İçeriğe geç

BÖLÜM 1 - Havuçlu,Tarçınlı Ve Bir De Cevizli Kek Meselesi

🌠 Selam Benim küçük Şavklarım!!! biz geldiiik ✨

keyifli okumalar 💖

🌟 SATIR ARALARINDA BULUŞALIM....

BÖLÜM 1

Havuçlu, Tarçınlı Ve Bir De Cevizli Kek Meselesi

Şimdi dürüst olalım. Ben mutfağa “bugün harikalar yaratacağım” özgüveniyle giren insanlardan asla olamamıştım. Küçükken annem kek yaparken tezgâhta oturup kekin hamurunu parmaklamaktan başka bir şey yapmamıştım ki bu yaşıma kadarda hiç kek yapma gereği duymamıştım. Bu yüzden de ben daha çok “bir şeyler deneyeceğim, hayırlısı” tayfadanım, Bugün de aynen öyleydi. Karşı eve yeni taşınan birileri vardı ya… İyi bir komşu olarak onlara hoş geldin keki yapmaya karar verdim. Çünkü normal insanlar gibi merhaba demek varken niye kendimi böyle bir riske atıyordum öyle değil mi? Annem sağ olsun ne zaman yeni bir komşumuz olsa ona hep kek götürürdü. E benim de ilk kendi evim olmuştu ve ilk defa karşı komşularım vardıııı. Bu fırsatı kaçıramazdım lütfen! Birazda olsa anasının kızı olma havamdaydım bugün. Annem duymasın ama, kadının yüreğine inebilirdi.

Tezgâhın başında yarım saattir dikiliyordum, dalgalı saçlarımı tepeden gelişi güzel ev topuzuyla toparlamıştım. Önce havuçlar diye geçirdim içimden.

Havuçlar masum görünür ama rende ile birleşince insanın karakterini sınardı resmen. Rendelemeyi o kadar ki sevmiyordum ve Allah aşçı, şef kardeşlerimize yar ve yardımcı olsun! Yemek yapmak cidden bir sanattı. Ben nasıl sabırla tasarımlar yapıyorsam, yemek yapmakta sabırla, özenle ve tabi ki titizlikle yapılan bir yenilebilen tasarımlardı. Bir tanesini rendelerken havuçtan çok sabrımı incelttim resmen. Bir ara ikinci havuçta, onu nasıl yaptıysam, rendeyi ters tutmuşum fark etmem biraz zaman aldı. O an kendime ağırından biraz saydırmış olabilirdim.

Sırada yumurtalar vardı. Yumurtaları kırarken içimden “lütfen kabuk düşmesin” diye dua ettim. Dua işe yaradı ama bu sefer yumurtalardan biri tezgâhın kenarına kaçmaya çalıştı. Hızla olduğum yerde yana yamularak yakalamayı başardım. Ucuz yırttık valla!

Şeker…

Bak, burada durmamız lazım.

Tarife baktım: “bir su bardağı şeker.”

Bardağa doldurdum. Sonra bardağa baktım.

Sonra tekrar tarife baktım.

Bir su bardağı…pekiiii

Ama bu hangi su bardağı?

Evde üç farklı boy su bardağı var. Hangisi “o” su bardağı?

Biraz daha ekledim şeker. Sonra “ya fazla olduysa?” diye düşünüp bir kaşık geri aldım. Böyle uzun bir uğraşın ardından durdum. Geri aldığım o kaşığı nereye koyduğumu hatırlamıyorum. Şekeri koyup koymadığımdan da tam emin değilim şuan açıkçası.

Niye bu böyle oldu ki şimdi ya! Zalımın keki bu kadar zor değildin sanki sen?

Yağ ve sütü eklerken mutfak, şıp şıp sesleriyle doldu. Karıştırırken ki o karışımın ortama sunduğu sesi seviyordum. Hazır olan hamur bana bakıyormuş gibi hissettim. Sanki “benden ne istiyorsun?” diyordu. Valla asıl sen ne istiyorsun benden!

“Altı üstü kek yani nedir ki bu kadar çile çektiriyorsun?” diye söylendim.

Tarçını eklerken elim biraz fazla coştu. Ama tarçın öyle bir şey; fazla olunca da “fazla tarçınlı” olur, eksik olunca eksikliği hissedilir. Kendimi bu sefer affettim.

Cevizleri eklerken cevizlerin yarısı küçük elimden yere doğru atak yaptı. Yerdeki cevizlerime şöyle bir baktım. Sonra tavana baktım. Beş saniye kuralını düşündüm. Hemen hemen vazgeçtim! Kendim yiyor olsam evet düşünebilirdim. Sakince yere eğilip ceviz parçalarını topladım ve üfleyerek ayrı bir kâseye koydum ve kenara doğru tezgâhta ittim.

Keki tatmadım. Tatmam. Çünkü bir şeyi tatarsam müdahale etmek isterim. Müdahale edersem daha çok bozarım. O yüzden Allah’a emanet diyerekten direkt kalıba döktüm. Kalıp biraz yamuktu. Ben de keki yaparken yamulmuştum ve bu aramızdaki ilişkiye zeval vermez diye düşünerekten birbirimize uyum sağladık.

An itibariyle, canım havuçlu tarçınlı ve bir de cevizli kekimi fırına vermiş bulunmaktayım efendimmm..

Beklerken pencereden dışarıyı gözetledim. Karşı evi şöyle bir dikizledim. Perdeler yine kapalıydı. O günden sonra Land Rover Defender’ı buralarda görmemiştim. Belki o Land Rover ve onu suren şanslı adamında burada yaşıyor olabileceğini düşünmüştüm ama kaç gündür denk gelmemiştim burada. Komşularım kaç kişilik bir aileydi meraktan artık orta yerimden çat diye çatlayacaktım valla. Ev, evet birileri taşınmış hissiyatı veriyordu ama gece yanan görkemli sarı ışıkları haricinde başka bir yaşam belirtisi gösteren yoktu.

