Ertesi sabah Aybüke'nin telefonu çaldığında saat henüz yediyi bile göstermiyordu.
Ekranda bilinmeyen numara yazıyordu.
Aybüke birkaç saniye telefona baktı.
Sonra açtı.
— Alo?
Karşıdaki ses sakindi.
— Mektubu okudunuz.
Aybüke'nin yüzü gerildi.
— Sen kimsin?
— Bunu artık biliyorsun.
— Selim…
Kısa bir sessizlik oldu.
— Evet.
Aybüke yatağından doğruldu.
— Ne istiyorsun?
— Muzaffer'le konuşmak.
— Onunla neden konuşmak istiyorsun?
— Çünkü yıllardır onun ailesinin sakladığı bir gerçeği öğrenmesi gerekiyor.
Aybüke'nin sesi sertleşti.
— O zaman gerçeği bana da anlat.
Selim hafifçe güldü.
— Sen düşündüğümden daha cesursun.
— Lafı bırak.
— Bugün saat beşte eski kuyumcunun önünde olun.
— Neden?
— Her şeyi orada anlatacağım.
Telefon kapandı.
Aybüke hemen Muzaffer'i aradı.
Efsane Ekibi Yeniden Toplanıyor
Bir saat sonra herkes Ali'nin evindeydi.
Ali masaya çayları dizerken:
— Saat beş, eski kuyumcu…
Nuray:
— Gerçekten gidiyor muyuz?
Ali:
— Tabii gidiyoruz.
Aydilge:
— Ben neden her macerada varım?
Nuray:
— Çünkü senin merakın açlığından daha büyük.
Aydilge:
— O kadar da değil.
Ali:
— Beş dakikada bir acıkıyorsun.
— Konumuz bu değil!
Aybüke herkese baktı.
— Bu kez ciddi bir şey olabilir.
Muzaffer onun yanına oturdu.
— Korkuyorsan gitmek zorunda değilsin.
Aybüke ona baktı.
— Sen gidiyorsan ben de geliyorum.
Muzaffer gülümsedi.
— Tamam.
Nuray:
— Ben de geliyorum.
Ali:
— Ben zaten geliyorum.
Aydilge iç çekti.
— Ben de.
Ayben:
— Ben de gelirim.
Ali:
— İşte Efsane Ekibi budur.
Saat Beş
Eski kuyumcunun önünde herkes toplandı.
Sokak oldukça sessizdi.
Muzaffer Aybüke'nin elini tuttu.
— Her şey yolunda gidecek.
Aybüke:
— Nereden biliyorsun?
— Bilmiyorum.
— Güzel.
Muzaffer güldü.
— Ama yanındayım.
Tam o sırada karşı kaldırımda bir adam göründü.
Yavaşça onlara doğru yürümeye başladı.
Yaşlıydı.
Saçları tamamen beyazlamıştı.
Elinde eski bir çanta vardı.
Muzaffer'in yüzü değişti.
— Selim…
Adam durdu.
— Muzaffer.
Emre de birkaç adım öne çıktı.
— Beni hatırlıyor musun?
Selim ona baktı.
— Seni unutmadım.
Aybüke:
— Bizi neden buraya çağırdın?
Selim çantasını yere bıraktı.
— Çünkü artık saklanmaktan yoruldum.
Ali kısık sesle Nuray'a:
— Adam resmen dizi karakteri gibi.
Nuray:
— Sus.
Selim konuşmaya başladı.
— Yıllar önce üç aile birlikte bir kuyumculuk işi kurmak istedi. Mustafa, Cemal ve ben.
Muzaffer dikkatle dinliyordu.
— Sonra ne oldu?
— İş büyüdü. Ama bir gün kasadaki para ve bazı değerli eşyalar kayboldu.
Emre:
— Ve beni suçladılar.
Selim başını salladı.
— Hayır.
Emre şaşırdı.
— Ne?
— Seni hiç kimse suçlamadı.
Muzaffer:
— O zaman neden herkes Emre'nin adını bu olayla ilişkilendirdi?
Selim:
— Çünkü gerçek suçluyu saklamak zorunda kaldık.
Aybüke:
— Kimdi?
