Zaman ne hızlı akıp geçiyor. İnsan, sınırlı vaktinin neresinde kendini bulacağını bilemiyor. Ne dehşet verici anlar, ne dehşet verici gelecek zamanlar… İçine dolan istemsiz tedirginlikler belirliyor yolları.
Sen sanırsın ki doğru(!) ilerliyorum. Oysa her şey yalnızca bir yanılgıdan ibaret. Anlamazsın. Yanındakiler anlar, bir şeylerin yanlış gittiğini hissederler. İstedikleri yalnızca seni gerçek doğruluğa(!) yönlendirmektir; mutluluğun için, en çok da huzurun için.
Sen anlamazsın. İçten içe kızarsın onlara, sevdiğin hakkındaki yanlış sözlerinden dolayı nefret edersin. Kırılırsın. Ama onlar senin tavırlarına dayanırlar.
“Kafası dolu şimdi, bırakalım biraz toparlansın,” derler.
İşte o zamandan sonra asıl acın ortaya çıkar. Çünkü bu kez, boğucu gerçekliğinin içinde tamamen yalnız olduğunu anlarsın.
Bir bakıma korkarsın karanlığın içinde yürümekten. Kafanı kaldırıp yolun sonunu görmeye çalışırsın ama göremezsin. Gelişigüzel ilerlemek düşer sana. Nereye gideceğini bilmiyorsun; ne yapacağını, özellikle de nasıl kurtulman gerektiğini…
Yalnızlığın ne kadar can sıkıcı olduğunu fark edersin. Zamanla bu karanlık seni hissizleştirecek. Bir süre sonra karanlığı unutmaya başlayacaksın. Buna alışmak mı deniyor bizim dilimizde?
Birden, “Artık görüyorum!” diyeceksin.
İçinde bir kıpırtı… Sevinç mi, yoksa anlamlandıramadığın başka bir şey mi? Aradaki farkı belirleyecek olan, sonunda ne düşündüğün.
Kendine soruyorsun:
“Dışarıdan sana bakan biri ne görür, bilmek ister misin?”
Cevabın ne? Söyle…
Yoksa sen sus, ben söyleyeyim sende ne gördüğümü.
ÇOK ACINASISIN.
Öyle bir hâlde bakıyorsun ki, biraz daha devam edecek olsan parçalanacaksın. Belki de daha fazla devam edemeyeceğini anlayınca karanlık, koşullarını biraz olsun hafifletmiştir. Çünkü yoluna devam etseydin başaramayacaktın. Ölecektin…
…
Hâlâ düşündürüyorsun beni. Hiç mi merhametin yoktu? O hâlimi göre göre elimi tutmadın. İlla benim mi elimi uzatmam gerekiyordu? Sevmek biraz da anlamak değil midir?
Düzelmeye çalışıyordum. Yalnızca sana ihtiyacım vardı. Ben sana gelemeden sen çoktan benden gitmişsin bile.
Eskiden anlam kokan gözlerinde şimdi bir donukluk, bir yabancılık vardı. Gözlerinin anlamını kaybetmesinin sebebi neydi? Unutmak.
Bu kez yok olmaya yemin etmiş gibiydin. Sanki dönmeyecektin.
Hevesim, havası sönen bir balon misali… Hissetmesi zor ama belirgin bir biçimde sönüyordu. Senden ayrı mutlu olmaya yönelik her çabam önemsiz kalıyor. Bunaldım.
Dünyadaki alışkanlıkları yok edebilen tek şey mantık. Onu kullanmayan ya da kullanamayan insanlar, acıyı garantileyen insanlar…
Aynı durumları tekrarlamaktan usandım ama yapabilecek bir şeyim yok. Mantığımı kullanmayı reddediyorum.
Unutmaktan korkuyorum.
Yaşanan anılar, paylaşılan hayatlar… Kendini hep özletiyor. Geri gelse keşke, dediğim nadir şeylerden biri. Ah, bu keşkelerin pişmanlığı, içimde bıraktıkları yanıklar…
Anlamadığım şey, bir yanım neden sürekli ölmek istiyor? Kasvetten mi, pişmanlıktan mı…?
Unutuyorum.
…
Her gün başka olaylar olup bitiyor ve biz yalnızca kendi çevremizde yaşananlara tanık oluyoruz. Kimisi hayata yeni başlıyor, kimisi veda ediyor. Benim için hangisinin geçerli olduğunu bilmiyorum; yalnızca bir bilinmezin içinde olduğumu biliyorum.
Aklımı başka şeylerle meşgul etmeye çalışsam da bir tümör gibi zihnimin içinde oradan oraya yayılıyorsun. Ben ise bunu engelleyemiyorum.
Yaşamda imkânsız hiçbir şey olmadığını söylerler. Peki, benim için de bir çaresi var mı bu yaşamın?
Bir şeylerin olmasını ummaktan o kadar yoruldum ki… Şu anki hâlim, öleceği söylenen bir hastanın çaresizliğine benziyor. Artık elimde değil. Bu yüzden bırakıyorum.
Bütün vücudumu bir yabancı için yakıp tutuşturmaktansa kendi kendimi yakıp tutuşturayım, daha iyi.
Bırak beni!
En azından ölümüm kendi elimde olsun, yalvarıyorum…