Bölüm Dört (3/11)
Baskın
Yaklaşık üç gün sonra Laila elinde tuttuğu bir şeyle koşarak takımın dibinde belirdi.
“Bunu bulduk.” dedi nefes nefese ve elindeki şeyi onlara gösterdi. Kızın elinde küçük, oldukça sağlam görünümlü bir kese vardı.
Aager keseyi aldı ve dikkatli bir şekilde inceledi.
“Bu bir kese değil. Olağanüstü bir tasarıma sahip sırt çantası. Fevkalade kompak ve yüksek kalite deriden imal edilmiş. Ne derisi olduğunu bilmiyorum. Sağlamlığı göz önünde bulundurursak, Mox olabilir ama emin değilim. Sırım gibi ve yerden tasarruf etmek amacıyla, üst tarafına battaniye rulosu için kopça, sık kullanılan eşyalar için yanlarda cepkenler ve bir kangal ip için de alt tarafında kancası var. Bu adamlar her kimse, çok iyi teçhizatları varmış.” diye hırıldadı ve çantanın deri bağlarını çözüp içine baktı. Çantanın içinde gördükleri, yaptığı yorumu destekler mahiyetteydi. “Uzun ömürlü azık, portatif kanca, çekiç, yarım düzine altı inçlik çelik çivi, bir düzine tuzak amaçlı katlanabilir boğa dikeni ve teneke su matarası.”
“Bu Mox derisi değil Efendi Aager.” dedi Moira, çelik eldivenlerinden birini çıkartıp çantaya uzandı ve dokusunu parmaklarıyla okşadı. “Bizler Durkahan civarındaki dağlarda sürüler hâlinde Mox yetiştiririz çünkü Mox derisi fevkalade sert ve dayanıklıdır. Öyle ki zırh, kalkan ve hatta sabit siper ya da portatif barikat gibi askerî amaçlı uygulamalarda önemli bir yeri vardır. İnce işçilik gerektiren sivil uygulamalarda da değerlendirebilmek amacıyla yüzyıllardır Mox derisini bir şekilde yumuşatıp katlanabilir hâle getirmek için uğraştık, ancak istenilen sonuçlara bir türlü ulaşamadık.”
“Huh.” diye mırıldandı siyahlar içindeki adam.
“Ancak sizin yapmış olduğunuz değerlendirmeye katılıyorum.” diye ekledi kızıl-kahve saçlı kız. “Bu gerçekten fevkalade, bir o kadar da kurnazca düşünülmüş bir işçilik. Bizim izci ve keşif erlerimizin de buna benzer teçhizatları var, ancak bu kalitede değil.”
“Bu griffon derisi.” dedi küçük bir ses ve herkes dönüp Gnine’a baktı.
“Ne?” diye ünledi Gnine. “Öyle...”
“Bunu nereden biliyorsun?” diye hırıldadı Aager.
“Fark eder mi?” diye karşılık verdi hafif burnu havada bir şekilde küçük gnome.
“An itibariyle neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu bilecek kadar bilgiye sahip değiliz Efendi Gnine. Dolayısıyla neyin fark edip etmeyeceğini de bilmiyoruz.” diye kısılmış gözlerle ona baktı siyahlar içindeki adam.
Gnine bir omzunu silkti.
“Ben bir mucidin yeğeni ve çırağıyım.” diyerek sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi cevap verdi. Belli ki bu, sandığı gibi pek de bir şey açıklamamıştı. Zira herkes ona bakmaya devam ediyordu.
“Mucitler her türlü malzemeyi bilir ve değerlendirirler. Şayet yeni bir şeyler icat etmek ya da mevcut bir icadı geliştirmek istiyorlarsa bilmek zorundalar.” diye ciddi bir ifadeyle açıklamaya başladı küçük gnome. “Doğruyu söylemem gerekirse ve her ne kadar amcam dolayısıyla ben de bir şeyler icat etmiş olsam da gelecekte kendimi bir mucit olarak görmüyorum. Bununla birlikte ben de ‘mucit yemini’ etmiş durumdayım, dolayısıyla bazı şeylerin nasıl imal edildikleri ya da müşteri bilgileri gibi bazı şeyleri sizlere ifşa edemem. Ama bunun rafine edilmiş, fevkalade yüksek kalite griffon derisi olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar yaygın olmasa da yine de griffon derisi için ‘nadir’ ya da ‘bulunmaz’ ifadesi kullanmazdım. Yani, Kalaycı Tepeleri’nde griffon derisi işleyen birçok tabakhane var. Evet, bu deri, Mox derisi kadar dayanıklı değil, ama işlendikten sonra yumuşadığı için bükülmesi ve şekillendirmesi çok daha kolay. Kılıç, ok, mızrak ya da baltalara karşı Mox derisinin gösterdiği mukavemeti de gösteremez ama aşırı soğuğa karşı fevkalade dayanıklıdır, su geçirmez, zaman aşımına karşı da oldukça dayanıklıdır ve bu çantalarda görüldüğü üzere sofistike eşyaların imalatında kullanılabilirler.”
