Selam Benim Minik ŞAVKLARIM💖✨
Biz geldikkkkk!🌟🌠
💖 keyifli okumalar
satır aralarında buluşalım olur mu?
BÖLÜM 3
“uyuz komşu”
Dünyada herkesin mutlaka pişman olduğu şeyler vardır. Bazılarınınki yanlış kararlar, bazılarınınki yanlış insanlar olur. Benimki ise şu an itibarıyla hayalimdeki arabaya hiç istemediğim şekilde binmek zorunda olduğumdu. Çünkü arkadaşlar... Ben Land Rover Defender’ın içine bu şekilde binmeyi hayal etmemiştim.
Düğün salonunun otoparkında beklerken Yiğit’in askerlik arkadaşı gelip bizi alacaktı. Yiğit çıkmadan aramış birazdan burada olurmuş, öyle söylemişti. Beklediğimiz araç geldiğinde ise gözlerime inanamadım ve pişmanlığım tüm bedenimde isyana kalktı.. Karşımda, ne zamandır gördüğüm 34 SVS 0058 plakalı Defender duruyordu. Üstelik direksiyonun başında da o vardı. Bıyıklı, kaslı, esmer adam. Onu tanımıştım. Tek dileğim, onun beni tanımamış olmasıydı. Ayrıca bunlar birlikte mi kalıyordu anlayamadım ki sürekli bu arabayı görüyordum evimin önünde. Hayır içeriye de alıyorlardı aracı hep benim erik ağacımın önünde duruyordu! Yutkunarak araca baktım. Cam yavaşça indi ve bıyıklı adam önce bana, sonra sırıtarak Yiğit’e baktı. “Geldim Yiğidom. Atlayın hadi.” Yiğit, onun sırıtışına kaşlarını çatarak karşılık vermişti bu ne ciddiyet Yiğidim? Hiç bekletmeden arka yolcu kapısını benim için açtı.
Yapmayın dostlar.
Ben bu arabaya ilk bindiğimde direksiyon başındaydım. Tamam, sürememiştim belki ama olsun. Orası benim için hâlâ özel bir yerdi.
Şimdi bana layık görülen yer arka koltuk muydu cidden?
İçim kan ağlaya ağlaya, biraz da göt korkusundan, Defender’ımın arka koltuğuna binmek zorunda kaldım. Yiğit kapıyı kapatmadan önce hafifçe gülümsedi ve hemen ardından aracı yarım tur dönüp ön yolcu koltuğuna geçti.
Bir an...Nedense yanıma oturacağını düşünmüştüm.
Garipsin Eylül. Vallahi garipsin yani, elin adamı bizim yanımıza
niye otursun ayol!
“Evet efendim. Haydar Ali Turizm seferlerimiz gururla sunar. Rotamız neresidir kaptan?” Haydar Ali bu soruyu Yiğit’e yöneltmişti ama yüzünde tüm dişlerini gösteren bir gülümseme mevcuttu, bir an Yiğit’in de ona “Yıldızları takip edeceğiz! Süvari Gips” diyecek diye bekledim ama Yiğit ona ‘ne var oğlum öyle pişmiş kelle gibi sırıtıyorsun’ anlamında bir bakış ve baş hareketi sundu. Kendini Haydar Ali diye tanıtan bıyıklı bey ise ona doğru sırıtmaya devam edip, başını ‘ulan sen var ya sen der’ gibi sallamıştı. Yiğit dikiz aynasından benimle kısa bir an göz göze geldi. Az önceki bıyıklının sorusuna cevaben;
“Benim eve sür.” Haydar Ali başını onaylar gibi salladı. “Baş üstüne komutanım.” Ardından arabayı çalıştırdı. Onun yanındakiyle dikiz aynasından tekrar bakıştık. Bir gözlerini aynadan çeksene adam bize rahatça baksa mı? Diyen iç sesimle hemen gözlerimi sol yanımdaki cama çevirdim. Hadi canım sende adam bize ne diye bakacakmış!? Tıh, peh! Yani.
Hıı. Şu an bize bakan da Tom Hardy zaten!
Hemen gözlerimi aynaya çevirdim(!) demek isterdim ama o dikiz aynasına bakmasam da üzerimdeki bakışlarını hissetmeye başlamıştım. Çünkü karıncalanmaya başlamıştı yüzüm. Aman Allahımmm! Özel güçlerimi var neler oluyordu Ya Rabbim Ya Resul Allah yav!
Yiğit derin bir iç çekti ve açık olan klimayı kapattı. Evet içerisi fazlasıyla serinlemişti. Dışarısı da keza öyle. Kapatması iyi oldu.
Öhöm öhöm. Yola odaklan yola...
Düğün salonuyla bizim site arasında çok fazla mesafe yoktu. En fazla bir saat sürerdi. Yolculuğun sessiz ve onun bakışlarıyla geçeceğini düşünüp şimdiden kahırlanırken, yanılmışım. Çünkü yeni tanıdığım Yiğit’in askerlik arkadaşı olan bıyıklının, susmak gibi bir niyeti yoktu anlaşıldı ama keşke bu araba yolcuğu bitene kadarki süre sessiz geçseydi....
Dikiz aynasına ben kaçamak bakışlar atarken gene yiğitle gözlerim kesişecek diye beklerken! bıyıklıyla gözlerimiz kesişince, hemen sırıtık dişlerini gösterdi ; “Eee... Sizinle tanışamadık. Ben Haydar Ali Taş. Yiğit’in askerlikten arkadaşı olurum.” E biliyoruz zaten... adını sen dedin. Askerden arkadaşı olduğunuzda yiğit demişti!
Çekil şu aradan da onun kara bakışlarıyla bakışalım be bıyıklı!
“Memnun oldum Haydar Ali Bey. Ben de Eylül. Eylül Erdem.” Dedim yeni tanıştığım insanlara uyguladığım tarifemle -yani nezaketimi koruyarak-. Hala aklımda, geçen Nare’ lerin evinin orada arabasını taciz eden o kız olduğumu hatırlamasın diye dua ediyordum.
Haydar Ali keyifle güldü. “Haydar deyin lütfen. Memnun oldum Eylül Hanım. Ama bir şeyi merak ettim.” Kaşlarım hafifçe havalandı.
Aha Eylül bizi hatırladı arabamı niye taciz ettin diye soracak!
