GİRİŞ
Gökyüzü ne kadar parlaksa, ben de o kadar parlaktım; içimdeki mutluluğu saklayacak hiçbir yerim yoktu.
Rüzgâr saçlarımı savururken adımlarım hızlanıyordu; kalbim sanki benden önce koşuyor gibi atıyordu. Parmak arası terliklerimle birbiri ardına basarken, üstümde avokado baskılı yarım atlet ve yeşil şort vardı. Saat öğlene yaklaşırken sıcak iyice artmıştı. Hafif dalgalı saçlarımı omzumdan geriye attım. Bu sıcakta neyin nesi böyle! Daha yaza çok var, Mayıs’ın ortasında nedir yani bu?
Nare, sabah adliyeye gitmeden önce yatak odamın kapısını aralayıp “Erik ağacına baktın mı?” diye sormuş, gülümseyerek kaçmıştı. Tahmin ettiğim gibi: görüş alanımdaki dev erik ağacında minicik, tek tük erikler bana doğru göz kırpıyorlardı.
Ağzım sulandı; ulaşabildiğim dallardan o minikleri tek tek avuçladım. Önümdeki dallara resmen parmak uçlarımda zar zor uzanıyordum.
Ağacı şöyle bir süzdüm. Sokak kapısının birkaç metre yanındaydı; dallarının yarısı dışarı taşmıştı. Bahçe kapısının kulpunu çevirip sokağa çıktım. Villa sitesinde yaşadığım için yol ıssızdı; birkaç araba evlerin önünde park etmiş, sokağı dolu gösteriyordu.
Yakındaki dalları görünce uzandım ve hızla topladıklarımı diğer avucuma aldım. Allah'ım, sayısız nimetlerinden en çok enn çok sevdiğim nimet buydu, teşekkür ederim!
Can eriği!
Sadece bir erik değildi dostlar; candı o, can!
Bana can suyu veren can eriğim… Seneler öncesinden bana anlatılan bir anıyı hatırladım. Annem bana hamileyken bir erik ağacı görüyorlar yolda ve can eriğine aşeriyor. Bakın benim annem can eriğini pek sevmez. Bunu duyan babamda ağaca tırmanıyor ve üç tane erik bulup anneme getiriyor. Annem anlatırdı “ üç tane erik getirdiydi ikisini yedim üçüncüsü kurtlu çıkmıştı onu da attıydım.” diye.
O üç taneden ikisini yiyen annem ben daha iki üç yaşlarındayken can eriği kaçkını, aşığı veya da bağımlısı bir kız olacağımı bilemezdi. Bu yüzdendir ki şu an olgunlaşmalarını bekleyemezdim. Bu eve taşınalı birkaç ay olmuştu ve ilk kez dedem yanımda yokken eriklerinden yiyordum. O zamanlar dedemle yediğim gibi tat vermiyorlardı… Avucumdaki miniklere duygulanarak baktım. Birini ağzıma attım; çekirdeğini patlatmadan yemeye çalıştım. Dedeciğim, bu yıl da erikler oldu. Senin yerine de yiyorum ama sen varken ki gibi değildi hiçbir tadı…
Sonunda! Ağzımda minicik, körpe bir can eriği. “Tatlı ekşidir, serinletir” diye kendi kendimi avutmaya çalıştım yoksa yine zırlayacaktım. Bir erikçik, iki erikçik, üçüncü erikçi… derken sonuncunun çekirdeğini patlattım.
“Eğkk!”
O an dilime yayılan acıyı tarif edecek kelime yoktu. Al sana kafandaki duyguları defetme yöntemi! Yüzüm anında şekilden şekle girdi; gözlerim kısıldı, dudaklarım büzüldü, sanki evrenin en ekşi limonun böyle dişlerimle ısırmışım gibi suratım buruştu. Limonu sevmediğimizden değildi, limonu dilemekten bahsediyorum!
Ben ekşimiş suratımla ağzımdaki çekirdeği hafif öne eğilerek yere tükürürken, tam o sırada, tok bir uğultuyla simsiyah, heybetli bir araç sokağa girdi. Kafamı kaldırdım—suratım hâlâ muşmula-. Araba yaklaştıkça her detayı parladı: köşeli hatlar, ‘arkasını görmesemde bildiğim’ aracın arka kapıya asılı dev yedek lastik, kalın çamurluk-lar…
İçimdeki kalp organı şu şekil bağırıyordu: “Evet! Bu kasayı tanıyorum.” iç sesim ise şöyle diyor: “Hayalimizdeki Land Rover Defender bize doğru geliyor!” Dışarıdan görünen ise acı çekirdek suyuyla sulanmış gözler ve yamulmuş bir ağız.
Keşke sahneyi bir yönetmene verip slow motion ve epik müzikle sunsaydım. Ama gerçek hayatta fonda yalnızca bağırsaklarımın erik isyanı vardı. Çok da yememiştim üstelik!
OMG! Defender!
Yüz ifademi siz düşünün. Az önce zıkkımın kökü tadındaki çekirdek suyunu içmişim; yüzüm buruşmuş; hayalimdeki araç bana doğru geliyor. Bu bir rüya olamaz.
Hadi bakalımmm… kayışlar koptu.
Araç arkamda durdu; motor hâlâ çalışıyordu. İçinden uzun boylu bir adam indi. Yüzünü göremeden, sürücü koltuğundakine bir şey söyleyip kapıyı kapattı. Araç sokağın sonuna doğru devam etti. Ben, bir baykuş gibi başımı çeviremediğim için mecburen tüm vücudumla baktım. Yutkundum; aynı saniyelerde avucumdan bir erik zıplayıp asfalta düştü, yuvarlandı. Refleksle peşinden gittim, ama yolun ortasına gelmeden durmak zorunda kaldım.
Çünkü erikçik artık pestilcik olmuştu...
Az önce inen adam, eve doğru adımlarken üçüncü adımda erikçiğimin üzerine basıp geçti. Sanki ezmemiş gibi yoluna devam etti. Muhtemelen fark etmedi. Arkadan iki metrelik beton duvar gibiydi: lacivert takım elbise, siyaha yakın saçlar… heybetli bir beyefendi. yaklaşık bir aya kadar o villa tadilattaydı. asıl sahibi bu adam mıydı acaba? tadilat yapılırken işçilerden başka kimseye denk gelmemiştim. Bir aydır epey meraktan çatlamıştım bu yüzden.
Belim bükük, elim havada kalakaldığımı fark edince toparlandım. Boğazımı temizleyip -yüzünü hâlâ göremediğim- adama arkamı havalı bir dönüşle döndüm. Parmak arası terliklerimi şaklata şaklata bahçe kapısından içeri girdim ve kapıyı kapattım…
Birkaç saat sonra...
“Of Nare, of Nareee!”
Sitem ve biraz da hüzün dolu sesimi tutamamıştım. Nare bugün eve gelemeyeceğini, Güleser ananenin ona ihtiyacı olduğunu söylemişti.
Sabahki dava yüzünden olmalıydı. Nasıl sonuçlandığı zaten belliydi: Nare, ananesinin zoruyla evlenmişti ve bu formalite evliliği bugün resmi olarak sonlandırmıştı.
Hayattaki tek üzmek istemediği kadına bunu boşandıktan sonra söyleyecekti ve anlaşılan o ki, kadının yüreğine inmişti.
“Eylül! Valla ananemin fırlayan tansiyonunu gözümle görmesem diyeceğim ki, bilerek yapıyor yine ama yok. Korkum tavan, içim rahat etmez onu bu halde bırakmaya.”
“Çat diye söyledin değil mi kadına!”
Başımı iki yana salladım. Bu kızın hiçbir şeyi saklamadan direkt söylemesi beni benden alıyordu.
“Ne yapayım Allah aşkına, o çakmak çakmak gözleriyle bana bakıyorken dilimin bağı çözüldü, söyleyiverdim pat diye. O da pat diye bayılıverdi.” Kısa biresverdikten sonra
“Aldım ağzımın payını ama.” Dedi. Sesi sonlara doğru mırıltıya dönmüştü.
