Bölüm İki (2/6)
Sonraki Gün
"Oturalım lütfen.” diye gazlı bir sesle odadaki herkesi sükûnete davet etti, ileri yaşlarını geçmiş, kırlaşmış ve seyrelmiş saçları, silik mavi gözleri ve yorgun yüzünde birçok sıkıntı izleri taşıyan Yavruturna kasabası Belediye Başkanı Arthandos Yuleman. Yaşlı adam bir an durdu sonra arkasında oturduğu, üstü deste hâlinde ikinci ve üçüncü hamur kâğıt ve papirüsle dolu, tamamı ise ince bir is tabakasıyla kaplı masanın bir köşesinde duran mataraya uzandı, tıpasını çekip açtı, içinden birkaç ağız dolusu yudum aldı, ardından sesli bir şekilde gargara yaptı ve masanın yanında duran bakır kâseye tükürdü!
“Lanet olasıca duman! Kusuruma bakmazsınız diye umuyorum. Burun deliklerim tamamen tıkanmış durumda ve gırtlağım hâlâ acı bir şekilde yanıyor. Evet, başlayalım isterseniz.”
Belediye Başkanı, makam odasındakileri süzerken ortama tedirgin bir sessizlik çöktü. Şerif Standorin odadaydı ve her ne kadar bir ayağının üstüne basarken canı acıyor olsa da yüzünde inatçı bir kararlılık vardı. Kasaba konsül üyeleri de odadaydılar ve hepsi halk arasında isim yapmış önemli şahsiyetlerdi:
Ellilerinde olmasına karşın yakışıklılığından pek az şey kaybetmiş kasaba ozanı Thokan Silversong; kalın kollu, boğa omuzlu, kirpi sakallı demirci Gurk Larson; onun aksine uzun boylu, sırım gibi, üflesen rüzgârda uçup gidecek izlenimi veren, ellisine merdiven dayamış fırıncı Yarvel Stratler; yüzündeki çatık kaşlarına bakılırsa herhangi bir saçmalığa tahammülü olmadığı açıkça görünen, kırk beşlerinde ve boyutları itibariyle kelimenin her hâli ile ‘geniş' bir kadın olan kasaba kasabı Viranes Heidi ve ellisini geçmiş, özel terzi dikimi ceketi, yeleği, gömleği ve pantolonu ile kasabanın en zengin tüccarı olan Haradin Franderson.
Hepsinin yüzlerinde ciddi ve kararlı bir ifade vardı. Bunun tek istisnası Konsül Üyesi Haradin’di.
Adamın yüzünde kibirli ve genel olarak etrafındaki her şeye karşı hoşnutsuz olduğunu vurgulayan bir duruşu vardı ve sanki bu onun olağan hâli gibiydi.
“Efendi Tinkerdome eksik.” dedi Viranes şaşılacak derecede yumuşak bir sesle.
“Evet. Kendileri hâlâ tapınakta.” diye hafif gürleyen sesiyle onayladı Şerif Standorin ayakta durduğu yerden. “Dün gece oldukça ağır yaralanmıştı. Yine de gelmeye çalışacağını söyledi.”
“Pekâlâ.” dedi Yuleman, boğazını bir iki defa daha temizledikten sonra. “Olayların onun tarafından nasıl gerçekleştiğini duymak isterdim ama sanırım bunun için biraz beklememiz gerekecek.”
“Nasıl gerçekleştiği mi? Bu ortada değil mi zaten? O ve onun abuk subuk deneyleri.” diye küçümser bir ifadeyle homurdandı Haradin Franderson. “Bütün bunların onun suçu olmadığı ne malum?”
“Evet.” diye onayladı Standorin. “Ne malum?”
Yuleman, Şerif’e anca fark edilir bir bakış attı ve onun gözlerini ayırmadan Haradin'i süzdüğünü gördü.
“Burası Koruxan değil Efendi Haradin. Bizler kanıtsız kimseyi suçlamayız. Bunu pekâlâ biliyorsunuz.” diye imalı bir tonla araya girdi. “Şayet öyle yapıyor olsaydık korkarım Yavruturna kadar ılımlı bir kasabada bile kimse kalmamış olurdu. Sizce de öyle değil mi?”
Haradin suratını ekşitip homurdandı.