“Bizim Yiğido’nun nesi olursunuz?” dedi dan diye. Gözlerimi istemsizce açtım. Bu ne biçim soruydu lan? Araba tacizini bile bekledim ama bunu beklememiştim ne yalan söyleyeyim? Ne denirdi ki şimdi!? E komşusu olduğunu desene! Ben kem küm etmeye kendimi programlamıştım ki, gökten bir kurtarıcı inivermişti! Yiğit’e döndü bakışlarım, bana fırsat vermeden araya girmiş ve şöyle demişti; “Arkadaşımın kız kardeşi.” Kısa ve net. Al sana gökten inen kurtarıcı cicim! Eee bu adam niye karşı komşusu olduğumu söylemedi?
Ardından Haydar’a baktı yiğit.
“Hem senin çenen yerine ellerin, ayakların mı çalışsa biraz? Gaza yüklensene oğlum.”
“Tamam be Abicim, kızma hemen. Sürüyorum işte. Ayrıca Eylül hanımcım var arabada lütfen. Yavaş gitmek bir centilmenliktir derler hep.”
Yiğit ifadesizce Haydar’ın yan profiline boynuyla birlikte dönüp boş boş baktı.
“Kim?”
“kim kim?” diye karşılık verdi bıyıklı
“kimmiş o diyenler diyorum!”
“Hee büyük büyük atalarımız.”
Yiğit başını iki yana sallayarak sabır çekti. “benim büyük büyük Atalarımın zamanında araba olduğunu hiç sanmıyorum koçum. Seninkiler uzaydan gelme sanırım.”
Haydar kahkahalarla güldü, çok denişik bir insan evladıydı bunu şu yarım saatlik araba yolculuğunda anlamıştım. Bir süre kimseden ses çıkmadan öyle ilerledik yolda, niyeyse bu ikilinin diyalogları bana Egemenle beni çağrıştırdı gibi hissetmiştim ve ben şu an onların ilişkilerini aşırı merak etmiştim iyi mi? En son Komşular mızı damerak etmiştik başımıza neler gelmişti unutun mu? Tam bunu düşünürken Haydar Ali aniden aklına bir şey gelmiş gibi sessizliği bölerek konuştu.
“Anaa bak ne diyecektim sana. Sabah bulduğum kek vardı ya...”
Kek lafını duyar duymaz kulaklarımı bir kendininkiler kadar diktim.. Arka koltuktan önümdeki bıyıklının ensesine ensesine keskin bakışlarımla baktım. Kek...Benim KEKİM! Yiğit neden karşı komşusunun ben olduğumu söylememişti? Belki adam kek için ‘ayy ne kadar düşünceli bir komşun veya komşularımız var’ diyebilir, mutlu olabilirdi yani!!
“Ne keki?” dedi Yiğit, sesi sırada bir şeyi sorar bir tını taşıyordu.
Haydar Ali kahkaha attı. Şen şakrak bir insan evladıydı onu anladıkkk! başka zamanda seninle oturur sabaha kadar gülerdim canım bıyıklı Haydar lakin şimdi gülme kaslarım çalışmıyor. Daha sonra şey ederiz senlen. Şimdi konuya gellll. Please!
“Yahu şu komşunun getirdiği hani benim elimden kapkaççı gibi alıp kenara koyduğun kek. Hani yiyecektim de sen ‘dur, yeme onu pek güzel olmamış, belli olmaz, sonra miden bozulur zehirlenirsin falan uğraşamam senle’ demiştin.”
Nüüeeeyyyy!
Nasııı?
Kimin o kek?
Benimki mi?
Hiiiiii!!!!
Uyuz komşu!
Boğazım aniden düğüm düğüm düğümlendi.
Ne güzel iyiki Yiğit karşı komşun olarak tanıtmadı seni! Hale bak
rezil olduk kepazeler dolusu utanç içindeyiz!
Böyle mi düşünmüştü.
Yiğit benim yaptığım keki kötü bulmuştu.
Evet salak! Gözümüzlende gördük şimdi kulağımızlanda duyduk!
“Karşı komşun o kadar düşünmüşşşş, yapmışşş, getirmişşşş. İnsan düşünüp kek getirene öyle der miiiiğğ...diyecektim ama...” Haydar Ali devam ederken yüzünü ekşitti ve kafasını o aklına gelen şeyi def etmek ister gibi sallamaya başladı. Bense hayretle ağzımı açıp HAH! dedim sessizce ve başımı öyle mi? der gibi ense köküne köküne lazer ışınlarımı yolladım... Yiğit ise sanki onun ense köküne bakıyormuşum gibi ensesini çaresizce ovuşturmaya başlamıştı. Yiğit’in dişlerinin arasından Haydar’a susmasını söyler bir fısıltı duyumsadım ama benim gibi Haydar da anlamamış görünüyordu.
“Buraya gelmeden önce merakıma yenik düşüp tadına baktım. Vallahi Yiğido, sen haklıymışsın be. O kek neydi öyle gardaş? Ben hayatımda böyle bir şey yemedim. Acı mı desem, başka bir şey mi desem bilemedim. Adını koyamadım yani zehir zembereği bir şeydi.”
Haydar Ali Beyin! Her kelimesi her cümlesinde yerin dibine dibine giriyordum. Bıyıklı Haydar! bak canımı sıkmaya başladın!
Yiğit boğazını temizler bir ses çıkartıp dikiz aynasından beni yokladı. Artık o aynadan neyle karşı karşıya geldiyse gözlerini kocaman açıp Haydar ‘a bağırdı. Evet! Tam tamına bağırdı uyuz, komşu müsveddesi! Hayır niye ve neden bağırıyorsunuz adamcağıza! Sizin benim yüzüme diyemediklerinizi sizin ağzınızdan bana iletiyor ne güzel!
“Lan oğlum az önce sus demedim mi ben sana!” ve desibelinin farkına varıp kısarak devam etti. “Ayrıca yeme dediğim şeyi niye yiyorsun oğlum sen! Ben hiç mi bir özelimi senden saklayamayacağım lan!”
Özelmiş. Peh, tıh, tükürük! Özelimi kaldı bu işin artık! Rezil rüsva olduk burada. Tek amacım insanlık namına bir kek yapıp hoş geldiniz demekti yani bu! Derin bir iç çekiverdim istemsizce...o an fark ettim ki. Bir aydınlanma geldi niyeyse. Kızdığım şey ne kendime ne kekime ne de bıyıklı Haydar’a değildi.
Yiğit’in benim hakkımdaki düşüncesiydi....
Belki de saçma bir şeydi.
Belki de fazla anlam yüklüyorum. Evet bana karşı çok nazik ve kibar davranmıştı bizim garipliğimize gülmüştür ama demek ki içten içe dalga konusu da olmuşuz ben, KEKİM ve Nare..
Bu üçlü bir daha asla yan yana gelmeyecekti...nokta...
