarak değil, tam aksine, kendisini kılıcının bir uzantısı olarak görüyordu. Dolayısıyla kılıcını balta ile aynı yöne ve ‘neredeyse’ paralel bir açıyla savurdu ve bir anlamda baltayı güzergâhından saptırdı. Böylece onu ‘yönlendirmiş’ de oldu ve balta kızın göğsünün tam ortasına isabet edeceği yerde, deri zırhını karın hizasından sıyırdı ve kindar bir öfkeyle yere saplandı.
Bremorel ister istemez ve bir anda yaratıkla burun burunda geliverdi!
“Asıl sana, ‘Mat Loshka’ seni ork piçi!” diye neredeyse tükürdü...
...ve yaratığın suratının ortasına yumruğunu indirdi. Ne var ki attığı yumruk, yaratığın suratına tüy yastıkla vurmuş kadar etkili oldu.
Patlamış dudaklarından sızan siyahımsı, koyu kırmızı kanı umursamadan ve küçümseyen gözlerle yaratık baltasına asıldı ve saplandığı yerden söküp yarım kalmış işi bitirmek için tekrar kaldırdı ancak tam o anda genç Udoorin onlara yetişmeyi başardı ve yaratığa bodoslama daldı. İri genç, ivmesinin şiddetiyle koca yaratığı kızın üstünden olduğu gibi attı, ardından kendi baltasını savurdu ve yaratığın zırhını yarıp göğsünü boydan boya çaprazlamasına açıverdi! Genç adam baltasını tekrar savurdu ama yaratık fena hâlde yaralanmış olmasına rağmen acıya karşı hayret verici bir direnç gösterdi ve kaçacağı yerde ileri atıldı ve bunu hiç beklemeyen genç Udoorin’in dibine kadar sokulmayı başardı. Çelik gibi yumruğu ile genç adamın silah tutan koluna vurdu ve baltasını düşürmesine sebep oldu. Sonra da iki eliyle iri gencin boğazına sarıldı...
...ve sıktı.
Udoorin omuzlarını kastı ve kendisi de yaratığın boğazını kavrayıp sıkmaya başladı ve bir anda ikisi de hayatları için bir ileri bir geri, boğuşmaya başladılar.
Yaratık genç adamdan iki karış daha uzundu ama yaralıydı ve kan kaybediyordu. Udoorin ise olayı inada bağlamıştı ama her ne kadar güçlü kollarıyla sıktığı boğazı ezmeye çabalıyor olsa da gerçekte hayatında daha önce birisini öldürmemişti, dolayısıyla işin gerçekte ne kadar ciddi olduğunun farkında bile değildi ve ikisi de çalıların arasından sessizce yaklaşan küçük gnome’u fark etmedi.
Gnine sinerek ‘olay mahalline’ yaklaştı, bir elini pençe gibi kastı, anlaşılması güç bir şeyler mırıldandı ve hayret verici bir şekilde avucunda, fındık ya da bıldırcın yumurtası büyüklüğünde, turuncu-kırmızı bir ateş topu peyda oluverdi. Küçük gnome sessizce çalıları araladı ve avucundaki ateşi yaratığa fırlattı.
Küçük ateş topu vınlayarak yaratığın üstünden geçti ve gözden kayboldu!
Gnine bozulmuş bir ifadeyle avucunda bir tane daha turuncu-kırmızı ateş ‘fındığı’ oluşturdu ve bekleme yapmadan onu da yaratığa attı ama bu da yaratığı ıskaladı ve yakındaki bir ağaca isabet etti. Ağacın kabuğunu kısa bir an tüttü sonra da söndü...
Gnine içinden fena bir küfür savurdu, daha büyük bir azimle elini tekrar pençe yaptı, yine bir şeyler mırıldandı ve üçüncü bir ateş topunu daha çağırdı ve onu da yaratığa doğru savurdu. Küçük ateş topu yaratığın alnına, ıslak bir bezle vurulmuş gibi bir ses çıkartarak ‘şapladı’ ve yaratığın alnında fena bir yanık izi bırakarak kayboldu. Yaratıktan, ancak kasılmış ve nefes alamayan birisinden çıkabilecek acı bir hırıltı duyuldu. Artık nefesi tamamen kesilmiş olan koca yaratık, her şeye rağmen yine de gören herkesi şaşırtacak bir kurnazlık örneği daha sergiledi; boyunun avantajını kullanarak zorla sol tarafına bir adım attı ve iri genci, küçük gnome ile kendi arasına canlı kalkan olarak yerleştirdi!
İkisi de birbirini boğmaya çalışırken suratları önce kızardı sonra morardı, en sonunda da kararmaya başladı. İkisinin de gözleri yuvalarından fırlamak istiyormuş gibi irileşti ve alınlarında her nabızla atan kalın damarlar belirdi ancak ikisi de inatla pes etmedi.