Gözlerimi devirdim. Bu kaçıncı ağzının payını almasıydı acaba!
“ Neymiş o ballısı?” dedim.
Telefonun diğer ucundan iç çekiş sesi geldi.
“Ne olacak, yaşlılarla sakin ve yavaş konuşmak gerekiyormuş.
Ananem artık bu ani çıkışlarıma yetişemiyor; bunu görmüş
oldum.” Sesi gerçekten kötü çıkmıştı. Hafif koltuğumda dikleştim. Durum baya ciddiydi. Bakalım sonumuz ne olacak...
Nare’yle biraz daha konuştuktan sonra, onun bir hafta daha eve gelmemesini, ananesinin iyi olduğuna emin olup öyle gelmesi için ‘tehdit’ ettim.
O da beni “eve adam atmamam” konusunda uyarı verdi ama ben buna sadece göremeyeceği halde dil çıkararak cevap verdim. Ve suratına kapattım telefonu., kaç saattir konuşuyorduk bilemiyorum ama güneş gökyüzünde kızıllıklarını ve pembeliklerini bırakmaya yeni başlamıştı...
Gün batımı demek, benim için iş vakti demekti. Bu yüzden vazgeçilmezim olan sütlü köpüklü kahvemi yapmaya koyuldum.
*
Nare evde yokken günlerim daha sakin geçiyordu. Bugün ikinci gündü ve Nare yine beni arayarak sapkın eski sevgili gibi davranıp darlamıştı. Bu kızın deli halleri beni bir gün öldürecekti!
İçimdeki ses aniden fısıldadı:
Sen sanki çok akıllısın!
Kime göre, neye göre şimdi değil mi?
Bence yani, Nare’nin eline kimse su dökemezdi!
Hava kararmadan önce kahvemi alıp bugünkü maillerime baktım. Birkaçına yanıt verdim. Ardından çizim tabletimin başına geçip benden istenen çizimler üzerine çalıştım.
Dedemden yadigâr bir mobilya şirketimiz vardı. Dedem emekli olunca babam geçmişti ve ben üniversiteyi bitirir bitirmez aile şirketinde tasarımcı olarak işe başlamıştım.
Gözüm önce bitirdiğim kahveme, sonra masamdaki dijital saate kaydı. Saat gece ikiye geliyordu.
Gerinip tableti kapattım ve masa lambasını söndürdüm.
Ben çalışırken annem aramıştı, ama “Sonra ararım,” deyip açmamıştım. Şimdi ise unutmuştum. Bu saatte arasam korkuyla cevap vereceğine emin olduğum için sabaha bırakmaya karar verdim.
Bugün baya çizim yapmıştım; yarın bunları e-postayla “yüce abime” gönderip biraz övgü alsam iyi olur. Benim sayemde firmamız en parlak dönemini yaşıyordu valla.
Bana bundan sonra Parlak Sultan Eylül diyecekler!
Ben kendi kendime kabaran hindi gibi kabartırken, kenardaki koltuğun üzerine fırlattığım elbise kutusu gözüme çarptı.
Bugün kurye getirmişti, çok heyecanlanmıştım. Açıp denemiştim ve tahmin ettiğim gibi kendimi bu elbisenin içinde tam anlamıyla Selena’ma benzetmiştim. Hemen dudaklarımda mırıldandım
şarkısını; Who says?
Who says you're not perfect?
Who says you're not worth it?
Who says you're the only one that's hurting?
Trust me, that's the price of beauty
Who says you're not pretty?
Who says you're not beautiful?
Who says?
Sonra Abimin düğünü için aklımdakilerle sırıtıp, kutuyu kucakladım, yatak odama girdim ve ardından da giysi odama yöneldim. Kutuyu dikkatlice şifonyerin üzerine bıraktım.
Gardırobun içinden saten, omuz detaylı, şortlu tulumu bulup giydim.
Büyük yuvarlak yatağıma ilerlemeden önce perdeyi kapatmak için cama yöneldim.
“Bizi ikinci katta kim izleyecek?” diye düşünmeyin.
Geçen birinin drone’unu görmüştüm. Uzakta uçmasına rağmen rahatsız etmişti.
Bir daha denk gelirsem kesinlikle site güvenliğine şikâyet edecektim.
İnsanların evinin üstünden gezdirmek de ne oluyordu yani? Özel mülktü burası, canım!
Elim bej renkli perdeme uzandı ama sadece tutundum. Karşıdaki evin sarı görkemli ışıkları gözlerimi almıştı. Evin yeni sahipleri taşınmış görünüyordu. Annemden öğrendiğim geleneklere göre yarın havuçlu, tarçınlı ve cevizli kek yapıp götürecektim.
Eh, mevsimi değildi tabii ama neyse...
Ne?..
Komşuluk ölmemişti ya!
Kesinlikle Land Rover Defender için değildi. Kesinlikle merakımdan da değildi.
Düşüncelerime omuz silkerek perdemi sonuna kadar çektim...
*
Telefonun tiz sesi beynime çivi gibi saplandı. Bir gözümü araladım, sonra diğerini. Penceremin yanında duran beyaz berjerin üzerindeki telefon titriyordu.
Bilerek uzağa koymuştum: “Kalkıp almak zorunda kal, geri uyuma” taktiğimdi.
Ama işin komiği, o an gerçekten kalkmak istemiyordum. O mesafe bana maraton gibi geldi. Sürünerek yanına vardım, telefonu kaptım.
Ekranda “Annem” yazıyordu.
İç çektim, açtım.
“Kızım…” dedi annem. Sesinde yılmışlık vardı.
“Anne…” dedim ben de, sesim bir taraflarımda ötüyor gibiydi. Yutkundum ve mayışık bir halde yüzümü sıvazladım.
“Kızım…”
“Anne…”
Birbirimizi papağan gibi tekrar ederken gözlerim hâlâ yarı kapalıydı.
Hatta bir noktada uyuklayıp “Kızım” yerine “Kızartma” dediğini sanmıştım.
Anneme göre sabır kutsaldı ama sabrın da bir sınırı vardı ve o sınır hep bende çatlardı.
incecik ses tonu bir anda çınladı kulağımda:
“Ay evladım ya! İki saattir kapıdayım, zile basıyorum. Duymuyor musun sen?” hızla telefonu uzaklaştırdım kulağımdan. Beynim zonk zonk ediyorken, Anında bir köpek gibi dikildim.
Kapı mı? Diye geçirdim içimden.
Valide sultan bize tersten söylemeli küfür etmeden önce gitsek iyi olur!
Annem sitemle devam etti,
“Ben telefonun bu tarafından bile duyuyorum o zil sesini! Sen nasıl duymuyorsun, anlamıyorum!”
O an kendimi uzaylılar tarafından yakalanmış masum köylü gibi hissettim.
Ama en absürt kısmı şu ki: Gerçekten de zilin çaldığını annem söyleyince fark etmiştim.
Hızla telefonu kapattım, merdivenlere koştum—ağzımda da kendime ufak küfürler saydırarak-
Kaygan merdiven korkuluğuna oturup yavaşça aşağı indim.
Tam karşıda, sarı dış kapım vardı.
Uzandım, kapının tüm kilitlerini tek tek açtım.
Karşımda, beklemekten bunalmış bir halde duruyordu annem.Kah-
verengi saçları omuzlarına dökülmüş, ön tutamları sinirlenince yaptığı o klasik hareketle kulaklarının arkasına sıkıştırılmıştı.
Hm… Valide Sultan sinirliydi.
Bir eli cool bir şekilde yukarıda, kolunda çantası vardı.
Diğer eli belinin yanında, ters ters bakışlarla bana bakıyordu.
“Ah hoş geldin annem!” diyerek sarıldım.
İlk başta sarılmak istemedi ama dayanamayarak belindeki elini sırtıma doladı.
“Hiç hoş gelemedim, Eylül.”
İmalı sesine sadece sırıttım. Annem bu uyku sersemi hallerimi bilse de hâlâ inanamıyordu.
Ben her seferinde ona izah ediyordum:
“Senin gibi erkenden yatsam, sabaha böyle mükemmel yüzle kalkarım.” diyordum. Annemin cevabı her defasında aynı olurdu:
“O zaman erken yat, Eylül!”