Kek pişerken mutfak mis gibi tarçın kokmaya başladı. Bu iyiye işaretti. Ya da büyük bir hayal kırıklığının habercisiydi. Ortası yok. Ama dedem derdi ki bir şeyin, bu yenen bir şey olabilir bir çiçek veya bir cansız şeyler, her neyse kokusu güzelse eğer geriye kalan her şeyi de güzeldir diye. Umarım doğruyu söylüyorsundur dedeciğimm...

Havuçlu tarçınlı ve bir de cevizli kekimi, yarım saatin ardından çıkarttım. Üstü hafif çatlamıştı.

“Rüstik,” dedim dudağımı büzerek.

Her kusur güzel bir isim bulunca sanata dönüşüyordu sonuçta...

Kalıptan çıkarmak için annemden gördüğüm ve hatırladığım kadarıyla tabağı ters çevirip kalıbın üzerine koydum ve fırın örtülerimle kalıbı sıkıca kavradım. Küçük bir besmele çekerek kalıbı hızla ters çevirdim, düz bir fırın kalıbı kullanmam bir şans olmalıydı çünkü içimden bir ses o kek o kalıptan zahmetsizce çıkacak diyordu.

Geçen reels izlerken karşıma bir kadının keki kalıptan çıkartmadan önce ev hali bir stille kekle konuştuğunu görmüştüm. Daha sonra keki kalıbından kolayca çıkarttığında da üzerindekileri çıkartıp ev halinden sokak stiline dönerken keke “seni kandırdım misafire yaptım seni” gibi bir şeyler söyleyip elinde kekle dans ediyordu. Hızla kafamı iki yana salladım. Evet! Biraz çatlak olabilirdim belki de evet! Bu hareketler tamamıyla bana özgü duruyor ve görünüyor olsa dahi şuan kekin önünde öyle hareketler sergilemeyecektim tabii ki de!

Şöyle bir üzerimi süzdüm elimde olmadan. Üzerimde her zamanki sıradan bol tişörtüm ve kısa pembiş şortum vardı, e saçlar zaten ev topuzuydu...

Saçmalıyorsun Eylül!

Hafifçe kek kalıbının üzerine vurmaya başladım, zamanı gelmiştir diye düşünerekten kalıbı yavaşça kaldırdım ve kekimin pıt diye tabağa düştüğünü görünce hızla kalıbı kaldırıp tezgaha fırlatır gibi koydum ve ellerimi roman havası oynuyormuş gibi birleştirip şaklatmaya başladım.

“Kaşlarını çatıyorsun, Müjgan

Kime çalım atıyorsun, Müjgan..” diyerek göbek atmaya başladım. Tam arkamdan gelen ayak seslerini duymamıştım tabii ki o an aşırı mutluydum. Kekim kabarık ve kalıptan hiç zorlanmadan çıkartmış, tekte başarmıştım bu işi.

“Kaşlarını çatıyorsun, Müjgan

Kime çalım atıyorsun, Müjgan” derken arkamı döndüm ve korkuyla sıçradım.

Karşımda ellerini iki beline koymuş beni yüzündeki sırıtışla izleyen Nare’m vardı.

“Aklımı aldın be kızım!” diyerek baş parmağımı damağıma koyarak çekiştirdim.

Nare gülerek, “Hayırdır roman havası falan? Yarına hazırlık mı yapıyorsun?” dedi, göz kırparak.

Gözlerimi devirip arkamdaki keke uzanarak elime aldığım gibi ona gösterdim. “Kek yaptım ablasıııı.” diyerek kokladım ve Nare’ye de koklattım.

“Bak aslında bu koku için odamdan çıkıp buraya gelmiştim, kızım bu koku nee!?” diyerek kekime el uzatmaya cüret etmişti. Hızla keki burnunuz dibinden arkama geri sakladım.

Bana açtığı şaşkın ela gözleriyle baka kaldı. Samimiyetsizce gülümsedim. “Eee bunlar bizim için değil. Bize yarınki felaketi atlattıktan sonra tekrar yaparım.” dedim.

Nare buna eş kaşlarını anlamayarak çattı. “Eylül Allah aşkına kim yiyecek bu keki? Sen ve ben varız bu koca evde-”

“Lafını balla kesiyorum ama kek soğumadan sahiplerine ulaştırsam iyi olur.” dedim ve kekin olduğu tabağın üzerini temiz bir örtüyle örtüp dış kapıya doğru hızlı adımlarla ilerledim. Peşimde Nare vardı ve hala konuşuyordu. “Ben yokken kek işine falan mı başladın hayırdır yani?” dedi, sonra, “Sen birini net zehirlemeye karar vermişsin, yemek dahi yapamazsın ki sen canım! Ne keki bu Eylül?” dedi ve son kez de “Egemen! Yoksa Egemen mi döndü? Ona mı yedirteceksin keki?”

Bahçenin dış kapısını da açacaktım ki durmak zorunda kaldım. O güzel düz kahve saçlarına ve ela gözlerine gözlerimi bayarak baktım.

“Egemen düğüne gelecek ise ya bu akşam gelir ya da yarın sabah gelir Nare.”

Nare kafasını doğru söylüyorsun gibi yana eğdi ve sonra tekrar açtı ağzını. “Egemen değilse-?” Kapıyı açtım ve Nare’ye dönüp elimle karşıdaki lüks iki katlı kahve rengi ve siyah renklerle dekore edilmiş villayı gösterdim. “Komşularımıza merhaba demeye gelmek ister misin?” diye sordum. Nare önce bir durdu, söylediğim kelimeleri tek tek analiz ettiğine kalıbımı basabilirdim. En sonunda ağzından bir nefes çıktı ama bu normal bir nefes alma verme eylemi için değildi resmen bana gülecekti bu da gelmekte olan kahkahasının sinyaliydi. Hızla göz devirip aynı hızla arkamı dönmüş karşımda kalan görkemli villaya aramızdaki yolu aşarak ilerledim. Nare gülerek yanıma koştu.

