Selam Benim minik Şavklarım 💖 biz geldik 🌟 satır aralarında buluşalım olur mu? ✨ o değerli yorumlarınızı eksik etmeyin💗
Keyifli okumalar 🌠✨
BÖLÜM 2
“Abimin Düğününde Bir Kara-Göz”
“Benim adım Eylül ise-” diyordum tam, Annem lafımı ağzıma tıkayıp:
“Senin adın Eylül ise benim de adım Nehir. Nehir ERDEM yani, annenim.” dedi ve aynı zamanda da dudağıma boca etmiş olduğum koyu bordo rujumu, elindeki suya batırılmış makyaj pamuğu ile silmekle uğraşıyordu. “Çıkmaz “diyorum, anlamıyordu. Yarınım yokmuşçasına suya dayanıklı ruj sürmüştüm; düğünde yerken içerken bozulmasın diye.
“Annem, ben. Bu. Elbiseyle. Geleceğim.” dedim tane tane. Bir saat önce Nare’nin Mini Cooper’ı ile annemlere gelmiştik. İkimizin üzerinde de mini parçalar vardı. Ama Annem gelmiş sadece benim “minime laf ediyordu. Tamam, Nare’nin transparan inen eteği bir nebze miniliği örtüyor da olabilirdi; ondan laf etmemiş de olabilirdi.
“Seni döverim Eylül!” diye cırladı. Hemen gözlerimi pörtlettim. Ben en son annemden bir kere dayak yemiştim. O da yemek yemiyordum ve “Öleceksin salak!” diye kafama bir tane geçirmişti. O günden sonra akıllanıp yemek yemiş miydim? Tabii ki hayır. Benim garezim sadece anamaydı, çünkü buluğ çağıma erdikten sonra otomatik olarak yüklenenlerden biri de yemek yemekti. Ciddiyim, o zamandan beri hayvan gibi de yemek yiyordum.
Nare, ortamın gerilimini dağıtmak ister gibi gülerek, “Tamam, sakinleşin lütfen. Değiştirir geliriz tekrar, ne olacak sanki?” dedi. Tabii ne yapacağımdan Nare’nin haberi vardı; yoksa başka zamanda desin bu lafı, bakın ona ne yapıyordum o zaman.
Çaktırmamaya çalışarak, sanki bu elbise değişimi olayından nefret ediyormuşum gibi bir surat ifadesiyle bir anneme bir Nare’ye bakıp burnumu havaya dikerek arkamı dönüp ilerledim. Annemlerden çıkmadan önce “Düğün alanında görüşürüz.” diyerek ayrıldık.
Mini Cooper’a bindiğimiz gibi kocaman bir kahkaha patlattık.
“Kızım, kaç senedir arkadaşız; seninle şu kadına şöyle şeyler yapmayalım desem, hep daha fazlasını yapıyoruz. Bir gün yüreğine inecek diye korkmuyor değilim hani.” dedi Nare, gülmelerinin arasından.
“Ne yapayım? Bırakayım da beni cidden dövsün mü yani! Tam da istediğim oldu. ‘Kısacık, götün gözüküyor.’ diye bahane edip elbiseyi değiştirmemi isteyecekti ve istedi de. Ben de kabul ettim, öyle değil mi?”
diyerek biraz nefes alıp verdim. “E, birazdan giyeceğim esas parçama da o saniyeden sonra laf edemeyecekti. Planımızın ilk partı başarıyla tamamlandı, ballısııı” Sonlara doğru bağırdım ve camı sonuna kadar açtım. İçeriye dolan rüzgâr dalgalı saçlarımı dans ettirirken derin bir nefes çektim ciğerlerime. Hava ne kadar da güzel yaaa.
Uzun bir yolculuğun ardından eve vardık ve gecenin yıldızı olmak için odalarımıza çekildik.
Bir saat sonra…
Üzerimde, koyu bordo renkte, ışıkta hafif hafif parlayan bir elbise vardı. Kumaşı neredeyse sıvı gibi; yürüdükçe dalgalanıyor, üzerimden akıp gidiyordu. İncecik askılar omuzlarıma zarifçe tutunuyor, göğüs kısmındaki oturan kesim bedenime yumuşak ama kararlı bir çizgi veriyordu. Sanki elbise beni taşımıyordu; ben elbisenin içinde akıyordum.
Bel hizamdan itibaren kumaş hafifçe büzülerek yana doğru toplanıyor, oradan aşağıya doğru dökülen drapelerle devam ediyordu. Bu drapeler elbiseye hareket katıyor; her adımımda sanki dalgalanan bir denizin içinden geçiyormuşum hissi veriyordu.
Eteğin ön kısmında cesur bir yırtmaç vardı. Ama nasıl cesur… Elbisemin olay yeri incelemesi tam olarak burasıdır sayın seyirciler; ve ben o dansı ederken bu yırtmaç işime çok yarayacaktı. Dizimin çok üzerinden başlayıp aşağıya kadar uzanan bu yırtmaç, bacağımı zarifçe ortaya çıkarıyordu. Ama bu gösteriş kaba ya da abartılı değildi, daha çok “kendimden eminim” diyen bir fısıltı gibiydi.
Elbise yere kadar uzanıyor, yürüdükçe etek ucum hafifçe yerleri süpürüyordu. Kumaşın üzerine serpiştirilmiş minik ışıltılar, güneş çarptıkça tek tek parlıyor; her adımıma küçük yıldızlar eşlik ediyormuş gibi hissettiriyordu. Bordo tonunun derinliği, hem güçlü hem de tutkulu bir hava katıyordu bana.
Annemin o zarif eliyle çamaşır çitilermiş gibi çitilediği dudaklarıma da tekrardan bordo, parlak rujumu sürüp, omzuma düşmüş salık saçlarımı arkama doğru atıp aynadan şöyle bir süzdüm kendimi.
“Heyt yavrum be, anan da mı mankendi?” deyip kendime göz kırparak bordo renkli dudaklarımla aynaya doğru öpücük attım.
Kapı tıklanmadan aniden açıldı ve önünde beliren Nare,
“Annen aradı-” deyip kaldı.
“Oha, çok sexy!” diye böğürdü resmen. Gururlu ve bir o kadar da piçimsi sırıtmamla Nare’ye bakıyordum.
Nare’nin üzerinde de gece kadar siyah, straplez bir elbise vardı. Dizlerinin üstünde biten mini kısmın üzerinden ince, tül bir etek dökülüyor; yere kadar uzanan bu tül, her adımda hafifçe dalgalanıyordu. Siyah topuklularıyla birlikte, hem zarif hem de tehlikeli derecede çekici görünüyordu. “ Senin yanında sönük kalmayayım dedim Narenciğim.” Diyerek kıkırdadım.
“Annem diyordun?” dedim.
Elini salladı, bir şey yok der gibi.
“Sana ulaşamamış, onlar geçmişler düğün yerine. Onu haber edecekmiş.”
“Güzelll…” diyerek etrafımda tam tur döndüm. “Nasılım ama?”
“Afeti dilber olmuşsun kızım sen!” dedi ve devam etti. Hemen yüzünde bir belirsizlik oluşmuştu.
“O kadar erko kuzenin arasında emin misin bu dans işine?”
Yutkundum ve derin bir nefes aldım.
“Sonunu düşünen kahraman olamazmış. Onlar yüzünden hep erkek gibi gezdim zaten. Ama o eski, istediklerini yaptırdıkları Eylül yok artık. Beni nasıl tüm nişan boyunca ayakta diktiler… Beni nasıl o şirkete almadılar… Hepsine göstereceğim.” deyip kahkaha attım. Çok eğlenecektim, çok!
Benim ailem öyle çok muhafazakâr bir aile olmasa da, maço erkek dolu bir soy ağacına sahiptik ve ailede tek kız kuzen bendim. Tek kız torun da bendim ve en küçükleri de bendim! Bu yüzden üzerime çok titredikleri yetmezmiş gibi bir de her şeyimde elleri ve kulakları vardı. İnsan abisinden çekerdi de hem abisinden hem de bir düzine erkek kuzenden de çeker miydi ulan!
Benim babam bana karışmazken “Size ne oluyor?” demiştim bir keresinde. Ama yine yanlış yerde, yanlış bir hareket olmuştu bu. Dağ evine pikniğe gitmiştik ve beni dağ evinde bırakıp gitmişlerdi. Üzerime titrediklerini söylemiş miydim?
Yalvardım yakardım da gelip almışlardı beni. Sonradan öğrendim ki arabalarında az ileride pusuya yatmışlar; benim ne zaman arayacağımı beklemişler, yetmemiş bir de iddiaya girmişler. Dur kızım Eylül… Hepsinin intikamını alacaksın. Relaxxx…
“Aslında teknik olarak şirkette çalışıyorsun,” diyen asalak Narencik çiçeğime baktım. Bakışlarımda onu yargılıyorken ellerini
‘sen haklısın’ der gibi kaldırıp indirmişti. Çok geçmeden, çantalarımızı da kaptığımız gibi sarı kapımızı çektik ve bahçenin dış kapısına vardığımızda kapının ardında kalan sokaktan tanıdık bir motor sesi duyuldu. Nare'nin kapının kilidine uzanan elini tuttum aniden. Bana baktı ve gözlerimde ne gördüyse anlayıp topuklu ayakkabıların da yardımı ile çitin üzerinden bir dedektif edasıyla yola baktı ve hızla geri eğildi.
“Bizim komşu beyi almaya bir araba gelmiş.” Dedi.