Ama yatamıyordum!
Gece kuşuydum; gecenin sakinliğini aşırı seviyordum. Üstelik işlerim hep tasarım üzerine olduğu için sabahlara kadar masamın başında kalmışlığım çoktu. Bu alışkanlık, çocukluğumuzdan kalmaydı dostlar.
Nasıl mı?
Tabii ki The Sims 1, 2, 3 ve 4 oynayarak!
Canım oyunlarım…. İlk ve son oyunumdur The Sims serisi. Neredeyse her versiyonunu oynamışımdır. Saatlerce ev tasarlayıp sim’ler oluşturduğumu asla unutamam. O zamanlar okul vardı, küçüktük; istemeyerek de olsa akşam dokuzda kapatır ve uyumaya çalışırdım. Yazları saymayalım lütfen!
“Hayırdır annem, sabah sabah?”
Annem salona geçti, kolundaki çantasını orta sehpaya bıraktı. Üzerinde ona çok yakışan bej, sıfır kollu bir bluz ve altında bol, beyaz, ince bir pantolon vardı.
Güzel bir annem vardı ama ne yazık ki onun mavi gözlerini ne ben ne de abim alabilmiş tik. Annem gibi olamamak bazen içimi burkuyordu. Anasının kızı değil miydim ben yani? Içimdeki şirret ses konuştu,
Anasına bak kızını al sözüde sende geçersiz kalıyor.
sağ ol be!
Annem bana göz devirdi.
“Saat bir, ne sabahı?”
Benim gözlerimde beliriveren ‘ne yani, öğlen birden mi söz ediyoruz?’ diyen saçma bakışını yakalayan annem devam etti.
Koltuğun baş köşesine zarif bir şekilde oturmuştu, yan tarafındaki boşluğu göstererek “Gel otur bakayım şöyle,” dedi. Ayaklarımı yere sürte sürte ilerledim, sonra onu yerinden hoplatacak şekilde koltuğa atlayarak oturdum.
Koltuğum - kendim tasarlamıştım, azıcık övüneyim- çok yumuşak, yatak gibi genişti. bu koltuğumu ben çocukken bir tane çizgi film vardı. Büyük Rahat Koltuk diye. saçlarını iki kulak yapmış burnunda palyaçoların burnundaki kırmızı toptan bulunan bir genç kız vardı ekranda, birde bebeği Molyy. sürekli o rahat mı rahat büyük koltuktan bir eşya çıkartırdı. ondan esinlenerek tasarlamıştım bu koltuğu. Benim koltuğumdan eşya yerine genelde kıyıda köşede unuttuğum saç tokalarım veyahut çoraplarım falan çıkıyordu ama girmeyelim o konulara şimdi.
Dün çizim kalemini kaybetmiştin nereden bulmuştuk?
Girmeyelim oraları dedim ya!
Ben koltuğa öyle atlayınca ikimiz de iki kez sekmiştik.
Bir kolumu yaslanma yerine attım, ayaklarımı popomun altına çekip ona dönük şekilde oturdum. Annem bu hareketime bön bön baktı.
Ben de sırıtarak gelecek olan artık kanunlaşmış tepkiyi bekledim.
“Kızım, sen niye böylesin?”
“Nasılım anne?” hala sırıtıyordum.
“Kız gibi değil mesela!”
Heh! müdavimi olduğum cümle geldi. Hadi tekrar sayıyorum iyi dinleyin!
“Küçükken dört bir yanımda Abim Yücel,” dedim, parmaklarımı birer birer açarak saymaya başladım. Her isim de bir parmağımı açıyordum. O sırada annem de gözlerini devirdi. Ben devirsem elinin tersini ağızıma geçirirdi ama... neyse nerde kalmıştım? “Tolga, Eren, Tamer , Egemen , Sungurtekin, Zeynel ve Selahattin Eyyubi abimler-
Yani toplam sekiz erkekle büyümüşüm; ondan olabilir mi? “ Annem bu listeyi ezbere bildiği için sadece son söylediğime takılıp kıkırdadı.
“Kızım, deme abine öyle,” dedi.
“Pardon babam amcam ve dayımları unutmuşum. Etti on bir erkek!” ve hiç durmadan annemin ettiği lafa karşılık olarak, önce bir güzelce Omuz silktim.
“Sizene ya. O memnun, ben memnun. Allah Allah!”
Sanki annemin hoşuna gitmiyordu da konuşturacak illa beni!
Selahattin abim, Tuğrul dayımın büyük oğluydu ve tarih alanında doktora yapıyordu.
Tarihte en sevdiği kişi Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi’ydi.
Bunu uzun süredir bildiğim için ona hep böyle seslenirdim. Aramızda neredeyse on yaş vardı ve ben yeni üniversite mezunuydum.
Yirmi üç yaşında değil de yirmi dörttüm; bir sene Nare ile bile isteye mezuna kalmıştık. Nedeni ise dedemi o yıl kaybetmiş olmamdı. Yoksa üniversitemden bölüm birincisi olarak mezun olmuştum.
Canım Nare ile mutluluğu beraber nasıl yaşıyorsak, hüznü ve acıyı da beraber yaşardık. Ah aklıma düştü bugün onlara gitmem gerek artık! Neyse konumuza dönelim tekraaar.
“Ayrıca unuttun mu Selahattin abim de babasına Ertuğrul Gazi diye sesleniyor.” dedim ve annem yine o çok konuşuyorsun bakışını kuşanmış bana çakmak çakmak gözlerle bakmaya başlamıştı. Tuğrul dayım emekli sosyal bilgiler öğretmeniydi unutmadan söyleyeyim.
“İyi ama sen okullarda hiç mi kız arkadaşı edinmedin?”
Diyen anneme dönüp tamamen toparladım düşüncelerimi.
“Aaa! Ağaç yaşken annecim. Yedi yaşına kadar her şeyi görmüş
geçirmişim sayenizde.”
“E Nare vardı,” dedi annem, sonra durakladı.
“Gerçi onu da sen kendine mi benzettin, yoksa ikiniz de aynı tip
misiniz, çözemedim.”
“Belkide o beni değiştirdi, Olamaz mıydı yani?”
“Bana doğurduğumu anlattırma şimdi.” anlatmasın evet. Cidden ortalıkta dalgalı kahve saçları iki kulaklı, annesinin onu prensesler gibi giydirdiği elbiselerinin içinde oğlan çocuğu gibi dolanıyormu-şum bizimkilerin yanında. Bunları tabii annem değil de Abim Yücel başta olmak üzere, Selahattin abim, Zeynel abim ve ağzı kırılasıca Egemen “abim” anlatırdı.
Nare benim ilk kız arkadaşım, sırdaşım, kardeşliğim, bacımdı. Evlerimiz yan yanaydı Çatalca da; ailelerimiz de iyi birer dost olmuştu o yıllar.
Beraber okula başlamış, beraber bitirmiştik.
O Antalya’da iç mimarlık okurken, ben İzmir’de endüstriyel tasarım okumuştum.
O kendi şirketinde, ben dededen yadigâr mobilya şirketimizde tasarımcı olarak işe başlamıştık.
Tam “artık ben iş kadınıyım” diyordum ki abim Yücel ve kuzenim Tolga,
“Gelmene gerek yok, evden çalışabilirsin,” demişlerdi.
Babam da onaylamıştı. O gün akşama kadar zırlamış
hepsinin başının etini yemiştim ama hiçbiri fayda göstermemiş. Hepsi alışmış benim oyunlarıma tabii artık kandırmıyorum da!
Hayaller yine sular altıydı anlayacağınız.
“Sanırım enerjim onlara bir tık fazlaydı,” diye kendimi avuturum hep ama gelin görün ki Egemen Erdem—rahmetli amcamın oğlu ve Tolga abimin de kardeşi, benim ruh hastam —bana bir gün şöyle demişti ” Enerjin bırak bize, bu dünyaya fazla be Eylül! Aslında Mars’ta yaşaman gerek, hazır su da bulunmuşken orada sen bir değerlendir bunu...”