“Belki de Şerif bize şimdiye kadar öğrendikleriyle ilgili bazı bilgiler verebilir. Mümkünse tabii.” diye önerdi Yuleman.
“Verebileceğim pek bir bilgi yok Başkan. An itibariyle herhangi bir şey farz etmek veya herhangi bir karar vermek için çok erken.” diye cevap verdi Şerif.
“Aradan saatler geçti ve siz daha hiçbir şey öğrenemediğinizi mi söylüyorsunuz?” diye ünledi Haradin hayretle. “Belki de bu iş sizi aşıyordur, Şerif.”
Standorin, konsül üyesine pis bakışlar atmadı. Aslına bakılırsa kaşlarını bile çatmadı. Sadece, birisini yere sermeden önce verdiği, uyarı anlamındaki mesafeli bakışlarını zengin tüccara yöneltti, o kadar.
“Öncelik bize, kasabanın güvenlikte olduğundan emin olmamızı söyler. Bunun anlamı, daha fazla can ve mal kaybı gerçekleşmemesi için enkaz altında kalmışları kurtarmamız anlamına geliyor Konsül Üyesi. Ormanda varlığından bile emin olmadığımız birilerini kör bir şekilde aramamızı değil. Ve bu da bizim işimiz değil, izcilerimizin işi.” diye karşılık verdi sessizce.
Haradin, kasaba bekçilerinin ve onlardan sorumlu olanların beceriksizliği ile ilgili bir şeyler söylendi. Yuleman temkinli bir şekilde Şerif'e başını salladı ama Şerif bunu görmezden geldi. Burnundan soluyarak tüccara, ‘uyarı' sesiyle hitap etti:
“Dün gece birçok kasabalının yardıma geldiğini gördüm Konsül Üyesi. Herkes ateşi söndürmek, molozları kaldırmak ve yaralı ya da ölüleri taşımak için, işin ucundan bir yerinden tuttular. Gece boyunca kasaba yetimleri bile su taşıdılar. Hepsi hâlâ dışarıdalar ve hâlâ hayatta kalan vardır umuduyla molozları kazıyorlar ve kimse daha uyumuş değil. Ama yardıma gelenler arasında sizi ve oğlunuz Lucious'u görmedim, ne dün gece ne de bu sabah. Bir daha bana beceriksizlikten bahsederseniz sizinle seve seve meydanda karşılaşmaya hazırım!”
Bunu boğucu bir sessizlik takip etti ve Konsül Üyesi Haradin kızarmış bir suratla Şerif'e pis pis bakmaya başladı. Ozan Thokan Silversong sırıttı ama bunu bir elinin arkasında saklamayı tercih etti. İri omuzlu demirci Gurk Larson da sırıttı ama bunu gizlemek için herhangi bir çaba göstermedi. Fırıncı Yarvel Stratler ise tavandaki mumlu avizeyi inceliyormuş gibi yukarı bakıyordu.
Kasap Viranes Heidi hemen yanındaki sandalyede oturan Haradin'i sessizce süzerken sanki ona:
“Efendim, siz tam olarak ne kadar aptalsınız?”
...diyordu.
“Ehem!” diye tekrar boğazını temizledi Arthandos Yuleman. “Belki de an itibariyle bildiğimiz şeyler üzerine konuşabiliriz?”
“Evet Efendim.” dedi Standorin, gözlerini Haradin'den ayırmadan. “Dün gece itibariyle Efendi mucit Nimbletyne Tinkerdome'un atölyesinde, kaynağı belirlenemeyen bir patlama gerçekleşti. An itibariyle söz konusu patlamanın sebebini bilmiyoruz. Somut olarak bildiğimiz sadece iki şey var: Birincisi, patlamanın Nimbletyne ve yeğeni, genç Gnine Tinkerdome'un binanın üst katında uyudukları esnada gerçekleştiği. İkincisi ise, patlama sonrası çıkan yangının ‘söndürülemez' olduğu.”
“Söndürülemez?” diye sordu Gurk Larson.