“Eylül?” dedi.

“Hm?” dedim.

“Önce biz mi tatsaydık şu keki?”

Ona ölümcül bir bakış yolladım. “Ben kendime ve kekime güveniyorum tamam mı. Sen güvenmiyorsan ahanda yol orada Narenciyim!” dedim

Çok abartılıyordu. Yemek yapamıyor olabilirdim belki ama beklide kek yapabiliyordum? Gayette güzel olmuştu işte görünüşü kokusu güzeldi işte da!

Bahçe kapısının önüne geldik peş peşe ve kapının aralık olduğunu görmemle yavaşça daha çok ittirdim.

Elimde kek tabağıyla yürürken ev daha da netleşti. Büyük ama insanı korkutan türden değil. İki katlı, geniş pencereli, ferah duruyordu. Koyu renk taş kaplaması güneşte daha da aydınlık görünüyor ve siyah çerçeveli camları vardı. Ahşap detaylar evi sertlikten kurtarmış; sanki dokunsam sıcak hissedeceğim bir aurası vardı evin.

Ön kapıda siyah renkli, sade ve düzgün. Abartılı süsleri yok ama sağlam duruyor. Pencereler geniş, içeri bol ışık alıyordur diye düşünmeden edemedim. Camlarda gökyüzü ve ağaçların yansıması var; evin çevresiyle uyumlu olduğunu o an fark ediyorum.

Bahçesi düzenli. Çimler yeni biçilmiş gibi, kenarlardaki bitkiler özenle yerleştirilmiş ama fazla gösterişli değil. Taş döşeli yol kapıya kadar düzgün bir çizgi halinde uzanıyordu. Yürürken ayağım takılmıyordu ve bu da hoşuma gitti nedense.

Evde her şey yerli yerinde gibi görünüyordu. Ne fazla iddialı ne de sıradan. Burada yaşayan birinin düzenli ama rahat biri olabileceğini bana gördüklerim hissettirmişti. Elimdeki kek tabağına baktım kısa bir an. Böyle bir eve giderken üstü örtülü bir kek taşımak ne kadar doğruydu?.

Kapıya yaklaştığımda adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Zile basmadan önce evin önünde bir an durdum; Nare de benimle aynı anda durdu.

“Alan sahipleri bu bahçeyi ne güzel peyzaj yaptırmışlar. Bayıldım valla, zevkli insanlarmış,” dedi etrafına bakarak.

Onaylar gibi başımı salladım. Boğazımı hafifçe temizledim. Elimi kapının yanındaki zile uzatıp bastım ve içimi kaplayan anlamsız bir heyecanla beklemeye başladım. Tam o sırada, kafamın tepesinde özensizce topladığım saçlarım geldi aklıma. Elimi hızla, kabarık ve dalgalı saçlarımı bir arada tutmaya çalışan lastik tokaya götürdüm.

Aynı anda, önünde durduğumuz çelik kapı tok bir sesle açıldı.

Her şey bir an mı sürdü, yoksa zaman ağır çekime mi girdi, ayırt edemedim. İşaret parmağım tokaya geçirmiş, çekiştirirken öylece kalakaldım. Çünkü karşımda, az önce zilini çaldığım çelik kapının yerinde, onu aratmayacak kadar heybetli bir adam duruyordu.

Abartmıyordum. Adam gerçekten neredeyse iki metrelik bir çelik kapı kadar iri ve “oha” dedirtecek kadar yakışıklıydı. Hayır, tabii ki çelik kapılar yakışıklı olmaz… Bir saniye Eylül, toparlan.

Eylül, elini saçından çek, diyen iç sesimle gözlerimin önündeki manzara birleşince, ellerimi nereye koyacağımı şaşırdım. Tokayı saçlarımdan kopartırcasına çektim. Saçlarım özgür kalınca, refleksle başımı hafifçe salladım; dalgalı tutamlarım omuzlarımdan aşağı doğal bir şekilde döküldü.

Karşımda yaklaşık bir doksan boylarında, kara kaşlı, kara gözlü, hafif buğday tenli bir adam vardı. Keskin çene hatlarını aynı netlikte saran kirli sakalları, yüzüne sert ama çekici bir ifade katıyordu. Bakışlarında merak vardı; karşındaki iki yabancıyı tartar gibiydi.

Sanırım konuştu. Dudakları az önce kıpırdadı.

Oha… Dudakları ne fazla dolgun ne de inceydi; tam olması gerektiği gibiydi.

“Allah’ım, sen benim yarım çalışan aklıma mukayyet ol,” diye geçirdim içimden.

Nazım’a ben yakışıklı mı demiştim? Nazım, bu adamın yanında halt etmişti. Bildiğin halt. Nazımın omuzlarına donanma mı demiştim. bu adam hava, kara, deniz donanmasıydı omuzları. Nazımın boyu 190mı demiştim. bu adam net ikiydi ya..."ee noldu senin şu ben önce zekaya bakarım lafına". diyen iç sesimi bile duymuyordum şuan...

“Nasıl yardımcı olabilirim?” dedi sakin ve tok bir sesle.

Estağfurullah… Asıl ben sana nasıl yardımcı olabilirim, yakışıklı.

Nare dirseğiyle beni dürttü. Fark ettirmeden yapmaya çalışmıştı ama bayağı acıtmıştı. O an kendime geldim. Yutkundum. Konuşmayı unutmuş gibiydim; sesim boğazıma takılmıştı sanki.

Ben buraya neden gelmiştim?

Kek.

Evet, kek.

İki elimle, sanki elimden kaçacakmış gibi tuttuğum kek tabağını göğüs hizama kaldırdım. “Size hoş geldiniz demeye gelmiştik,” dedim ve tabağı ona doğru uzattım.

