İçeriğe geç

Karanlığa Dönüş - Bölüm 1 - Yangın (3/7)

Bölüm Bir (3/7)

Yangın

"Sevgili babacığım, neden elinizde fırsat varken bu melun yeri arındırmaktan geri durdunuz? Kararlılık göstermekten çekindiğiniz için bu sefil ve kokuşmuş harabeler tekrar tekrar iltihaplanan bir yara gibi mikrop saçtı dünyamıza sekiz yüzyıl boyunca; onursuz, art niyetli ve meşum yaratıklara ev sahipliği yaptı bıkmadan. Ve ben kaç tane kaba ve pek hoyrat ork çapulcusunun, bu kömürleşmiş ve tuzlanmış çoraklarda toplanmalarını saymaktan usandım artık.” diye sessiz ve acı bir ifadeyle söylendi Prenses Alor’Nadien né Feymist.

Olağanüstü güzel, ciddi, sakin, serin, alımlı ve fevkalade dişi bir cazibeye sahip, Yüce Orman’nın derinliklerindeki saklı elf şehri olan Bari Na-ammen’in Ri’si Grandaleren Feymist ve Rise’si Nadine Graciousward’ın kızı çok hafif kaşlarını çattı. Bir çimdik çil serpilmiş zarif burnu, küçük, kiraz kırmızısı ağzı, derin, yeni çiğ görmüş çimen yeşili gözleri, uzun kirpikleri, itinayla çizilmiş izlenimi veren kaşları, ince belinden ve sırım gibi kalçalarından aşağı kadar sarkan kömür karası örme saçları ve hafif güneş görmüş, bronz tenli bu asil ve zarafet abidesi kızın; neden babasının sarayında, yumuşak Arashkan kadifeleri ve zengin elf ipekleri içerisinde değil de böylesi uğursuz ve şer bir yerde bulunduğu, ister istemez bir soru olarak akla gelmiyor değildi.

Tek sorun, yerde yatan yarım düzine ölü ork’lar dışında bu soruyu kendisine soracak kimsenin olmayışıydı...

Prenses Alor’Nadien né, esefle başını salladı ve elinde tuttuğu, ucunda otuz inçlik keskin, ürkütücü ve daha çok bir palayı andıran çeliği ile neredeyse üç yarda uzunluğundaki nazar glavyesini seri bir hareketle savurdu ve çeliğe bulaşmış kara ork kanını yere çaldı. İkinci bir savuruşla, boğucu, mürekkep karası bir duman eşliğinde glavyesi sanki hiç var olmamış gibi tamamen ortadan kayboldu!

Alor’Nadien né, temkinli adımlarla harabelerin kömürleşmiş ve tuzlanmış çoraklarını terk etti ve bir hayalet gibi tekrar Ritüel Ormanları’na geri döndü. Zira düşünmesi gereken bazı şeyler, kaçınılmaz olarak da alması gereken bazı kararlar vardı:

Babası Ri Grandaleren, fevkalade açık ve net ifadelerle tebaasının bu harabelere girmesini men etmişti. Ne var ki yüzyıllar önce burada elf ordularına komuta ettiği savaşın sonunda yerle bir ettiği mebus tapınak, zannettiği gibi boş değildi. Dahası, bu şer harabeler, savaş sonrası geçen yüzyıllar içerisinde dört farklı ayaklanmaya ev sahipliği yapmış ve her ne kadar söz konusu ayaklanmalar bastırılmış olsa da sonuç itibariyle birçok farklı ırk için korkunç denebilecek, on binlerce hayata mal olmuşlardı.

Ormanın kuytu bir yerinde kamp kuran alımlı prensesin zihninden birçok soru geçmekteydi. Ancak onu en çok rahatsız eden şey, ork’ların burada toplanması, yeni bir ayaklanmanın ön habercisi olup olmadığıydı. Bunun cevabı, gerçekte alacağı kararla doğrudan ilintiliydi:

Babası, Yüce Orman’ın ve elf’lerin saklı şehri olan Bari Na-ammen’in Ri’sinin bu harabelerden uzak durulmasıyla ilgili verdiği men kararını inkâr mı edecekti? Tıpkı aralarında geçen ciddi bir sürtüşme sonucunda babasının ona, odasından çıkmamasıyla ilgili verdiği emri inkâr edip saraydan kaçtığı gibi...