Bak yine sinirlenmiştim! Hele bir yurt dışından gelip, şu topraklara adımını atsın. Ben ona gösterecektim marsı da uzayı da!
Annem bana bakarken gözlerimi iyice açtım. Egemeni elime geçireyim saçını yolmazsam bende Eylül Erdem değildim. Neler yapmış neler bir duysanız!
Neyse Annem seslendi durun!
“Anneciğim,” diye konuya girdiğinde Nehir Erdem’in bir şey yaptıracağı kesindi.
Dizimde duran elimi tuttu:
“Hadi bana abinin düğününde ne giyeceğini göster.”
Bir de bu mesele vardı.
Abim iki gün sonra evleniyordu ve ben düğüne kız kardeşi, yani görümce olarak çok güzel bir parçayla katılacaktım.
Siyah bir renkle.
Ne siyah ne siyah ama!
İçimden haince sırıtıyordum.
“Olmaz annişim, herkes gibi düğünde görürsün sen de.”
“Kızım, ne olur bana cenazeye gidermiş gibi bir elbiseyle o düğüne
gelme… ya da ölesiye açık bir parçayla,” dedi.
Bir an kafasında o sahneyi hayal etti.
“Yok, bu çok imkânsız madde.”
“Ama anneciğim, kırılıyorum artık,” dedim, dudak büzerek sahte bir sitemle.
“Hadi oradan, seni numaracı seni! Sakın düğünde rezillik çıkarma, olur mu annesinin bir taneciği?”
Başta yükselip sonra birden şeker anne moduna geçti.
Nehir Sultan işini bilirdi ama bana sökmezdi. Abisinin biricik kız kardeşi olarak nişanda bana nişan tepsisini iki saat tutturmanın diyetini iki gün sonra ona ödetecektim. Evet tutmak istemiyordum tepsilerini falan! o gecenin sonunda beni eve taşımak zorunda kalmışlardı. Bundan bahseden hiç olmamıştı mesela!
“Ben ne gibi bir rezillik çıkarabilirim anne?
Sen kızını hiç mi tanımıyorsun? Aşk olsun!”
“Ben doğurduğumu gayet iyi biliyorum. Ben o halanı kınama-yacaktım kızım, yanlış yaptım. dokuz ay karnında taşı, tüm ceremesini sen çek, o tutsun gitsin halasına benzesin.”
“Boşuna dememişler annecim, kız halaya—”
Bakışıyla lafımın orta yerini kesti.
“Başlatma halana da kızına da!”
Ben hafiften harlanan Nehir sultanın yanından hızla Amerikan mutfağıma doğru kaçtım.
“Onu bunu boş ver validem, ben kurt gibi açım. Sen de yer misin bir şeyler, Ona göre masa kurayım?”
Elini “sana afiyet olsun” der gibi salladı ve koltuğa yaslandı.
“Bu arada Nare aradı. Ananesini görmek istediğimi söyledim,
müsaitlermiş,” dedim.
Anında atıldı:
“Öyle mi? ben seni bırakırım tatlım. Hem bak, ne zamandır
gideceğim diyordum; iyi oldu. Bu geçmiş olsun demek lazım
Güleser anneye.”
Başımla onayladım.
Kendime mükellef bir sofra kurmak isterdim ama haşlanmış yumurta ve avokadolu ekmekle yetindim.
Hızla Nare’ye mesaj attım:
Gönderilen: Narencik Çiçeğim
“-Bugün müsaitseniz size geleceğiz annemle!!!”
Gönderen: Narencik Çiçeğim
“-Ay, bugün mü?”
Gönderilen: Narencik Çiçeğim
“- Annem burada. Hazır araç ayağımın dibindeyken
kabul etmelisin kızım!
Yoksa gelip karşı yakadan beni alıp tekrar karşıya
geçmek zorunda kalırsın.
Kimse beni taksiyle o kadar yol gitmeye ikna edemez!”
Gönderen: Narencik Çiçeğim
“Tamam be, bir şey dedik sanki! Gelin, müsaidiz zaten.”
*
Arabayı Nare’nin sokağının başına park ettik. Annem aynada saçını düzeltiyor, ben de kemerimi çözer çözmez kapıyı açıyordum ki…
Bir şey gözümün ucuna takıldı.
O kadar parlaktı ki, güneş bile yanında sönük kalmıştı resmen! Ve ben — nefesimi tutup kalakaldım.-
“Yok artık… Defender mı o?” bu kaçıncı görmemdi ayol? Evet, oydu.
O asil, o köşeli, o gururlu duruşu olan siyah Land Rover Defender.
Bir aracı görüp kalbin pıt pıt atar mı?
Benim atıyordu işte.
Kalbim, “ben motor değilim ama devrimi hissediyorum” diye ritim tutmaya başladı. Evrenin bu bana kaçıncı mesajıydı ya! Alamıyordum işte bu kahrolasıca arabayı. Içimdeki ses acımasızca fısıldadı aniden. “Alsan da kullanamazsın, biliyorsun.” bilmez olaydım! Annem arka kapıdan çantasını ve çiçek buketini alırken ben hâlâ aynı noktaya bakıyordum.
Üstelik o kadar yakınımda ki, kaportasına dokunsam yemin ederim titreşimini hissederdim.
Aracın içinde biri oturuyordu ama kim olduğunu umursamıyordum bile. Benim gibi araba delisi kızlar sizlere sesleniyorum. Bir tek ben değilim değil mi?
Benim için camlar, koltuklar arka plan süsüydü; başrolde kasa vardı, lastik vardı, o ihtişamlı tavanı vardı. O tavanın üzerine çıkacaksın vuracaksın kırbacı vuracaksın kırbacı! Öhöm o anladığınızdan değil! Lütfen edep biraz canım. Yani o tavanın üzerine bir sandalye atıp bir doğa manzarasının karşısında elinde çay ile oturmaktan bahsediyorum. Ya da çadır çek bir gece geçir üstünde... Ah ahhh! Gözlerim parladı, istemsizce gülümsedim.
“İşte budur be!” dedim içimden.
“Günün tüm stresini tek başına silen güzellik!”
Defender’ın yanına yaklaşıp bir adım geriden baktım.
Her köşesini inceledim — far çizgileri, çamurluk kalınlığı, gövde oranı…
Bir mühendisin yaptığına değil de bir sanatçının sanat eserine bakar gibiydim.
“Eylül, ne yapıyorsun orada?” diye seslendi annem.
Kollarımı iki yana açtım, dramatik bir şekilde arabayı işaret ettim:
“Anne… bu… bu bir Defender!” Annem anlam veremedi. Göz devirerek;
“Ee, araba işte.”
“Araba işte mi!?” dedim dehşetle. Annem arabalara olan düşkünlüğümü bilirdi ama Defender için olan hayranlığımı pek bilmez, ilgilenmezdi çünkü.
“Anne bu, arabaların şahı! Bu dört tekerleğe sığmış özgürlük, bu
doğanın efendisi, bu—”
Annem elini havaya kaldırıp kesti.
“Eylül, çiçekler bu sıcakta elimde eriyor, hadi yürü!”
“Tamam, tamam geliyorum…” dedim ama gözüm hâlâ arabadaydı.
İçimden geçirdim:
Bir gün, bir gün senin direksiyonuna oturacağım güzelim.
Sanki o anda araçtan bana cevap verir gibi güneşin altında parladı.
“Bak,” dedim kendi kendime fısıldayarak, “o da onayladı.” Annem sabırsızlıkla, “Eylül, kızım hadi!” diye seslenince geri döndüm.
Arabadan zorla koparılmış gibi birkaç adım attım ama aklım hâlâ oradaydı.
Kaldırımdan uzaklaşırken omzumun üzerinden bir kez daha baktım. Aracın içindeki adam camını indirmiş bana oldukça şaşkın ve sırıtarak bakıyordu. Sıfıra yakın bir saç kesimi ve kalın kaşlarına ek bir de bıyıkları vardı. Taş çatlasın otuzlarında olabilirdi.
“Otuz yaşına kadar ehliyetini aldın aldın kızım!” diye fısıldadım.