“ Araba değil o Nare. Land Rover Defender!” Diye azarladım.
Gözlerini abartarak devirdi. “Konumuz O mu şimdi kızım!” Diye cırladı.
“ O arabayı ne kadar çok sevdiğimi bilmiyormuş gibi yapma! Ne yapayım aracı görünce çıldırıyorum ben! En son o arabaya ben ne zaman bindim hatırla.” Diyerek aynı anda çitin üstünden yola baktık. Tank aracı tüm heybetiyle sokağı doldurmuştu ve plaka aynı plakaydı…
34 SVS 0058
Bu aracın sahibiyle eninde sonunda tanışacaktım. Olmadı gider Yiğit Kayabey'e sorardım. O da söylerdi.
Ne belli?
Ben arabayı incelemeye dalmışken Nare kolumu tutup çekti.
“Şu 4 yıl önceki gittiğimiz bir galeride.” Derken sesinde oldukça eğlenen kırıntılar vardı. Hızla kolunu çimdirdim. “ Orda ben araba ya binme derdindeydim. Sense adama!” Dedim.
Esmer, bıyıklı ve baya kalıplı, yakışıklı mı değil mi pek emin olamadığım bir adam Galerinin sahibiydi ve bizimle ilgilenen de oydu. O günlerde tarih Nare'i ilk ve son kez birine cilveli yaparken yazmıştı. Ben, Nare'yi daha yirmi yaşında edepsizce ilk defa bir adama cilve yaparken görmüştüm. Ondan sonra da hiç görmemiştim. Yaş aldıkça erkekleri asla yanına yanaştırmıyordu. Bunun babası ile bir ilgisi net vardı ama bu konuları açıp onu üzmek istemediğimden hep görmezden gelmiştim. O benim her şeyimdi. Mutlu olmasını, yüzünün hep gülmesini istiyordum…
Galeriye geri dönecek olursak, kısaca özetleyim. Neyse ki adam ona, çok küçüksün bebeğim, demiş, bizi en sonunda postalamıştı galerisinden.
“Kızım ergendim Allah Allah ya. Şu an görsem yüzüne bile bakmam. Ben bıyıklı sevmiyorum ki bir kere!”
“Oysa bana galeriden çıkınca o bıyıkların seni öpünce dudağında nasıl bir his bırakır acaba dediğini unutamıyorum Nare. Çıkmıyor kulaklarımdan kızımmm” Dedim.
Nare bana açtığı koca gözleriyle baktı. “Edepsiz! Yürü git aç kapıyı düğüne geç kalacağız.” Diye cırladı.
“Evet çok edepsizceydi.” Dedim dilimle cık cık layarak.
Nare bir şey daha diyecekken kaşlarını çattı dudaklarını öne uzattı ve kaldı.
“Utandın mı?” Dedim gözlerine muzır muzır bakarak.
“Sus artık Eylül.” Pis pis kıkırdamaya devam ettim.
Sonra arabanın sesi sağa doğru hareket ettiğini fark ettik. Tehlikenin uzaklaştığını anladık ve daha fazla oyalanmadan gün batımında, düğün salonunun gerçekleşeceği otele doğru yola çıktık.
**
Düğün salonunun girişine doğru yürürken, kalbimin ritmi müzikle yarışıyordu. Kapının yanındaki aynadan kendime son bir kez baktım. Bordo elbisem ışıkta parlıyor, saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. İçimden bir ses, “Bugün bazı kişilere küçük *sürprizlerin var,” diye fısıldadı. Evet… vardı.
Gelin ve damadın odasına doğru Nare’yle çıktığımızda, içeride bambaşka bir hava vardı. Dışarıdaki o elit, o serin duruş burada yerini daha sıcak, daha gerçek bir heyecana bırakmıştı. Yaren’in gözleri hafif dolmuş, ama dudaklarında kocaman bir gülümseme vardı. Abim Yücel ise - her zamanki gibi - mutlu bir öküz gibi sırıtıyordu.
Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde, Yücel’in yüzünde gördüğüm ilk şey mutluluk oldu. Gözlerinin kenarındaki çizgiler bile bugün daha tatlıydı. Yaren — nam-ı diğer pilates hocam, nam-ı diğer beni plankta süründüren kadın — gelinliğin içinde adeta ışıyordu. Omuzlarından dökülen tül, sanki onu bu dünyaya ait değilmiş gibi gösteriyordu.
“Geldin mi minik bela?” dedi Yücel, gülerek.
“Geldiiiim! İki taraf da olarak duygularınızı almaya geldim,” dedim.
Yaren kollarını açıp bana sarıldı.
“Eylül… iyi ki varsın,” dedi.
Boğazım düğümlenmedi değildi ama hemen ciddiyeti bozup kahkahayla cevap verdim:
“Tabii iyi ki varım! Siz zaten benim sayemde tanışmadınız mı? Hâlâ bana hediye falan gelmedi, bekliyorum yani.”
Abim gözlerini devirdi.
“Başlama yine,” dedi ama gülüyordu. O kadar mutluydu ki, omuzlarının bile hafiflediğini görüyordum. İçimden, ‘ben sana yapacağımı biliyorum oğlum’ diyordum. Onlardan hediye beklerken nişanda asıl kendim hediye olmuştum put gibi dikile dikile!
Sonra onlara biraz baktım. Gerçekten birbirlerine yakışıyorlardı nalet olsun du! Kıskandım biraz, birazda kem göz saldım üzerlerine.
Mizahımı bir kenara bırakmaya çalışarak yumuşak bir sesle konuştum:
“Bakın… Ben sizi deli gibi seviyorum. Ve bugün çok güzel olun, çünkü az sonra salonu dağıtıyoruz.”
İkisi de aynı anda güldü.
Yaren, “Bir şey yapmayacaksın di mi?” diye sordu.
Göz kırpıp dudaklarımı büzdüm.
“Yok yaaa… ben? Asla…”
Ama içimdeki kinli civciv çoktan kollarını sıvamıştı bile.
Yarenin kulağına eğildim ama gözlerim canım abimin bana kıstığı gözlerindeydi. “ Hocam, bak hocam diyorum aramızdaki öğrenci hoca ilişkisine nazarından tekrar soracağım. acaba siz bu düğün işini geç olmadan bir daha mı düşünseniz?”
Yaren kendini tutamayarak haykırdı, kahkahalarının arasından konuşmaya çalıştı konuşamadı. onun yerine abim beni tuttuğu gibi alnıma bir öpücük koydu ve kapının önüne attı. sonra kapı tekrar açıldı ve Nare’yi de yanıma postaladı. biz üç kadın hala gülüyorduk ama içerideki gelin aniden boğulur gibi ses çıkarıp susmuştu, sonrasında anladık ki abim yareni öperek susturmuştu. gözlerimi devirip öğürür gibi yaptım.
Nare, ”Yürü burası aşırı dozda aşk koktu gibi.” dedi.
hâlâ elimi göğsüme atarak kusarmış gibi yapa yapa kapının önünü terk ettim.
“Abin Kıyafetini fark etmedi bu nasıl bir heyecandır ya! Yaren hoca da nasılda su gibi olmuş. esmerlerin kraliçesi yemin ederim o siyah gözlerine o makyajda çok yakışmış valla.” diyen Nare’ye katıldım.
“Benim Abime, Yaren gibi bir kadın fazla da işte kahrolasıca abimin hiç görmediğim bir sevgi ve saygısı vardı Yaren için, neresinden bulup gün yüzüne çıkarttı bilmiyorum o duyguları ama aralarındaki bu aurayı gördüğümden beri fazla geçmeden yapmıştım aralarını valla.”
“Çöpçatansın sen diyorum da inanmıyorsun.” diye bir şeyler derken salon kısmına girmiştik. Nare Dj yi bulmak için yanımdan direkt uzaklaştı.
Salonda kristal avizeler aşağıya yıldız yağdırıyor, masaların üzerinde uslu uslu duran altın renkli şamdanlar ışıldıyordu, ağır ağır yürüyen garsonlar, kemanla, piyanolar… Her şey fazlasıyla toz pembe renkli fazlasıyla elit, fazlasıyla zarifti. Hatta öyle zarifti ki, su içen bile sessiz içiyordu. Bir yudum su mu içilir ya?
düğünün başlamasına yarım saat kalmıştı. Bu süre zarfında kuzenim Tolga’yı gördüm.
Sessiz sedasız yanıma gelip sarıldı; elbisemi şöyle bir süzüp ağzını açtı, kapattı, açtı çevreye baktı geri kapattı, öylece sustu. Mecburdu çünkü, ortam kalabalıktı -eheh.
Tolga sadece bizim kuzen tayfanın bir üyesi değildi; aynı zamanda şirketteki CEO’lardan biriydi diğeri de Abim Yücel di zaten. Ama sakın öyle sürekli şaka yapan, çalışanlarla kanka olan patronlardan falan sanmayın. Aksine… toplantılarda buz gibi duran, kelimeleri tartıp biçerek konuşan, gerekmedikçe tek kelime etmeyen bir adamdı. Yüzündeki ifadesiz duruşu ve sessizliği, insanın içini titreten türdendi. Onu tanımayan biri “kesin asık suratlı, ukala” der geçerdi; ama biz biliriz, o sessizliğin altında kocaman bir sadakat ve korumacı bir taraf saklıdır. amcam Yavuz çok erken aramızdan ayrıldığından beri ben Tolga abimi böyle bilirdim tamamen içine kapanmıştı.