Gerçekte prenses, oldukça güçlü iradesi olan bir hanımefendiydi ve söz konusu hanımefendiyi yakinen tanıyanlar onu tanımlarken hiç şüphesiz onun olağanüstü sükûnetinden, olgun, ölçülü ve ağırbaşlı hâlinden, son derece hedef odaklı oluşundan, düşünceli, sevgi dolu ve merhametli ruhundan, daima ilgili ve yardımsever, ölümüne sadık, bir asilzade olmasına karşın kibirden, gösterişten ve kendini beğenmiş tavırlardan imtina ettiğinden, sessiz, çekingen, içine kapanık, alımlı olduğundan ve doğal dişi zarafetini her hareketinde sergilediğinden bahsedeceklerdi. Ve kendi üzerine dikkat çekmekten kara vebadan kaçar gibi uzak durduğunu, ortada bir dram varsa dâhil olmamak için deyim yerinde ise saraydan ziyade varoşları bile tercih edebileceğini söyleyeceklerdi. Ne var ki Yüce Orman’ın ve saklı elf şehri Bari Na-ammen’in zarafet abidesi Prenses Alor’Nadien né Feymist’in, biraz kaba bir ifade olmakla beraber gerçekte ‘katır inadı’ olduğunu da utanarak itiraf edeceklerdi!

Kız için söylenebilecek ‘düşünceli’ ve ‘sağduyulu’ gibi olumlu vasıfları ona, işi aceleye getirmemesi gerektiğini, belki biraz dinlenmesini, bunu yaparken de her olasılığı enlemesine değerlendirmesini, yerini ve niyetini ifşa etme pahasına olsa dahi belki de bir şekilde babasına burada şahit olduğu şeyleri anlatan bir mesaj göndermesi gerektiğini kendisine telkin edecekti. Ancak fevkalade alımlı hanımefendinin ‘utanarak itiraf edilen’ özelliğiydi gerçekte kararını çoktan verdiğini açıkça ilan eden.

Prenses, babasının sarayından ayrılmadan önce, Bari Na-ammen’in sunabileceği en iyi silah ve büyü eğitimini almış birisiydi. Ne var ki genç hanımefendinin saray eğitim alanında yapılan temkinli antrenmanlar ile gözü dönmüş ork’lar, goblin’ler ve kendisinin iyi bir eğlenti olabileceğini düşünen hoyrat çapulcular arasındaki acımasız farkı öğrenmesi çok da uzun sürmemişti. Açıkçası onu kurtaran, aldığı eğitimler kadar kızın olağan serinkanlılığı da olmuştu. Evet, ilk karşılaşmalarında korkmamış değildi ama asla panik yapmamıştı. Fevkalade soğukkanlı bir şekilde durum değerlendirmesi yapmış, aldığı tüm eğitimler devreye girinceye kadar kendisine mukayyet olmuş ve benzer bir dinginlikle de saldırganlarına nazar glavyesi ile karşı koymuştu.

Hiç şüphesiz Prenses Alor’Nadien né’nin gösteriş meraklısı olmayışı da hayatta kalmasında büyük rol oynamıştı. Evet, iş giyimi, yerinde ve hafif uygulanmış makyajı ve zarif takıları söz konusu olduğunda prensesin fevkalade ince ve kusursuz bir zevk anlayışı vardı. Elbette aynı anlayış ve yaklaşımı savaş esnasında da uygulardı. Söz gelimi çığlık ya da savaş naralarından, karşılıklı hakaretleşme veya meydan okumalardan, hasımlarıyla savaş öncesi monologlara girişmekten imtina etmek gibi... Zira bunları saçma bulmasının yanı sıra estetik açıdan bakıldığında böylesi şeyler her zaman ona biraz da ‘bayağı’ gelmişti.

Alor’Nadien né, savaşa girdiğinde bunu mutlak bir sessizlik içerisinde ve bir o kadar da işine kendisi vermiş olarak, dramatik pozlardan, esnek bedenine rağmen gereksiz akrobatik taklalardan kaçınarak yapan biriydi. Bu şekilde hem gereğinden fazla enerji harcamamış hem de deyim yerindeyse ‘lafı uzatmamış’ olurdu.

