İçeriğe geç

Karanlığa Dönüş - Bölüm 4 - Baskın (8/11)

Bölüm Dört (8/11)

Baskın

İkindi vaktiydi ve Ritüel Ormanları'nın loş derinliklerinde bir yerlerde, çömmüş olduğu çalıların arkasından yükseldi. Yerinden fırlamadı. Hırlamadı. Nara atmadı. Tehditler savurmadı. Aslına bakılırsa hiç ses çıkarmadı. Ürkütücü bir sükûnetle çömeldiği yerden doğruldu...

...Son birkaç gün boyunca kaypak ayyarın izlerini sürmekten gözü başka bir şey görmez hâle gelmiş İzci Laila’nın tam önünde!

Her ne kadar itiraf etmek istemeseler de ‘Aager-herifi’ haklı çıkmıştı. Ayyar, tahmin edemeyecekleri kadar zeki biriydi. Zeki, kurnaz, hayret verici bir şekilde marifetli ve tiksindirici derecede de şanslı! Özellikle de sefil hırsızı, koca bir ormanda rastgele ve amaçsız bir şekilde bir oraya, bir buraya koşan, kendilerinin aksine, herhangi bir izci eğitimi almamış, ‘basit bir şehirli’ olarak horlayıp küçümsedikten sonra...

Aradan neredeyse üç gün geçmiş olmasına rağmen, fırfırlı, beyaz gömlekli, parfüm kokulu sinsi sıçan, ısrarla onları haksız çıkarmayı başarmıştı. Belli ki orman koşulları için eğitim almamış olmak, kişinin kendi marifetlerinden ve zekâsından pek de bir şey azaltmıyordu; ürkütücü bir hayretle, ayyarın ağaçlara tırmandığını, bir daldan diğerine, oradan da komşu ağaçlara sıçradığını ve bu şekilde hiç iz bırakmadan sıvıştığını öğrendiklerinde Laila öylece kalakalmış, Bremorel ise sinirden kendi saçlarını yolmaya başlamıştı.

Ancak saatlerce süren aramalardan sonra adi ayyarın ağaçlardan ‘indiği’ yeri en sonunda bulabilmişlerdi. Ne var ki fırfırlı, beyaz gömlekli adam sanki amaçsız bir şekilde rastgele bir oraya, bir buraya, biraz da şuraya koşturup duruyor gibiydi ve bu da onun bir sonraki adımını tahmin etmelerini imkânsız hâle getirmişti. Yetmiyormuş gibi, yavşak herif dalga geçercesine ve herkesin göreceği bir şekilde, fırfırlı ve parfümlü gömleğini öylece bir yaban çileği çalısının üstüne sermiş sonra tekrar ağaçların tepelerinde kaybolmuştu!

Hiç şüphesiz, üç gün süren yorucu, horlayıcı ve asap bozucu bir takipten sonra Laila ve Bremorel ‘o erkek orospusunu’ fena hâlde yakalamak istiyorlardı. Bu yüzden kendilerine verilen emirleri bir kenara bırakmış, ayyarın izlerini tekrar kaybetmemek için takımdan çok daha uzaklara dağılmışlardı ve gözleri, izlerini tekrar kaybetmek istemedikleri sefil hırsız dışında bir şey görmez olmuştu. Akılsızca peşinden koştururken karşılarında peyda olan şeyin, gerçekte fırfırlı-parfümlü ayyar olmadığını anlamaları, onlar için oldukça acı bir uyanış olacaktı. Dahası, yaptıkları hatayı fark ettiklerinde ise iş işten çoktan geçmişti. Şans eseri mi yoksa yaratık ortaya çıkmak için bu anı bilinçli olarak mı seçmişti, asla öğrenemediler.

Yirmi üç karış boyundaki ‘şey’in kara, keçeleşmiş saçları, soluk, zeytin yeşili teni ve sırım gibi, çelik kaslardan oluşan bir vücudu vardı. Üstünde kurumlaşmış kan lekeleri olan, kirli-kahve deri ve zincirli bir zırh, bir elinde ise kocaman, tırtıklı bir balta olduğu hâlde gizlendiği çalının ardından yükseldi...

...ve elinin tersini, İzci Laila’nın suratının ortasına müthiş şiddetle gömdü!

Kız çığlık atacak zamanı bile bulamadı. Gerisin geriye, tökezleye yuvarlana üç yarda uçtu, burnu kırılmış, dudakları patlamış, suratı kan içerisinde ve gözleri cam gibi göğe bakar vaziyette sırt üstü yerde kalakalmıştı.

“Ayağa kalk... Ayağa kalk, Laila!” diye kendi kendisine, yamulmuş bir suratla söylendi izci kız ve diğer yana yuvarlandı ve böylece kendi hayatını da kurtarmış oldu.

Ama yaratık çoktan kızın dibinde belirmiş ve devasa baltasını indirmeye başlamıştı bile!

“Bree!” diye cılız bir çığlık attı Laila ve tekrar yuvarlanmaya çalıştı, ne var ki suratına yediği darbeden dolayı hâlâ kendine gelememişti ve yeterince hızlı davranamadı.

Yaratığın tırtıllı baltası ürkütücü bir ıslık çaldı ve kızın baldırını kemiğe kadar açtı...