Nare, ortamın tuhaflığını dağıtmaya çalışır gibi “Hoş geldiniz,” tarzı bir şeyler mırıldandı.

Adam kaşlarını hafifçe kaldırarak bizi baştan sona süzdü. Bakışları kısa bir an için saçlarımda takılı kaldı; sanki özellikle oraya dikkat kesilmişti.

Üzerinde siyah bisiklet yaka, geniş omuzlarını iyice ortaya çıkaran bir tişört vardı. Altında dizlerine kadar uzanan, aynı renkte bir şort… Kolları “kastan görünmüyor” değildi; aksine fazlasıyla dolu, güçlü ve dikkat çekiciydi. Hani bazı adamlar vardır ya, heybetli dururlar; tek koluyla seni belinden kavrayıp omzuna atabilecekmiş gibi…

İyi yedin adamı, dedi iç sesim sertçe.

Ne yapıyordum ben ya?

Yanaklarımın hızla ısındığını hissettim. Utançtan mıydı, başka bir şeyden mi, ayırt edemiyordum ama cayır cayır yandığım kesindi.

Utandığından değil, dedi iç sesim. Konuşturma şimdi beni.

Adam tabağı almak için elini uzattı. Hayır- bir elini değil, iki elini birden. Ellerime dokunmadan, tabağın diğer ucundan nazikçe kavradı. Bunu K-dramalar da görmüştüm; saygı göstergesi olduğunu duymuştum biliyordum bu onların kültürüne özgü bir hareketi ve

Şu an eriye bilirdim. Her ne kadar adam bir koreli olmasada... öhöm!

Her şeyden anlam çıkarma devri lisede kaldı, Eylül, diye kendimi azarladım.

“Teşekkür ederim, ne zahmet ettiniz,” dedi kibarca. Gözleri Nare’yle benim aramda gidip geldi ama her seferinde benimkilerde biraz daha uzun kaldı.

“Ne zahmeti, afiyet olsun,” dedim.

Nare, adamın elinde küçücük kalan kek tabağına tedirgin bir bakış attı. Beni de geriyordu ama belli etmedim. Gayet güzel yaptığıma inanıyordum.

“Buyurun lütfen,” dedi adam. “Çayım yeni. Taze kekle birlikte güzel gider.”

Nare, “AA biz hiç-” demeye yeltendi ama ben çoktan bir adım öne çıkmıştım. Ona doğru geldiğimi görünce adam kapının gerisine doğru hafifçe çekildi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm vardı; dikkat etmesem fark etmezdim.

“Bir çaya hayır diyemem,” dedim.

Ve kendimi, tabiri caizse, evin içinde buldum.

Nare’nin artık itiraz edecek bir hâli kalmamıştı. Adamdan aldığım enerjiyi tam olarak tanımlayamıyordum ama yoğun olduğu kesindi. Ben bugüne kadar hiçbir erkeği ilk görüşte böyle merak etmemiş, tanımak için bu kadar istek duymamıştım.

“Aura meselesi bu, şekerim,” dedi Hande Yener sesi, zihnimin bir köşesinde.

Evet, belki de mesele buydu. Yoksa kaşı, gözü, bedeni bana yabancı değildi. Etrafım, abim ve kuzenlerim gibi iri yarı, yakışıklı adamlarla doluydu zaten.

Ama bu adamda başka bir şey vardı. Adını koyamadığım, içimde bir yerlere dokunan bir enerji.

Ve ben bir şeyi merak ediyorsam, cevabını bulana kadar rahat edemezdim.

Kapıdan girdiğimde beni direkt geniş salon karşılamıştı. Sol tarafta hemen üst katın merdivenleri görünüyordu ve hemen duvara montelenmiş kangal kafasıyla şöyle bir bakıştım. Aman Allah’ım! Kurt ve geyik kafası beklerdim de… Kangal kafası bayağı şaşırtmıştı beni.

İleriye doğru adımlarken ardımdan Nare’nin topuklularının sesi beni takip ediyordu. Yakışıklı ev sahibi ve aynı zamanda karşı komşumuz da tek elinde küçücük kalmış kek tabağını tutarken, diğeriyle kendi kadar olan çelik kapısını kapatmakla meşguldü.

Bir mobilya tasarımcısı olarak salonundaki eşyalara alıcı gözüyle süzmem tamamen mesleki deformasyondu. Sol tarafta bulunan geniş ve büyük camın önünde kocaman bir duman rengi deri koltuk yer alıyordu. Hemen iki yanına tekli berjerler de konumlanmıştı.

Ortada siyah, uzun, dikdörtgen şeklinde bir masa yer almıştı. Üzerinde hiçbir şey yoktu ve camdan yapıldığı için lekeyi, parmak izini çok belli eder diye düşünmüştüm direkt ama şu an üzerinde toz tanesi bile göremiyordum. Temiz biriyiz anlaşılan.

Üzerimdeki şort ve uzun tişörtümle hemen duman rengi deri koltuğa oturdum. Yanıma da bana nazaran üzerinde günlük, uzun, kalın askılı elbiselerinden giymiş ve stilettolarıyla şık bir Nare oturdu. Aslında biz bu kadar zıt değildik. Şu an benim gibi ev stilinde olmak için nelerini vermezdi, çok iyi biliyordum ama işte aramızdaki bu farkı belirleyen bir şey vardı; o da ben evden çalışırken, Narenciğimin her gün şirketlerine gidiyor olmasıydı.

Ben de istemiştim ama biliyorsunuz ki beni tabiri caizse istememişlerdi. Hah! Ellerindeki gelmiş geçmiş en iyi tasarımcıları ben olmasaydım, beni şirketin Ş’sinden mahrum edeceklerine kalıbımı basardım. Ama canım dedem beni herkesten daha iyi tanıyan ve anlayandı ve ölmeden önce yazdığı vasiyetinde tek kız torunu olan bana şirkette yüzde otuzluk bir hisse vermişti. Bu her aklıma geldiğinde pişmiş kelle gibi sırıtmaktan kendimi alıkoyamıyordum.