Bununla beraber kendisini seyredenler açısından bakıldığında kız, sanki ölümcül bir savaşta ve hayatı için çarpışan biri değil, abartılı hareketleri olmayan, sadece kendisinin duyabildiği bir nağmeye raks eden bir dansöz izlenimi vermiyor da değildi. Prenses, kaba güç ile düşmanlarını alt edemeyeceğini de pek iyi biliyordu. Bu yüzden asla gereğinden fazla ileri atılmazdı ve glavyesinin çeliğini hınç ile dibine kadar saplamak için özel bir çaba göstermezdi. Çoğunlukla seri ve dikine bir yarık açacak şekilde, seyircileri etkilemek amacıyla değil, sadece ‘yapılması gereken’ bir ‘müdahâle’ yaklaşımı ile hem hayret verici hem de biraz ürkütücü performansını hasımları arasında sessizce süzülerek uygulardı.

Alor’Nadien né Feymist, çevikliğine, soğukkanlılığına, zarafe-tine, ivmeli hızına ve üç yardalık glavyesinin ‘sarkaç’ gücüne güvenirdi. Ardında bıraktığı ork’lar üzerinde yapılacak olağan bir inceleme de bunun sonuçlarını açıkça sergiliyordu ki gerçekte hayret verici olan da bu değildi. Hayret kadar dehşet uyandıran şey, adı geçen ork’ların tamamının apış arasından alın hizasına kadar, dikine bir şekilde yarılmış olmalarıydı.

Görünen oydu ki Prenses Alor’Nadien né Feymist, ‘her şey hakkında bir şeyler bilmek’ yerine, ‘bir şeyi bil ve onu iyi yap’ mantığını tercih eden biriydi!

* * *

Kuzgun kanatları, daha çok bir tacı andıran mor karası boynuzları, dar ve sıska omuzlarından aşağı kadar süzülen bal rengi saçları, bebek pembesi teni, yumuşak, koyu renkli, ipsiz kısa etekli elbisesi ve üzgün, içli gözleriyle ‘uhrevi’ güzellikteki kız, bir zamanlar zorbaca bir kibirle ve fevkalade küstahça yükselmişti. Şimdi ise acınası bir moloz yığınından ibaret kulenin yanı başında dipsiz gibi görünen yarıktan aşağı, ancak bir samurun kemiksiz, kıvrak hareketleriyle süzülerek indi ve karanlıkta kayboldu.

Merisoul Xyrotwu hiçbir zaman karanlıktan korkmamıştı. Karanlıkta doğmuş, akabinde ise hayatının ilk on iki senesini ıslak, daracık, leş gibi kokan, karanlık ve dipsiz bir çukurda geçirmiş birisinden ‘korku’ gibi basit duyguların olabileceğini düşünmek biraz fazla iyimser bir beklenti olurdu. Tabii, daha emekleyemeyecek kadar küçük bir kız çocuğunun ıslak, daracık, leş gibi kokan, karanlık ve dipsiz bir çukura atılmış ve orada on iki sene bırakılmış olmasının kabul edilebilir bir yanı olabileceği düşünülebilirse...

Uhrevi güzellikteki kız, kulenin dibindeki yarıktan aşağı indiğinde kendisini yerin pek derinliklerindeki moloz yığınlarıyla dolu, tamamen harabeye dönmüş bir salonda buldu. Kız kayarak indiği yarıktan yavaşça ayağa kalktı. Zarif, ince, bebek pembesi işaret parmağı ile küçük bir büyü yaparak kendisine işaret etti; yumuşak, koyu renkli, ipsiz etekli elbisesine bulaşmış toz, toprak ve kir uçuşmaya, edindiği küçük yırtık ve sökükler de yavaş yavaş ‘birleşmeye’ başladı ve bir dakika gibi kısa bir süre içerisinde de tamamen kayboldu. Ardından kız, aynı büyüyü ince kollarında, şirin ve şekilli göğüslerinde, masum yüzünde ve son olarak da pürüzsüz, çıplak bacaklarında gezdirdi. Sanırdınız ki kişi böylesi karanlık, moloz yığınlarıyla dolu ve meşum geçmişi olan bir yerde öncelikle etrafı kolaçan eder ya da hiç olmazsa içine düştüğü yerin güvenli olup olmadığını kontrol ederdi. Ama hayır! Kendisi gibi bir succubi melezi için ehemmiyet sıralaması, ölümlülere nazaran bir hayli farklı, akıl almaz ve oldukça da çelişkiliydi. Yine de uhrevi güzellikteki kızın yapmayı tercih ettiği ilk şey, kendi cinsi için bile biraz ‘garip’ti.