Yiğit’in düşüncesini gelecek olursam. Şimdi ciddi olma vakti. Evet, ben olsam bende kekimle dalga geçerdim. Ne diye bu kadar takıldıysam buna...
Ama...ama... işte insan bazen en küçük şeylerden bile kırılabiliyor demek ki.
Haydar:
“ulan naptım sanki ya alla alla alem adamsın he. Kötü dedin, yeme dedin, kaçırdın benden. Bende dedim ki ben yemeyeyim diye öyle dedin. Merakıma yenik düşüp yedim abi beni suçlayamazsın şimdi! Ayrıca hakkını yemişim helal et! kek cidden kötüymüş bro. “
Yiğit tekrar dikiz aynasından bana baktı lakin ben gözlerimden alev fışkırttığıma emindim, yanım yanım yanıyorlar şuan! Yiğit, boğazına kılçık kaçmış kedicik gibi tekrar tekrar temizledi.
“Haydar.” Tek kelime. Ama sesi, susması gerektiğini anlatmaya yetmişti. Lakin geç kalmıştı cicim. Sürsün eşeğini Merzifona!
Merzifon’un ineğimi yoksa eşeğimi meşhurdu ya?
Konumuz bu mu?
Ay ne var ne! Bir sus da kafamı dağıtayım en azından ya!
Haydar Ali bir an sustu. Ve gözlerini kocaman açtı. Evet canım! Sessizce el hareketleri ile arkasındaki beni gösterip. Kekin sahibinin de karşı komşusunun ben olduğumu da ayıkmıştı. Belkide uyuz Komşum Yiğit en başından komşusu olduğumu bıyıklıya deseydi belki bu kadar gevezelik etmezdi. Benimde minnoş kalbimi kırmazlardı!!! Seda Tripkolic’e bağlayacaktım birazdan.
Haydar bıyıklısı “Hassss!” diye tısladı.
Yüceler yücesi Land Rover Defender’ımın içerisinde yerin dibine gömülmüş halde o rahat koltuklarında diken batıyormuş gibi sustuğum yerde kendi düşüncelerimle baş başa kaldım. Tamamıyla soyutladım kendimi Defender’ın içinde. Melekler beni alıp götürsündü!
Burnum neden yanıyordu Defender?
Boğazımdaki bu ağırlık neydi Defender?
Üzülmüş müydüm gerçekten Defender?
Evet hem de baya üzüldün. Kalbinin çıtırdadığını duydum ne iş?
Ve bundan daha sinir bozucu olan şey...
Buna Yiğit Kayabey ’in sebep olmasıydı.
Heh anladım ben,aldım cevabımı devam et sen...
Kendi içimden öfledim ve kafamın içindeki sese bağırdım: Bir kes be! Ne anladın acaba he? ne anladın yurda gül yani!
O artık UYUZ KOMŞUM YİĞİT BEY’Dİ bitti!!!
Haydar Ali’nin son cümleleri hâlâ kulaklarımda yankılanırken Yiğit elini alnına götürüp derin bir nefes aldı ve yakınır gibi;
“Haydar...” dedi Bu kez sesi biraz daha sertti ve hafif çaresizlik seziliyordu.. adını mı ezberliyorsun cicim? Yoksa utandın mı bakiyim? Yüzün mü kızardı? Yok yok benim yüzümün yansımasıdır o!!! Haydar Ali susmuştu çoktan ama cidden artık çok geçti. Çünkü ben duymam gereken her şeyi duymuştum. Burnumun ucunda bir sızı hissettim. Sanırım olayın şoke evresinden yeni çıktım. Hislerimi kaslarımı hissetmeye başladığıma göre kesin öyleydi.. Ne zamandan beri böyle hassas olmuştum bilmiyordum.
Sonuçta ne olmuştu ki?
Bir kek beğenilmemişti. Üstelik bir insanın hayatında ilk defa yapılan bir kekti bu!
Dünyanın sonu değildi. Adam zaten gözünün önünde çiğneyemeyip çıkarttı. Teşekkürünü etti bitti gitti. Gerisi beni ilgilendirmez ki. Zaten keki elime yüzüme bulaştırmışım. Güzel iltifatlar duysaydım asıl o zaman sorun olmazmıydı arkadaşlar. Benim derdim neydi şuan!
Ama mesele kek değil ki salak mısın Cemile! Kendinde söyledin ya
az önce! Mesele, yeni tanıdığımız Anadolu aslanı gibi olan adamın
tekinin gözünde nasıl göründüğümüzdü, adam hayatında bir daha
bizim yüzümüzden kek yiyemeyecek. Hep acabamı diye sorgulayıp biz
geleceğiz aklına ulan!... Ayrıca o bize salondan çıkmadan önce ne
demişti?
“Vallahi ben de kek için teşekkür edecektim.” Demişti ve
ışıldayan kara gözleriyle bize bakmıştı!
O kara gözleri çıksın! Kara gözler ışıldar mıydı hem! Yalancı...
Sonra birde, “Pek yiyememiş olsam da kokusu bile beni çocukluğuma götürmeye yetmişti ve buna ihtiyacım varmış gibi hissettirdi. Ayrıca gerçekten o keki yemek istedim ama…” diyordu anadolu aslanı...
Külliyen yalan! Yalanın ete kemiğe bürünmüş halidir Yiğit Kayabey...
Of aney of. Anadolu aslanı gibi bu arada hak vermesem kul hakkına girerdim şimdi..
Derin bir nefes aldım. Ve aklıma gelen ilk şeyi söyleyiverdim.
“Şey... Benim merkezde bir işim vardı. Burada inebilir miyim acaba?” gecenin BİR vaktinde çarşıda ne gibi bir işim olabilirdi sorgulamayınız!
Sesim normal çıkmıştı. En azından ben öyle sanıyorum. Ama insanın sesi ne kadar sakin olursa olsun, bazı kırgınlıklar davranışlarından belli oluyordu. Bende tam olarak bunu gerçekleştirecektim ama bir tık kendimi tutmaya çabaladım bakın çabaladım diyorum çünkü az önce yapacaklarım tamamen içimdeki eylülün kendine hâkim olmamasından kaynaklanacaktı. Eylül dürtüsü denen bir yaratık yaşıyordu bünyede yapacak bir şey yok artık! Ama önce, cidden Şöyle ki bir iç savaş verdim. Öncelikle Sağ tarafımda ki melek figürü bana olay yerinden sakince ve yavaşça uzaklaşmamı tembihliyorken, sol tarafımda Tırpanı ile keyifle oturan şeytan ise, sıç ağızlarına diyordu...