Görünüşü de bu mesafeli havayı destekliyordu. Uzun boylu, geniş omuzluydu; duruşu hep dimdik, kontrollü… Sanki yürürken bile adımlarını planlı atıyordu. Kısa ve düzgün kesilmiş, koyu kahverengi saçlarını her zaman geriye doğru tarardı; tek bir telinin bile yerinden oynamasına tahammülü yokmuş gibi. Yüz hatları keskin, çenesi belirgindi, burnu ise kemerli farklı bir hava atıyordu yüzüne. Konuşmadığı zamanlarda dudaklarının kenarı hafifçe aşağı dönük durur, bu da ona istemeden ciddi ve ulaşılmaz bir ifade verirdi.
Takım elbise ise onun üzerinde kıyafet değil, üniforma gibiydi. Genellikle koyu tonlar seçerdi; siyah, lacivert ya da kömür grisi. Kravatı milim şaşmaz, gömleği jilet gibi ütülü olurdu.
Gözlerinin altındaki hafif çizgiler, uzun toplantıların ve ağır sorumlulukların iziydi. Ve o siyah gözler… Kalabalıkta birine değil, bir fikre bakıyormuş gibi derin ve sakindi.
İşte bu adam, aile sofrasında kahkaha atan bizlerin arasına oturunca bile, sessizliğiyle ortamın havasını bir tık ağırlaştıran Tolga’ydı. Ama bilirdin: Bir gün başın derde girse, tek kelime etmeden yanında belirecek olan da yine oydu.
Tolga abim bana o asalak Egemen’i görüp görmediğimi sordu.
“Senin karındaşın oğlum, sen bilmeyeceksin de ben mi bileceğim? Görmedim,” demiştim. O da bana dik dik bakıp uzaklaşmıştı. Oğlum demem onda hiç bir etki bırakmamıştı aramızda ne kadar on yaş fark olsa da!
Hemen ardından Tuğrul dayımın küçük oğlu Zeynel Tanyeli salon kapısından tüm ihtişamıyla giriş yapmıştı dayım yengem ve Selahattin abimi görememiştim henüz.
Zeynel, sarı saçlarını özenle yana taramış, mavi gözlerinin içi sürekli gülüyormuş gibi parlayan bir adamdı ama bir o kadar da havalı bir duruşu vardı.
Onu gördüğünde önce sakin ve kibar bir duruş fark ederdin; sesi yumuşaktı, konuşurken karşısındakini incitmemeye özen gösteren bir hali vardı. Ama o yumuşaklığın arkasında, her an yapacağı küçük, tatlı bir espriyle ortamın havasını dağıtacak hafif bir muzırlık saklıydı.
Gülümsediğinde yüzünde sıcak, samimi bir ifade belirirdi — öyle sahici bir gülümsemeydi ki insanın içini ister istemez rahatlatırdı. Jestleri nazikti; omzuna hafifçe dokunan, şaka yaparken bile dozunu kaçırmayan türdendi. Yakınındayken kendini güvende ve anlaşılmış hissedersin, çünkü gerçekten dinlerdi. Konuşurken göz teması kurar, o mavi gözlerinde belli belirsiz bir şefkat taşırdı.
Takım elbisesinin içinde şık ve derli toplu dursa da havası asla kasıntı değildi. Daha çok, “gel seninle iki dakika gülelim” diyen sempatik bir beyefendiyi andırıyordu. İnsanların gönlüne hızlıca giren, ama bunu asla bilerek yapmayan; doğuştan sıcak, doğuştan içten biri… Zeynel abim tam olarak buydu ama bu tüm söylediklerim beni ve üzerimdeki ateş parçasını görene kadardı. göz göze gelince Munzurca sırıttım. Ama o ne kadar zarif bir beyefendi gibi dursa da o bir Tanyeliydi ve Tanyeli demek Erdem demek, Erdem demek Tanyeli demekti. Çünkü hemen hemen aynı soydan üremeydik nasıl mı? Annemin ananesi ile babamın dedesi üvey kardeşlermiş yani benim rahmetli dedem ile rahmetli ananem üvey kuzenler. Çok çetrefilli bir soy kütüğüydü valla. Bizim ailenin çeşitliliğinden belliydi zaten.
Zeynel, o lacivert takım elbisesiyle bana doğru cool bir şekilde yürürken ben bunları düşünüyor, bana kısmış olduğu yargılayan gözlerine bakıyordum. Karşıma geldiğinde ellerini cebine soktu.
“Teyzem gördü mü seni?” dedi. Kadın boşuna “düzgün giyin” demiyordu; biliyordu yeğenlerinin başının etini yiyeceğini tabii.
“Biliyor,” dedim. Annemle henüz karşılaşmamıştım ama birazdan o da görürdü zaten.
Kaşlarını ‘inanmadım’ dercesine kaldırdı. “Çok çirkin olmuşsun, çilli,” dedi ve burnuma fiske attı. Direkt savunmaya geçtim.
“Sen nesin peki? Unutma, ailede iki tane çilli var. Biri ben isem diğeri de sensin,” deyip elimle Zeynel’i gösterdim. “Ayrıca asıl çirkin sen olmuşsun, o ne öyle?” diyerek papyonunu gösterdim; o da lacivertti.
“Laci renkli ibibik olmuşsun, çilli horoz!” Hiç nefes almadan döktüğüm kelimelere gözlerini devirerek baktı ve beni sinirlendirmenin dozunu almış bir memnuniyetle tekrar burnuma fiske atarak Egemen’i görüp görmediğimi sordu. Çattık abi! Ona da görmediğimi söyleyen azarlama içerikli konuşmamdan sonra Tolga’nın oturduğu masaya postalayacaktım ki
“Sungurtekin geldi mi hiç bir bilgin var mı?” diye bana saçma bir soru sormuştu. Ayol ben teyzemin en büyük oğlu olan o karanlık şahsiyetili mafyatik kuzenimden nasıl haberim olacaktı? Adam Antalyada babasından kalma 10 yıldızlı dört dörtlük otelin başındaydı. Tabi birde u işin Antalyanın karayollarını kıskandıracak yeraltı işleri mevcuttu ama şht! Oraya girmeyelim şimdiki.
“ ayol bana cidden bu soruyu sordun mu Zeyno? “ dedim şaşırarak. Gözlerini devirdi o da “ Ne bileyim senin o cin gözlerin görmüştür ya da delik kulakların geldiğini duymuştur dedim” keyifsiz cadı bir şekilde güldüm yüzüne.
“ Çok komiksin Zeynelciğim bu söylediklerini iltifat olarak üzerime alıyorum ve hayır. Sungurtekin GÖKMAVRALI adlı mafyatik kuzenimi görmedim haberim maberimde yok.” Saçlarımı geriye atıp elimi şıklattım omuz silerek. “Ama pamuklar pamuğu teyzoşumu Soruyorsan ahanda orada meyve suyu içiyor. “ dedim. Elini sağ yanağıma uzattıp bir kıstık aldıktan sonra süratle yanımdan uzaklaştı.
Gözcağızlarımla Nare’yi aradım ve tam da tahmin ettiğim gibi saat yaklaşmaya başlamıştı ve Nare, melül melül oturan DJ ’in yanına ilerliyordu. Kulağına eğildi ve 4 sene sonra şu an şimdi tekrardan cilveli bir edayla ondan bir şeyler istedi. Hiç formundan düşmemiş valla bizim kız!
DJ, Eğer kabul etmezse ikinci bir planım vardı; onu direkt devreye sokacaktım. Ama DJ ’in de pis pis sırıtmasından anlamış olacağım ki ikinci planıma gerek kalmamıştı.
Nare doğrulup benim olduğum kısma baktı, beni gördü ve elini
“okey” anlamında kaldırıp göz kırptı.
Bu işlem de tamamdı; listemize bir tik daha atabiliriz.
Önümden geçen sessiz, suratsız garson kızı durdurdum ve tepsisinden bir su aldım. Ağır ağır yudumlarken bir baktım, ne göreyim… Annem, üzerindeki eflatun rengi elbisesiyle aynı tona dönme yolunda ilerleyen yüzü ve hatta patlıcan moruna doğru koşan teniyle bana doğru son vitese takmış uçarak geliyordu. Motorda da sorun vardı belli; burnundan soluyordu havayı.
Suyu tabii ki boğazımdan aşağı yollayamadım ve öksürerek dışarı püskürttüm. Tamam, Allah var… Bu kadar sinirleneceğini düşünmemiştim!
Aha geldi, aha sıçtık!
Aramızda adım bile kalmamıştı ki durdu, yüzüme baktı. Cidden niye mordu suratı ya! Üzerindeki eflatun renkli uzun kesim şık elbisesi mi yansıyordu tenine, anlamadım ki!
Hızla eğildi. Gözlerimi kapattım ki nefesini sağ kulağımda hissettim.
“Sakın düğün sonunda gözüme gözükme, Eylül.” dedi ve geri çekilip açılmış gözlerime o maviş gözleriyle çakmak çakmak baktı. Sonra geri geri gidip en sonunda gözlerini benden çekerek abimlerin olduğu odaya doğru ilerledi.
Ben o son bakışı sizlere meal geçeyim: “Düğün sonunda gözüme gözükme ki hayatın boyunca yemediğin o dayağı yeme kızım!”