Ya da gerçeklikten biraz kopuk...

Minyon yüzlü ve masum gözlü kız, kendisini ve ipsiz, siyaha çalan mor renkli ve kısa etekli elbisesini temizledikten sonra kuzgun kanatlarının içinde sakladığı kalın, dört inçe altı inçlik, papirüsten yapılmış, kırpık bir karalama defteri çıkarttı, dikkatle içinde yazı olan yaprakları karıştırdı ve aradığı sayfayı bulduğunda ise orada durdu. Kız, bal kahvesi kaşlarını çok hafif çattı ve küçük, olgun kiraz renkli ağzını büzüştürerek sayfadaki kaydı değerlendi...

Eğitim Günlüğü, Kayıt No. 4986/12

Yarın, alaca karanlıkta, kaçık olduğu kadar da bunak papazın ‘tapınak’ dediği bu domuz ahırına gireceğim. Açıkçası İrine Teyze’nin bizleri Ölümlülerin dünyasına ‘gerçek tecrübe’ edinmemiz için göndermesi fikrinin saçma olduğunu düşünüyorum. Bizler ‘nısıf’larız ve akılsız iblisler gibi sonu kovalar dolusu kan, yığınla kıyılmış et ve ağırlığınca kokuşmuş leş ile sonuçlanacağı üzere, gördüğümüz her şeye saldırıp parçalamayız. Bizler ‘müşterimizi’ içsel cazibemizle büyüler, onlarla eğlenilir sonra da ruhlarını ancak bir ebenin gösterebileceği titizlikle emeriz ve ağzımıza ne koyduğumuz konusunda da oldukça seçiciyizdir. Bu girişim açık bir şekilde kaynak ziyanından başka bir şey değil. Ama belli ki büyüklerimiz bazı şeyleri bizlerden daha iyi biliyorlar. Bununla beraber belirtmeliyim ki burası Cehennemin monoton ve ölümcül teşhirine kesinlikle tercih edilebilir.

Ve tabii en son bu konuda fikrini dile getirme gafletinde bulunan kişinin başına gelenlerden sonra kimse bir daha itiraz etme cesaretini gösteremedi:

İrine Teyze, Fez Tem’Ohra’yı saçlarından tuttuğu gibi kendi odasına kadar sürükledi ve o günden sonra da onu bir daha gören olmadı ama hepimiz onun kendinden geçmiş, şuh çığlıklarını duymadık değil.

Bu noktada Fez Tem’Ohra’nın hiç olmazsa ‘fevkalade mutlu’ bir şekilde ‘gittiği’ sonucuna varmakta bir sakınca görmüyorum.

Hu huu!

Merisoul Xyrotwu, eğitim günlüğünün sayfasını çevirdi ve kenarları kırpık koçandaki son kaydı düşünceli bir ifadeyle okumaya başladı.

Eğitim Günlüğü, Kayıt No. 4986/13

Canım sıkıldı. Neden Temez’in de benimle gelmesine izin vermediler ki? Onunla beraberken her şey çok daha eğlenceli oluyor. Sanıyorum bunun sebebi, onun ‘espri’ denen şeyin ne olduğunu çözmüş olmasından kaynaklanıyor. Ama doğruyu söylemem gerekirse ki bu defterin tamamen bana ait olduğunu düşünürsek doğruyu söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum, onu taktik planlama ve lojistik bölümünde değerlendirmeyi düşünüyorlarmış. Evet, biraz iç bunaltıcı bir iş ama en azından sabit gelirli ve onun için de çok uygun bir meslek dalı. Daha kötüsü de olabilir di: Halkla ilişkiler ya da muhasebe gibi; Ölümlülerin ‘taleplerinin’ kaydını tutmak ve ilgili bölümlere yönlendirmek veya günahlarının hesabını tutma işinin ne denli can sıkıcı ve ‘şükürsüz’ bir iş olduğunu kim tahmin ederdi? Bundan daha kötü sadece bir şey düşünebiliyorum, o da Cehennem Mecmuası’nda bir muhabir olarak çalışmak ki bu da o sefil yerden asla çıkamayacağı anlamına gelirdi. Zira acı ve çığlıklar dışında Cehennem’de bolluğu olan sadece birkaç şey var:

Papazlar, politikacılar, tiyatroda konuşanlar, avukatlar ve gazeteciler.