Beyninizde iç sesiniz, nefsiniz ve melekle - şeytanınız oturup istişare ettiğini düşünebilir misiniz? Eee... Tamam o zaman ben bir ruh ve sinir hastalıklarına görüneyim. Anlaştık!
Yiğit o keskin bakışlarıyla camdan dışarıya baktı. Gerçekten de merkezdeki göbeğe gelmiştik. Ama birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sanki bir şey diyecek gibiydi ama sanırım yemiyordu! Sıkıyorsa yesin bakalım! Bakışlarımdan anlamıştı ona dağ, taş sövdüğüm tabii, gıkı çıkamazdı!
Haydar Ali ise mahcup bir ifadeyle aracı sağa çekti ve hemen dörtlüleri yaktı. Ağzı kırılasıca niye sırıtmıyon he? Sende mi utandın! Az önce beni yererken çok keyifliydin sankim!!
Kapı koluna uzandım. Land Rover Defender’ın içinden daha önce hep farklı duygularla inmiştim. Heyecanla. Mutlulukla. Belki biraz da hayaller kurarak. Ama bu sefer...
İçimde garip bir ağırlık vardı. Pişmanlığım buydu işte.
“İyi geceler, beyler.” Kötü geceler baylar! Uyuyamayın innnşallah emi!
Cevap beklemeden kapıyı açtım ve topuklularımla kaldırıma atlar gibi indim. İyi dengede kalabildim!
Birde düşseydi tam olurdu valla. Ben bile ağlanacak halimize gülerdim.
Sus kız! Allah korudu...
Arabanın içinden birkaç mırıltı duyar gibi oldum ama umrum dışıydı efendiler! Sesim sakin çıkıyordu. Belki ama kanım kaynıyordu benim! Yüzüm de öyle görünüyordu muhtemelen ki bunu uygulamalı Yiğit’in tavırlarından anladık!. Ama ben kendimi biliyordum. Ben hiçbir şeyi saklayamazdım, dilimden önce hep yüzüm konuştuğu için hiç anlaşamıyorduk kendileriyle.. indiğim kapıyı kapatmadım yavaş ve ağır adımlarım la arabanın arkasına dolandım. Yiğit’in oturduğu tarafa geldim, sol omzumda tırpanını törpüleyen şeytan kıskıs gülüyordu! Arka kapıyı Yiğit’in açtığı camından görünen gözlerinin içine içine bakarak açtım onu da diğer kapı gibi açık bıraktım, ani esen rüzgarla kırmızı elbisemle dalgalı saçlarım uçuştu yırtmacı arkaya kaydığı için beyaz sütun gibi duran bacaklarım geceye ay gibi düştü. Göz ucuyla bakıyordu bana. Ne yaptığımı anlamış olacak ki gözlerini saniyelik kapatıp açtı. Öylece çekip gideceğimi düşünüyordu Anadolu Aslanı lakin daha henüz beni tanımıyordu!
Bir şey söylemesini beklemeden hiçbir şey olmamış gibi arkamı döndüm ve aynı ağır adımlarım la şehrin gece sesine karışan topuklu ayakkabımın tok sesi eşliğinde kaldırım boyunca uzaklaşmaya başladım.
Mayıs ayı olmasına rağmen geceler hâlâ serindi. Üstelik ben bütün akşamın heyecanıyla terlemiş, yanıma bir şey almayı akıl etmemiştim. Göbek atmaktan ve sabahtan beri topuklularla ayakta durmaktan imanım gevremişti!
Harika Eylül.
Gerçekten harika karar.
Karşıya geçmek için sağımı solumu kontrol ederken gözüm tekrar arkaya kaydı. Land Rover Defender hâlâ yol kenarında bekliyordu ve Dörtlüleri hala yanıyordu.
Gitmemişlerdi... niye?
Neysee ... Asla görmemezlikten gelmeyeceğim canım Defender’ı cidden görmezden gelip yaya geçidinden geçtim usulca ve kalabalığın arasına çoktan karıştım. Kollarımı birbirine sardım. Soğuk yavaş yavaş içime işliyordu. Ellerim, kollarım, bacaklarım... Hepsi uyuşmaya başlamıştı. Ama asıl üşüdüğüm yer orası değildi. Çünkü aklım hâlâ o arabadaydı ve kalbimdeki o anlamsız ağırlık hâlâ yerindeydi.
Haklı değil miydi?
Evet...belki... olabilir... neden ama!
Yiğit yanlış bir şey söylemediği Sen çok anlam yükledin!
Kalbimi kırdı uyuz! Arkamdan böyle konuşmasını niye duymak zorundaydım ki! Ben bu bilgiyi duymadan da hayatıma devam edebilirdim yani!
Uyuz herif manyak yakışıklıydı evet! ama ben ne demiştim! Zekaya bakıyorum ben bir erkekte tamam mı! Bir an yakışıklılığı hipnoz etmiş olabilir, insanlık halidir... affedilebilir. Lakin bir kez daha görmüş olduk ki kızlar. Hiçbir erkeğin kaşına, gözüne bakmayacaksınız. Gerekirse kafasını yarın ve içine bakın! Bakın bakalım Beyin adındaki organı varmı içeride! Kalbe daha sonra bakarsınız..!
Keza ben -babacığım sen üstüne alınma ama- etrafımdaki tüm erkoların beyninin olmadığını düşünüyorum... özellikle Egemen adlı soytarı kılıklının! Başı o çekiyordu çünkü!
Okkalı bir öfleyip, artık çalışmaya başlayan beynimle, Bir karar vermiştim. Bu saatten sonra Yiğit Kayabey’i görmezden gelecektim.
Müstakbel karşı komşumdu, evet. Bir işi düşerse yardım ederdim. Ama onun dışında... Yok sayacaktım. Beni ne kadar az görürse o kadar çabuk unutulurdu belki bu olay!
Bence bir işi bile düşmesin, biz onu da batırırız. Hiç güvenim yok
sana!
Ne yani evi mi taşıyayım! Hayatta olmaz dedem bana verdi o evi... canım dedemmmmm çok özledim seni... o çipil çipil bakan gözlerini özledim... Güçlü bir iç çektim. Dedem olsa onu bastonla döverdi!! Aklıma düşen sahnelerle buruk bir tebessüm etim. Dee Nazım beni rahat bırakmıyor dede onu döv dediğimde bastonu ile Nazımı’ı kovalamıştı.. Ah ah.. Şimdi dedem yoktu ve Biz kaçacaktık!
En azından Uyuz komşumun gözüne gözükmemeyi deneyebiliriz bence! Asla ve asla bile isteye gözüne görünmeyecektim. Bu utanç ve kırgınlık, parıldayan ışıltılı benliğime acımasız bir darbe indirmişti. Toparlanmak benim için çok önemliydi.