Nare’nin Mini Cooper’ını biz nereye park etmiştik? Kara kara bunu düşünürken, ucuz yırttığımı da düşünüyordum tabii; çünkü daha bu kadar elit insanın içinde yapacağım şeyi görmemişti. Salon yavaş yavaş ama hız kesmeden dolmaya devam ediyordu.
Tuğrul dayımla Selahattin abim gelmişti. Nigar yengem yine tombiş, toparlak suratıyla onların ardından pıtı pıtı geliyordu. Nigar yengemi çok severdim. Selahattin abim aynı babası, yani dayım gibi siyah saçlı, uzun boylu ve yapılıydı. Zeynel ise Nigar yengem kadar tabii ki kısa değildi; boyu 1.85’ti ve sarışın, mavi gözlü olarak annesine benzemişti.
Onları da selamladım, buyur ettim ve geriye lanet olası Egemen kalmıştı. İt herif kuzeninin düğününe bile geç kalıyordu!
babam gelmiş bana annemi sormuştu ona sadece üzerimdeki elbisemi göstermiştim ilk başta anlamamıştı sonradan ışık yanmış olmalıydı ki kahkaha atarak “Sen annene bakma güzel kızım, harika olmuşsun.”
dedi ve annemi bulmak için yanımdan ayrıldı.
canım babam ya bu aile de beni seven bir babam bir de rahmetli dedemdi… duygulu duygulu iç çekerken kulağımda bir ses çığlığı kopardı. elimdeki suyla birlikte zıpladım ve su elimden aşağıya birkaç damla olarak döküldü. sesin nereden geldiğine baktığımda ise aynı şekilde çığlık atmam kaçınılmaz olmuştu..
karşımda dantel işemeli, yoğun göğüs dekolteli, uzun altın sarısı elbisesi ile içinde zengin kokoş kadınlarını aratmayan Şebnem Halam bana cırtlak pembe tonundaki rujlu ağzını açarak bakıyordu.
Rujuyla aynı tondaki pembe parlak ayakkabıları ile yanıma geldi.
“Kız! ”dedi heyecanla. “Bunu nerden buldun, aldın da bir de giyindin? Seni Allah kahretmeye e mi!” dedi hevesle.
Hemen havaya girip omzumdaki saçını geriye savurdum bir göz süzdüm teyzeme doğru. “Ee kimin yeğeniyiz şunun şurasında ayol.” dedim. ve ekledim. ”Altın rengi elbise ve pembe mi? harika bir ikili yapmışsın yine Şebom. Tebrik ederim.” tutup elini sıktım ciddi ciddi.
“Gel alnından öpeceğim seni işte benim kızım bee!” dedi ve dediği gibi de şak dudakları alnımın üzerine yapıştı. gülerek ayrıldım dudaklarının altından. Avucumu alnıma dayayarak fondöteni bozmadan varsa ruj izini silmeye çalıştım.
“O yürüyen Stres anan nerede?” dedi etrafı fıldır fıldır tarayan gözleriyle. halam otuz dokuz yaşında annem neredeyse altmışına yaklaşmış olmasına rağmen elti görümcelik bir yana bir de arkadaş gibi olduklarından. birbirlerine laf etmeden duramıyorlardı. “En son beni gördü tehdit etti ve sakince gözden kayboldu. Babamda onu arıyordu az önce.”
Keyifle sırıttı Şebnem halam. “Birazda beni görsün keyfi yerine gelir hemen.” şuh kahkahasını attı yanağımı sıktı ve o pembe topuklarının üzerinde salonun sahibi kendisiymiş gibi yürüdü.
Başımı iki yana salladım. Ne garip bir aileydik cidden ya…
Saat tam sekiz olmuştu ve salonun içi neredeyse nefes bile almadan bekleyen insanlarla dolmuştu. Kristal avizeler son dirençle parlıyor, altın şamdanların ışıkları masaların üzerinde küçük küçük gölcükler oluşturuyordu. O anda salonun her köşesine yayılan yumuşak bir ses yankılandı; gelin ve damadın giriş yapacakları anons edildi. Ardından canlı piyano tınıları, sanki havanın içindeki tozu bile zarifleştirerek salonu kapladı.
Ve kapı açıldı.
Abim Yücel, her zamanki dik ve kendinden emin duruşuyla içeri girdi. Kolunda ise, düz kesim sade gelinliğiyle Yaren vardı. O kadar sade bir elbiseydi ki, insana “gösteriş bu değil, asalet budur” dedirtiyordu resmen. İkisi birlikte ağır adımlarla sahneye doğru ilerleyip ortada durdular ve dans etmeye başladılar. Yaren’in gelinliği her dönüşte hafifçe dalgalanıyor, Yücel’in omzuna bıraktığı başı da bir kuğu edasıyla salınıyordu. Niye gözlerim doldu benim ya. Sanki evlenen bendim. Allah Allah ya…
Yaşlılık alameti gibi geldi bana.
Hemen önümdeki annem… Ah o annem… onunda gözleri dolmuş, alt dudağını titretmemek için zor tutuyor, oğluna bakarken sanki içinden bir dünya geçiyordu. Hemen kıskançlık damarım arşı buldu ve tuttu, gözlerimi abartılı şekilde devirdim. Geçen sene “Hadi evlenin artık! Torun istiyorum ben, Babaanne olmalıyım!” diye başımızın etini yiyen kimdi? Ben değildim herhalde! Ama işte ana yüreği… Biz ne dersek diyelim, onların kalpleri başka atıyor. Boynumuz kıldan inceydi bu duruma tabii…
Gelin ve damadın ilk dansı bitince ikinci anons yapıldı; dans etmek isteyen çiftler sahneye davet edildi. Ben de tabii şeytanca sırıtıp bizim kuzenlerin masasına baktım. Çünkü her düğünde mutlaka aralarından biri beni dansa kaldırırdı. Aralarında gizli bir yarış var gibi önce davranan kazanırdı.
Ama bir terslik vardı.
Ben sırıtırken hepsi, ama hepsi aynı anda kollarını göğüslerinde birleştirip bana bakmaya başladılar. Sanki “Bu akşam yok öyle yağma!” der gibiydiler. Suratım bir anda düştü. İçimden kocaman bir “Vaaaaay anasını beee!” geçti. Gözlerimi kısıp tek tek baktım hepsine. Özellikle de Zeynel’e.
“Pü! Sana beyefendi, zarif diyen dilimi eşekler tepsin e mi!” dedim ağzımın içinde. Bunu gören Zeynel tek kaşını havalı bir şekilde kaldırmış sorar gibi baktı. Tam o sırada burnumun ucunda bir hareket oldu. Bakışlarım refleksle aşağıya indi ve o tanıdık, içime su serpilen ses kulağımı doldurdu:
“Benim dünyalar güzeli kızım,” dedi babamın sesi. Sesi o kadar yumuşak ve güven doluydu ki omuzlarımdaki bütün gerginlik anında çözüldü. “Acaba bana bu dansı lütfeder misin?”
Önce anneme baktım refleksle. Çünkü genelde babamla ilk dansı annem yapardı. Ama annem şu an abimin hemen kollarının arasında dans ediyordu, onu izlerken gözyaşlarını kontrol altına almaya çalışıyordu bir yandan da. Hafifçe gülmeden edemedim. Kaynana seniiiii!
Babamın yüzüne döndüm, yerimden kalkarken masum masum baktım ona. O da gülümsedi ve uzattığım elimi nazikçe tutarak beni sahneye doğru götürdü. İlerlerken bizim kuzenlerin masasının önünden bariz bariz onlara bakarak ve aynı zamanda onları sinir eden sırıtmamla geçtim. Kollar hala göğüslerinin altında bağlı, düz keskin bakışlarıyla oturdukları yerde kaldılar.
Babamın kolunda, sahnenin ortasında dönmeye başladık. Adımları hâlâ sağlam, hâlâ emin… Benim o küçükken parmak uçlarımda yürüyerek üzerine basmaya çalıştığım adam, şimdi koca salonun ortasında bana bakıp gururla gülümsüyordu. Fotoğrafçılar yanımıza geldi; ikimiz de gülerek poz verdik. İçim burkuldu ama güzel bir burkulmaydı bu. En son babamla mezuniyetimde dans etmiştim çok olmamıştı belki ama; baba kız ilişkimizin getirisiyle duygulanmıştım, bir çocuk gibi sevinçliydim şuan.
“Abini evlendirdik.” dedi aşk babam, bir şey anlamamı bekler gibi.
“Evet, üzgün müsünüz bayım?“ dedim sırıtarak.
“Sen evleniyor olsaydın üzülürdüm. Hem de çok.” dedi. dudağımı bebekler gibi büzdüm ve zaten dolu olan hislerimle ona baktım.
“Meraklanma ben evlenmiyorum üzülmeni gerektirecek bir durum yok yani.” dedim.
“Yakın zamanda?” dedi, başımı iki yana salladım.
“İleriki bir zamanda?” dedi. yok dercesine gözlerimi yukarı dikip indirdim.
“Peki...” diyordu ki uzanıp sakallı yanağından öptüm. “Başına kalacağım ben senin korkma.” diyerek güldürdüm onu.
Derken o büyük an geldi.
Nikâh memurunun sesi salonu doldurdu. “Evet… evet…” faslına geçilmişti. Herkes yerlerine oturdu. Ben de babamla birlikte masamıza geri dönerken, içimde yavaş yavaş kıpırdanan o muzır planın heyecanı yeniden baş gösterdi.
Çünkü bu düğün daha yeni başlıyordu…
Nare kulağıma doğru eğilip fısıldadı.
