Bölüm İki (1/6)
Sonraki Gün
Yaşlı adam odasının penceresinden dışarıyı, duman altında kalmış kasabasını seyrediyordu. Sekiz ev ve dükkân tamamen yanıp kül olmuş, kullanılamaz hâle gelmiş, on dördünde ise şiddetli hasar meydana gelmişti. An itibariyle yirmiye yakın vatandaş hayatını kaybetmiş ve neredeyse üç misli ise ciddi bir şekilde yaralanmıştı. Adam, kapalı penceresinden içeri sızan kükürt kokulu dumandan ötürü gırtlağı yırtılıyormuş gibi acıyla öksürdü ve sessiz bir hışımla, aynı pencerenin altından, biri erkek diğeri kız, iki çocuğun ıkınarak içi su dolu koca bir kovayı taşımalarını seyretti. Onları, ellerinde kazma, kürek ve tırmıklarla koşan erkek ve kadınlar takip etti. Yaşlı adamın, midesinde hareketlenen bir şeyi bastırmaya çalışıyormuş gibi suratı yamuldu. Zira az evvel koşturan kasabalıların gittiği istikametten, biri önde diğeri arkada iki bekçinin bir sedyede yarı yanmış bir cesedi, kimlik tespiti yapılabilir umuduyla tapınağa doğru taşımalarını izlemişti.
Adamın yaşlı, yorgun, silik mavi gözleri bulandı ve boğazından içler acısı bir hıçkırık kaçıverdi. Belediye Başkanı Arthandos Yuleman bu işi alırken kimse onu, böyle bir şeyle muhatap olabileceğine dair uyarmamıştı. Aslına bakılırsa kendisi bu işi hiç istememiş, dahası, ‘belediye başkanlığı işine’ başvurmamıştı bile. İşin gerçeği kendisi pek az hayalleri, daha da az arzusu olan biriydi. Eşini kaybettikten sonra pek sevdiği üç kızı bile kendisinde yaşama arzusu uyandıramamış ve basit bir şekilde ifade etmek gerekirse, Arthandos kendisini tamamen salıvermişti ve...
...kasabanın sarhoşu olmuştu.
Ya da daha popüler namı ile ‘şu oluk sıçanı!'
Ne var ki o sıralar beklenmedik bir şey olmuştu. Asıl mesleği çatı ustası olan bir önceki Belediye Başkanı, trajik olduğu kadar biraz da ironik bir şekilde, onarmak için çıktığı akan belediye binasının çatısından düşerek hayatını kaybetmiş ve koltuğu, sorumluluklarıyla birlikte bir anda boşalmıştı.
Aklı başında pek az insanın isteyeceği bir koltuk...
Her ne kadar sessiz, sakin ve genel anlamda ‘mutlu' olsa da belli ki kimse on bini aşkın nüfuslu bir kasabanın şikâyet ve mızmızıyla uğraşmak istemiyordu. İşi gerçekten isteyen birisi varsa o da Efendi Haradin Franderson adındaki pek zengin bir tüccardı ki bu da tüm kasabayı kendi mülkü hâline getirmek içindi ve muhtemelen de bunu başarmış olacaktı. Zira kimse zengin tüccarın karşına aday olarak çıkmaya gönüllü değildi...
...Ta ki biraz fazla zeki birisi, ‘oluk sıçanı'nı aday olarak ortaya koyuncaya kadar, eşek şakası anlamında! Bunu yapan her kimse, Yuleman onu bulup kendileriyle ‘canıgönülden’ ve muhtemelen bol yumruklu bir konuşma yapmayı çok istemişti.
Eh...
Aday olarak isminin ortaya atılması bir eşek şakası olarak kesinlikle işe yaramıştı. Oylama sonuçları açıklandığında Franderson pek de sessiz olmayacak bir şekilde aptallaşmıştı ve bu durum uzun yıllar kendisini kasabanın eğlentisi hâline getirmişti. Zira ‘oluk sıçanı' seçimi yüzde doksan sekiz çoğunlukla kazanmıştı!
İşte tam o esnada yaşları sekiz ile on altı arasında olan kızları, oldukça sert bir üslup ile araya girmişler ve Yavruturna kasabasının yeni Belediye Başkanı seçilmiş olan babalarının artık ‘ayılması' ve eve gelmesi gerektiğine karar vermişlerdi.
Arthandos Yuleman acı bir şekilde ‘fırk'ladı.
Hiç kimsenin yapamadığını kızları başarmış ve Yuleman ayılmıştı. Dahası kendisini, pek sevdiği kızlarının hatırı ve geleceği için yeni işine vermiş ve beklenmedik bir şekilde de oldukça başarılı bir Belediye Başkanı olmuştu:
Geçen neredeyse yirmi yıl içerisinde kasaba ve çevresi zenginleşmiş ve geçmişe oranla görülmedik bir bolluk ve refaha ulaşmıştı. Ne var ki Arthandos bununla da yetinmemiş, Aksi Tepe ve Kadim Tepe dwarf'ları, Ritüel Ormanları’nda yaşayan elf'ler ve Kalaycı Tepe gnome'ları ile olan hâlihazırdaki ilişkileri daha da geliştirmiş ve ırklar arası güven ve güvenliği arttırmış.