“Evet, söndürülemez. Gece boyunca ve neredeyse sabaha kadar Efendi Nimbletyne'ın atölyesine taşıyıp döktüğümüz suyun miktarı ile en az üç tarla sulanabilirdi.” diye, yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle anlatmaya devam etti Standorin. “Buna rağmen o parlak yeşil ateş her ne idiyse bana mısın demedi. Dahası, yayılmaya da devam etti. En nihayetinde ateşi biz söndürmedik. Ateş kendi kendisini söndürdü. Genç Nimbletyne’in yeğeni Efendi Gnine'ın söylediğine göre ateş muhtemelen yakıtı bittiği için sönmüş. Bununla beraber, kendisinin bir kimyacı ya da simyacı olmadığının altını özellikle çizdikten sonra yine de bildiği hiçbir bileşimin suya bu kadar ‘kayıtsız kaldığını’ duymadığını ifade etti.”
“Başka gören olmuş mu peki? Herhangi birisi?” diye sordu Thokan Silversong.
“Efendi Gnine dışında, hayır.” dedi Şerif nötr bir ifadeyle.
“Demek yangın hâlâ Nimbletyne'ın hatası olabilir ve belli ki yeğeni de onun suçunu örtbas etmeye çalışıyor.” dedi Haradin ve bu sefer yüzünde horlayan bir ifade vardı.
“Sanmam.” dedi haşin bir ses ve birisi Belediye Başkanı'nın makam odasının kapısını zarafetsiz bir şekilde iterek açtı. Kapıda duran adam uzun boylu değildi ancak geniş omuzları, kalın bilekleri, bir ömür boyu koşmanın verdiği güçlü bacakları ve “Ben kestim. Avcı bıçağımla!” imajı veren kapkara saçları vardı. Üzerinde yamalı, yeşile boyanmış deri bir zırh, ayaklarında, dizlerine kadar çekilmiş çamurlu çizmeler, belinde bir sadak dolusu yeşilin iki farklı tonlarından oluşan tüylü oklar, sırtında ise çaprazlamasına uzun bir yay ve koca, iki elli bir kılıç asılıydı.
Ve adamın, o güne kadar görülmüş en çirkin, bir o kadar haşin bir suratı vardı!
“Bu kapalı bir oturum!” diye tükürürcesine harladı Haradin.
“Eee?” dedi haşin suratlı adam, tamamen umursamaz bir şekilde ve omuzlarını silkti.
Yuleman ise oturduğu yerde esefle dolu bir nefes verdi.
“İzci Efendi Moorat. Sizi buraya getiren nedir?” diye bıkkın bir sesle sordu.
“Ayaklarım! Ama bu konumuzun dışında.” diye cevap verdi İzci Efendisi Moorat sırıtarak. Sonra arkasını döndü ve makam odasına açılan koridordaki birilerine şarladı: “Orada durup elf kızları gibi daha ne kadar kırıtacaksın? Gel içeri! Sizler de girin!”
Bunun üzerine içeri fevkalade bakımlı yeşil ve kahve renklerden oluşan deri zırhlar içerisinde, belinde uzun bir kılıç, elinde iki buçuk yardalık bir yay, sırtında ise kara tüylerle dolu bir sadak ile fevkalade yakışıklı, uzun, sarı saçlı bir yarı-elf girdi. Adamın adımları hafif ve temkinliydi ve yüzünde, nazik olduğu kadar da muallak bir ifade vardı. Yarı-elf önce Belediye Başkanı'nı, ardından Şerifi sonra da konsül üyelerini başıyla selamladı.
Onu iki çift ayak daha takip etti.
Arkadan gelenlerden birisi ‘cesurca meydan okuyan' denebilecek cinsten bir güzelliği sahip, hafif kızıla çalan kahve renkli saçlı bir yarı-elf kızdı ve takip ettiği yakışıklı adamın adımlarını kopyalıyor gibiydi. Zira kendi üstünde de yeşil ve kahve renklerden oluşan bir deri zırh mevcuttu. İnce belinin iki yanından birer tane uzun kılıç sarkarken sırtında kırmızı-turuncu tüylü oklarla dolu bir sadak asılıydı. Tıpkı sarışın yarı-elf gibi, kendisi de iki buçuk yardalık yayını elinde taşımaktaydı. Kız oldukça genç olmasına rağmen Belediye Başkanı'nın makam odasına girdiğinde masmavi gözlerinde serin ve mesafeli bir ifadeyle içeridekileri süzdü.