Egemen salağı ne zaman benimle dalga geçse, bana bak yüzde onluk, ben enin üstünüm, kovarım seni diyerek dalga geçiyordum. O da belli başlı argo kelimeler edip çenesini kapatıyordu.

“Lütfen keyfinize bakın, ben keki ve çayları halledeyim.”

Hemen kalkmaya niyetlenmiştim ki bir güç tarafından sırtımdan çekildim, kafa derimde hissettiğim acıyla hızla koltuğun yaslanma yerine attım kendimi.

“Ay!” diyen sesle, az önce sırtımdan tişörtümle birlikte saçımı yolan kişi aynı kişiydi. Kıpkırmızı olmuş bir halde Nare’ye döndüm. O da benim gibi kırmızıya dönmüştü. Sonra karşımızda bize ifadesizce bakan adama döndük. Hiç sekmez, direkt sırıttık.

“Zahmet olacak size de,” dedik.

Hafif bir tebessüm edip “Hemen geliyorum,” dedi ve ardını bize dönerek kibarca arkaya doğru ilerledi. Her adımı altımdaki zemini titretti sanki; öyle ağır, öyle sert ve kendinden emin yürüyordu ki… Şu an altındaki o zemin olmak…

sol böğürüm canlı bir uzuv tarafından deşilmişti.

“Kızım kalkıp bir de mutfağına mı dalacaktın adamın! Burası anneannemin evi mi de kalkıp yardım edeceksin?"

Böğrüme elimi atıp ovuşturdum. “Ya hadi, ben düşünemedim. Sana ne demeli peki? Saçımı çektin Nare!”

Kızgın bakan gözleri, son dediğimle yavru bakışına döndü anında ve bir elini saçlarıma uzattı. “Ah Rapunzelim ben hiç bile isteye kıyar mıyım bu sırma saçlara?” dedi.

Yüzümü ekşittim, sırıtıyordu bir de. “Kızım bana Rapunzel deme demiyor muyum ben? Sonunda saçlarından oluyor karı ve o güzelim altın saçlarını keseni de unutma lütfen!” pis herif kesmişti rapunzelimin saçlarını, kaç sene oldu hala kabullenemiyordum işte

“En son saçlarını dokuz yaşındayken çekmiştim, hatırlıyor musun Eylüş’üm?”

“Nasıl unutabilirim? Yolmuştun adi kadın!”

Minik kahkahasına engel olamadı. “Seni uyarmıştım ama uyarmadı diyemezsin Eylüş’üm,” dedi ve devam etti. “Anneannem o kadar derdi; gece yatarken sakız çiğnenmez diye. Bak kadının bir bildiği varmış. Akşam yorgunluktan ikimiz de yatakta bayılmıştık, hatırla. Sabah bir kalktım ki başucumda ağlıyorsun.”

Bir kahkaha daha kopardı. Ben ise hiç gülmüyordum. Çok korkmuştum ulan! O zamanlar, Rapunzel’e yeni yeni takıntılı olduğum dönemimdeydim. Çok uzundu saçlarım sırf Rapunzel olacağım diye.

"Bir insanın ağzından sakız nasıl düşer Eylül, bana bunu açıkla. Hadi düştü saçına nasıl karıştı o öyle ya. Uyurken tamamen kendinden geçiyorsun be kızım ve hâlâ da öylesin. Geçen hafta salyan en son çenene doğru yayılmış gidiyordu."

“Heeeh! Dinime küfreden Müslüman olsa. Sen de gözlerin açık uyuyorsun. O geçen hafta salonda sızdığın günü hatırla Narenciğim. Merdivenlerden inmiştim, yukarıdan pike alıp üzerini örtmeye geliyordum. Merdivenden tam indim ki gördüğüm şeyle Allah’ıma kavuşuyordum. Gözlerin açık ve beyazı çıkmış bir şekilde bana doğru bakıyordun!” Yüzünü ekşitme sırası Nare’deydi. “Napayım kızım, senin çenenin yayları uyurken nasıl gevşiyorsa benim de göz kapaklarım gevşiyor demek ki.”

“Yani sen de bunu açıkla Allah aşkına. Uyurken niye göz bebeğin yok oluyor? Rüyanda gökyüzüne falan mı bakıyorsun da yukarı kayıyor göz bebeklerin?”

“Hatırlamıyorum. Genelde rüyalarımda hep başka şeyler gördüğüm için.” Dedi simayla, Ona iğrenerek baktım. Senin ağzın neler söyleyir Nare!, hızla silkelenip arkama yaslandım ki ne göreyim… Tek eli cebinde, sağ elinde tepsi ve üzerinde dumanı üstünde çaylar ve üç tabak kek dilimleriyle köşede bize doğru bakan o yakışıklı mı yakışıklı beyefendi duruyordu. Gözlerimiz kesişince yüzündeki tebessüm derinleşti. “Kusura bakmayın, atışmalarınız dışarıdan çok heyecanlı görünüyordu. Bölmek istemedim sizi.”

Ey adam! bana doğru gelirken ayağının altında ezdiğin o zeminin yer altı neredeydi? söyle de kendimi oraya gömeyim hemen! ne zaman gelmişti? nereye kadar duydu? litfen sadece nareyi konuştuğumuz andan itibaren olsun nolur.

Yer yarılsa da içine girsem…

“Şey, çok naziksiniz. Acaba nereden itibaren bu diyaloğumuza şahit oldunuz?” Ben değil, Nare sormuştu bu soruyu. Önümüzdeki siyah camlı sehpaya çay bardaklarını koyarken kafasını hafif sağa eğip kaldırdı. Bu arada parmaklarında bir alyans neyim göremedim. Hmm bekar yaşıyoruz anlaşılannn.