Herkesi şaşırtacak bir şekilde, Drashan'daki iflah olmaz azılı korsanlarla bile Karşılıklı Saldırmazlık Antlaşması yapmayı başarmıştı.
Ve bir gecede bütün başarıları, sorumlu olduğu birçok vatandaşıyla birlikte, garip ve ürkütücü bir yangın ile yanıp kül oluvermişti.
“Belki de istifa edip eski, sarhoş günlerime geri dönmeliyim. Belli ki bu işi beceremiyorum.” diye yorgun, bitkin, kahır dolu ve titrek bir sesle söylendi Arthandos ve penceresinin altından, kömür olmuş bir cesedin daha sedye ile taşınmasını seyretti.
“Belki de kendine acımayı bırakmalısın Arty!” diye gür bir ses geldi arkasından ve bulunduğu odanın kapısında Şerif Standorin Shieldheart belirdi.
Arthandos Yuleman arkasını döndü ve uzun bir süre Şerif'e öylece baktı. Kırkını aşmış, ellisine merdiven dayamış birisi olarak Şerif; geniş omuzları, güçlü kolları, devasa göğsü olan oldukça iri bir adamdı ve hâlâ dimdik durmaktaydı. Şu anda ise saçları darmadağın olmuş, üstü başı ise toz toprak ve is kaplıydı. Bacağında da kanlı bir bez sarılıydı.
“Bacağına ne oldu?” diye sordu Arthandos, cılız, duman altı olmuş bir sesle.
“Merakımı gidermek istedim... Ve faturasını ödedim.” dedi Standorin yüzünü buruşturarak. “Efendi Nimbletyne'in yanan atölyesinde belki bir şeyler bulurum diye umut etmiştim.”
“Buldun mu bari?”
“Evet. Aptallık acıtıyormuş.” diye ekşi bir suratla cevap verdi Şerif.
Yuleman acı bir şekilde ‘fırk'ladı.
“O bacağa baktırsan iyi olur.” dedi neden sonra.
“Tapınak muhafızlarının elleri an itibariyle yeterince dolu.” diye homurdandı Standorin ve nasırlı ellerinden birini dağılmış saçları arasında gezdirdi. “Çatlamış bir uyluk kemiği ile uğraşacak vakitleri olduğunu hiç sanmıyorum.”
“Çatlamış uyluk kemiği mi? Muhteşem Gökler adına be adam! Sen ortalıkta kırık bir bacakla mı dolaşıyorsun?” diye ünledi Belediye Başkanı.
“Efendi Nimbletyne’in yanan atölyesine bakarken içeride bir şey birden patlayıverdi ve iri bir moloz bacağıma isabet edip kaba eti yardı. Sorun değil. Temizleyip sardım. Koşmadığım sürece bir iki haftaya kalmaz düzelir.” dedi Şerif ve omuzlarını silkti.
“Bence sen sadece pek muhterem Demos Lightshand'in eline düşmek istemiyorsun. Ya da Lady Magella'nın...” diye yine ‘fırk'ladı Yuleman.
“Hayır istemiyorum. Ayrıca,neden tapınaklarına son on altı yıldır hiç gelmediğimle ilgili uzun, hiç de üstü kapalı olmayan bir vaaz da dinlemek istemiyorum.” dedi Şerif biraz sinirli bir şekilde. “Gerçekten istifa etmeyi düşünüyor musun? Edersen yerine kimin gelmek isteyeceğini biliyorsun, değil mi?”
Yuleman cevap vermedi.
“Bilesin ki o Belediye Başkanı olursa muhtemelen ben de istifa ederim.” diye devam etti Şerif ve kırık bacağı dolayısıyla yüzünü biraz ekşitti. “Haradin'in bu kasabayı kişisel ahırı hâline döndürmesinde ona yardım etmek gibi bir niyetim yok.”
“Ne yani? Kasabayı onun merhametine mi bırakacaksın?” diye sordu Arthandos hayret içerisinde.
“Benim ahmaklığa tahammülüm yok Arty. Senin bahanen ne?” diye cevap verdi Standorin çenesini öne çıkartarak.
Arthandos esefle iç çekti.
“Bunun olmasına ben izin verdim Stan.” dedi yaşlı adam, penceresinden dışarıda olanları göstererek. “En azından sorumluluğunu üstlenmem lazım.”
“Aptal olma Arty! Bunun olmasına sen izin vermedin ve ikimiz de bunu biliyoruz.” diye harladı Standorin. “Ama sorumluluğunu üstlenmen konusunda sana katılıyorum. Sadece senin istediğin şekilde değil.”
Arthandos Yuleman ona alık alık bakakaldı.
“Aklından neler geçiyor Stan?” diye sordu neden sonra.
Standorin'in ona gösterdiği bakış ise oldukça haşindi. İri adam derin bir nefes aldı sonra da gür sesiyle konuştu:
“Bunun bir kaza olduğunu sanmıyorum Başkan. Bu bilinçli ve kasıtlı bir saldırıydı. Daha bütün ayrıntıları bilmiyorum ve yakın zamanda öğreneceğimizi de sanmıyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da ortada bu cinayetleri işleyen birilerinin var olduğu. Senden istediğim, bizden gerçek failleri bulmamız için bir takım oluşturmamızı emretmen. Ve bu kararını da ne yapıp konsülden geçirmen!”