Annem, “Ne dedin kızım?” diye sordu.
“Hiç anne… kendi kendime konuşuyorum işte,” dedim, gülümseyerek.
Nare’nin evinin köşesine vardığımızda içimde hâlâ aynı heyecan vardı. Sanki biraz önce bir arabaya değil, hayalime rastlamıştım. Kapı açıldı. Nare, elinde tansiyon aleti, yüzünde yorgun ama tatlı bir gülümsemeyle karşıladı bizi. Kapıdan yayılan o tanıdık ev kokusuyla birden çocukluğuma ışınlandım.
Kahve kokusu, kakaolu ıslak kek ve çamaşır suyu karışımı… tam Güleser anane parfümü. Bu evin kokusu değişmezdi; sadece Güleser ananenin huysuzluk dozu mevsimlere göre değişir oda eve yansımaz çevresindeki insanlara yaşatırdı. . “Eylüül! Nihayet geldiniz, yoksa annemin tansiyonu yine tavan yapacaktı!”
“Daha yeni düşmemiş miydi o tansiyon?” dedim, ayakkabımı çıkarırken. Omzunu silkerek,
“Boşanma kelimesini duyar duymaz geri fırlıyor. Bu evde artık o kelime yasaklı.” dedi ve ben kahkahamı zar zor yuttum.
“Ne yani, ‘ayrılık’ da diyemiyor musun?”
“Yok, onu da ‘dilimi ısırırım’ diye tehdit ediyor. Dün yanlışlıkla ‘ayrı tabaklara koyayım’ dedim, tabağı fırlatıyordu kafama az daha.”
Annem arkamdan gülerek içeri girdi.
“Nare kızım, geçmiş olsun. Güleser annem nasıl? Formunda
anlaşılan.. “
Tam o sırada içeriden o tok ve hafif hırıltılı ses duyuldu:
“Kim geldi kızım? Kim bu ses? Nehir mi o? Yanında Eylül mü var
yoksa, geldi mi gevezem!”
Nare gözlerini devirdi.
“Evet anneanne, ayakkabılarını çıkarsınlar bir dur ! Kapıda
soruşturma açmana gerek yok!”
“E gelsinler de görelim, bakalım hâlâ ağızları laf yapıyor mu o
ikilinin!”
İçeri girer girmez Güleser ananenin gözleri parladı.
Bastonuna dayanıp kalkacak gibi oldu ama vazgeçti. Ona kocaman gülerek ilerledim. O benim de ananem sayılırdı.
Ben annemi hiç tanıyamadım. Erken vefad etmiş. Ama Güleser anane ananeliğini benim üzerimden de esirgememişti. “ Eylül! O ne biçim gülüş öyle, ev sallanıyor kızım.” Güleser ananem ve beni şımartan sözleri...
“Ne yapayım Güleser anane, ışıldamak kanımda var,” dedim gülümseyerek.
“Kanında başka bir şey de var senin ama onu çözemedim hâlâ,” diye homurdandı gülerek. Annem ise yarım ağız “Kurt var kanında kurt.” diyerek mırıldandı. Anneme de kocaman ve tatlı sandığım sırıtmalarımdan gönderdim.
Güleser anane anneme döndü. “Nehir, sen hâlâ aynı güzellikte misin? Maşallah, hiç yaşlanmışsın evlilik işte çok güzel şey . Benim kızım da ne yapsın, kocasını boşadı da.” Buyur buradan yak. başlıyoruz ...
“Anane!” diye çıkıştı Nare, kahve fincanlarını önümüze dağıtırken.
“Ne var kızım, millet gazete okuya dursun, ben gerçek hayatı okuyorum. Kağıt üstünde bitmiş diyorsun, kalpte bitmiş mi?” Gazete de okumuyorlar artık Güleser Hatunnnn... “Bitmiş tabii ki,” dedi
Nare, gözlerini devirdi.
Ama sesi o kadar titrek çıktı ki, Güleser ananenin keskin kulağı bunu kaçırmadı. “Bak işte, sesi bile ‘bitmemiş’ diyor!”
Elindeki bastonu havaya kaldırdı, sanki durumu kanıtlar gibiydi.
“Boşanma dediğin kalemle çizilmez kızım, yürekle çizilir.”
Nare’nin sesinin titremesi ananesinden dolayıydı çünkü bu evlilik cidden kâğıt üzerinde olmuştu, Nare evlendiğinden beridir benimle yaşıyordu, Soner Peker adlı iş insanıyla anlaşmalı olarak evli kalıp zaman dolunca da boşandılar. Ananesi ise onların birbirlerini sevdiğini iddia ediyordu ama değildi. Güleser ananenin aklı bir gelip bir gidiyordu ve bu yüzdendir ki torunun boşanmasını kabullenemiyorum. Ben kahvemi elime aldım, yudumladım.
Kahve hem tatlı hem de tehlikeli derecede sıcaktı. Nare bize doğru ağzını kapatarak fısıldadı, “ sabahtan beri aklı bir gelip bir gidiyor, birazdan yine gider normale döneriz.” bende “Ne harika, ananenin aklının gitmesi için dua eder olmuşsun resmen.” diye fısıldadım.
“Ne dedin sen?” dedi Güleser anane, hemen dönüp bana.
“Şey dedim… kahve sıcak anane, dilim yanacak,” diye gülümsedim. Ona en yakın oturan ben olduğum için onun fısıltıları işitmeyen kulaklarına benim sesim az da olsa çalınmış olmalıydı. Bir tık korkmadım değildi şu an.
“Yansın kızım! Dilin de konuşmaktan dinlensin biraz!” ben onun bana laf sokmasına bile alışık olduğumdan yüzüne bakarak göz kırpıp öpücük atmıştım havadan. O da bir elini hadi oradan der gibi kaldırmıştı. Annem araya girdi, “Aman Güleser annem, bugün keyfin yerinde görüyorum.”
“Keyfim mi? Bu evde keyif kalmadı Nehir! Benim kızım evliydi, şimdi değil; dün gelinlikliydi, bugün pijamalı! Bu tansiyon düşmesinde napsın ki!”
Nare iç çekti.
“Anneanne, yapma böyle, alışamadın hâlâ biliyorum ama rahat ol. Ben iyiyim, vallahi iyiyim. Birbirimizi sevmiyorduk zaten hatırlar mısın artık! Konustuk ya bunları. ”
“İyiymiş…”
Kadın gözlüğünü burnundan indirip dikkatlice baktı.
“ Kızım, yüzüne bakıyorum; iyi halin buysa senin kötü halini görmek istemem!” Cidden Anneannemiz kendi düşünceleriyle yaşamaya devam ediyordu, Allah Nare’ye sabır versin. O bunları söylerken ki hali o kadar ciddiydi ki gülmemek için fincanı ağzıma bastırdım.
Ama Güleser anneanne beni fark etti:
“Sen ne gülüyorsun orada Eylül, senin de sıran gelir. Hem gel seni bizim Nazım’a alalım diyorum, Nazım kaç yıldır bekar, seni bekliyor zaar.” Dedi ve Güleser anane, elindeki bastonu koltuğa vurdu:
“Ben seni bizim Nazım’a alacağım Eylül! Çocuk hâlâ seni görünce dili tutuluyor!”
Hemen Nare’ye çevirdim bakışlarımı. “ kızım ananen senden ümidi kesti benim üzerimden kendini avutacak gibi,” dedim ve kaşımı gözümü ayrı ayrı oynatarak devam ettim “Sahip çıkalım nineye!” Bu sefer sırıtan tarafta Nare vardı ve elinin birini ağzına fermuar çeker gibi yaptı. Ben gözlerimi devirdim ama içimde bir yer-hafifçe, istemsizce-kıpırdadı.
Ve o an, aklımda kendiliğinden birkaç sahne açıldı:
“Nazım...” dedim içimden.
Bir an gözümün önüne o iki evreli versiyonu geldi:
1. Sidikli Nazım
2. Yunan heykeli Nazım
Şimdi soracaksınız tabii: “Eylül, bu ikisi nasıl aynı kişi olabilir?” Ben de bilmiyorum. Benim hayatım düz mantıkla çalışmıyor zaten.