“Siz, ‘Eylüşünüze Rapunzel'ime hiç kıyar mıyım?’ dediğiniz yerden itibaren,” dedi ve sırıttı. Bir ara Eylüşünüze derken gözleri masadan bana kaymıştı.

Evet evet

İri yarı, keskin bakışlı, yüz hatları sert olan bu çelik kapı, bayağı bayağı sırıtıyordu şu an. Doğruldu ve tekli berjere bir asalet edasıyla oturdu. Sanki adam tahtına kuruluyordu. Bu neydi böyle?

Ben mi? Patlıcanın rengini bilir misiniz? Mor. Peki patlıcan morunu bilir misiniz? İşte ben, tüm vücudumla o patlıcan moruna dönmüştüm. Harika! Yeni başlangıçlar, yeni insanlarla tanışmalar derken… Ne de güzel bir tanışma olmuştu böyle. Dakika bir, gol bir seyirciler, ilk rezil oluşumu gerçekleştirmiştim ama bu, ileride rezillik artı kepazeliğimin sonu olmayacaktı. Bunun ne demek olduğunu en kısa zamanda görecektim.

“Ah evet,” diye geveledi Nare. “Şey, ben de Nare oluyorum bu arada.” Elini refleksle kaldırarak benim adımı da söyleyecek gibi oldu ama hâlimi görünce dilindekini yutmak zorunda kaldı.

Adam zaten direkt benim adımı ağzına aldı. Nare! O konuşmada seni de konuştuk kızım, niye o zamana denk gelmedi kadere de aşk olsun

“Memnun oldum hanımlar. Yiğit ben. Karşı villada oturuyorsunuz, değil mi?”

Adı Yiğitmiş…

“Evet evet. Biz de memnun olduk,” dedi Nare.

Adının Yiğit olduğunu öğrendiğimiz, Yiğit pehlivanları aratmayan esas oğlanımızın kibar ama güçlü duran ince eli, benim yaptığım havuçlu, tarçınlı ve bir de cevizli kekimin olduğu tabağa uzandığını görünce ona memnun oldum bile diyemedim. zaten utançtan konuşamıyordum.

Çatalını sağ eline aldı. Ben öylece onu izlerken, Nare'nin de uzanıp tabağını aldığını göz ucuyla gördüm.

Bakışlarım, çaprazımdaki berjerde oturmuş, salona adeta hâkimiyet kuran adamın elindeki keke kilitlenmişti. Gözlerim pürdikkatti. Nefesimi bile tutmuş olabilirdim.

Yiğit, çatalıyla kestiği büyük dilimi önce kokladı. Sonra başını hafifçe kaldırıp, tebessüm ederek bana baktı.

“Bu kokuyu özlemişim,” dedi. “Annem yapardı… tüm ev tarçın kokardı.”

Ah canım benim ya…

İçimden geçenle yüzümde beliren ifadeyi ayırt edememiştim ki Yiğit, hiçbir tereddüt göstermeden o koca dilimi ağzına attı. Gözlerim ışıldayarak onu izlerken, yanımdaki varlıktan insan dışı bir ses yükseldi.

Soluma döndüm. Doğru duyup duymadığımı anlamak ister gibi Nare’ye bön bön baktım. Suratında, birazdan ağzımdaki her şeyi kusacağım ifadesi vardı. Gözlerini bana dikti, kaşlarını kaldırdı ve göz aklarını göstere göstere yukarı yuvarladı. Beden diliyle resmen bağırıyordu:

Bu kek, kek değil.

O an dank etti.

O ses…

Öğürme sesiydi lan.

Ağzından kaçırmıştı. Salon sessizdi. Fazlasıyla sessiz. Ve o ses, ne kadar hafif olursa olsun, herkesin kulağına net şekilde çarpmıştı.

Hızla gözlerimi kocaman açtım ve Yiğit’e çevirdim başımı. Adam, ifadesiz bir suratla ağzına aldığı o kocaman dilimi çiğnemeye çalışıyordu. Nare çaktırmamaya hiç dikkat etmeyerek direkt peçeteye uzandı, ağzındaki lokmayı çıkardı. Yiğit, son bir çırpınış belirtisi olarak çayına uzanıp birkaç yudum içti. Gözleri anlık olarak gözlerime değdi ve yutamayacağına en sonunda karar vermiş olmalı ki o da peçetesine uzanıp çıkardı.

Eyvahlarım olsun...

Yavaşça keke uzandım. Köşesinden minicik bir parça koparıp ağzıma attım. O an damağıma yayılan şeyin ne olduğunu tarif edemem ama tek bildiğim şuydu: Dilim acıyla yandı.

Tarçın.

Ama böyle normal tarçın değil.

İntikam alan tarçın.

“Millete bir de bunu mu çiğnettim ben?” diye geçirdim içimden.

Çiğnemeye çalıştım. Olmadı. Yiğit kadar bile direnemedim. Peçeteye çıkardım. Katladım, buruşturdum. Adeta delil yok eder gibi yok ettim ve tabağın en uzak köşesine bıraktım. Üçümüz de sessizce çay içiyorduk artık. Boğazımı temizleme ihtiyacıyla yutkundum, sakin bir nefes verdim.

“Tarçını bol buldum sanırım,” dedim.

Tarçını bol bulmuşum ki sıvamışım resmen! Kek adına cidden hiçbir şey yoktu ortada. Ne havucu, ne cevizi, ne hamuru…

Önümdeki tabakta görünüş olarak kek ama tat olarak ölesiye tarçın acısına boğulmuş, şekeri az kaçmış, nimet olma vasfını yitirmiş bir şey duruyordu önümde. İkinci rezilliğim de oraya çıktığına göre, ben kepazeliğe geçiş yapmadan ortadan tüysem fena olmayacaktı. Hızla koltuktan kalktım. Nare ve Yiğit o zaman yüzüme bakabildiler.