Odaya giren son kişi de bir kızdı ve kendinden hemen önce giren yarı-elf kızdan bile gençti. Kızın başından sırtına kadar süzülen ve daha çok aslan yelesini andıran, hafif dağınık, simsiyah saçları, çarpıcı derecede güzel, bir o kadar da yumuşak yüz hatlarını çerçeveliyordu. Kız içeri hafif isteksiz ve tedirgin adımlarla girdi. Sırım gibi bedeni, sanki biraz daha yemek yemesi gerekiyormuş izlenimi veriyordu. Kızın yemyeşil gözleri vardı ve dudaklarını sımsıkı birbirine yapıştırmıştı. Üzerindeki deri zırh bilinçli olarak yeşil ve kahvenin farklı tonlarıyla yamalanmıştı. Kendisinden önce içeri giren üç kişi gibi onun da bir yayı vardı ancak kız yayını sırtına asmış, sahip olduğu koca kılıcını, kabzasıyla birlikte elinde taşımayı tercih etmişti. Kızın temkinli adımları onu İzci Efendisi Moorat'ın yanına götürmüş ve odadakilere yüzü hafif yere eğik ve sanki yaptığı bir şeylerden ötürü suçluymuş gibi bakmaktaydı. Zira odada bulunan neredeyse herkesten zamanında o veya bu şekilde azar işitmişti.
“Beyler ve Hanımefendi.” dedi yakışıklı yarı-elf nazik bir ifadeyle. “Moorat'ın asabiyetinden dolayı sizlerden özür dilerim ne var ki işimiz biraz acil.”
“İzci Efendisi Davien! Sizi görmek ne güzel...” diye gülümseyerek hoş buyurdu Yuleman. “Sizi buraya getiren nedir, ayaklarınız dışında?”
İzci Efendisi Davien Belediye Başkanı’na tamamen boş bir ifadeyle öylece baktı.
Yuleman yine esefle derin bir nefes daha verdi.
“Boş ver!” diye mırıldandı. “İki izci efendisini buraya getirecek kadar önemli olan nedir?”
“Aaa!” dedi Davien, neden bahsedilmiş olduğuna ayılarak.
Moorat ona tiksintiyle baktı.
“Bizler buradayız çünkü şahitlerimiz var.” dedi Davien yüzünde mutlu bir ifadeyle.
“Şahitler?” diye sordu Yuleman.
“Evet Efendim.” dedi yarı-elf başıyla onaylayarak ve hemen yanında duran kıza işaret etti. “Bu, İzci Acemi Laila Wolvesbane. Benim çırağım.”
Sonra İzci Efendisi Moorat'ın yanında duran kıza işaret etti. “Bu da Acemi İzci Bremorel Songsteel.”
“İzci acemilerinin takdime ihtiyaçları yok, Efendi Davien. Hepimiz ikisinin de başarılarından haberdarız. Özellikle Bane-Song Operasyonu’nda gösterdikleri üstün başarıdan.” dedi Yuleman ve iki kıza da teşvik edici bir şekilde gülümsedi. Belediye Başkanı’nın bu iltifatı karşısında iki kızın da yüzleri ister istemez kızarıverdi ve durdukları yerde utanmış bir şekilde kıvranmalarına sebep oldu.
“Size tamamen katılıyorum Efendim.” dedi Davien, daha da heyecanlanarak. “Öyle görünüyor ki genç ve seçkin izci acemilerimiz dün gece gerçekleşen yangın esnasında Arashkan Irmağı'nın öbür yakasındalarmış ve karalar içinde bir grup şaibeli adamın kasabadan kaçarak uzaklaştıklarına şahitlik etmişler.”
Belediye Başkanı’nın odası bir anda sessizliğe büründü ve herkes öylece iki genç izci çırağına baktı.
“Bu adamlar... Onları tam olarak nerede gördünüz?” diye sordu Şerif, yüzünde fevkalade ciddi bir ifadeyle.
İzci kızlar kimin konuşması gerektiğine karar verememiş gibi bir an öylece durup birbirlerine baktılar. Sonra aralarında daha genç olanı, Bremorel, diğerinin konuşması için Laila’ya dirsek attı. Laila suratını buruşturdu ama yine de bir adım öne çıktı ve hafif boğuk bir sesle konuşmaya başladı.