Biz çocukken Nare’lere gittiğim günlerde Nazım mutlaka bir yerden fırlardı. Ama öyle masum bir fırlama değil... Bir gün saçımı çekip “ben seni seviyorum” demişti. Ama öyle bir çekmişti ki, kafa derim “Bu çocuk beni net öldürecek,” diye çığlık atıyordu. Sevmek böyleyse... ben o zamanlardan beri ilişkilere kapalıymışım meğerse.
Bir keresinde de bahçede oynarken, saklambaç sırasında heyecandan altına işeyip benim gölgemi suçlamıştı. Gölgem lan! Sonrada suçu bana fırlattı bak sesi yankılandı gene!
“Eylül yaptı!” dedi sümüklü burnuyla ve sidikli haliyle. Hayatım da hiç görmediğim bir çiş yayılımını sekiz yaşında üzerime atmış bir çocukla yaz tatillerim tabiri caizse bok gibi geçmişti.
Ama gel gör ki...
Yıllar geçti.
Aradan bir fırtına koptu.
Sidikli Nazım gitti, yerine... nasıl desem...
Nazım Kartepe diye bir varlık geldi.
Boy? 1.90.
Omuzlar? Donanma inşa edersin.
O gıcık çocuk yüzü?
Sanki bir Yunan tanrısı Perseus’muş da ben fark etmemişim gibi.
İnsanın baktıkça içi açılıyor ama konuşunca...
Ah işte orada film kopuyor.
Konuşuyor ama...
Işık var ama elektrik yok gibi. Yahudi aklı gibi, orda ışık var ama önünü kapatıyor o ışığın konuşunca!
Dış kabuk; Ferrari, beyin; amortisörlü eşek arabası.
Ve en kötüsü?
Hâlâ bana aşık sanıyor kendini!
Ben gülsem, “Eyyyüüül bana güldü!” diye story atacak tip.
Nare’yle ne zaman çıksak bir şekilde karşılaşırdık ve Nare,
“Bu çocuk seni görünce oksijensiz kalıyor, nefesi değişiyor,” derdi.
Tabii değişir. Beynine oksijen gitmiyor ki Su motorunun!
Peki ben?
Ben zekâya aşık olan bir kadınım. Evet doğru duydunuz. Nazım ise tamamıyla saftiriğin önde gideniydi. Ben ilk önce zekaya bakarım. Bir adam zekiyse zaten yakışıklı ve karizmatiktir de aynı zamanda da çünkü beni etkileyecek tek şeyin Nazımı gördükten sonra Zeka olacağına inancım ful oldu!
Yani kısacası Nazım mı? Ben almayayım kalsındı...
“Ananem yaa, zaten erkek sesi var benim evde” dedim ve salondaki tüm bakışların odağı oldum. Nare anlayıp kıs kıs gülerken Annemin yandan yavaşça baldırımı çimdirmek için kalkan elini görür görmez hız kesmeden devam ettim söyleyeceklerime. “ O da kahve makinem, ananem. Öyle bir erkek sesi var ki yeterde artar evimize hem bak o da trip atmıyor şimdilik.” Trip kelimesiyle Nazım’ı kast ettiğimi anlamışlardır değil mi?
Kadın bir an sustu, herkes bir anda nefes almayı kesti o an ve gelecek olana herkes kendisini hazırlamaya başlamıştı ki, Güleser ananenin kahkahası ortamı patlattı.
“İşte bak, buna gülerim! Bunu seviyorum bu kızda, hiç akıllanmaz ama güldürür.” Derin nefesleri geri koyuverdik. Bir an aklı gitti yine diye korkmadım değildi.
Annem başını iki yana salladı.
“Güleser anane, sen Nare’ye kızıyorsun ama lafı dolaştırıp hep bize vuruyorsun.”
“Ne yapayım kızım, yaşlandıkça dil de tansiyon gibi kontrolsüz oluyor.”
Nare kahve fincanlarını toplarken göz ucuyla bana baktı.
“Görüyor musun, boşanan benim ama asıl kabullenemeyen o.”
“Ben kabullenmem!” dedi Güleser anane hemen.
“Bir kadın kolay kolay boşanmaz kızım, sadece dinlenmeye alır evliliğini. Belki koca geri döner, belki akıl!”
“Benim eski kocam dönmesin, aklı da kalmasın,” dedi Nare, tepsiyle ilerlerken.
Arkamdaki pencereye gözüm takıldı ve dışarıya doğru şöyle bir bakındım. Sokağın ucundan güneş vuruyordu, Defender çoktan kaybolmuştu. Güleser Ananenin sesi uzaktan beynimin içinde yankılandı:
“Eylül, sana diyorum kızım! Evlenmeden önce iyi düşün. Erkek seçerken de araba gibi bak; dışı parlak ama motoru bozuksa, yolda kalırsın!” E yok artık! Seksen yaşındaki bir kadın için bu kelimeler nedir böyle Yarabbi!
Kahkaha attım, “Anane, vallahi seninle talk show yapılır.”
“Benim hayatım tak tak show kızım, tolga neymiş” dedi elini sallayarak.
“Tek farkı, konuklar benden korkuyor!” diye devam edince
O anda salon coşkulu bir kahkahaya boğulmuştu.
Güleser anane gülüyordu ama o gözlerinde hâlâ biraz kırgınlık, biraz endişe vardı. Bunu fark ettim ve cidden huysuzluk, bazen sevgiden başka bir şey değildi ve Güleser anane tam da öyle bir kadındı. Huysuzdu, karmaşıktı ama kalbini hâlâ sevgiyle sarıyordu insanlara.
“Bulaşık Köpüğü, Dert Köpüğü” diye mırıldandım. O ara elimdeki süngeri sıkarak köpük yapmaya çalışıyordum. Vah benim dertsiz başım. Evde bulaşık yıkamayan ben, Güleser Anane dedi diye burada ellerimle bulaşık yıkıyordum. İki parçaymış da yok bulaşık makinesine koymaya gerek yokmuş da. Eylül hemencik halledermiş de!
“Senin elinden kurtulamaz bu mutfak,” dedi Nare fısıldayarak. ‘Yemin ederim ananem seni kendi torunu zannediyor artık.”
“Zannediyor mu?” dedim alayla, “Zaten öyle sayılırım. Seninle aynı evi paylaşıyorum, kahvemi bile onun reçetesine göre yapıyorum. Kadın bir noktada haklı bacım.” İkimiz de kıkırdadık. Mutfakta o tatlı kahve ve kakaolu kek kokusu hâlâ vardı. Ben musluğu açtım, Nare de yan tezgâha dayandı.
“Biliyorsun değil mi, Güleser sultan hâlâ sinirli,” dedim. Kederli kederli başını salladı, “Bugün de komşu Ayfer’e ‘torunumu boşadılar ama ben hâlâ damat sayılırım’ demiş.” Dedi Nare.
Gülmemi tuttum, ama olmadı. Nefes verir gibi çıktı dudaklarımdan.
“Damat sayılırım mı? Bu kadının sözlüğü ayrı bir galaksi.”
“Ciddiyim Eylül, hâlâ anlayamadı olayın formalite olduğunu. Yani üç ay bile sürmedi evlilik, üç gün gibi geçti. Ne aşk vardı ortada ne evlilik. Bir imza, bir prosedür, bir zorunluluk. Şirket için istediler bunu nasıl unutabilir aklım almıyor.” Sesi sakin ama sitem doluydu. 3 günde yorulmuştu bunu her hücresinden okuyabiliyordum.
Nare’nin içindeki yara aşktan değil, yanlış anlaşılmaktan oluşmuştu. Evet şirket hisselerinin kurtulması bu zoraki evlilikte saklıydı ve öyle de oldu, kısa vadede istedikleri yüzdeliğe ulaştılar ve iki şirkette mutlu bir şekilde istediklerini yaptı ve son olarak da bağlarını kopardılar. Basına da çiftlerimizin fikir ayrılıklarından dolayı anlaşmalı olarak boşandığı başlığı düşülmüştü. Ben tabaklara sünger sürerken başımı kaldırdım.