Hızla koltuktan kalktım.

“Ben gideyim… ocakta yemeğim vardı da,” dedim. Ne dediğimi ben bile bilmiyordum.

Saçlarımı savurarak kapıya doğru adeta ışık hızında ilerledim. Yiğit koltuğunda bocalamış, ne diyeceğini bilemez hâlde kalakalmıştı. Haklıydı. Kim bana kek diye kek olmayan bir şey yedirse ben de aynı hâlde kalırdım.

Nare peşimden kalktı. Yiğit de yavaşça ayağa kalkıp arkamızdan geldi.

Kapıyı açar açmaz bahçeye kaçtım.

“Lütfen kusurumuza bakmayın,” dedi Nare hemen. “Size hoş geldiniz demek istedik. Eli boş gelmeyelim deyince… biraz aceleye geldi kekimiz.”

Aferin Narenciğim.

Her zamanki gibi arkamı topluyordu.

Ben birkaç adım geride durup onları izliyordum. Yiğit iki elini cebine soktu. Minnete benzeyen bir gülümsemeyle, koyu kahve gözlerini bana kaldırdı.

“Hoş buldum,” dedi. “Kek için teşekkür ederim. Düşünmeniz bile kıymetli.”

Yaaaağğğ…

Ben tam şekerin erime noktasına yükselmiş, içimdeki o saçma yumuşaklık yüzüme vurmak üzereyken; Nare yüzündeki mahcup sırıtmayla bana döndü. O sırıtma, saniyeler içinde yerini birazdan

beni ısıracak bir pitbull bakışına bırakınca Yiğit’le göz temasımı lazerle keser gibi böldüm.

Nare bana doğru bir adım attı. Sonra bir tane daha. Kolumdan yakaladı ve beni de beraberinde bahçenin dış kapısına doğru, adeta yangından mal kaçırırmış gibi sürüklemeye başladı. Ayaklarım yerle bağımı koparmıştı sanki; beynim “rezillik” kelimesini hecelerken bedenim kaçıyordu.

Canıma minnetti. Ne kadar buradan toz olursam, ne kadar göz önünden silinirsem; benim için şu an önemli olan tek şey buydu. Arkada kalan salonu, tarçınla boğulmuş kek kokusunu ve o mahcup sessizliği ardımda bırakırken Nare’nin sesi kulağıma doğru eğildi. Azılı bir suçluya fısıldar gibiydi:

“Eylül, bu kaçıncı rezillik Eylül! Düş önüme… Elin adamlarına kek

yapacak kadar ne yaşadın kızım sen kafanda?”

Yutkundum. Dilim cevap vermek istedi ama aklım çoktan firardaydı. İtaatkâr bir köle gibi, evimize girene kadar ardıma bakmadım. Bir yanım “dön bak, seni izliyordur kesin” dese bile… Hayatta kalma içgüdüm ağır bastı.

Evden adımını ilk atan bendim. Kaçarcasına merdivenlere yöneldim. Basamaklar gözümde uzadıkça uzuyor, her biri bana “rezil oldun” diye fısıldıyordu. Peşimden Nare’nin “bekle!” diye seslendiğini duyunca can havliyle tırabzanlara sarıldım, ikişer üçer çıktım.

Tam odama girip kapıyı kapatacakken bam!

Nare elindeki terliği kapının arasına fırlatmıştı. Terlik, kapıyla pervaz arasında kusursuz bir tampon bölge oluşturmuştu. Nare’nin gelişmiş reflekslerine mi şaşırayım, kapı aralığına kurşun gibi giren topuklu tüylü terliğe mi; yoksa terliğin izin verdiği o küçücük

aralıktan bana doğru sinsice süzülen Nare bakışlarına mı, karar veremedim.

Göz hizamdaki o topuklu, tüylü terliğe uzandım. Kapıyı biraz daha kendime çekip aramızdaki o sözde tampon bölgeyi bozdum. Aynı onun gibi ben de pozisyon aldım: Bir elimde tüylü terlik, diğer elim belimde.

Gözlerini daha da kıstı. Ben de inadına kıstım.

“Anlat,” dedi. Ses tonu netti. Sorguya çeken polis edası vardı.

“Neyi anlatıyorum mesela?” dedim. Sesim sakin, yüzüm masum, içim darmadağın.

“Ne iş bu kek mek?” dedi, göz kırpmayı da ihmal etmeden.

“İçimden geldi.”

“Senin. İçinden. Kek. Yapmak. Tıh, peh. güldürme beni kızım. Sen

bir yumurta bile kıramıyorsun.”

“Nare mal mısın? Kırabiliyormuşum ki kek yaptık dimi?”

Elini okkalı bir şekilde havaya kaldırıp bana el hareketi bahşetti.

“Heh! Nah! Gördük yapabildiğin keki.” sonra terbiyesini

toparlarmış gibi sakince saçlarını kulağının ardına sıkıştırdı.

“Eylül.”. Adımı tek başına söyledi. Bu tehlikeliydi.

“Ne iş bu kek? Son kez soruyorum.”

“İkram.”

“İkram.” diye tekrar etti. “İkram dediğin şey yenir.”

“Yenildi.”

“Yutulamadı ama.” deyince iyice utandım. Size demiştim ben utanırım ama yapmaya da devam ederim asla akıllanmam diye. Şuan utanmam Nare tarafından asla kabul edilmiyordu ki üzerime geliyordu şıllık!

“Yutmak zorunda değillerdi.” dedim sanki çok doğal bir olaydan bahseder gibi. Gözlerini devirdi.

“Bak! bana bak,” dedi. “Sen hayatında kaç kere kek yaptın Eylül

Allah aşkına?”

“Şey…”

“Say.” dedi direkt.

“Bir.”

“Ne zaman?”

