Bu hayatta her insanın kaldırabileceği belli bir yük vardır. İnsan, bu kapasitenin altındaki sorunların üstesinden oldukça rahat gelebilir. Sınırına yakın bir problemle karşılaştığında biraz zorlanır ama yine de atlatmayı başarır. Fakat o sınıra ulaştığında istemsizce bocalamaya başlar.
İçten içe titrer, geceleri kararır, gündüzleri zehir olur. Öyle bir an gelir ki mantığını yitirir; yalnızca duygularıyla sağa sola yalpalayan sarhoş biri olup çıkar. İnsanlar ne olduğunu bile anlamazlar. Onlar için yalnızca “Bu aralar bir acayip,” olursun.
İnsan o zamanlarda öyle tükenir ki hissizleşir. Eskiden yapmaktan keyif aldığı şeyler, nefret ettiği kişiler, üzüldüğü olaylar artık ona tamamen anlamsız gelir. Öyle bir noktaya ulaşır ki her şeyi sandığı kişiyi bile arkasında bırakabilir.
Çok yoruldum. Her şeyden kaçıp kurtulmak istiyorum. Ne zaman olacağını ben de bilmiyorum ama bir gün bir şeyler olursa, yazdıklarım belki de o zaman daha fazla anlam kazanacak. Her şeyin bir zamanı var. Asıl merak ettiğim, bundan sonra ne olacağı.
Bu satırlara döktüğüm her şey artık yalnızca bizim problemimiz olmaktan çıktı. Bir şeyleri geride bırakıp hayata devam etmek, sanıldığı kadar kolay bir başarı değil. Bunun ardından çözülmesi gereken bir sürü sorun geliyor ve bazen bu sorunların nasıl aşılacağını bilemiyorsun. Her şey yine insanın kendisinde bitiyor ama insan, bazen kendi içindeki engelleri aşabilecek gücü kendinde bulamıyor. Eğer her insan bunu kolayca başarabilseydi şu an bunları yazıyor olmazdı.
Çözüm yolları, insanı asıl çözüme ulaştırmak bir yana, işleri daha da karıştırabiliyor. Asıl kötü olan bu da değil. Mesele, insanın bunu bazen istemeden kendisinin yapması.
Başlangıçta herkes gibi insanın içine bir umut doluyor. Belki atlatırım, diyorsun. Fakat bir sorunu daha atlatamadan bir başkası üzerine gelince, bir bakıyorsun ki önünde kocaman bir dağ oluşmuş. Gözün korkuyor, nereden başlayacağını bilemiyorsun ve her şeyi olduğu gibi bırakıyorsun. Artık yapabileceğin pek bir şey kalmadığını düşünüyorsun. Sonunda o koca dağ üzerine yıkılıyor.
Kim bilir, bunu yazanın ya da okuyan kişinin de yakın zamanda başına bir dağ yıkılabilir…
Her şeyden kaçmak anlamsızdır, diyen biri, kaçtığı şeylerin de peşinden gelip onu yakalamaya çalıştığını bilmiyor olabilir. Bunu bir tür sobeleme oyunu gibi düşün.
Ebeyi sen seçersin. Nasıl mı?
Karşındaki problemi çözemeyeceğini fark ettiğinde, kaçtığın şeyler ebe olur. Ne kadar kaçarsan kaç, bir gün yakalanırsın ve ebe olma sırası sana geçer. Böyle düşününce, istediğin kadar koşmaya karar ver; emin ol, yorulacaksın.
İşte yorulduğun vakit, arkandakileri hissedeceksin. Ya ebe olup onları sen yakalayacaksın ya da hile yapıp hayattan bağını koparacaksın. Peki, bu iki seçeneği birbirinden ayıran şey nedir, biliyor musun?
Benliğinin gururu…
Bir şeyleri oldurmaya çalışma. Bırak, zamanla kendiliğinden yerlerine otursunlar. Bir düşün: Birisi sana zorla bir şey yaptırmaya çalışıyor ama sen onu yapmak istemiyorsun. Yaptığın iş ne kadar düzgün olabilir? Durumunu ne kadar kurtarabilir?
Kendi isteğinin dışında yaptığın her şey seni yalnızca geçici olarak kurtarır. Bunun yerine zamana bırak, ona da biraz şans ver ve sabırsız davranma. Bir şeyi kendi isteğinle yaptığında, sonuçlarının daha kalıcı olacağına inanıyorum.
İnsan bir yere kadar içten üzülür; hiçbir üzüntü sonsuza kadar aynı biçimde sürmez. İnsan bazen kendi içinde üzülmeyi sürdürür. Bu yalnızca üzüntü için değil, diğer duygular için de geçerlidir.
Kısacası sana asıl aktarmak istediğim şu:
Yaşadığın her şeyin bir süresi var. Eninde sonunda her şey geçecek; iyisiyle de kötüsüyle de.