Hu huu!

Efendim ile olan kontratım kesinleştiğinde sanırım Temez’i kişisel danışmanım olarak yanıma alacağım. Bu şekilde hem birbirimizi kollamış hem de çok eğlenmiş oluruz.

Efendimden bahsetmişken, neden onun hâlâ bu leş kokulu yer için kira ödediğini asla anlayamayacağım. Yani, o yaşlı ve sefil sürüngenin buradaki İblis Çukuru için gerekli olan ‘çapa’ görevini icra ediyor olması dışında varlığının pratik olarak hiçbir anlamı yok bence.

Dahası, ahmak bunak geçtiğimiz yüzyıllarda dikkatleri buraya çok fazla çekti.

Merak ediyorum, neden savaştan sonra birkaç bin yıl beklemedi ki? Yani, buranın hemen dibindeki ormanda uzun ömürlü elf’lerin yaşadığı doğru ama hiç olmazsa sekiz ya da dokuz yüzyıl sessizce beklemiş olsaydı bu harabeler Ölümlülerin hafızasında sadece muallak bir dip not olarak unutulmuş ve bu da harabeleri yepyeni bir ‘reboot’ için ideal aday hâline getirmiş olurdu.

Ama hayır!

Ahmak bunak, kısıtlı bütçe ile tekrar tekrar ayaklanmaya kalktı. Hem de bir ya da iki sefer değil, tam dört sefer ayaklandı ve bu da bu ‘çöplüğün’ her daim gözetim altında kalmasına sebep oldu.

Ah, şu Ölümlüler ve ahmaklıkları! Gerçekten hayret verici!

Bir yan not olarak ifade etmem gerekirse göstermiş olduğum sabırlı bekleyiş en sonunda meyvesini verdi:

Evvelki gün bir ork sürüsünün buraya geldiğini gördüğümde onları takip ettim ve harabelerin altındaki zindanlara nasıl girdiklerini öğrendim. Ama korkarım ki beni fark ettiler ve tahminen onların peşinden ben de aşağı indiğimde (a) beni öldürecekler (b) beni tek yönlü bir ‘keyif’ için ‘değerlendirecekler’ ki şahsen onların bu konuda yapacakları şeylere göz yummaya pek de meyilli değilim. Bu yüzden onlar o dipsiz ve daracık yarıktan aşağı indikten hemen sonra hepsini yaktım!

‘Ejderha Nefesi’ adında bir büyü var ve itiraf etmeliyim ki Cehennem forumlarında yapılan övgüler yetersiz kalıyor. Ben aşağı indiğimde onlar bana pusu kurmayı umuyorlardı ama ben onlara, daracık bir yarıktan aşağı inerlerken pusu kurdum ve kaçacak gıdım yerleri bile yoktu. Eminim ortadaki ironiyi fark edememişlerdir. Ama açıkçası fark etmelerini de beklemiyordum. Zira hepsi de ciyak ciyak bağırmakla meşguldüler...

Merisoul Xyrotwu, kırpık koçandan başını kaldırdı ve artık pırıl pırıl olmuş ipsiz, kısa etekli elbisesine, ince, pürüzsüz kollarına, yumuşak, diri göğüslerine ve uzun, toz, toprak ve kurumdan arınmış davetkâr bacaklarına baktı. Hususi olarak bu minik ‘temizleme’ büyüsünü seçtiğinde, hocaları da diğer nısıf’lar da hayli şaşırmışlardı. Nihayetinde kim Cehennemde temiz olma ihtiyacı duyardı ki? Orada temizlik mefhumunun tamamı fuzuliydi. Cehennem, ‘kirli’ ve ‘pis’lerin olduğu yerdi ve orada ‘kirli’ ve ‘pis’ dendiğinde bu, olası bütün kapsayıcı ve kuşatıcı nüansları ile kastedilirdi. Ve tabii iblislerin ölümlüleri kovaladığı bir yerde ya da leş gibi kokan bir foseptik çukurunda ve hatta diri diri yanarken temizlik, öncelikli bir mesele sayılmazdı.