Küçük gnome sırt çantasını bir süre inceledi sonra devam etti.
“Bu gerçekten mükemmel bir işçilik ve en az yüz elli, iki yüz altın değerinde olmalı ki bu da bir çanta için hiç de azımsanmayacak bir miktar.” diye söylendi düşünceli bir ifadeyle. “Dip not olarak, kimse istemezse bunu ben değerlendirebilirim.”
“Açıklamanız pek eğiticiydi Efendi Gnine. Şayet çantanın kendisi görevimiz açısından önem arz etmediği kanaatine varırsak sizin olabilir.” dedi Aager sonra izci kıza döndü. “İzci Morel ileride tek başına bırakılmamalı. Gözünüzü açık tutun. İçimden bir ses bu adamların bir şeyden ürktüğünü, ancak bunun bizler olmadığımızı söylüyor.”
“Evet Efendim.” dedi Laila ve bekleme yapmadan döndüğü gibi koşmaya başladı ve kısa bir süre içerisinde de gözden kayboldu.
Aager etrafındakileri temkinli gözlerle süzdü. Genç Udoorin geçtikleri üç gün boyunca ve çok az dinlenerek taşıdığı onca yüke rağmen hiç söylenmeden koşmuştu ve şu anda yarış atı gibi ter içerisinde, derin soluklar almaktaydı. Çocuğun o güne kadar fazladan herhangi bedensel yağı var idiyse hiç şüphesiz hepsini eritmişti.
Lady Moira da tamamen çekilmiş gibiydi. Gözlerinin altında siyah çukurlar belirmişti. O da ter içerisindeydi ve kızıl-kahve saçları darmadağın olmuştu. Ve biraz da topallıyordu ki bu da normaldi. Kız, bir önceki gün koşarken geç fark ettiği bir köstebek deliğine basmış ve bodoslamasına öne doğru kapaklanmıştı. Hemen yanında koşan genç Udoorin’in gösterdiği beklenmedik refleksleri olmamış olsa kız muhtemelen yürüyemeyecek hâlde bileğini burkmuş ya da daha da kötüsü, onu kırmış olurdu. Genç adam iri kaslı kolunu açmış, kızı çelik göğüslüğünden tutmuş ve düşmesine engel olmuştu. Yüzü kızarmış bir şekilde kız ona teşekkür etmiş, kendi yüzü daha da kızarmış olan genç adam ise, “Bir şey değil.” anlamında bir şeyler gevelemiş ve tüm gün bir daha konuşmadan öylece koşmaya devam etmişti.
Normalde fevkalade dayanıklı olan dişi-dwarf ise üç gün neredeyse durmaksızın koşma olayını pek de sakince karşılamamıştı. Bir tapınak muhafızı olmanın getirdiği birçok ayrıcalık vardı hiç şüphesiz. Ne var ki yıllarca, günlük olarak tekrar edilen ve fiziksel pek az emek gerektiren vaazlar ve dualar, belli ki Lady Magella’nın ciddi bir şekilde hamlamasına sebep olmuştu. Dişi-dwarf, ikinci günün sonunda farkına varmadan uyuyakalmıştı...
...Koşarken!
Ve tesadüf ettiği ilk ağaca çarpmış ve öylece yığılıp kalmıştı.
Beklenmedik bir bilgelik örneği gösteren küçük Gnine, bu duruma gülmemeyi tercih etmişti. Kendisinden beklenmedik bir başka şey ise, kısa bacaklarına rağmen takımın hızına ayak uydurabilmiş ve bir şekilde geri kalmamayı başarmış olmasıydı. Küçük gnome’un yüzünde bariz olan tek ifade canının sıkılmış olmasıydı.
Acemi günlerinden itibaren devamlı eğitim gören izci kızlar dışında sadece Aager herhangi bir yorgunluk belirtisi göstermiyordu. Karanlık adamın ya insanüstü bir iradesi vardı ya da Drashan hayatında öğrendiği, ilk yorulanların, ilk ölenler olduğu gerçeğiydi. Ne de olsa kendisi, hasımlarının sadece bu zayıflıklarını defalarca aleyhlerinde kullanmıştı.
Ya da kukuletası ve maskesi yorgunluğunu gizliyordu, o kadar.
Ama üç gün boyunca izci kızlar önde koşarken kendisi de takımın etrafında daireler çizerek ilerlemiş ve izcilerin de takımın geri kalanının da güvende olduğundan emin olmuştu. Şimdi ise takımdan iki yüz yarda mesafede durmuş, sessizce ormanı dinliyordu. Zira çok uzaklarda, vahşi bir hayvanın ürkütücü kükreyişini duyar gibi olmuştu.