“Zaman geliyor… hazır mıyız?”
Göz kırptım.
“Her gece nasıl dans ettiğimizi hatırla şekerim. Bu olay bize hiç yabancı gelmeyecek, emin olabilirsin,” dedim. “Şu elit sosyetiklerin gerçek yüzünü bir görelim bakalım. Kimler kendini tutacak, kimler dayanamayacak? Hodri meydan ayol!”
Nikah memuru önce geline sordu Yarenciğim kibar bir heyecanlı sesle EVET demişti sıra abime gelince mikrofonu sanki yerinden sökmek istermiş gibi bir kuvvetle EVET demiş ortamı inletmişti. beraberinde güçlü alkışlar kopmuştu. İmzalar atıldı. Benim saftirik abim, yüzünde pişmiş kelle gülüşüyle gelini öpebilirsiniz kısmında yine şaşırtmamıştı. Öpmek yerine elini uzattı, resmen tokalaşır gibi… Bir de utanmadan alınlarını tokuşturdu! İçimden söylene söylene bakakaldım.
“İflah olmaz ayı!” dedim Nare’ye doğru eğilip. “Alnından bari öp, ne olmuş yani? Sanki onları bizim bahçede birbirlerini yerken basan ben değilmişim gibi! ya da az önce Yareni neyle susturdun bilmiyoruz sanki!”
Nare kahkahasını zor tuttu. Ben ise yine öğürür gibi yaptım. Ama tabii kusmak için değildi abime gıcıklığımdandı bu hareketim.
“Kız sus, burada anneler babalar var, çocuklar var, hatırı sayılır iş ortakları yatırımcıları falanda var . Tabi maço maço davranacak!”
“Heeh, görürüm ben o maço tavırları, karizmasını nasıl delicem görecek… Anneler babalar karşısında nasıl rahat olunuyormuş, onu da göstericim hiç merak etmesin,” deyince ikimiz de aklımıza düşenlerle başımızı eğip gülmeye başladık.
Salon ışıl ışıldı. Kristal avizelerden yansıyan ışıklar masaların üstünde dans ediyor, herkes zarif bir tonda sohbet edip gülümsüyordu. Önce modern, sakin bir müzik çaldı. Kadınların topuk sesleri ritimle birleşti, erkekler hafif adımlarla eşlik etti. Kimse abartmıyor, her hareket ölçülü, her mimik kontrollüydü. Pasta geldi kesildi yendi, ben üç tabak yedim baya güzel bir pastaydı valla. Elim dördüncü tabağa uzandı tam alacağım, Nare elimden kaptığı gibi yemeye başladı. Ağzındaki pasta bulaşığıyla da , “Azıcık az ye, bir durun olsun.” Dedi. Kınarcasına bakışlarımla süzdüm hem de pastasını bitirene kadar.
Son melodik müzik de böylece bitti vakit benim vaktimdi şimdi.
Tam o anda…
Sanki görünmez biri düğmeye bastı, DJ di o görünmez el çaktırmayın!.
O zarif, şık ortamın içinden bir anda enerjik, kıpır kıpır bir tempo yükseldi. Araya karışan siren sesleri bütün salonu doldurdu. O meşhur roman havası… İtfaiye sireni gibi giren nakaratıyla, insanın içini kıpır kıpır eden o şen kahkaha tadındaki ritim…
Bir saniyelik bir sessizlik oldu.
Garsonlar bile tepsileri havada donakaldı. herkes birbirine baktı.
Halam Şebo kahkahalar attı ve elindeki içeceğini havaya kaldırdı.
Önce kimse ne olduğunu anlamadı.
Abim DJ’e baktı. DJ omuz silkip ellerini havaya kaldırdı.
“Düzelmiyor!” dedi sıkıysa düzelt! Bu düğünden alacağı paranın iki katını verecektim boru mu!.
Elit masalarda bir kaş kalktı, bir göz kırpıldı. Kimisi dudak büküp etrafına baktı, kimisi sessizce beklemeyi tercih etti. Tam o sırada şarkının nakaratı patladı. O roman havası, salonun içine öyle bir yayıldı ki; kristal avizeler bile birazdan tempo tutacak sandım.
Şarkı, Yan Yana filminde duyduğum İtfaiye adlı roman havasıydı ve hemen insanı kıvırtmaya itiyordu. inanın, moda kokan bu elit salonda öyle ters ama öyle mükemmel duruyordu ki bu ses…
Ben ve Nare bakıştık.
“Göbek?” dedi.
“Göbek!” dedim.
Şarkıya başlamadan hemen önce fonda “yak yak yak” diye geçen o söz duyuldu ya… İşte tam o anda masa örtülerinin, kristal şamdanların ve havalı smokinlerin ortasında biz iki dansöz edasıyla piste daldık. Nare belini kıvırdı, ben de göbeğimin varlığını dünyaya büyük bir gururla hatırlattım. bacaklarımı göstere göstere eteklerimden tutarak hem de.
Abimin düğünü sonuçta; ortalığı biraz karıştırması gereken biri varsa o da kader gereği bendim. Öyle utangaç, çekingen falan değil! Resmen ortalığı yakarcasına roman havasına girdik kocaman pistte. sonrada Elindeki içeceğini masaya fırlatıp koşar adım yanımıza kıvırtarak gelen halam yanımda yer aldı. öyle bir kıvırıyordu ki deyin bana kırk yıldır dansöz mü senin Halan. derim ki vallahi olabilir. gizli mesleğin miydi be kadın o nasıl popo kıvırmak. omuz silkmek!
Ve yavaş yavaş… gençler etrafımızı sarmaya başladı. Birkaçına da ben el ettim; sanki çağrılmayı bekliyorlarmış gibi anında koştular.
“Vay be,” dedim içimden. Bizim elit gençler de meğer göbek atmada fena değilmiş! Gizli mücevherler sizi…
Nare bir yandan bel kırıyor, ben diğer yandan kol havada ritmi yakalamaya çalışıyordum. Bordo elbisem bütün özgüveniyle dalgalanıyor tüm bedenimin dansa ritim tutturduğunu hissediyordum, etrafımızdaki misafirler ise önce şoka girip sonra yumuşaya yumuşaya ritme teslim oluyordu.
Ve tam hep bir ağızdan başladık:
“İtfaiyeee, itfaayiiyee, itfaiyeee YAK YAK YAK!”
Hem söylüyor, hem kıvırtıyorduk. Halama Doğru geriye doğru eğildim ve benim başımdan aşağıya para dağıtırmış gibi hareketler yaptı O sırada yengemle göz göze geldim. Kahkaha atıyordu — hem de öyle kibar değil, içten, bağıra bağıra!
Ben pilates hocamı tanımaz mıyım? Yengem Edirneliydi siz düşünün gerisini. Hemen ona da el ettim. O da dayanamadı, düğün çiçeğini sinirden kıpkırmızı olmuş abimin eline fırlattı. Abim? Tablo gibi… şok içinde kalakaldı. Bu düğünden sonra bana bir seycikler yapar mıydı?
Bizi çiğ çiğ bile yer
“Ya Yücel Bey,” dedim Nare'ye doğru. “Evlendiğiniz eşinizi biraz tanıyın. Birazdan nasıl dansöze dönüşecek, izleyiniz lütfen!” Nare neşeyle güldü.
Ve gerçekten de öyle oldu. Kahkahalar eşliğinde gelini de aramıza aldık. Hep birlikte pistin ortasında şarkının temposuna kapıldık:
“Söndüüüür biziii itfaiyeee!” Halam kaptırdı gidiyordu. onun haline Nare’yle gülüp ona yetişmeye çabaladık.
“Arabası kırmızııı, abim at hırsızııı, hortumu bağlamış BAS BAS BAS!”
“Mazot elli üç lira, bagajında full bira, sinyali manamini CAK CAK CAK!”
“Kavaracı kel av, ocakta pilav, altını harlamış YAK YAK YAK!” tekrarlarda ellerimizi birbirine vurmayı da ihmal etmiyorduk.
“Karyolam yeni, YAT YAT!
Duvarlara çarpıyor PAT PAT!”
Önce arka masadaki bir teyze hafifçe omuz silkti.
Sonra yan masadan bir beyefendi — belli ki holding patronu falan — usulca ayağa kalktı. Başta sadece ayak ucuyla tempo tuttu… Derken bir baktım, adam bizden iyi göbek atıyor!
Elit misafirler önce bizi ayıplar bakışlarıyla izlerken, şimdi ise bizden iyi döktürüyorlardı vallahi. Ritim biraz daha yükseldi. Bir tanesinin ayağı istemsizce seğirdi. Bir başkasının omzu titredi. Derken…
Bir anda o elit insanlar, göbeğin icadına katkı sağladılar!
Takım elbiseli amcalar ceketleri çıkarıp mendilleri havaya kaldırdı. Topuklu ayakkabılı hanımlar zarafeti unuttu, zemini titretti. Masaların başındaki ciddi suratlar, şarkı ilerledikçe eriyip gitti. Roman havasının manyetik alanına kapılan herkes oynuyordu.
Ben ve Nare pistin tam ortasındaydık. “Ortalığı kasıp kavurmak” bir deyim değil, arkadaşlar. Canlı canlı yanıyordu ortalık!
Abim uzaktan bize bakıp başını iki yana salladı;
Ben bunlarla akrabayım… resmen yazıyor yüzünün her yerinde. Ama gülüyordu da bakınız Yengemi de olaya dahil edince herifin hiç görmediğim duygularını görüyordum hem de bana karşı da!