“İzci Kovuğu’nun güneybatısında, bir günlük uygun adım mesafesinde Efendim.” diye cevap verdi sonra ifadesini, bir başka referans noktası vererek iyileştirdi: “Ya da kasabanın taş köprüsünden kuzeybatı istikametine iki saatlik yürüyüş mesafesinde.”
“Kaç kişilerdi? Onları tarif edebilir misin?” diye sordu Şerif, daha da ciddi bir sesle.
“Ben on üç kişi saydım Efendim. Bir tanesi hariç gerisi siyah deri zırhlar içerisindeydiler. Aynı renkte pantolonları, kukuletaları ve pelerinleri vardı. Biz, yani Acemi İzci Bremorel ve ben, emin olmak için bu sabah erkenden onları gördüğümüz yere geri dönüp izlerini aradık. Bu adamlar her kimseler, oldukça hafif izlere sahiptiler ve bizim üzerimizde bıraktıkları intiba, onların kırda ya da ormanda çalışan değil, birer şehirli oldukları yönündeydi.” diye ballandırmadan raporunu verdi Laila.
“Nereden biliyorsun?” diye gözlerini kısmış bir şekilde sordu Haradin.
Laila omuzlarını silkti.
“Çizmelerinin tabanları...” dedi basitçe.
“Ne olmuş tabanlarına?” diye sordu zengin tüccar.
“Yumuşak kauçuktan yapılmışlardı. Kauçuk oldukça pahalıdır. Birçok uygulaması dışında çizme tabanlarında da kullanılır ve özellikle sessiz hareket etmek isteyenler için ideal bir tercihtir. Bu tür tabanlar, sadece şehirlerde görebileceğiniz düz kaldırım taşları ya da örme taş sokaklar için uygundur. Ne var ki dağ veya orman için pek de kullanışlı olduğu söylenemez çünkü söz konusu ortamlarda kaçınılmaz olan kuru dallar, ağaç kökler ve kenarları keskin taşlar dolayısıyla birkaç hafta içerisinde ciddi bir şekilde aşınır sonra da parçalanmaya başlarlar. Bulduğumuz izler de bunu gösteriyordu.” diye açıkladı Laila.
“Peki siz ikiniz gecenin bir yarısında ormanda ne yapıyordunuz?” diye sordu Haradin, çatılı kaşlarıyla.
Bu noktada Laila sustu ve cevap vermedi. Sessizce konsül üyesine öylece baktı.
“Ne?” diye gözlerini kısmış bir şekilde o da izci acemisi kıza baktı. “Basit bir soruya cevap veremiyor musun?”
Laila adama sessizce bakmaya devam etti ve odadaki diğerleri, İzci Efendilerinin de bir anda kıpırdamadan öylece durup Haradin'e soğuk ifadelerle bakmaya başladıklarını fark ettiler.
“Size nezaket gösteriyor...”
...dedi yumuşak bir ses ve İzci Efendileri hariç herkes sesin sahibine, Bremorel'e döndü.
“Nezaket mi gösteriyor?” diye haşin ve talepkâr bir üslupla hırladı Haradin.
“Evet. Siz bu kasabada bir konsül üyesi olabilirsiniz ama makamınız her ne olursa olsun izciler üzerinde herhangi bir otoriteniz yok. Dahası, siz askerî bir personel bile değilsiniz, dolayısıyla herhangi resmi bir rütbeniz de yok. Siz bir sivilsiniz. Bir izciye uygunsuz sorular soramaz, onlardan herhangi bir talepte bulunamaz ya da onları keyfi bir şekilde sorguya çekemezsiniz. Sadece krala bağlı sulh yargıçları kanunen bir izciyi sorgulayabilir veya sorguya çekebilir ama o zaman bile izciden herhangi bir talepte bulunamadığı gibi onlara emir de veremez. Acemi İzci Laila'nın size cevap vermemesi bu gerçeğin size nazikçe hatırlatılmasıydı.” diye aldatıcı bir sükûnetle cevap verdi Bremorel.
Moorat kenardan ‘fırk'ladı ve sırıtışını saklama ihtiyacı bile duymadı ve bu onun çirkin ve haşin hatlarına daha da vahşi bir hava katıverdi. Davien ise Haradin'e, nasıl çalıştığını anlayamadığı bir gnome icadına baktığında görülebilecek, hayret ve şaşkınlık içeren bir ifadeyle bakıyordu.