“Yani anane bilmezlikten mi geliyor?”
“Öyle de demek istemiyorum ama... kalbi başka hatırlıyor,” dedi. “El alem duydu diye kendine dert ediyor. ‘Benim torunum boşandı’ lafı değil mesele; ‘Benim torunum mutsuz’ cümlesi onu öldürüyor. Millette bilmiyor ki formalite den evliliği. Bir de zaten gidip gelen aklı onun düşüncelerini çok etkiliyor biliyorsun.”
Bir an durdum. Bulaşık suyunun sesi mutfağı doldurdu. Arka planda Güleser ananenin baston sesi yankılanıyordu, “Bak şimdi bile geziyor koridorda,” dedi Nare, kısık sesle. “Geceleri beni kontrol etmeye geliyor, ‘uyudum mu’ diye kapı aralığından bakıyor. Yirmi dört yaşındayım, hâlâ liseli muamelesi görüyorum.”
“Yine de seviyor işte,” dedim, suyu kıstım.
“Benim dedem yaşasa, sabah akşam çok dağınığım ve çok kahve içiyorum diye bana da kızardı, eminim.” Nare burukça gülümsedi,
“Biliyor musun, ben aslında sadece onun üzülmesini istemedim. O yüzden onu yalnız bırakmak gelmedi içimden, bakıcı ablamızı da tatile yolladım direkt. Yarın sabah gelecek. Eylül inanır mısın üç gün oldu buradayım ama her gün bana ‘barışmadınız mı?’ diye soruyor.”
“Ne diyorsun peki?”
“Ne diyeyim Eylül? ‘Anneanne ben zaten evli değildim ki barışayım’ mı diyeyim?”
Başını iki yana salladı.
“Kadıncağızın aklı gidip geliyor. Bir gün diyor ki ‘haklısın kızım’
ertesi gün ‘boşanmak kolay, bak o çocuk iyi aile çocuğuydu’ diye
söyleniyor.”
Ben tabakları durularken göz ucuyla baktım.
“Zor anane işi. Hem haklı hem haksız, ama seni sevdiğinden böyle.”
“Biliyorum,” dedi, gözlerini bulaşık suyuna dikip.
“Onun elinde büyüdüm ben. Amcalarım erken yaşta kendi ailelerini kurdu, annem ve babam yurt dışı dünya turundalar iki senedir görmüyorum bile onları. Ananem kaldı bir tek. Onun gözünde ben hâlâ dizinin dibinde bebekleriyle oynayan torunum.”
Yutkundum.
“Ve şimdi seni yetiştirdiği çocuk boşanmış bir kadın oldu. Bu kadar basit, ama onun kalbine ağır geldi.”
Nare gözlerimi yakaladı, gülümsedi.
“Evet. Ama ben vicdan azabı çekmekten sıkıldım. Formalite bir evlilik yüzünden kendimi mahkûm hissedemem. Bunu kabul etmesi zaman alacak. Belki de hiç tam anlamıyla etmeyecek. Ama artık bu böyle!”
Suyu hızla kapattım, elimdeki süngeri sıktım. Sonunda bitti!
“Sana bir şey diyeyim mi?” dedim. Ve cevap vermesini beklemeden
“Go girl!” deyip ıslak ellerimle kocaman sarıldım. “Hayatını artık kendin için yaşama vakti Aşkom.” Çaktırmadan elimi de kurulamış bulundum
Bir anda arka salondan baston sesi duyuldu.
“Ne fısıldaşıyorsunuz orada?” diye seslendi Güleser anane.
“Benimle ilgili konuşuyorsanız yüksek sesle konuşun, kulaklarım da duysun bari!”
Nare kahkaha attı.
“Yok anane, Eylül bulaşıkta felsefe yapıyor!”
“Ee yapsın kızım, bari birinizin kafası çalışsın bu evde!”
Ben daha fazla kendimi tutamadım, belimi tezgâha dayayıp eğildim ve Nare’nin kahkahasına katıldım.
“Nare, bu kadın bir gün stand-up yapacak.” dedim
“Ben de bilet keserim artık ne yapayım baksana laflara kadının.”
Ellerimi tamamen kurulayıp tezgâhtan ayrıldım.
“Bak, üç gün olmuş buradasın, o hâlâ senden boşanma travması. çıkarıyor. Dördüncü güne kalma, yoksa sana yeniden nişan planlayacak gibi.”
Nare acılı bir şekilde iç çekti. “Beni biriyle evlendirmek istese bile o listeyi bizzat ben yakarım. Eve dönüyorum zaten yarın. Seninle olan ev hayatımı özledim. Kahveni, sabah zırt pırt şarkı açıp birde söylemeni özledim. Kız senin dağınıklığını toplamayı bile özledim. Bakıcımız geldiği gibi kapındayım güzelim.”
Gülümsedim.
“Sen özlemişsindir tabii... çünkü bende drama yok, sadece ışıltı ve parrrrıltı var. Ayrıca o ev seninde evin unuttun mu, faturalarını beraber ödüyoruz!” Dedim neşeyle. Onu neşelendirecek birisi varsa o da ta kendimdim sayın seyirciler. Şuan fark ediyordum ki Nare’yle bizim alemlere akmanın zamanı gelmişti, hem de yarın! Düğünden bir önceki gün olması Nehir sultanın kulağına gitmediği sürece sorun olmazdı diye düşünüyorum.
“Evet,” dedi içten bir gülümsemeyle.
“Ve ben o ışığı da parrrıltıyı da çook seviyorum.” Dedi. Birbirimize hınzırca sırıttık bu tavrımız tamamıyla yarın o alemlere akılacak demekti!
Güleser ananenin sesi tekrar yankılandı:
“Kızım! Cigara kokusu almıyorum, neyle dertleşiyorsunuz orada?!”
“Hayatla anane!” diye bezgin bir tınıyla seslendi Nare.
“Hayat mı? O cigaradan daha acıdır, içmeyin çok!” Sigara içen kimdi bu eve Allah aşkına ya!
Ben başımı duvara yaslanarak, kahkaha attım. Artık tuvalete gitmezsem altıma edecektim şuracıkta.
Nare de artık yıpranan sinirleriyle kahkahama ortak olmuştu.
İkimizin kahkahası tekrar e tekrar mutfağı doldurdu; lavabolunun içinde birikmiş olan köpüklerin üstüne yayıldı.
O an düşündüm:
Bazı dertler kahveyle değil, bulaşık suyuyla demlenirmiş.
Gülmeyin! Deneyin ve görün...
Bulaşıklar biteli çok olmuştu.
Salonun o buharlı sıcaklığı yerini serin bir akşam havasına bırakmıştı.
Televizyonun sesi kısık, Güleser anane koltuğunda bastonunu göğsüne yaslamış, gözleri yarı kapalı hâlde uyukluyordu.
Her nefes verişinde hafifçe burnundan çıkan o “hımm” sesi eve huzur gibi yayılıyordu. Nare pencerenin kenarında telefonuyla oynuyordu, ben ise kanepenin ucuna ilişmiş, sessizliğin içini dinliyordum.
Biraz yorgunluk, biraz da içimde tanımlayamadığım bir boşluk vardı.
Ev sessizleşince insan kendi düşüncelerinin sesini fazla duyar ya – tam o hâlde oturuyordum. Tam şuan da etrafta Selena’mın Kind the crazy şarkısı çalsa ne iyi gelirdi. Kulaklığımda evde diğer çantamın içinde kalmıştı. Çaresizce oturmaya devam ettim. Annem çantasını aldı, yavaşça ayaklandı:
“Benim program saat sekizde başlıyor, çıkmam lazım. Eylül, sen kalıyorsun değil mi?” cemiyetin kadınlarıyla dernek toplantıları vardı oraya gidecekti.
“Ben mi?” dedim bir an şaşırarak.
Nare hemen atladı, “Tabii kalacak! Zaten taksiyle dönmek zorunda kalacak, hiç gerek yok şimdi dönmesi saçma olur, sabah beraber döneriz eve.”