Ancak düşünüldüğü zaman Merisoul da tam olarak ‘per diem’ bir kız sayılmazdı.

Evet, gerçekte kız, anlaması ve algılanması oldukça zor olduğu kadar eksantrik olan ‘uçarılık’larına zaman ayırırdı. Ama söz konusu uçarılıklara vakit ayırabilmek için her zaman ileriye dönük planlar da yapardı. Bu yüzden ateşe verdiği dipsiz yarıktan kendisi de indiğinde, kaçınılmaz olarak üstüne bulaşan toz, toprak ve aşırı sıcaktan dolayı yapış yapış ‘yağlı’ is ve yanmış ‘ork’ kurumundan tamamen arınmış olduğundan emin olduğunda, kuzgun kanatlarından bir tüy yolup ucunu olgun kiraz renkli dudaklarında ıslattı ve sanki bir aşk mektubu yazıyormuş gibi, büyük bir zarafetle, kırpık karalama defterine yepyeni bir kayıt girmeye başladı:

Eğitim Günlüğü, Kayıt No. 4987/1

Korkarım beklenmedik bir gelişme oldu. Dipsiz yarığın havalanması için ta sabaha kadar beklemek zorunda kaldım. ‘Ejderha Nefesi’ büyüm, göz ardı edilebilecek bazı uygulama kusurları dışında işini mükemmel bir şekilde yerine getirdi diyebilirim.

Örneğin (a) yanan ork’ların çığlıkları benim bile hoşuma gidebileceğinden biraz fazla ızdıraplı oldu ve bunun sonucunda seslerin ta aşağı kadar yankılanmış, dolayısıyla başkaları tarafından da duyulmuş olabileceğinden kuşkulanıyorum, (b) dipsiz yarığın potansiyel bir baca etkisi yapabileceği hiç aklıma gelmemişti ve bütün pis ve yağlı dumanı üzerime geri kustu, (c) küçük temizlik büyüm gerçekten harika sonuçlar verdi, (d) buna rağmen yine de saçlarımı, vücudumu, elbisemi ve kanatlarımı, elime geçen ilk fırsatta Ölümlülerin ‘sabun’ dedikleri şeysi ile yıkamam gerektiğini hissediyorum ki bu da gerçekte ve pratik olarak bir ihtiyaç değil, daha ziyade tam olarak kestiremediğim bir sebepten kaynaklandığını düşünüyorum. Sadece ‘bana öyle geliyor ki’ diye tanımlayabildiğim ve Ölümlülerin sabun-şeysinden kullanırsam sanki daha mutlu olacakmışım ‘hissi’ var içimde, ancak bu hissin neye tekabül ettiğini bilmiyorum.

Bununla beraber, bu konuda bazı teorilerim de yok değil: (Ek) (d-1) Benim ‘duygularım’ yok ve ben tam anlamıyla bir duygu mezarlığıyım, (d-2) ortada bir ‘duygu’ ya da ‘his’ var ise bu da ister istemez kişisel bir ‘istem’in var olduğuna işaret eder ki bir istemin varlığı, her ne kadar muallak dahi olsa kaçınılmaz olarak bir ‘tercihi’ de ön koşul olarak beraberinde getirir. Ancak bu da benim gibi bir ‘nısıf’ için kabul edilmez bir durum. Zira bizler yaptığımız her şeyi içsel ve içgüdüsel ihtiyat ile yaparız ve bunun anlamı da ortada gerçek anlamda bir ‘tercihe’ gereksinimimizin olmadığı yönündedir. (d-3) Şayet bir önceki varsayım doğru ise ki muhtemelen doğru, ortada ciddi bir sorunum var demektir. Zira benim gibi nısıf’lar asla, ama asla duygularımızın olmaması üzerine imal edildik. (d-4) Korkarım benim buradaki işim bittiğinde Cehenneme, dolayısıyla da İrine Teyze’nin yanına geri dönmeden önce eğitim günlüğümün başına bir şeylerin gelmesi kaçınılmaz olacak gibime geliyor. Açıkçası onun tarafından bir ‘imalat hatası’ olarak damgalanıp sonra da saçlarımdan sürüklenerek odasına götürülmeye ve Fez Tem’Ohra ile aynı kaderi paylaşmaya pek de meyilli değilim.