Laila ise Bremorel'in açıklamasına gözle görünür herhangi bir tepki vermedi. Zira kuzeninin asabi huyunu iyi biliyordu. Nihayetinde kendisi de izcilerin siviller karşısındaki hukuki konumundan haberdardı. Onu şaşırtan, kuzeninin bunu biliyor olmasıydı.
“Seni küçük şırfıntı—” diye kıpkırmızı olmuş bir suratla bir anda parlayıverdi Haradin.
“Ayrıca...” diye konsül üyesinin lafını kesti Bremorel. “...Bir izciye toplum içerisinde hakaret ederseniz iki şeyden birisi gerçekleşir: Bunlardan birincisi, ciddi para ve otuz bir günü aşmayacak şekilde hapis cezası yersiniz. İkincisi ise hakaretinizden alınırım ve sizi meydana davet ederim ki bunun olması hâlinde ise sizi şişlerim sonra da bir sulh yargıcı karşısına çıkartılırım ve bir izci ile haddini bilmez bir sivil arasında gerçekleşen sözlü sataşmalar ve hakaretlerle ilgili kanun gereği en fazla iki ay hapis yatarım. Bu iki hal de bana uyar ama hiçbirisi sizin işinize gelmez. Üçüncü bir seçenek olarak hukuki işlemleri tamamen es geçebiliriz ve siz bana özelde hakaret edebilirsiniz ve şansınızı bir de o şekilde denersiniz...”
Haradin'in suratı artık kapkara olmuştu.
“Lütfen!” diye araya girdi Belediye Başkanı Yuleman ciddi bir ifadeyle. “Acemi İzci Bremorel. Bu bir sorgulama değil. Bizler sadece dün gece neler olduğunu anlamaya çalışıyoruz, o kadar. Sana ve Acemi İzci Laila'ya mutlak saygım var. Ne de olsa yüzyıllar boyunca bu kasaba, yaşadığı barış ve huzuru sizler gibi durmaksızın çabalayan izcilerine ve kadın, erkek demeden aynı amaç için hizmet veren bekçilerine borçlu.”
Bremorel’in yüzü ister istemez biraz kızardı.
“Gece ormana kamp yapmaya gitmiştik Efendim.” dedi Laila Belediye Başkanı’na dönerek. “Devriyemizden dün akşam dönmüştük ve evden atıştıracak bir şeyler alıp izinli izciler olarak geceyi ormanda geçirmeye karar vermiştik. Arada bir bunu yaparız. Gece yarısını geçmişti ki bir anda kasaba istikametinden ormanın, yeşil bir ışıkla aydınlandığını gördük ve ikimiz de ışığın geldiği istikamete doğru koşmaya başladık. Ormanın kıyısına geldiğimizde kasabanın ortalarından, gece karanlığına doğru parlak, yeşil bir ateşin yükseldiğini gördük. İşte, tam o esnada bize doğru yaklaşan ayak seslerini duyduk. Yaklaşanların kim olduklarını bilmiyorduk, dolayısıyla sayıları, güçleri ve niyetleri belirsiz bir gruba saldırmaktansa bilgi toplamayı tercih ettik. Ben kafaları saydım, Bremorel de ayak seslerini. İkimiz de toplam on üç kişi oldukları kanaatine vardık. Adamlar geçip gittikten sonra bizde saklandığımız yerden çıktık ve bize ihtiyaç duyulabilir düşüncesiyle koşarak kasabaya geldik. Bu sabah erken saatlerde onları gördüğümüz yere geri gittik ve bir süre izlerini takip ettik. Bulgularımıza göre izler Kadim Tepelerden sakınacak şekilde doğuya, İzci Kovuğunun da batısından geçip kuzeye gittiler.”
Herkes genç izci acemisinin anlattıklarını dikkatle dinlemiş sonra da düşünceli bir şekilde duyduklarını değerlendirmeye başlamıştı.
“Bir tanesi hariç bu adamların tamamının siyah deri zırh, pantolon, kukuleta ve pelerinleri olduğunu söylemiştin.” dedi Şerif Standorin.
“Evet Efendim.” diye başıyla onayladı Laila. “‘Hariç' olanın ise diz üstü, kauçuk olmayan ama yumuşak tabanlı ve muhtemelen pahalı çizmeleri vardı. Adamın altında dar bir pantolon, üstünde ise kısa deri ceket ve beyaz, fırfırlı bir gömlek vardı.”