*
“Şaka yapıyorum de!”
Sabahın köründe kulağımda yankılanan Nare’nin sesiyle gözlerimi açmıştım ve onunla birlikte şimdi dün gecenin kritiğini yapıyorduk.
Eve döner dönmez uyumuştum. Ve sabah sabah Nare yatağımın boş kısmında kollarını bağlamış bir şekilde beni sorguya çekiyordu e ben de her şeyi anlatmıştım tabii durur mu Anadolu kızı! Hemen uykum kaçmıştı! Dün gece annem d beni bulamayınca Nar ye kükremiş tabii, sabahın köründe o olayı da anlatınca kesin bir gözüne gözükmeyeceğim kişi de Anne olmuştu..
Omuzlarımı silktim.
“Ne var yani? Doğru değil mi? Niye bu kadar şaşırıyorsun?”
Nare gözlerini kıstı ve yatağın üzerinde doğrulup bana baktı.
“Eylül... Sen iyi misin?” uzatıp bir de ateşim var mı diye elinin tersini alnıma dayamıştı.
Kaşlarımı çatıp alnımdaki eline baktım şaşı şaşı. Nare’nin elini alnımdan iterken;
“Niye?” diye sordum.
“Çünkü sen böyle melül melül cevap veren biri değilsin. Benim
bildiğim Eylül, daha olay bitmeden karşı tarafın yedi sülalesini
bellerdi.”
İstemeden gülümsedim.
Ama sonra yüzüm tekrar düştü.
“Bilmiyorum Nare.”
Derin bir nefes aldım.
“Garip bir şekilde zoruma gitti. Belki de saçma bir şey ama... Dalga konusu olmuşum be kızım. Hemen oradan uzaklaşmak istedi canım”
Nare’nin yüzündeki ifade biraz yumuşadı.
“Ah güzelim. Mesele aslında kek değil.”
Başımı eğdim.
“Değil.”
Bir süre sessiz kaldı.
“Tamam. O zaman şunu söyleyeyim. Adam biraz düşüncesiz davranmış olabilir. Ama sen de kendini yiyip bitirme. Bir kendini bilmez adamın yüzünden üzülmek sana yakışmıyor.”
Haklıydı.
Ama nedense içimdeki ağırlık hâlâ geçmemişti.
“Ben de öyle düşündüm zaten. Yarı yolda indim ama kapısını kapatmadım sonra bir tur dönüp diğer arka kapıyı da açık bıraktım.”
Bir saniye sessizlik oldu. Nare Gözlerini iki kere kırpıp açtı sonra da okkalı bir kahkahayı patlattı. Yine sesi içine kaçmıştı... gözlerimi kısıp bende istemsizce onun bu haline kıkırdadım. Ne yapayım tutamıyorum, insafsız çok komik gülüyordu!
“ Ay Eylüş’cüm, yapmışsın yapacağını ya! Bu bile yeterli olmuş. Oh olsun! İnip kapatsınlar. Madem sinir ettiler seni.”
Bu dediğine de gülmeye çalıştım ama onun kadar rahat gülememiştim.
İşte en sinir bozucu olan da buydu. Ben niye hâlâ bunu düşünüyordum?
Dimi nasıl olsa bu bir insana ilk rezil oluşumuz değildi!
Hemen kendime dönmem gerekiyordu. Bir anda yataktan jet hızıyla fırladım ve Nare’nin omuzlarından bir pembe panter edasıyla tuttum.
“Ama bu akşam o akşam kızım! Şu kafaya bir format şart..”
Nare gözlerini büyüttü. Ne demek istediğimi anladı. Abimin düğününden önce gitmeye söz verdiğimiz şeyi ertelemiştik çünkü Nare yi ananesi çağırmıştı o yüzden gidememiştik. Şimdi tam sırasıydı.
“Alemlere mi akıyoruz?” diyen Narenciğimi
“Kesinlikle.” Diyerek onay çektim.
“Heyt sexy bebeğim. Akşama locamızı Bora’ya ayarttırıyorum o zaman!”
*
Nare’nin odamdan çıkmadan önceki son cümlesi hâlâ kulağımdaydı.
“Bu akşam o kulüp bu iki gacıyla sallanacakkkk.” Demişti..
Haklıydı. Sallayacaktık valla!
Çünkü ben bir adamın, hem de daha doğru düzgün tanımadığım bir adamın, söylediği birkaç kelime yüzünden sırf yakışıklı olduğu için, bütün enerjimi kaybedecek biri değildim. Enerjimi geri yüklenip kulüpte harcamalıydım!
Temiz bir kahvaltıdan sonra bir ince bel çayımı alıp mutfağın olduğu tarafta açık duran camlı kapıma yöneldim. Bahçeye adımımı atar atmaz ayağımdaki terliklerimi fırlattım sol terlik sağa, sağınki sola fırlamıştı. Ayak tabanlarımda hissettiğim taze biçilmiş – geçen ay Abim biçmişti – çimenlerle yüzüm aydınlandı. Derin bir nefesi ciğerlerime esir etmek isterdim ama aldığım kokuyla gözlerimi devirdim. Çıplak ayaklarımla elimde ince belli, zenci dudak payı bırakılmış çay bardağımla beraber evimin sağ köşesine doğru ilerledim.
İstediğim konuma gelince de sanki Dış sokak kapımdan görebilecekmişim gibi parmak ucuna kalktım tabii ki bir şey göremedim. Oflayarak gerisin geriye döndüm.
“bir aydır bitmedi şu tadilat! Bitmeyen inşaat yapmışlar anasını satayım! Bir aydır çektiğim gürültü yetmezmiş gibi moloz kokuları, çimento kokuları etrafımı sarmıştı. Baharın esintisi de cabası! Yiğit’in arka muhitlerinden başlayan rüzgâr, benim muhitime doğru esiyordu hep! E be Yiğit adamı! Bu neyin bitmez tadilatıydı acaba? Evleniyor musun anlamadım gitti! Parmağında yüzük görmemiştik gerçi ama aman aman neyse unutalım Yiğit’i şimdi. Hiç gerek yok hatırlamaya!