Hu huu!

Merisoul Xyrotwu, bir avucunda tuttuğu Eğitim Günlüğü’ndeki notlarını tekrar gözden geçirirken diğer avucunda küçük bir ateş peyda oluverdi.

Uhrevi güzellikteki kız, geri dönüp baktığında geldiği yere dair hoşuna giden gerçekte pek az şey vardı. ‘Sonsuza Kadar Arkadaş’ anlamına gelen SAKA’sı, Perigren Ostlanna Temez ya da aralarında ona hitap etmeyi tercih ettiği şekliyle ‘Mirima Temez’ ve kendisi gibi diğer ‘Nısıfları’ tekrar görme isteği dışında, geldiği Cehenneme geri dönmek için herhangi bir sebebi veya isteği yoktu. Kız, Cehennemden hoşlanmasa da ve her ne kadar orada mütemadiyen horlansa da en nihayetinde kabul gördüğü ve ait olduğu tek yer orasıydı. Merisoul’un geldiği yer ile ilgili hoşnutsuzluğunu celbeden asıl şey ise mecazi ya da gerçek, herkesin birbirini arkadan vurmak için gösterdiği çabaydı. Bu sebepten ötürü uhrevi güzellikteki kız sahip olduğu tek ‘dünyevi’ mal varlığı olan ve içinde binlerce kişisel düşünce ve gözlemi barındıran Eğitim Günlüğü’nü istemeyerek de olsa diğer avucunda tüten ateşte yaktı ve yok olup küllerinin uçuşunu hüzünlü gözleriyle seyretti. Ne de olsa günlüğün içinde açıklamak istemeyeceği, bazılarını ise ‘açıklayamayacağı’ kadar kişisel bilgi bulunmaktaydı. Kati olarak ortalıkta dolaşmaması gereken bilgiler...

Koçanın yanlış ellere düşmesi hâlinde kendisini, İrine Teyzenin pek şehvetli infazına gümüş tepside sunmuş olurdu ki bu ifadeyi kullanırken kız herhangi bir mecaz bile yapma ihtiyacı duymadı. Özellikle de defterin içinde, Efendisine ait çok gizli, bir o kadar da yasaklı olan Kardax Günlükleri’nden yapmış olduğu ölümcül alıntıları göz önünde bulundurduğunda...

* * *

"Inshala, dur!..” diye yeri göğü inleterek kükredi dev ogre. Ritüel Ormanları’nda yaşayan tüm ogre’lerinin başbuğu, kendi tebaasına dahi yukarıdan bakan korkunç bir cüsseye sahipti ve an itibariyle hiddetinin ‘gözü dönmüşlüğe’ evrilmesine ramak kalmıştı.

Yakında duran bir düzine ogre korku ile sinmişti. Zira Başbuğ Grulganiste Grimtooth, normal şartlar altında bile hafife alınacak biri değildi. Ancak ‘horlayıcı’ diye tarif edilebilecek devasa hacmi ile yer çekimini reddedercesine öne atıldı ve salt kaba güç ile kendisine saldıran, neredeyse üç yüz okkalık muazzam, kılıç dişli kar beyazı kaplanı havada yakaladı. Kalın, ağaç dallarını andıran kol kasları şişti ve tarih öncesinden kalma kediyi olduğu yerde tutmaya çalıştı. Ne var ki vahşi hayvan zapt edilemez bir hâldeydi.

Korku ve öfke ile kollarında tutmaya çalıştığı kudurmuş kaplanın pençelerinin açtığı yarıkları umursamadan tekrar kükredi:

“Bunu biz yapmadık! Bana inanmalısın! Babanı biz öldürmedik!”

Ancak başbuğun kollarında çırpınan ölümcül yaratık, dev başbuğu arka pençeleriyle tırpanlarken kendi gazap dolu kükreyişiyle cevap verdi:

“Babam... O sizi himayesine aldı! Size baktı! Sizi korudu ve siz onu öldürdünüz!.. Siz Babamı öldürdünüz ve ben de hepinizi parçalayacağım!..”