Şarkı zirveye çıktığında herkes alkış kıyametti artık…
“Conta cıvata, enişte makina, alev alev manita ÇAT ÇAT ÇAT!”
Bu kısım harikaydı ve “manita” derken Nare beni, ben Nare’yi göstermiştik. Deli gibi gülüyorduk. O kadar zevk alıyordum ki… Bir ara annemle göz göze geldim. Bana sadece “Sen iflah olmaz bir cadısın” bakışıyla baktı. Ben de omuzlarımı sallayıp uzandığım gibi onu da aramıza alıp oynattım. İlk baştaki elitler gibiydi, önce yadırgadı… sonra bir döktürdü ki az önce bu kadın ağlıyordu diye kimse ağzını açamazdı vallahi!
Bir süre sonra sahne şu hale geldi:
Gelin topuklu ayakkabısını çıkarmış, damat kravatı çözüp havaya fırlatmış… En ciddi görünen misafir bile “İTFAYİYEEE!” kısmında ellerini havaya kaldırıp bağırıyor. En komiği de bizim kuzen tayfa, abimin etrafını çevrelemiş hep birlikte göbek atıyordu.
Zeynel papyonunu başına bandana gibi takmış, Egemen beline ceketini bağlamış kıvırtıyor.
Egemen mi?! Hangi ara gelmişti lan o!
Ama herif cidden dört ayaklı kediydi; hep o dört ayağına düşüyordu ve tam yerinde gelmişti. Onunla göz göze gelince bana doğru gelmeye başladı. O kadar komik göbek atıyordu ki gülmemem lazımdı şu an.
Egemen Erdem’in ilk bakışta göze çarpan şeyi, sanki yeni uyanmış gibi duran o dağınık koyu saçları olurdu hep. Tepede hafif kabarık, uçları ise kendi kafasına buyruk; tarasan da aynı kalacakmış gibi. Zaten o da umurunda değil, ne kadar rahat olursa, o kadar Egemen.
Yüz hatları keskin ama yumuşak bir ifadeyle dengelenmiş. Hep sakalsız duran yüzü, çenesi belirgin, çene çizgisi net; ama gülümsediği anda bütün o ciddiyet dağılıyor. Dudaklarının kenarında sürekli hazır bekleyen muzır bir gülümseme var — sanki birazdan mutlaka bir şeyle dalga geçecekmiş gibi.
Gözleri koyu kahverengi; parlak ve hareketli. Durağan bakmıyor asla — bir şeylerle dalga geçmeye hazır bir ışıltı var içinde. Kaşlarının doğal, hafif kalın oluşu da yüzüne hem çocuksu hem de hafif yaramaz bir hava katıyor.
Ten rengi açık, ama yanaklarında zaman zaman beliren o hafif pembelik… insanın aklına “hep bir şeylerle dalga geçen adam” hissini getiriyor. Burnu düz ve orantılı, yüzünde dikkat çekici ama abartısız minik detaylar var - sanki yakına geldikçe fark edilen-
Boyu çok uzun olmasa da ince ve diri bir fiziği var. Omuzları dar değil ama aşırı geniş de değil; sportif olmadan fit görünenlerden. Otururken bile rahat sandalyeye şöyle yarım yaslanır, kollarını göğsünde birleştirir; dünya yansa kalkmaya üşenecek gibi ama aynı zamanda her şeye hazır.
Kıyafetleri hep sade. Mesela üzerinde salaş bir tişört… ne ütülü, ne kusursuz. Ama işte Egemen’e yakışıyor. Kumaş omuzlarına tam oturuyor, kollarının hattını belli belirsiz ortaya çıkarıyor. Jean pantolon, o pantolonun beline bağlamış sportif ceketi ve tişört, dağınık saç… bu kadar.
Ama belki de en “Egemen” olan detay şu: Gülümseyince yüzünün sağ yanında çenesine doğru küçücük bir gölge beliriyor. O an ne kadar dalgacı, laubali, komik ve sempatik olduğunu bir kez daha hatırlıyorsun.
Ve evet… ne kadar sıradan görünürse görünsün, Egemen’i kalabalığın içinde bir kere gördün mü, bir daha görmezden gelemiyordunuz.
Hemen halay başı gibi ışık hızında dönüp Nare’ye fısıldadım:
“Bu düğün artık asla eski saygınlığına dönemeyecek.”
O da gülerek cevap verdi:
“Boş ver, en azından herkes sonunda gerçekten eğleniyor!”
“Egemen gelmiş.” dedim direkt.
“Yandık.” dedi hemen başını da iki yana sallayarak. gözüme gözükmemeliydi Egemen ama bırakın gözüme görünmeyi bana doğru geliyordu, hem de sırıtarak.
Egemen kollarını iki yanımdan açarak oynamaya başladı. Kulağıma da eğildi:
“Naber kuzi?” dedi, dans ederken aynı anda gözümün önünde bir mendil sallandı.
“Bak, sana beyaz bayrakla geldim.” Ortamda roman havasının son partı dönüyordu. Ve herkeste bir ıslık ve alkış kıyamet… O zarif düğün, üç dakika içinde mahalle düğününe terfi etmişti. Ve itiraf edeyim: Hayatımda ilk kez bu kadar elit bir ortama roman havasıyla hükmettim.
Hız kesmeden bir diğer roman havası başladı:
“Rumbambari Rumbambari e, e, e,
Rumbambari Rumbambari e, e, e…”
Millet durmadan devam etti kıvırtmaya.
Sırıtarak ona alttan alttan baktım. Tam ağzımı açıp bir şey diyecektim ki gözlerim, olmayacak biri tarafından esir alındı…
Tepemde Egemen’in cüssesi… Kulaklarımda “benim herif” şarkısı dönmeye başlamışken. Gözlerimin saplandığı kara gözlerin aynı şiddetle gözlerimi yakalaması aniden olmuştu. O kara girdabı andıran gözler, bana bakıyordu. Karşı komşum olan Yiğit Kayabey, tam karşımdaki masada elindeki içeceğini benim gözlerime baka baka içiyordu. Ve resmen beni izliyordu. Onu gördüğümü gördü ama hiç bozmadı. Asla kımıldamadı. Bariz bariz beni izlediğini gösterdi ve elindeki içeceği bana doğru kaldırdı. yüreğim hangi ara ağzıma çıktı da boğazımın tam ortasında atıyordu anlamadım. Tüm vücudum, tanıdık olmayan bir hisle sarmalandı ve titremeye başladı.
Aman Allah’ım… Neler oluyor? Karşı komşumun abimin düğününde ne işi olurdu? Üstelik bu adam ne zamandır oradaydı da beni izliyordu? Yırtmacıma aldırmadan eteklerimi tuta tuta kıvırtmıştım ben lan!
O kadar insanın içinde kıvırttın, utanmadın da adam izledi gördü diye mi bu utanç? diyen iç sesimle değil… Egemen’in önüme düşmüş saçımı tutarak geriye itip kulağıma eğilmesiyle kendime geldim:
“N’olur affet be kuzi… Vallahi benim bir suçum yok. Hep o kız yüzünden. Dicle bana ışık yakmadı ki!” diye yine bir şeyler saçmalıyordu… Ama ben onu duymuyordum ki! Etrafımda ve tüm bedenimde:
“Benim herif pirzola biftek, kaymaklı ekmek,
Güllaç, revani, barbunya pilaki
YE YE YE, DOYAMAZSIN!”
çalınıyordu.
Yiğit’in bakışlarını gözlerimden çeken olay, Egemen’in yaptığı bu davranış olmuştu, Egemen ne yapmıştı? Saçımı kibar bir şekilde önümden çekmiş kulağımın ardına koymuş kulağıma doğru sesini duyurmak için konuşmuştu…
Yiğit, Egemen’e öyle bir bakıyordu ki şu an sanki Egemen benim namusuma el uzatmış gibi… Kaşlarının hafifçe çatıldığını ve çenesinin gerildiğini buradan bile bariz gördüm. Egemen’i elinde olsa bakışlarıyla dövecek gibi bakıyordu ve bu, benim gözlerimin şaşkınlıktan açılmasına sebep olmuştu.
Burada ne halt dönüyordu bacım!
“Benim kocam tam bir agadır, gözü çok karadır, herkes bayılır…”
Evet… Karşımdakinin de gözü karadır. Herkes değil, bir tek ben bayılıyorum BEN!
Egemen, “Nereye bakıyorsun sen öyle?” diyerek dönüyordu ki kolundan yakaladım ve tırnaklarımı geçirerek pist alanından ve onun bakışlarının hapsinden çıkmaya çalıştım.
“Ah! Kızım niye tırnaklarını geçirdin yine ya! Bak bu sefer vallahi benim bir suçum yok!”
“Egemen, kapa çeneni!” dedim ve büyük bir kolonun önünde durduk. Bulunduğumuz yerden pistte döktüren insanlar ve hemen karşıda hâlâ bizim olduğumuz yere bakan Yiğit gayet de görünüyordu. Yutkundum ve başımın etini yiyen Egemen’e döndüm.
Gözlerimi kıstım. O da şebeklik yapar gibi kıstı.
“Sen bana ne dedin! ‘Dicle için ölüyorum, bitiyorum; bu son, evlenip yuva kuracağım. Dicle’yi bana ayarla.’ demedin mi ulan!”