Çayımdan bir yudum alarak geçen bahçeye Nare ile çıkarttığımız koltuklara doğru ilerledim. Bunların tasarımları da bana ait demek isterdim ama nayn dostlar! Dedemin tasarımıydı bu bahçe mobilyaları ve en az yirmi yıllık vardı. Deki be adam! sen bunun tasarımını neyle yaptın be!? Yirmi yılda hiç mi çürümez. Hiç mi yıpranmaz? Bırakınız onları; modası bile geçmiyordu. Sadece üzerine Nare ile pofuduk, yumuş kırlentler ve minder alıp koymuştuk. Bahçenin ortasında rengarenk duran bahçe koltukları sanki ayrı bir çiçek şöleni gibiydi. Yumuş minderimin üzerine sere serpe oturdum ve bir fırt daha çekerken çayımdan gözüme hemen yanımdaki toprağa ekili duran ortanca ya kaydı....
Kış boyunca kuru dallarıyla öylece duran ortanca, nihayet yeniden yeşermeye başlamış görünüyor. İnce dallarının üzerinde beliren küçücük yapraklar, güneşe çıkmak için birbirleriyle yarışıyor gibiydi. Bazı dalları diğerlerinden daha fazla uzamış, mutfak camının mermerine doğru eğilmişti. Biraz dağınık, biraz arsızdı. Ve onun bu arsızlığı benim hoşuma gidiyordu hep...
Elimdeki bardağı küçük cam masanın üzerine bıraktım ve ortancanın yanına doğru yürüdüm. Dallarından birine dokundum. Yeni çıkan yapraklardan biri parmağımın ucuna değdi. “Seni bütün kış bekledim.”
Bahçedeydi... Farkındayım!
Bitkiye isim vermeyi de düşünüyorsun, değil mi?
Kaşlarımı çattım. Oha harbi benim iç eşimsin sen kız!
Allah’ım.
“Ne var?” diye çemkirdim dışımdan. Kahverengi dalgalı saç tutamımın bir kısmını geriye atarak. Sıcaklık kızdırdı yine.
Hiç. İnsanların evcil hayvanlarına isim verdiğini gördüm. Ama sen gidip ortancaya isim vereceksin.
Neden olmasın?
Çünkü o bir ortanca.
Bir süre çiçeğe baktım. Gerçekten de şimdiye kadar ona bir isim vermemiştim. Çocukluğumdan beri bu bahçedeydi. Ben büyüdükçe o da büyümüş, her baharda yeniden yeşermiş, yaz geldiğinde iri çiçek kümeleri açmıştı. Moru, pembesi, mavisi, beyazı karışık karışık açardı hep... Belki de artık, şimdi, şu andan itibaren bir adı olmalıydı. Ve hiç düşünmeden ağzımdan bir isim fırlayı verdi.
“Osman.”
İç sesim sustu.
Bir saniye geçti, İki saniye geçti derken
Ne?
Osman. Diye tekrar ettim aynı zamanda da başımla tasdikliyordum.
Niye Osman?
Omuz silktim.
“Ortanca O ile başlıyor. Osman da O ile başlıyor.”
Hayatımda duyduğum en kötü isimlendirme yöntemi.
“Senin fikrini sormadım.”
Bitkinin de fikrini sormadın.
Ortancaya baktım direkt. Dallardan biri rüzgârla hafifçe sallandı. Gülümsedim. Bak. Kabul etti.
Rüzgâr esiyor!
Kıskanıyorsun.
Eylül, o bir ortanca.
“Artık değil. Artık Osman.” Elimi dalının üzerinden çekip doğruldum telefonuma mesaj gelmişti ve bildirim sesini duyan İç ses denen ruhani varlığım bu sayede aniden sesini kesmişti.
Ben de bunu zafer kabul edip bahçe koltuklarından birini Osman’ın yanına çektim. Koltuğu toprağın üzerine yerleştirip diğerini karşısına koydum. Ardından oturup ayaklarımı uzattım. Güneş yüzüme vuruyordu. Esmerleşmek istemesem de bir tık D vitamini almalıyım bahanesiyle anın tadını çıkartmaya çalıştım. Bahçenin havası değişmişti. Kışın o ağır, gri sessizliği gitmiş; yerini kuş seslerine, hafif rüzgâra ve karşı komşumun inşaat kokusuna bırakmıştı!!!
Osman da sanki bütün bunları izliyormuş gibi yanımda duruyordu. Henüz çiçek açmamıştı. Ama dallarının arasında pembe ve mor çiçeklerin ilk izleri belli oluyordu. Birkaç hafta sonra bütün dallarının iri çiçek kümeleriyle dolacağını biliyordum.
Elimi bulunduğum yerden uzatıp en uzun dalını düzelttim.
“Şu saçını da biraz toparla Osman.”
Osman’ın yapraklarından biri güneşin altında parlıyordu. Parmaklarımı o yaprağın üzerinde de gezdirdim.
“Ben bu utançla, rezillikle ekstra kepazeliğimle ne yapacağım he Osman? Bana bir söyler misin?”
Ciddi ciddi cevap bekledim ve gözlerimi devirdim çayımdan fondip yapıp son damlasına kadar sömürdüm.
“Bu hayatta sen olmalıydım be Osman. Ot gibi yaşamalıydım.... İnsan görmeye gerek yok havamı suyumu güneşimi dünyacım sağlardı zaten...Ama nerdeeee biz bu hayata rezil kepaze olmaya gelmişiz ayol!
“Tanıdıklarımızın belası, tanımadıklarımızın korkulu rüyası olup çıktık bu 24 yıllık yaşamımızda iyimi!”
O sırada telefonuma art arda gelen bildirimlere elimi telefonuma atmıştım ki zil sesim çalmaya başladı. Ekranımda sabah adını değiştirdiğim, KÖSEM SULTAN arıyor... Yazısını görür görmez gözlerimi pörtlettim.
“hiiğğğğiüü!” anında hazır ola geçtim ve etrafıma bakınmaya başladım. Sokak kapısını dinledim. Etrafta aradığım türden bir hareketlilik sezmeyince bir tık oh çekip yutkundum. Battı fishing yan going usta, deyip telefonu açtım.
“Üylül’cüğüm?” diyen sesle kulağıma korkuyla dayadığım telefonumun ekranını yanlış mı gördüm ben diyerekten geri çekip ekranı tekrar okudum.
“Kiminle görüşüyorum?” dedim direkt. Bu kadın kimdi ve anneme ne yapmıştı!
“Ahahaha! Canım kızım çok şakacısın annenim ya ben. Hahaha biliyorsun bizim kızı çok şakacıdır. Bak kızım hoparlördesin burada kimler var kimler!” diye bir uyarı ayarı çaktığını anında anladım.
Bende bir an yumuşadı sanmıştım tüh be!
Ben daha gıkımı çıkarmadan karşıdaki ses beynimin en ücra köşelerine zuhur etti. Duyduğum sesle dona kaldım.
“Eylül kuşu?”
