Bazı insanlar gider. Ama gittikleri yerde bile kalmaya devam ederler.
İnsan, birini kaybettiğini ne zaman anlar?
Arkasından son kez baktığında mı?
Telefonundaki numarasını sildiğinde mi?
Yoksa bir zamanlar her şeyini anlatabildiği insana, artık tek bir cümle bile kuramadığında mı?
Ben bunların hiçbirinde anlamadım.
Çünkü bazı vedalar kapıların çarpılmasıyla gerçekleşmezdi. Bazıları sessizce olurdu. Bir gün uyanır, hayatındaki en tanıdık sesin artık sana ait olmadığını fark ederdin.
Benim hikâyem de böyle başladı.
Bir sonbahar akşamı, gökyüzü griye boyanmışken ve yağmur camlara usulca vururken, kendime bir daha asla yapmayacağım bir söz verdim:
Bir daha kimseyi kendimden çok sevmeyecektim.
Ne kadar kolay söylemiştim.
Oysa insan, kalbine verdiği sözleri tutamıyordu.
Karan’ı ilk gördüğüm günü hâlâ hatırlıyorum. Üzerinde ne vardı, nasıl bakıyordu, bana ilk ne söyledi… Hepsi zihnimin bir köşesinde hâlâ canlıydı.
O gün, hayatımın değişeceğini bilmiyordum.
Bir yabancının zamanla en tanıdık insana dönüşeceğini, bir gün de aynı yabancının bana en uzak kişi olacağını nereden bilebilirdim?
Karan hayatıma girdiğinde eksik olduğumu düşünmüyordum.
Ama gittiğinde, benden bir parçayı da yanında götürdüğünü anladım.
Ve belki de en acısı şuydu:
Ben onu kaybettiğim gün değil, kendimi onun yokluğunda aramaya başladığım gün büyüdüm.
Bu, bir aşk hikâyesi değildi yalnızca.
Bu, Vera’nın kendini kaybedişinin ve yeniden bulmaya çalışmasının hikâyesiydi.
Ve bazı hikâyeler, gerçekten bitmeden önce insanın içinde bin kez sona ererdi.