“Anlamadım?” dedi Şerif alık bir ifadeyle.
“Beyaz, fırfırlı bir gömlek Efendim. Sanırsınız ki ormanda sinsice dolaşmak isteyen birisi yeşil ve kahve renkli kıyafetler giyer ya da hiç olmazsa koyu renkli bir şeyler. Ama bu adamın sanki yanlış partiye katılmış gibi bir hâli vardı. Ne başında bir kukuletası vardı ne de sırtında kara bir pelerini. Yüzünü göremedik çünkü çok karanlıktı. Şayet İzci Efendileri Davien ve Moorat onay verirlerse Acemi İzci Bremorel ve ben gidip onları bulabiliriz. Ne var ki desteğe ihtiyacımız olacak.” dedi Laila.
Haradin küçümseyen gözlerle ona baktı ve bir erkek işi için küçük kızları göndermekle ilgili bir şeyler mırıldandı.
Bremorel'in gözleri bir anda parladı ve tam bastırılmış hiddetini tüccara salacakken Laila onu çimdikledi. Sonra konsül üyesine döndü ve ona serinkanlı, hafif gırtlaktan gelen sesiyle hitap etti...
“Lütfen, size engel olmayalım Efendi Haradin. Olduğunuz ‘erkek' gibi kılıcınızı kuşanın ve gidip köyümüzü yakıp nice canlara mal olan katilleri bulun. Hepimiz Frandersonların dillere destan cesaretini görmek için sabırsızlanıyoruz.”
Haradin'in suratı yine karardı ve genç izci acemisine kin dolu gözlerle baktı. Buna Ozan Thokan Silversong kıkırdarken Demirci Gurk Larson ise ‘fırk'ladı. Fırıncı Yarvel Stratler kötü bir şekilde gizlediği sırıtışıyla yine tavandaki avizeyi seyretmeye başladı ve Kasap Viranes Heidi hafif çatılı kaşlarla Haradin'e baktı ve sanki ona;
“Efendim, siz gerçekten biraz aptalsınız, öyle değil mi?”
...diyor gibi bir hâli vardı.
Odada bir başka ‘fırk'lama daha duyuldu ve genç Gnine Tinkerdome, Belediye Başkanı’nın makam odasının kapısında belirdi. Küçük gnome'un yüzünde haşin bir sırıtış, gözlerinde ise pek eğleniyormuş gibi bir parıltı vardı ve içeri girerken Laila ve Bremorel'e göz kırptı. Onun arkasından çatık kaşlarıyla birilerinin kafasını kırmak istiyormuş izlenimi veren, somurtkan bir dişi-dwarf olan Tapınak Muhafızı Lady Magella, yürürken destek olduğu Gnine'ın amcası Nimbletyne Tinkerdome ile beraber, ayaklarını yere vura vura içeri girdi. Onların da arkasından, basit, kahverengi, tiril tiril üstünden dökülen cübbesiyle, fevkalade yaşlı, bir o kadar da muhterem, Kıdemli Tapınak Muhafızı Demos Lightshand, peşinde iki kişi olduğu hâlde odadakilere ağır, hafif titrek adımlarla yaklaştı.
Kıdemli Tapınak Muhafızı’nın peşinden gelenlerden birisinin üstünde basit ama temiz, koyu kahve bir ceket, hafif rengi atmış beyaz bir gömlek ve ceketiyle aynı renkte bir pantolon, tıraşlı yüzünde ise ‘her zamanki hâliymiş’ izlenimi veren ciddi bir ifade ile genç Thomas Dimwood belirdi. Diğeri ise, uzun boylu ve oldukça iri, darmadağınık saçları ve çenesinin altında, daha çok bir tutam bakımsız çalıyı andıran sakalı ile Şerif Standorin'in oğlu Udoorin Shieldheart'dan başkası değildi. Gösterdiği çabadan dolayı şişmiş kaslı kollarında, kararmış, yuvarlak, yedi sekiz karış boyunda silindirimsi bir şey taşımaktaydı. Taşıdığı her ne ise, belli ki fevkalade ağırdı. Zira genç adamın suratı kıpkırmızıydı, terden sırılsıklam olmuştu ve on mil koşmuş boğa gibi gür bir sesle solumaktaydı.