Yaratık birden genç adamın üzerinde taşıdığı bir düzine kadar bıçaklardan birine yeltendi. Eline geçirdiği ilk bıçağı kınından çekti ve genç adamın göğsüne saplamaya çalıştı ama Udoorin bir eliyle yaratığın boğazını sıkmaya devam ederken diğer eliyle kendisini bıçaklamaya çalışan yaratığın bileğini mengene gibi kavradı.
Sonra yaratık birden olduğu yerde donmuş gibi durdu, iki eli de öylece yana salındı, gözleri yuvarlandı ve cansız bir şekilde yere yığılıp kaldı ve Udoorin derin, acı bir nefes aldı.
“Biraz... Ağırdan aldınız sanki... Efendi Aager...” diye söylendi genç adam, yığılmış yaratığın arkasında duran siyahlar içindeki adama törpülenmiş bir sesle.
Aager ise donuk bir ifadeyle elinde tuttuğu bıçağını temizledi, sivri ucunu kontrol etti, tiksintiyle ‘hıh’ladı sonra onu kınına geri soktu.
“Taşıdığın onca balta, kılıç ve bıçaklara rağmen karşına çıkan ilk yaratığı ellerinle boğazlamaya çalıştın. Yetmiyormuş gibi bir de kendi bıçağına karşı kendini müdafaa etmek zorunda kaldın. Aklından neler geçiyor bilmiyorum ama güttüğün yolda ciddi bazı yanlışlıklar var gibi, sence de öyle değil mi genç Udoorin? Bende bir tane kısa kılıç, iki tane de bıçak var ve ben sadece bıçaklarımdan birisini değerlendirdim.” diye hırladı Aager.
“Lanet olasıca şey Bree’nin tepesindeydi!” diye, bir yandan öksürürken bir yandan da fena hâlde kızmış bir şekilde burnundan soludu genç adam. “Ve onu öldürmek üzereydi. Baltamla geldiğimde yaratığı ıskalarsam ona vurma riskini göze alamadım, bu yüzden daldım. Uzaklaştırdıktan sonra ona baltamla vurdum ama melun şey ölmedi bir türlü.”
“Kasabanın güvenli duvarları ardında değiliz artık genç Udoorin. İnsanlar, yaratıklar ve çoğu zaman da canavarlar, sırf biz istiyoruz diye ölmezler.” diye hırıldadı siyahlar içindeki adam ve yerde yatan ölü yaratığı incelemek için dizlerinin üstüne çöktü. “Şimdi. Git, İzci Laila ve Morel’e yardım et. Sonra da Lady’ye söyle boğazına baksın.”
Udoorin adama kaşlarını çatarak baktı sonra da “Ben iyiyim.” diye, kısık ve kıtırlı bir sesle cevap verdi.
Aager başını yaratıktan kaldırdı ve iri genci sessizce süzdü.
“Tamam ya...” dedi Udoorin kısık bir hışımla ve ayaklarını yere vura vura uzaklaştı!
Karanlık adam başını tekrar önündeki cesede çevirdi, yaratık boyluydu ama gerçekte ‘cüsse’li değildi. Daha doğrusu, göbekli, yağlı, ya da kalın enseli değildi... Onun yerine belirgin, ancak ‘sırım’ gibi denebilecek, çelik gibi kaslara sahipti ve Aager müdahâle için ‘doğru’ anı beklerken yaratığın önce Laila’ya sonra da Morel’e saldırmasını izlemişti. Adamın olayları bir seyirci gibi ‘seyretmesi’ acımasızlık, hatta ‘kahpece’ bir davranış olarak değerlendirilebilirdi. İşin ilginci ve biraz da ürkütücü yanı ise, siyahlar içindeki adamın olaylar gerçekleşirken uzaktan seyretmesinin sebebi, izci kızların, deyim yerindeyse ‘ateşle kavrulmalarını’ istemesinden kaynaklanmamıştı. Takımın diğer üyeleri gibi onlar da Aager’in sorumluluğu altındaydılar, evet ama onları eğitmek onun işi değildi. Şayet İzci Efendileri Davien ve Moorat şimdiye kadar bunu yapamadıysa ikisi de izci olmayı hak etmiyordu ve efendileri de gerçekte birer ‘Efendi’ değillerdi. Adamın, olaylar gerçekleşirken ‘izlemesinin’ sebebi izci kızların kapasitelerini görmek için de değildi. Aager Fogstep, yaratığın neler yapabileceğini görmek için izlemeyi tercih etmişti. Zira yaratık, önden giden İzci Morel’i değil, onu geriden takip eden İzci Laila’yı hedef almıştı. Hiç şüphesiz siyahlar içindeki adamın olay yerine yakın olmayışı da pratik anlamda bir sebep teşkil etmişti. Ama diğerleri adamın yaptığı analitik ve oldukça da acımasızca denebilecek gözlemlerden haberdar olsalardı, muhtemelen bu gerçeği görmezden geleceklerdi.
