Aybüke'nin telefonu hâlâ elindeydi.
Ekrandaki fotoğraf gözlerinin önünden gitmiyordu.
Muzaffer'in babası…
Emre'nin babası…
Ve yıllardır ortada olmayan o gizemli adam.
Üçü aynı karedeydi.
Aybüke yavaşça konuştu:
— Muzaffer… Bana artık her şeyi anlat.
Muzaffer gözlerini fotoğraftan ayırmadı.
— Keşke anlatabilsem.
— “Keşke” ne demek?
Emre araya girdi.
— Muzaffer'in de bilmediği şeyler var.
Aybüke ikisine baktı.
— O zaman birlikte öğreneceğiz.
Muzaffer başını kaldırdı.
— Nereden başlayacağız?
Aybüke telefonunu cebine koydu.
— Fotoğraftan.
Efsane Ekibi Görev Başında
Akşam herkes yine Ali'nin evinde toplandı.
Ali masaya bir dosya bıraktı.
— Beyler, bayanlar… Operasyon başlıyor.
Nuray:
— Sen bu dosyayı nereden buldun?
— Evde vardı.
Aydilge:
— İçinde ne var?
Ali dosyayı açtı.
— Faturalar.
Herkes sustu.
Aybüke:
— Ali!
Ali gülerek dosyayı kapattı.
— Tamam tamam. Gerçek dosya bu.
Bu kez masaya eski fotoğrafı koydu.
Nuray fotoğrafa eğildi.
— Bu adamı bir yerden tanıyor gibiyim.
Aybüke:
— Nereden?
Nuray düşündü.
— Bilmiyorum.
Aydilge fotoğrafı aldı.
— Ben de tanıyor gibiyim.
Ali:
— Siz ikiniz bütün mahalleyi tanıyor gibisiniz zaten.
Nuray:
— Sus Ali.
Ali:
— Tamam.
Yaklaşık beş dakika herkes fotoğrafa baktı.
Sonunda Ayben konuştu:
— Arka taraftaki tabelayı gördünüz mü?
Herkes bir anda fotoğrafa eğildi.
Gerçekten de fotoğrafın arkasında eski bir dükkân görünüyordu.
Tabelada belli belirsiz bir isim vardı:
“KARDEŞLER KUYUM.”
Muzaffer'in yüzü değişti.
— Bu dükkânı biliyorum.
Aybüke:
— Neresi?
— Eski mahalledeydi.
Emre:
— Benim babam da oradan bahsetmişti.
Ali hemen ayağa kalktı.
— O zaman ne bekliyoruz?
Aydilge:
— Ne yapacağız?
Ali:
— Gidiyoruz.
Nuray:
— Gece gece mi?
Ali:
— Dedektiflik mesai saatiyle yapılmaz.
Aydilge:
— Ben gelmem.
Ali:
— Neden?
— Karnım acıktı.
Nuray:
— Sen gerçekten başka bir boyutta yaşıyorsun.
Eski Dükkân
Ertesi gün öğleden sonra ekip hep birlikte eski mahalleye gitti.
Dükkân yıllardır kapalıydı.
Camları toz içindeydi.
Tabela neredeyse düşmek üzereydi.
Muzaffer kapının önünde durdu.
— Burayı hatırlıyorum.
Aybüke yanına geçti.
— Çocukken mi gelirdin?
— Evet. Babam beni birkaç kez buraya getirmişti.
Emre:
— Ben de gelirdim.
Muzaffer ona baktı.
— Demek ikimiz de burada bulunmuşuz.
Emre:
— Evet.
Ali kapıyı inceledi.
— Kilitli.
Nuray:
— E tabii kilitli.
Ali:
— Ben de açılmasını bekliyordum.
Aybüke:
— Ali, sakın kapıyı kırmaya çalışma.
— Kırmam.
Bir saniye durdu.
— Belki.
— ALİ!
Herkes gülmeye başladı.
Tam o sırada yaşlı bir adam karşı dükkândan çıktı.
Onlara dikkatlice baktı.
— Siz kimin çocuklarısınız?
Muzaffer cevap verdi:
— Ben Mustafa'nın oğluyum.
Adamın yüzü bir anda değişti.
Emre de:
— Ben de Cemal'in oğluyum.
Yaşlı adam birkaç saniye ikisine baktı.