Selim uzun süre sustu.
Sonra Muzaffer'e baktı.
— Senin amcan.
Muzaffer'in yüzü bembeyaz oldu.
— Ne?
— O dönem büyük bir borca girmişti. Parayı o aldı.
Muzaffer başını iki yana salladı.
— Hayır… Babam bunu nasıl sakladı?
— Kardeşini korumak istedi.
Emre:
— Peki benim ailem?
— Senin baban gerçeği öğrendi. Bunu açıklamak istedi. Ama ailelerin dağılmasından korkuldu.
Aybüke:
— Peki sen?
Selim gözlerini yere indirdi.
— Ben de sustum.
Muzaffer öfkeyle:
— O zaman neden yıllar sonra geri döndün?
Selim derin bir nefes aldı.
— Çünkü bana yıllarca suçlu muamelesi yapıldı. Herkes beni olayın sorumlusu sandı.
Emre:
— Ama değildin.
— Değildim.
Selim çantasından eski bir belge çıkardı.
— Bu belge her şeyi kanıtlıyor.
Muzaffer belgeyi aldı.
İsimleri ve tarihleri tek tek inceledi.
Gerçekten de yıllar önce yaşanan olayın tüm ayrıntıları yazıyordu.
Aybüke onun yanına geldi.
— Demek bütün mesele buydu…
Selim:
— Hayır.
Herkes ona döndü.
Selim çantasından ikinci bir zarf çıkardı.
— Asıl mesele bu.
Zarfı Muzaffer'e uzattı.
Üzerinde tek bir isim vardı.
Aybüke.
Aybüke'nin gözleri büyüdü.
— Benim adım neden orada?
Muzaffer zarfı açtı.
İçinden eski bir belge çıktı.
Aybüke belgeye baktı.
Sonra Muzaffer'e…
— Bu ne?
Muzaffer cevap veremedi.
Belgede Aybüke'nin ailesine ait bir isim vardı.
Ve altında yıllar öncesine ait bir kayıt.
Selim yavaşça konuştu:
— Senin ailen de bu hikâyenin bir parçasıydı.
Aybüke'nin yüzü değişti.
— Benim ailem mi?
Selim başını salladı.
— Evet.
Muzaffer Aybüke'nin elini tuttu.
— Ne olursa olsun yanında olacağım.
Aybüke gözlerini belgeden ayırmadan fısıldadı:
— Ama benim bundan neden haberim yok?
Selim:
— Çünkü sana söylemeleri gereken kişi…
Bir an durdu.
— Baban değildi.
Aybüke:
— Kimdi?
Selim cevap vermedi.
Sadece arkasını dönüp yürümeye başladı.
Muzaffer:
— Selim! Kimdi?
Selim durdu.
Başını çevirmeden konuştu:
— Bunu öğrenmek için yarın son kez buluşacağız.
Aybüke:
— Nerede?
Selim arkasına baktı.
— Her şeyin başladığı yerde.
Sonra uzaklaştı.
Efsane Ekibi sessizce birbirine baktı.
Aydilge ilk kez hiçbir şey söylemiyordu.
Nuray'ın yüzü ciddiydi.
Ali bile şaka yapmıyordu.
Muzaffer Aybüke'ye döndü.
— Hazır mısın?
Aybüke gözlerindeki şaşkınlığı silip başını kaldırdı.
— Hayır.
Bir saniye sustu.
— Ama gerçeği öğrenmeye hazırım.
Muzaffer onu kendine çekti.
— O zaman birlikte öğreniriz.
Aybüke başını onun omzuna yasladı.
Ve o anda…
Kimsenin fark etmediği bir şey oldu.
Sokağın köşesinde duran siyah araba yeniden göründü.
Arabanın içindeki kişi telefonunu çıkardı.
Tek bir mesaj yazdı:
“Yarın her şey bitecek.”
Mesajın gönderildiği kişi ise…
Selim değildi.
Muzaffer de değildi.
Emre de değildi.
Mesajın gönderildiği isim:
Aybüke'nin hayatında yıllardır bulunan biriydi.
Ve ertesi gün…
Efsane Ekibi'nin bütün dengesi değişecekti.