Asıl mevzuya geri dönersek yaratık izci kızları ve onların davranışlarını belli ki uzun bir süre, onların haberi bile olmadan izlemişti ve takımın önünden giden ve ‘kılıç kullanan’ kızın, ‘ok kullanan’ kıza yardım etmek için geri gelmesinin vakit alacağı sonucuna varmıştı. Bu sebeple önce Laila’ya saldırmış, ondan sonra da Bremorel’i aradan çıkarmaya çalışmıştı. İki izciyi de öldürdükten sonra ormanda kendisini kaybettirmesi pek de sorun olmayacaktı. Özellikle izcilerin dibine kadar hiç fark edilmeden sokulabildiği göz önünde bulundurulduğunda. Ortada iz sürebilecek birileri kalmadığı için de takımın gerisini keyfince ve muhtemelen gece baskınları veya pusu kurarak birer ikişer kesip bitirebilecekti.
“Hayır.” diye düşündü Aager.
Bu yaratık her ne idiyse sadece zeki değil, sinsi ve ‘fesat’ denebilecek kadar da kurnazdı ve ormanda bunlardan başkaları da vardı. Bununla beraber ve daha çok bir dip not mahiyetinde, siyahlar içindeki adam, iki izci kızı da takdir etmemiş de değildi. Her ne kadar tamamen gafil avlanmış, ardından da suratına oldukça ağır bir darbe yemiş olsa da İzci Laila yine de yerdeyken yuvarlanmayı akıl edebilmiş, dolayısıyla hem kendisini hem de babasını büyük bir acıdan kurtarmıştı. Bununla beraber kızın, ok kullanmayı ne kadar iyi biliyor olsa da bir baltayı kılıçlarıyla durdurmaya çalışması gerçekten ahmakçaydı. İzci Morel’e gelince, Aager kızın ‘Songsteel’ adını tam anlamıyla hak ettiği kanaatindeydi. Kızın, inen baltayı kuzeni gibi durdurmaya çalışmaktansa onu kendi kılıcıyla ‘yönlendirmesi’ olağanüstüydü ve Aager kendisinin bile aynı marifeti gösterebileceğine ihtimal vermedi. Özellikle kısa kılıcıyla. Ama kızın en başta aptal bir Mox gibi saldırıp kendisini böylesi bir duruma hiç düşürmemiş olması gerekiyordu.
En azından genç Udoorin yaratığı yerde yatan kızın tam dibindeyken baltasıyla kesmeye çalışmamıştı. Aager bir ara bu konuda genç adama komplimanda bulunması gerektiğini düşündü. Hiçbir şey olmasa ‘çocuğun’ moralini yükseltecekti. Ancak genç adam da aptal bir Mox gibi saldırıp İzci Morel’in yaptığı hatanın aynısını yapmış ve bütün olayı eline yüzüne bulaştırmıştı!
Aager o an, neredeyse hiç yapmadığı bir şeyi yaptı; derin, esef dolu bir iç çekti.
Yerde yatan cesedin üstünü aramak, yaratık hakkında fazla bir bilgi vermemişti; çiğ ve bozulmaya meyletmiş hayvan parçaları ve iri, tırtıklı bir av bıçağı... Aager, yaratığın üstündeki zırhı ve çizmelerini de inceledi ve bunların bir başkasından yağmalanmış değil, kendisi için özel imal edilmiş olduklarını fark etti ve bu gerçek, siyahlar içindeki adamı rahatsız etmeye yetti. Zira aynı gerçek ona, bu yaratıkların zırh, silah ve deri işçilerinin olduğunu söylüyordu. Aager bu yaratığın ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Kesin olarak söyleyebileceği tek şey ‘iri bir ork’ olmasıydı ve bu, ne kendisi gibi ‘istihbaratın’ önemini bilen birisi için yeterliydi ne de Şerif için.
Karanlık adam bir süre daha cesede baktı ve aynı yaratıklardan oluşan bir ordunun gelmesi hâlinde ne olacağını düşündü sonra da omuzlarını silkti.
“Muhtemelen tek yönlü bir katliam.” diye yarım maskesinin arkasında dudaklarını büzüştürerek mırıldandı sonra da yaratığın kafatasına bıçağını saplayarak öldürmüş olmasına rağmen eğildi ve boğazını boydan boya açtı. Ardından da bıçağını yaratığın kalbine soktu.
Aager, bu yaratık söz konusu olduğunda aşırıya gittiğini düşünmedi hiç.
Onun için bir cinayet, sadece bittiğinde bitmiş olacaktı.