Sonra derin bir nefes aldı.
— Demek sonunda geldiniz.
Aybüke'nin tüyleri diken diken oldu.
— “Sonunda” mı?
Adam başını salladı.
— Babanızın bıraktığı şeyi almak için geldiniz, değil mi?
Muzaffer:
— Ne bıraktı?
Adam cevap vermeden dükkâna baktı.
— Yıllardır bu günü bekliyordum.
Kutunun İçindeki Gerçek
Yaşlı adam onları arka taraftaki küçük depoya götürdü.
Rafların arasında eski, kilitli bir tahta kutu vardı.
Kutunun üzerinde üç isim yazıyordu:
MUSTAFA
CEMAL
VE SELİM
Muzaffer fısıldadı:
— Selim…
Aybüke:
— Fotoğraftaki adam.
Yaşlı adam başını salladı.
— Evet. Selim.
Emre kutuya baktı.
— İçinde ne var?
Adam:
— Bilmiyorum.
Ali şaşırdı.
— Nasıl bilmiyorsun?
— Bana sadece saklamam söylendi.
Muzaffer kutuyu açtı.
İçinden birkaç eski fotoğraf, bir anahtar ve sararmış bir zarf çıktı.
Zarfın üzerinde tek bir isim vardı:
MUZAFFER
Muzaffer dondu.
— Benim adım…
Aybüke ona baktı.
— Aç.
Muzaffer zarfı yavaşça açtı.
İçinden bir mektup çıktı.
Okumaya başladı.
“Muzaffer, bu mektubu okuyorsan artık bazı gerçekleri öğrenmenin zamanı gelmiştir.”
Muzaffer'in sesi titredi.
Emre sessizce dinliyordu.
“Yıllar önce yaptığımız bir anlaşma yüzünden yollarımız ayrıldı. Selim bu anlaşmanın bozulmasını istemedi. Fakat biz onun yanlış yaptığını gördük.”
Muzaffer durdu.
Aybüke:
— Devam et.
Muzaffer okumaya devam etti.
“Kimseye zarar gelmemesi için her şeyi gizlemek zorunda kaldık. Fakat bir gün Selim geri dönerse, geçmişin hesabını sormaya çalışacaktır.”
Odadaki herkes sustu.
Son satıra geldiklerinde Muzaffer'in eli titremeye başladı.
“En önemlisi… Emre'nin ailesi bu olayın tek tarafı değildi. Biz hepimiz bu sırrın içindeydik.”
Emre gözlerini kapattı.
— Demek babam da biliyordu.
Muzaffer mektubu masaya bıraktı.
Aybüke:
— Peki Selim nerede?
Yaşlı adam başını eğdi.
— Bilmiyorum.
Tam o sırada Muzaffer'in telefonu çaldı.
Bilinmeyen numara.
Herkes birbirine baktı.
Muzaffer telefonu açtı.
Karşıdan gelen ses sakindi.
— Mektubu buldunuz demek.
Muzaffer'in yüzü buz kesti.
— Sen kimsin?
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra karşıdaki kişi tek bir cümle söyledi:
— “Beni aramanıza gerek yok. Ben zaten sizi buldum.”
Telefon kapandı.
Aybüke hemen Muzaffer'in yanına geçti.
— Kimdi?
Muzaffer cevap vermedi.
Çünkü dükkânın karşısındaki sokakta duran siyah arabayı görmüştü.
Arabanın içindeki kişi onlara bakıyordu.
Ve birkaç saniye sonra araç hızla uzaklaştı.
Ali:
— Bence artık buradan çıkalım.
Nuray:
— İlk defa mantıklı bir şey söyledin.
Aydilge:
— Ben zaten başından beri çıkmak istiyordum.
Aybüke Muzaffer'in elini tuttu.
— Bu iş burada bitmeyecek.
Muzaffer ona baktı.
— Hayır.
— Ama bu sefer yalnız değilsin.
Muzaffer hafifçe gülümsedi.
— Sen yanımdayken hiçbir şeyden korkmam.
Aybüke de gülümsedi.
Ama ikisi de bilmiyordu…
Selim'in onları bulduğu gibi, Efsane Ekibi'nin de artık bu hikâyenin tam ortasında olduğunu.
Ve ertesi gün gelecek olan telefon…
her şeyi değiştirecekti.