Annem başını salladı.
“tamamdır kızlar kendinize sahip çıkın.” Sonra gülümseyerek bana baktı. “Ananeye iyi davran olur mu? İnatçı kadındır ama senden korkuyor biraz.”
“Benden mi?” dedim şaşkınlıkla.
“Evet, geçen sefer ona ‘tansiyon aletinle evde diktatörlük kuruyorsun’ demişsin, hâlâ unutamamış.” Yok artık her şeyi unutan, aklı giden karıya bakın. Ben net emin olmaya başlamıştım Güleser Ananem bize oyun yapıyordu valla!
Nare kahkaha attı, “Evet, bugün aklı gitmeden önce ‘Eylül gelmesin, bana emir veriyor’ da dedi.”
“Emir vermem, estağfurullah da” dedim dramatik bir sesle, “sadece halkın iyiliğini düşünüyorum.” Annem başını iki yana salladı, gülümseyerek yanıma geldi. Yanaklarımdan öptü, “Dikkat et kendine, tamam mı?” Gözlerinde o annelere özgü “sen büyüdün ama hâlâ küçüksün” bakışı vardı. “Tamam anne... sen de dikkat et,” dedim, ama sesim biraz titredi.
Annemin kokusu bana hep ev hissi verir; şimdi o kokunun kapıdan çıkıp gidecek olması içimi biraz burktu. Saçmalama lan! Dedi içimdeki şirret iç ses. Sen deden sana miras olarak o evi bırakınca -sonunda sizden kurtuluyorum- deyip kaçarak o eve taşınan ben miydim! Diyede devam etti.
Bir an sessizce annemin yüzüne asalakça baktığımı fark ettim. Ben kafayı iyice yiyordum sanırım. Başımı silkeler gibi iki yana hızlıca salladım. Saçlarım tüm yüzümü sarıp dağılmıştı. Annem iki kere gözlerini kırpıp omuz silkerek ardını döndü.
Kapı kapanınca evde hafif bir sessizlik çöktü.
O sessizliği Güleser ananenin uykulu sesi bozdu:
“Nehir gitti mi?”
Nare cevap verdi, “Gitti anane, programı varmış.”
“İyi. Burası da sessizleşti, ben de azıcık uyurum o zaman. Ama Eylül gürültü yapmasın.”
“Yapmam anane,” dedim fısıltıyla.
Gözlerini açmadan mırıldandı:
“Senin fısıltın bile gürültü kızım, haberin olsun...”
Ben kahkaha atmamaya çalıştım, ama Nare’nin omzuna baktığım anda güldüğünü görüp kıkırdadım.
Güleser ananenin bastonu havada bir kez sallandı.
“Duymuyorum ama hissediyorum. Susun! Sizi zilliler.” Aynı anda
“Peki annaneciğim!” dedik, ama gülmelerimiz sesle karışmıştı.
Bir süre sonra baston yere düştü, Güleser ananenin nefesi derinleşti.
Uyumuştu.
Nare bana döndü.
“Hadi balkona çıkalım,” dedi, “hava tam kararmadan biraz serinlik alalım.”
Balkona çıktık.
Gökyüzü kiremit rengiyle mavi arasında gidip geliyordu.
Mayıs ayının tatlı meltemi perdeleri oynatıyordu; bir süre konuşmadan oturduk.
Sokaktan ara ara arabalar geçiyordu, motor sesleri uzakta yankılanıyordu.
Nare’nin sesi düşüncelerime başlamadan böldü.
“Yarın eve dönüyorum,” dedi.
Başımı ona çevirdim.
“Biliyorum. Ev seni bekliyor. Ben de.”
“Eylül...” dedi hafif bir gülümsemeyle,
“Sen olmasan, bu kadarını bile atlatamazdım Benim hayatımda en az bir Eylül hep olmalı.”
“Ben senin dört mevsimin olurum, yeter ki sen soğuma,” dedim gülerek, bu ciddi konuşmayı acilen sabote etmeliydim, biliyorum çok
üzgündü çünkü...
Gözleri dolar gibi oldu.
İkimiz de bir süre sessiz kaldık.
Sonra o sessizlikte Güleser ananenin horlaması duyuldu.
İkimiz de birbirimize baka kaldık ve aynı saniyelerde aynı anda sessizce kıkırtı patlattık. başımı geriye yasladım.
Güneşin son ışıkları yüzümü okşadı. Mükemmel bir esinti çıkmıştı insanı ferah hissettiriyordu.
O sırada kucağımdaki cep telefonum titreşti.
BETMEN’NİN BATMAN ŞUBESİ’ sinden bir mesajınız var. Yazısını görünce ofladım.
- Söylemeyi nasıl unuturum bilmiyorum ama bugün gün bitmeden bana bitirdiğin çizimleri mail den atman gerekiyor çabuk ol!
Gözlerimi olağanca devirdim, beyefendimiz düğün arifesinde bile iş düşünürse daha çok şeyi unuturdu!
Gönderilen: BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ
-HA-YIR
BETMEN’NİN BATMAN ŞUBESİ:
-Beni oraya getirttirme...
Sinsi sinsi sırıttım.
Gönderilen: BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ:
-Evde değilim abilerin yücesiii ;)
BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ :
-Neredesin?
-Çabuk eve geçmen lazım!
Gönderilen: BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ
-Geçemem. Karşı yakadayım hem de Pendik tarafında.
Güleser Ananenin evinde :D
BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ:
-Abicim! Ne işin var orda? Hadi neyse selam söyle de
Nare bıraksın seni, hadi kızım!
Daha mesajını tam okuyamadan, ekranda BETMEN’İN BATMAN ŞUBESİ Arıyor... yazınca Keyfim daha da katlandı. Keyifle açtım telefonu. Nare de o sıra ananesinin üzerini örtmeye gitmişti.
“Çok önemli o çizimler biliyorsun, adamla yemeğe gidicem birazdan Eylül! Hazır yakalamışken ayak üstü çizimleri gösterelim sonra detaylı sunumunu yapacaksın zaten.” Bodoslama konuya dalması beni benden alıyordu.
“Abicim Güleser ananenin yanında Nare kalıyor ya bir kaç gündür hani? O yüzden bakıcısını izne yollamışlar, kadın yarın gelecekmiş. Senin anlayacağın, Nare ananeyi yalnız bırakamaz.” Ve hemen fino köpeği ses tonuna ayarladım sesimi.” Bir arabam olsaydı böyle olur muydu hiç. Hem de bir Defender’ ım olsaydı sen seyretmiştin nasılda uçuyordum hemen eve aklın şaşardı. Ama...”
Telefonun ardında ki kalın sesten derin mi derin iç çekiş sesleri yükseldi. Eee ne demişler alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Abim Yücel sağ olsundu, benim ‘ sen araba süremezsin’ adlı cümlenin baş müstevlilerindendi. On sekiz yaşında öğreneceğim diye tutturdum ne annem ne babam ne de yıkılası gıcık abim bir öğretmemişti. Kursa gideceğim dedim kursiyerlere ne dedilerse hepsi benden korkup kaçmıştı. Ne var yani biraz panik 'ayağımız varsa? Sonuçta öğretecekler ki sürebileyim değil mi ama? Kaç sene geçti üzerinden sonunda bir kursa yazılmıştım İzmir’de lakin olmamıştı alamamıştım. Direksiyonda kalmıştım. Bunu duyan abim öyle dalga geçmişti ki hala sesi kulaklarımdaydı. En azından bana istediğim arabayı alın şoför tutun dedim kendi paranla al demesinler mi. Şoförü de kendim tutacakmışım falan...
Vay be! görün zenginlerin nasıl zengin olduklarını işte, görün! Abim sıkıntıyla ofladı ve “ Geliyorum yanına, seni yarım depo akıl. Ömrümü yedin Yemin ederim.”
İstediğimi yaptırmanın mutluluğu ile keyifle gülümsedim,
“Eylül Erdem gururla sunar.”
BÖLÜM SONU
İntagramdan takip etmeyi unutmayınn karakterler ve yeni bölümler hakkında paylaşımlar yapıyorum canlarım beklerimmmm 💘