Gözlerimi yumup sol elimi havaya kaldırıp yumruk haline getirdim oradan da ağzıma sokmaya çalışarak küçük çaplı kendi kendime sessizce bir kriz geçirdim.
“Nazıııımmm!?” dedim çok şaşırmış gibi.
“Eylül kuşum, dün nikah akdine yetişemedik biliyorsun yurt dışında konferanstaydım. Ailemde deniz turundan bugün akşam dönecekler. Diyoruz ki ben zaten annenlerdeyim. Sende buraya gelsen annemler buraya gelince de beraber oturur Eski aile sohbetlerimizi gerçekleştiririz, eskisi gibi he?” eski deme bana Nazım! Eskiler hiç hoş değildi nazım! Konuşturacaksın beni gene illaaaa!
Sidikli Nazımı’ın ailesi de annemle babamın aile dostuydu ama öyle sık görüşmedik bir on yıl kadar! Nereden çıktı bu şimdi ya?
En azından dün düğünde Nazım yoktu! Bence şuan ki olay daha iyi.
Doğru. Ben onu unutmuşum ya. Annemler tabii sidikli Nazım ve ailesini davet etmişti ve neyse ki gelememişlerdi. iyi ki! Iyyy! aman aman! Yoksa gecem zehir geçerdi!
Zehir mi dedin? Bu bana keki hatırlattı ve kekte bana bıyıklı ile Yiğit beyi anımsattı...
Beş dakika sus nooolursun ya! Zaten şuan bir sidikli nazım çekiyorum getirme aklıma şunları! Yakında bir psikoloğa gitsem iyi olur. Egemen Kafadan kırıksın diye diye kafadan kırık etti iyice beni!
Aniden ses kesiliyormuş taklidi yapmaya başladım.
“Can B-s tüne—giriyorum- seni tam duy-ama- hadi bay bay” Türkçesi şu canım ben şimdi tünele giriyorum, sesini tam duyamadım hadi bay bay dedim! Anında sanki telefon kendi kesilmiş gibi kapattım yüzüne.
Saftirik sidikli Nazım anlamaz da karşısında oturan zekiliğin kitabını yazmış kösemler kösemi sultanı Nehir Erdem anlamıştır ve bana okkalı bir güzel saydırıyordur şimdi. Buna adımın Eylül, ortancamın ise Osman olduğu kadar emindim!
Ortanca Osman’ıma şöyle bir baktım. “Napam ayol? Akşama Clup’a gidiyorum desem anam beni yer bitirir. Nazım sidiklisi peşime düşer gece kafamı dağıtmaya çıkacağım derken kafamdan olmaktan bahsetmiyorum burada!
Neyyyse! Kalk kızım Eylül go! Abin hazır balayında fanfini fonfon yapıyorken sende birkaç tasarım planla. Yücel’er yücesine takdim ederiz gelince...
*
Nare ile birlikte evden çıktığımızda yüzümde istemsiz bir gülümseme ve heyecan vardı. Karşı villaya baka baka Narenciğimin Mini Cooper’ına, siyah mini elbise ile bindim ve Narenciğim Mini Cooper’ ının tavanını komple açtı. Saçlarımız uçuşa uçuşa yola koyulduk.
Nare müziği açmıştı çoktan. Bu kafayı dağıtmaya ihtiyacım en acilinden vardı efendiler! Çünkü son birkaç saattir fark etmeden bütün enerjimi bir adamın düşüncelerine harcamışım. Pilim resmen bana resti çekti depoyu fullememi haykırıyordu. Kanım kaynıyordu müziğin en küçük tınısında bile. Bu kadar açtım dans etmeye işte. Dans demek ben demekti. O kadar erkeğin arasında oğlan çocuğu gibi gezerken annem beni dans kurslarına baleye falan yollardı. Ah canım annem. Dansı sevmemi sağlayan tek insandı o.
Yaklaşık yirmi dakika sonra şehrin en hareketli caddelerinden birine geldik. Karşımızdaki mekân uzaktan bile kendini belli ediyordu. Neon yazılarla yazılmış tabelayı ışıldayan gözlerimle okudum.
BOR-SA CLUP...
Uzun bir giriş kapısı, içeriden taşan müzik sesi ve kapının önündeki kalabalık... Nare gururla baktı.
“Hazır mısın?”
Gülümsedim.
“Ben her zaman hazırım.”
Kapıya yaklaştığımızda güvenlik bizi görünce hemen kenara çekildi. BOR-SA CLUP ın sahibi bizim Bora idi çünkü. Sürekli burayı su yolu haline getirdiğimiz için adamları bizi tanıyorlardı.
“Hoş geldiniz Hanımlar yeriniz hazır.”
Nare bana dönüp sırıttı.
“Bak bak. Hanımlara gellll.”
Sadece kıkırdadım. Bunu söyleyen korumanın Nare’e karşı bir ilgisi vardı ama Nare’nin ona bir ilgisi yoktu. Adam keldi ve Narenciğimin kriterlerine kellere ve bıyıklılara yer yoktu.. Üzülmedim değildi koruma beyin Nare’ ye bir bakışı var görmeniz lazımdı sanırsınız karşımda kel Ahmet kural var Sıla’ya bakıyor o derece yani! adam bana böyle baksa çoktan yelkenleri suya indirmiştim de işte bilin bakalım ne eksik!
Yiğitte bize hep bakıyor kanka. İzliyor hep!
İçeri girdiğimiz anda müzik sesi bütün düşüncelerimi bastırdı. Işıklar, kalabalık, kahkahalar... Burası tam anlamıyla başka bir dünyaydı. Ve sizi de içine çekiyordu...
Nare koluma girdi.
“Önce patrona selam verelim bak şurada.” Diyerek Bora zibidisinin olduğu köşeyi gösterdi. Baktığım gibi Iyk dedim. Bu zibidi beni asla şaşırtmıyordu asla! adam bir kızı tutmuş duvarda sömürüyordu resmen! Hemen bakışlarımı başka yöne çevirttim. Nare buna güldü. “Kızım niye gözünü kaçırıyorsun baksana ne güzel öpüşüyorlar. İkisi de gözde bekar yani yasak bir şey yok ortada.”
Nare’ye kaşlarımı kaldırarak hayretle baktım.
“ Ayy pardon ya! öpüşen çift görünce durup izleyemiyorum kusura bakmayın!” diye sistemle yakındım.
“Ah ah Eylüş’üm. ilk öpücüğün hala sende. Bir öpüşsen bir o şeyin tadına baksan varyaaa. Of offf.” Diye iç geçiren Nare ye pörtlettiğim gözlerimle baktım, edebi el verse hemen şuracıkta - aha yanımızdan geçen şu pezeveng gömlekli insancığı tutum öpecek o denli kendinden geçmişti! Kalabalığın ortasında dans edenlerin arasında öylece dikiliverdim.