Egemen’le aramızda üç yaş vardı ve yaşlarımızın yakın olmasından mütevellit, bir de babalarını çok küçükken kaybettikleri için bir süre bizimle birlikte yaşamışlardı. Egemen’le diğer kuzenlerimden çok değişik bir bağ vardı. Hem de ne değişik. İtalya’ya gitmeden önce benim üniversitedeki arkadaşım Dicle yi görmüş ve dediğine göre ilk görüşte aşık olmuşmuş. Kendileri şıp sevdi bir pezevenk olduğundan değil de aşktanmış onunla arasındaki bağ. Çok dil döktüm. Bak dedim. Dicle o bildiğin kızlara benzemez dedim. Dicle Urfalıydı ve ailesi Urfalı aşiretlerindendi. Egemen iki takılırız sonra o da istemez diye düşünerek Dicle ye yanaştı bende aralarını yapmaya çalıştım. Dicle de harbi kızdı ve ilkte pas vermemişti, sonra ne oldu bilmiyorum olur gibi oldular sonra öğrendim ki Dicle bu bizim gerzeği terk etmiş.
Dicle'ye ulaşamıyordum ve ne olduğunu da öğrenemiyordum.
“Dicle kendi sabah bir not bırakıp gitti, vallahi onu üzecek bir şey yapmadım, ya!”
“Kız benim telefonlarımı niye açmıyor lan o zaman!” Diye böğürdüm suratına.
“Yavrum, cidden bir suçum yok benim. Affet beni.” derken Yiğit yanımızda bitmişti.
Ne yapmıştı ne!?
Bön bön Yiğit’in profiline baktım olduğum yerde. Tam aramızda durmuş gibiydi lakin bir tık uzakta. Bana baktı kısaca sonra hız kaybetmeden Egemen’e baktı.
“Merhaba?” dedi Egemen, anlamayarak. Ben de yüzüme tip tip bakan bir adam görsem “Hayırdır?” derdim tabii.
Yiğit uzun uzun karşısındaki Egemen’i süzdü. Sonra bana baktı, beni süzdü. Göğüslerimi hızla atlayıp gözlerime geri çıkmıştı bakışları. Genzini temizledi. Kıpkırmızı olmaya doğru gidiyordum, elbisemi mi süzmüştü o? Yakından bide…
“Yavrum?” dedi, sorar gibi. Başını da yana eğmişti.
Bir şeyleri anlamaya çalışıyor gibiydi ama anladığını da kabul etmez bir havası vardı. Bir saniye… “Yavrum” lafını duymuş ve bana neden “yavrum” dediğini mi sormaya çalışıyordun yiğidim?
Egemen hemen durumu çakmış gibi sırıttı. Pis herif ne çaktıysa bir halt yiyecekti, bu yüz ifadesinin başka açıklaması yoktu çünkü! Tam ağzımı açmıştım ki Yiğit’in bakışıyla durmak zorunda kaldım. Egemen’in inci dişlerini kırmak istermiş gibi Egemen’in ağzının içine odaklanmıştı. Yüzünde hiçbir kas oynamıyordu. Yel bile esmiyordu oralarda.
Egemen bana göz kırptı; “ rahatta kal.” der gibiydi.
“Evet bilader. Yavrum!?” dedi ve soru işaretindeki tını şunu ifade ediyordu: “Sana ne oluyor?”
Yiğit ellerinden birini cebine, birini Egemen’e uzattı.
“Yiğit ben.” dedi düz bir sesle.
Egemen sırıtmaya devam ederek elini tuttu.
“Egemen.” dedi.
Egemen’in yüzündeki sırıtma kırılmaya uğradı ve bozmamaya çalışarak gözlerini bana değdirdi. O bakışlarda net bir acı vardı. Gözlerimi, birbirlerinin birleşmiş ellerine indirdim. Bir de ne göreyim! İkisinin de elleri sımsıkı birleşmiş, çevresi beyazlamıştı. Yiğit oldukça tepkisiz bir halde, biraz daha sıkmaya devam ederse Egemen’in elini kangren edecek gibi tutuyordu.
Saçını tutup kulağının ardına çektiği elini sıkıyor hem de!
Yutkundum sadece.
Yiğit’in arkasından duyulan abimin sesiyle hepimiz oraya döndük. Abim, “Yiğit?” diye seslenmiş, bize doğru adımlıyordu. Yiğit elini yavaşça Egemen’in elinden, gözlerine baka baka çekti. Egemen ise hızla elini sallayarak buruşmuş yüzüyle eline bakıyordu.
Yanına vardım.
“Asalak herif! Niye yaptın böyle bir şey?” dedim dişlerimi sıka sıka.
“Kızım, bu herif, Yiğit midir nedir, ne ayak?” dedi gözlerinden birini kırparak, aynı zamanda da elini diğer eliyle kavrayıp göz hizasına kaldırarak his var mı yokmu anlamaya çalışır gibiydi.
“Komşum.” derken abimin sesini duyduk.
“En son üniversite sıralarında yan yanaydık. Sonra seni görene aşk olsun, yok oldun buralardan.” deyip Yiğit’e dostane şekilde sarıldı.
Egemen’in acılı sesi kulağımda duyuldu:
“Komşu ve abinin arkadaşı? Burnuma pis kokular geliyor demedi deme.”
“Salak salak konuşma be! Abimin arkadaşı olduğunu yeni öğreniyorum ben de.” dedim. Ben hep dünya küçük yer derdim ama inanmazdım ki! Bu kadarda küçük olamazdı ya… karşı komşum abimin sıra arkadaşıydı iyimi.
“Kızım, adam sana ‘yavrum’ dedim diye elimi koparacaktı! Dua mı edeyim ‘İyi ki dilimi koparmadı’ diye?”
Ona ters ters baktım.
“Hiç bakma öyle. Birbirinize bir değişik bakıyorsunuz, ne iş? Durduk yere kimse kimsenin elini koparmak istemez! Ayrıca ne kadar yapılı ve iri bu adam böyle, ne yedirmişler içirmişler buna böyle, öh!” Egemen’in sorgulayan kelimeleri kıvırtarak Yiğit'in görünüşünü öven bir tona büründü. Ona yüzümü buluşturacak baktım.
Bana göz kırptı.
Göz devirdim.
“Saçmalama diyorum! Yürü git şuradan, yoksa ona bırakmam, ben senin dilini koparırım! Dicle meselesini de daha sonra görüşeceğiz.” deyince Egemen fazla uzatamadan hemen topuklamıştı yanımızdan.
İşte o an Yiğit’e odaklanabilirim. Abimle konuşuyorlardı ve cidden yıllar sonra karşılaşmış eski bir dost oldukları, her hâllerinden belli oluyordu. Yiğit’in üzerinde siyah üzerine özel dikim bir takım elbise vardı. Gömleğini de siyah tercih etmişti ve üstten dört düğmesi açıktı. Saçları kısa olduğundan sadece ön tutamlarını hafifçe yukarıya itmişti. O kadar yakışıklı görünüyordu ki… Her dudak kıpırtısında aklım başka yerlere dalıyordu. Her kirpiklerini kapatıp açınca başka bir evrene ışınlanıp geliyordum. O saniyelerde gözlerimi yakaladı ve yerini bulmuş gibi kaldı.
“Eylül, gelsene, sizi tanıştırayım.” diyen abimle direkt kendime gelmeye çalışıp yanlarına birkaç adımda vardım.
Adamın yüzüne o kekten sonra asla bakamamıştım ben. Şimdi ise bakmadığım bir yeri kalmış mıydı acaba? Ayıptır Eylül, elin adamı sonuçta, diyen iç sesimi bile duyamıyordum şu dakikadan itibaren…
Yutkundum ve nefesimi hafifçe vererek yanlarında durdum.
“Eylül, bak bu benim üniversiteden arkadaşım Yiğit. Üniversite bitene kadar her anımız beraber geçerdi” dedi. Ve Yiğit’e dönerek, “Yiğidom, bu da benim kız kardeşim Eylül. Hani bahsederdim hep.” dedi.
Yiğit bu bilgiyi duyunca hiç şaşırmamıştı. Hatta o kadar rahattı ki;
“Hatırlıyorum Yücel. Bir keresinde henüz çiçek açmış olan erik ağacına tırmanıp çiçeklerini yemişti, ‘Erik tadı alabilirim.’ diye düşünerekten.” dedi ve ben şoke… Durmadı, ondan sonra yaşadıklarımı da anlattı bu benim gizli hayranım!
“Sonra ağaçtan inememiş ve onu bulmaları için ağlayarak seslenmiş herkese.” Yiğit’in yüzünde beliren hafif tebessümle kala kaldım.
Yücel abim ise kahkaha atarak devam etti:
“Sonra beni aramış; olayı anlatırken ağlıyordu. Hoparlöre almıştım o sıra, sen de duymuştun Eylül'ün ağızından, her şeyi.” Kahkahalara boğuldu tekrar.
Ulan abi! Canıma böyle mi okuyorsun şuan, öyleyse özür dilerim abim! Yeter ki sus bir daha roman havası bile oynamam!
“Ne!? Daha ergenliğe yeni girmiştim lan ben! Ben senden şefkat dilenirken sen elin adamına benim sesimi dinletip bir de dalga mı geçmiştiniz?” Kınarcasına baktım. “Abiye bakın abiye!” dedim.
“Sus kız! Düğünümü şoparların mahalle düğününe çevirdin zaten.” deyince, Anında sırıttım.