“Az önce.”

Burnundan soludu.

“Eylül, sen yumurtayı kırsan bile kabuğunu içine atan insansın.”

“Bunu geçmişte bırakmıştık ama?”

“Geçmiş değil kızım bu, senin karakterin.”

Gülmemi tutuyordum belli etmemek için terliği yere bırakmakla oyalandım ve mırıltıyla; “Bak ama adam yedi.” deyince Nare acımadı;

“Yemedi.”

Hemen karşılık verdim, “Çiğnedi.”

“Hayatta kalmaya çalıştı.” dedi.

Bir an durduk.

Göz göze geldik.

“Tamam,” dedim. “Belki biraz tarçın fazla kaçmış olabilir.”

“Biraz mı?” diye haykırdı. “Eylül, o tabakta tarçınlı kek yoktu; tarçının keki vardı.”

“Abartma.” dedim ve camıma doğru ilerleyip perdeyi araladım. Karşı villayı şöyle bir süzdüm. Yaprak bile kımıldamıyordu. Hıh… Asayiş berkemaldi. Tamam.

“Abartmıyorum. Adam çocukluğuna gitti sandım ben bir an.”

Hâlâ dışarıyı izliyordum ki, sokağın ortasına doğru ağır ağır gelen bir Land Rover Defender gördüm.

“Ne alaka?” derken gözüm araçtaydı hâlâ.

Araç, benim erik ağacının tam altına park etti. Kapı açıldı. İçinden, geçen gün Nare’lerin evinin orada gördüğüm o bıyıklı, kaslı adam indi. Perdeyi biraz daha yana çekip dikkatlice baktım.

Ulan…

Beni mi takip ediyordu bu Land Rover Defender kişisi?

Allah’ım…

Farkında olmadan Land Rover Defender lanetine mi bulaşmıştım?

Gece gündüz demeden beni gözetleyen bir aracım mı vardı artık? Adam yavaşça az önce rezilliğimi halasının yaşandığı yiğit pehlivanın evine doğru gidiyordu.. kaşlarımı çattım. Arkadaşı mıydı yoksa o da burada mı oturuyordu?

Ben içimde polisiye senaryolar yazarken Nare konuşmaya devam ediyordu:

“Tarçın kokusundan annesini andı ya!”

Bir saniye durdum.

Sonra istemsizce güldüm.

“Bak ama ne dedi orada?” dedim. “Ne kadar nazikti.”

“Nazikti çünkü kibardı.”

“Ben de kibarlık gördüm tabii,” dedim, hafif savunmada.

“Eylül,” dedi, sesi bu sefer yumuşadı. “Sen elin adamına niye kek yapıyorsun ki? Değdi mi bu rezilliğe?

Değdi belki de.

Sustum.

Omuz silktim.

“İçimden geldi,” diye tekrarladım.

“Senin içinden gelen şeyler bizi genelde rezil ediyor.”

“Doğru,” dedim. Bu konuda aşırı haklıydı.

“Ne yapayım yani? Bir anım bir anımı tutmuyorsa? İçimden gelenler iyi niyetli olup eyleme dökülünce kötülüğün anasına dönüşüyorsa? Cenabet miyim lan ben?”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra ikimiz de aynı anda patladık.

Kahkaha odamın duvarlarına çarpıp geri döndü. Dizlerimin bağı çözüldü, yatağa oturdum. Nare kapıya yaslandı; gözünden yaş geliyordu.

“Allah bizi bildiği gibi yapsın Eylül!” dedi.

“Adamın yüzüne nasıl bakacağız?”

“Bakmayacağız.”

“Ya görürsek?”

“Görmeyiz,” dedim ama içimden ağlayarak.

“Ya karşılaşırsak?”

“Ben kör taklidi yaparım.”

Gayet ihtimal dâhilindeydi.

“Ya o?” dedi Nare.

“Yiğit Bey o keki hatırlarsa zaten bakamaz.”

Gülmekten nefes alamıyorduk artık.

Nare karnını tutuyordu; yine gülme krizine girmişti. Hani gülerken bir anda sesi gidenlerdendi. Ben kahkahamın arasından ciddi ciddi,

“Ölüyon mu?” diye sorardım hep.

O da nefesini toparlayınca tekrar başlardı, ben de kaldığım yerden devam ederdim.

Asla şaşmazdı.

“Yemin ederim,” dedi, “adam bizi gördüğü gibi ‘bunlar normal değil’ diye not almıştır.”

“Alsın,” dedim. “En azından unutmaz bizi.”

“Unutmaz tabii,” dedi. “Tarçın unutulur mu?”

“Adam artık her tarçın kokusu aldığında travma olarak bizi hatırlayacak.” dedim acıklı acıklı.. Derin bir nefes aldım.

“Bence,” dedim, “bir süre pencereden dışarı bakmayalım.”

“Kesin bizi izliyordur.”

“Kesin.”

“Eylül…”

“Efendim?”

“Bir daha kek yapma.”

“Yaparım.”

“Yapma.”

“Yaparım ama kimseye yedirmeyiz.”

Birbirimize baktık ve tekrar güldük çünkü bazı rezillikler vardır; utandırır.

Ama bir gün dönüp hatırladığında, en çok güldüğün şey olur. Bizimkisi de tam olarak buydu.

BÖLÜM SONU

BÖLÜM nasıldı?

Eylül ile Nare'nin arkadaşlıkların nasıl buldunuz?

favori sahneniz hangisiydi ( benim sahnem, Gariban Yiğidomun keki yutmak için çabalaması ama ne yazık ki başarısız olmasıydı jdfvdjkf) yazarken çok keyif almıştım.

en komik, kahkaha attığınız sahne hangisiydi peki?

DEVAMI VE DAHA FAZLASI İÇİN İNSTAGRAM HESABIMI TAKİP EDEBİLİRSİNİZ

instagram / asknumaa_