Yuvalarından çıktı çıkacak gibi duran gözlerimi gören Nare çabuk toparlandı lakin. Yemezlerdiiii.
“Nare” dedim.
Nare ellerini iki yana salladı “Yok öyle bir şey! “ dedi. Ağzımı açtım eliyle durdurdu. Elini indirdim. Tekrar araladım dudaklarımı bu seferde Koluma girip beni Boraya doğru sürükledi.
“Kızım sen kiminle ne zaman öpüştün de ben bilmiyorum bunu! Ex kocanla mı yoksa ohaa!! ”
“ay hayır be!! Adamın sevdiği bir kadın var eli elime değmedi. Başka biri bu, hem Yok dedim öyle bir şey. Yani tamam dudak dudağa değmiş olabilir ama. Bu benim suçum değildi. Adam kendi üzerime düştü öyle oldu yani. Bıyıklı bir şeydi zaten dudağına değmedi dudağım bile “ Nare’nin her kelimesinde benim gözler kaşıkçı elması gibi koca koca oldu. yalan söylediğini anında kavradım. Şunun şurasında kaç yıllık bacımdır ayol o benim! Kesin bir şeyler saklıyordu. Hadi bakalım çözerim ben bunu yakında nasıl olsa!
“Bora işleri büyüttü, ortak arıyor diye bahsetmiştim. Hatırladın mı ?” diyen Nare konuyu değiştirmişti ama bir düşündüm ciddi ciddi “ Ne zaman dedin bunu be?” dedim bağırarak ortamdaki müziğin sesi baya yükselmişti... Nare beni kalabalığın arasından geçirirken anlatmaya başladı.
“Bora aslında tek başına başladı buraya. Küçük bir yerdi ilk zamanlar. Sonra işleri büyüttü. Şimdi de yeni bir ortak almayı düşünüyor diye konuştuyduk ya! Ne zamandı boş ver şimdi.” Omuz silkip devam etti.
“Çalışkan. Biraz fazla ciddi. Ama iyi çocuktur haliyle birazda çapkın.” Derken yanına yaklaştığımız Bora’nın kızın dudaklarından ayrıldığını görmüş olduk. Salak kadın Borayla sadece kendisi arkadaşmış gibi bana arkadaşımı anlatıyordu! Neyse onun şarteller kopmuş anlaşılan ben bozuntuya vermeyeyim şimdi...
“Senin ‘iyi çocuk’ tanımına ben pek güvenemiyorum açıkçası bu kaçıncı kadın be!” dedim. Adam saatlik don değiştirir gibi karı değiştiriyordu. Yani ben o kadar don değiştirmiyorum en azından bir saatte bir!
“Benim tanımım gayet başarılıdır.”
“iki sene önceki eski sevgiline de iyi çocuk demiştin.” Deyince Nare suspus oldu. Tekrar okların kendisine dönmesini istemediğini ikimizde iyi biliyorduk. Ama sonra içinde tutamadı;
“Tamam. O konuda hata yaptım.” Dedi...
Gülerek başımı salladım.
Kalabalığın arasında ilerlerken sonunda büyük bir masanın yanında durduk.
Siyah gömlek giymiş, sakin ama bir o kadar da deli bakışlı Bora’cık bize doğru döndü.
“Nare.” Dedi direkt. İt, önde ben varım ya! Ona çok takıldığım için o da bilerek bunu yapıyordu bana adi kööpekkk!
“Bora.” Diye karşılık verdi Nare. İkisi sarılırken ben etrafı inceliyordum. Bora’nın bakışları bana döndü.
“Eyylülll” dedi cıvık cıvık.
“Boracık?” bana da sarılacakken ben elimi uzatmadan havadan tokalaşır gibi yapıp alnımın iki köşesiyle onun alnının köşeleriyle selamlaştım. Iyk orası da terlemiş ıyk! Öğk... Ben kusma hareketi yapar oldum, Bora bu hareketime sırıttı. “Hiç değişmiyorsun be kızım! Ne var sarılsam? Öcümüyüm ben!”
Kıkırdadım. “Ellerini Hacı Şakirle mi çitilersin Arap sabunuylamı orasına sen karar ver bir yıka önce o küflü ellerini sonra düşünürüm bunu.” Dedim ve iğrenerek ellerine baktım. Az önce kim bilir kızın neresine sokmuştu. Dudaklarını büzdü oyuncu edasıyla.
“İftiradır.” Dedi adanalı şivesini kullanarak.
“Değildir.” Dedim direkt onun gibi.
Bora başını iki yana salladı. “Seninle atışmayı seviyorum güzelim.” Diyerek bize ayırttığı locaya doğru yönlendirdi.
“nasıl gidiyor işler, bakıyorum formundan düşmemiş kulüp.” Dedim.
“ Bu kadar büyüdükten sonra tek başına yetişmek zorlaşıyor. Canım çıkıyor valla kafamın rahatlaması lazım.”
Nare merakla sordu.
“Bulabildin mi birini?”
Bora başını salladı.
“yepp! Birazdan burada olur. Görüşeceğiz.”
“Umarım anlaşabilirsiniz.”
“Anlaştık say! Ortak olmamız ikimiz açısından çok kıymetli.”
Bora’nın yüzündeki kısa tereddüdü fark ettim. Yaklaşık 3 yıldır arkadaştık ve ben onun gözünün birinin sola birinin de sağa doğru baktığını nerde görsem çıkardım bir şeyler karıştırdığını. Sanki bu ortaklık onun için sadece para meselesi veyahut iş yükü stresinden değildi. Ama ne var ki daha fazla soru sorup meraklı gözükmek istemedi canım. Omuz silktim. Bana ne canım benle mi ortak olacaktı sonuçta.
Sonuçta bu gece sorgu gecesi değildi. Parti gecesiydiiiii!
En azından ben öyle sanıyordum....
BÖLÜM SONU
BÖLÜM NASILDI?
HİKAYE SİZCE NASIL İLERLİYOR?
BU BÖLÜM FAVORİ SAHNENİZ HANGİLERİ OLDU?
SİZCE 4. BÖLÜMDE NELER OLACAK?
💖 BEĞENMEYİ VE TAKİP TEYİ UNUTMAYIN💖
GELECEK BÖLÜM GÖRÜŞMEK ÜZERE 🌠
İNSTAGRAM DAN TAKİP ETMEYİ UNUTMAYIN
asknumaa_