“Nasıldım ama?” diye sormuştum ki yengem abimi çağırdı ve direkt yanımızdan alıp uzaklaştırdı. Giderken yiğitle vedalaşmayı ihmal etmedi.
“Koş, gelin kaçmasın aman!” diye seslendim ardından. Bana dönüp dil çıkarmıştı.
“Kaç yaşına gelmiş adamsın be! Şu hallere bak!”
Kendi kendime yakınırken arkamdan kulağıma doğru kadife kadar yumuşak dokuda bir ses yayıldı:
“Kusursuz…”
Mideme doğru bir akım oluştu. Yoğun bir tufanın ortasında teçhizatsız, donanımsız kalakalmıştım.
Bordo elbisenin içindeki beyaz tenim, elbisemin rengine doğru yavaşça yükseliyordu. Bedenimin tümünü ona doğru döndürdüm ve aramızda neredeyse hiç mesafe kalmadığını fark ettim. Yiğit Kayabey denen komşumun, üstelik bir de abimin üniversite arkadaşı olduğunu duymuş; hatta yetmemiş, benim ergenken yaşadığım tonlarca rezilliğimi abimden dinlemiş, birini de ben kendi ağzımdan söylemiştim. Ben şu anda onun karşısında ne yapıyordum ki? Kaçıp saklanmam, hatta eve gidip bir daha gün yüzüne çıkmamam gerekmiyor muydu? Ayaklarım, tüm bedenim bana savaş açmış gibi Yiğit’in karşısında mıh gibi kalmıştı.
“Efendim?” diyebildim. Doğru mu duymuştum ki ben, yoksa yine iç sesimin bir oyunu muydu bu?
Yiğit bir elini cebinden çıkarıp kaşının ortasını hafif baş parmağı yardımıyla kaşıdı ve gözlerime kaçamakça baktı.
“Kusursuz bir düğün eğlencesiydi. Hayatım boyunca hiç denk gelmemiştim böylesine.” dedi.
“Abim ve yengeme küçük bir hediyemdi. Beğenmenize sevindim.” diyebildim zorla.
“Estağfurullah, Beğenmek ne kelime…” dedi ve hafifçe boğazını temizledi.
“Üstelik uzun bir süre yurtdışında yaşayınca insan ana vatanının geleneklerini, göreneklerini daha çok özlüyor.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Yurtdışından mı geldiniz?”
“Evet.” dedi.
“Nereden peki?”
“Amerika.”
“Ne zaman?” dedim. Bu adam hayırdır ya? Taksit taksit mi konuşacaktık; ben sormasam konuşmayacakmış gibiydi. Ya da tam tersi, benim özellikle meraklanmamı ve sormamı mı istiyordu? İlgimi dileniyor lan?
“Üç ay oluyor.”
“Ah, öyle mi? Özlemişsinizdir tabii. Ne kadardır orada yaşamıştınız?”
Dudağını büktü, “üniversite bittiği gibi Amerika dayım, neredeyse bir altı yedi yıl olmuştur.”
“Baya olmuş, iyi ki unutmamışsınız kendinizi.”
Hafifçe güldü, “her iki senede bir gelir bayramlarda düğünlerde burada bulunurdum. Cenaze törenleri de dahil.” Anladım der gibi başımı eğip kaldırdım yavaşça, ne diye bilirdim bundan sonra ki?
Sonra aynı anda “Kek-" demiştik. Şaşkınlığa uğradık ve bulunduğumuz ana hafifçe kıkırdadım. O da tebessüm etmişti. Ay, bu adam ne güzel tebessüm bahsediyordu ya…
“Önce sen söyle.” dedi.
“Şey… Kek için özür dileyecektim.” dedim. “Gerçekten üzgünüm. En azından size yedirmeden önce deneseydim başımıza bu gelmezdi.”
“Vallahi ben de kek için teşekkür edecektim.” dedi ve ışıldayan kara gözleriyle baktı.
“Pek yiyememiş olsam da kokusu bile beni çocukluğuma götürmeye yetmişti ve buna ihtiyacım varmış gibi hissettirdi. Ayrıca gerçekten o keki yemek istedim ama…” dedi ve durdu. Gözlerinden çaresizlik akıyordu ve bu sefer utanmadan gülmüştüm.
“Ay hayır, siz yemek isteseydiniz bile ben onu ağzınızdan geri çıkartırdım. Tekrar kusura bakmayın, bir daha olmayacağına emin olabilirsiniz.” Terleyen saç diplerini havalandırmak için ellerimi havaya kaldırıp saçlarımı tarayarak terleyen yerlerini havalandırmaya çalıştım.
Yiğit’in gözleri saçlarıma kaydı. “Çok güzel olmuşsunuz.” Dedi aniden. Yanaklarıma birisi ufak ısıtıcı tutmuş olabilir miydi? çünkü cayır cayır yanayrum burada! Benim ona bakan alık bakışlarımdan olsa gerek çekingen bir hale bürünecekti ki Yanaklarıma inen gözleriyle bunun olmasına izin vermedi. Yanaklarımdan ki kızarıklık ona güldürecek miydi az önce ben yanlış mı yorumluyorum gene!
“Saçlarınız da keza öyle güzel ve çok uzun. Ne kullanıyorsunuz?”
Adam yürümüyor Eylül ışınlanmayı bulmuş uçuyor!
Hı?
“Neden, siz de mi kullanacaksınız?” diye bodoslama saçmaladım.
Yiğit, garibim verdiğim cevaba bön bön kalakaldı.
“HAH! Şaka yaptım. Sadece ufak bir şakaydı-” diyordum ki ..öyle bir şey oldu ki yer, zemin, taban artık her neyse adı, altımdan titredi ve kaydı gitti gibi oldu.
“Kokusu da bahar gibi…” demesin mi bu herif!
“Ne?” dedim anında. Hipnoz olmuş gibiydik ikimizde. İkimizi laboratuvar a götürüp beynimizin içine baksam, yerinde kalp bulacaklarına adımın. Eylül olduğu kadar emindim. Onun değilse bile benim net öyle çıkardı, kalp atışlarımı her hücremle hissetmemin başka açıklaması olamazdı çünkü!
Hemen toparladı kendini. Bir şeyi net itiraf etmiş de ben anlamamışım gibi bir utanma vardı yüzünde ve tavırlarında. Saniyelikti belki bu ifadesi ama hissettirmişti işte.
“Kullandığınız saç bakım ürünü yani… Bahar gibi kokuyor.”
Yakışıklı beyefendi… Siz bizim saçlarımızın kokusunu hangi ara, nerede aldınız acaba?
Gözleri öyle güzel bakıyordu ki… Gözlerinizi hiç çekmek istemiyorsunuz. “Gözler konuşur.” derlerdi de inanmazdım. Cidden şu an onun gözleri benimkilerle konuşuyordu ama benim saftirik gözlerim hiçbir haltı anlamıyordu. Bir adım daha atmış, aramızda nefeslik bir mesafe kalmıştı.
“Nare bana dedi ki, ‘Eylül’ü evine götürebilir misin?’”
Her şeyi duymayı beklerdim bakın, her şeyi… Ama “Nare” ile başlayan bir cümleyi beklemezdim. Şok içinde ona baktım.
“Annenin seni aradığını da söylememi istedi.”
“NE!?” diye çığırdım bu sefer “Lütfen gidelim, lütfen!” Eteklerimi toplamış yanından geçiyordum ki kolumdan ait bir dokunuş hissedip taş kesildim. Şimdi yan yanaydık ve ikimizin de başı birbirine dönüktü.
“Benim evime.” dedi kulağıma doğru. Bir şeyi açıklığa kavuşturmak ister gibi...
Nare, an itibarıyla gözüme gözükmemeliydi. Yoksa kan çıkabilirdi. Kan!
Başımı hafifçe salladım.
“Hımhım.” dedim. Ne diyebilirdim? Anam beni görürse topukluyla girişme ihtimali hem vardı hem yoktu, fifti fifti bir durumdaydım.. Roman havası oynarken siniri yok oldu sanmıştım ben ama bu neydi ki şimdi niye beni arıyordu!
“Egemen neyin oluyor peki?” diye dan diye sordu. Gözlerindeki bir karaltıyla bana doğru bakıyordu şimdi.
“Neden sordun?” deyiverdim. İç sesim alnımdan öpüyordu bir şey saçmalamadığım için.
Çenesini sıktı, bıraktı; alt dudağını ıslattı. Derin nefes aldı göğsü şişti ve heybetine heybet kattı.
“Öylesine.” dedi nefesini geri vererek.
Ona anlamlı-anlamsız, o kadar anlamayarak baktım ki… En sonunda elini kolumdan okşayarak çekti ve benim gibi yola dönüp hafifçe belime yasladığı eliyle salonun çıkışını gösterdi.
Siz bu Eylül'ün aklına mukayyet olun, yoksa ben bu Eylül'ü tanımıyordum. Korkmuyor da değilim, her an içimdeki bu yeni uyanmış Eylül, Yiğit'in evinde, Yiğit’i yatağına atabilirdi.
Tutun küçük Eylül'ü,
En acilinden!
BÖLÜM SONU
BÖLÜM NASILDI AMAAA?
EN BEĞENDİĞİNİZ SAHNE HANGİSİYDİ ?
EN KEYİF ADLIĞINIZ PEKİ?
GELECEK BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE 💖🌠🌟✨
DEVAMI VE DAHA FAZLASI İÇİN TAKİP ETMEYİ UNUTMAYIN
INSTAGRAM/ asknumaa