İçeriğe geç

Son Başlangıç Mı?

SON Başlangıç MI?

Yıl 2126'da gerçekçi MMORPG oyunu Dark of Universe küresel olarak en popüler oyun oldu. Tatbikîde ben de oynadım ve bağımlısı oldum. Gerçek hayatta asosyal olan ben, Dark of Universe'de bir kraldım. Oyundaki avatarımı birkaç hata sayesinde birleşmeyen iki ırkı birleştirdim. Irkım şeytan ve melek. Görünüşüm ise insansı keçi takım elbise, pelerin ve yüzümün yarısını gizleyen altın maskeydi. Bunun için saatlerimi harcamıştım; oyunda arkadaşlarımla yüzlerce saat harcamıştık ve oyunun ilk oyuncuları bizdik, bunun sayesinde son level olmuştuk. Ben büyücü ve dövüşçü sınıfını seçtim. Lonca bile kurmuştum, burak ile. Loncamızda Ares, Dragon, Baldteon vardı. Loncamızın en güçlüsü ben ve Burak'tı. Benim ismim Albert. Loncayla beraber yüzlerce eşyalarımız vardı.

 

Ama bunların hepsi boşa gidiyor çünkü Dark of Universe bugün kapatılıyor.

 

Ben de oyun kapanana kadar oyunun içinde kalmaya karar verdim. Bütün oyuncular çıkarken ben ise loncayla beraber kurduğumuz kalede tahta oturmuş şekilde bekliyordum. 21:00'de kapatılacak, saat 20:59. Gözlerimi kapatıp saymaya başladım:

 

— 5...4...3...2...1 ve 0

 

Ama garip bir şey oldu, oyundan atılmadım.

 

Şaşkınlıktan gözlerimi açtım. Etrafıma endişeyle baktım. Evimde değilim, kalede olduğum yerde bir hısımdan tahtan kalktım.

 

— Neler oluyor burada? Nasıl oyundan atılmadım? Neden ana menüye ulaşamıyorum?

 

Şaşkınlık ve korkuyla söyledim, kalp atışımın hızlandığını hissediyordum. Ama vücudumdan bir anlık yeşil ışık çıktı ve anında sakinleştim. Etrafta çılgınca yürüyor, düşünüyorum.

 

Bu nasıl mümkün oldu? Hâlâ nasıl oyundayım?

Bütün bunları düşünürken aniden önümde oyun penceresi gibi bir şey açıldı. Pencerede "Oyuncu aktarıldı" yazısıyla karşı karşıya kaldım.

 

Bu ne anlama geliyordu? Diye düşündüm. Ben oyun dünyasına mı girmiştim? Taht odasından çıktım, kalenin koridorlarında geziniyordum.

 

Gezinirken 2 metrelik, iri yapılı, kaslı, kanatlı, kafasında boynuzlar olan ve arkasında devasa kılıç taşıyan bir şeytanla karşılaştım. Bu Diablo'ydu; Dragon tarafından "Orduyu ve savaşları yönetsin" diye oluşturduğu yüksek seviyeli şeytan lordu'ydu. Beni görür görmez diz çöküp gür bir sesle:

 

— Yüce Tanrıma selam olsun.

 

Diye bağırdı. İçimden şunları geçirdim:

— Tanrı mı? Bana az önce tanrı mı dedi?

 

Kala kaldım, olduğum yerde ne diyeceğimi bilemedim. Beni tanrı olarak görüyor. Vücudumda gene yeşil ışık çıktı ve sakinleştim. Ne diyecektim ki, ya da daha doğrusu ne demeliydim? Ne yapmalıydım? En sonunda şeytani bir sesle:

 

— Neden buradasın Diablo? Bu bölgeye gelme amacın ne?

 

Dedim ama bu benim ezik sesim değil; sesim değişmişti. Diablo ise bu soruyu duyunca gülümsedi. Kendinden emin bir sesle:

 

— Tanrım, kalenin yeri değişmiş.

 

Dedi. Bu sözler anında kalbimi korkuyla kapladı; ama yeşil ışık gene devreye girdi, sakinleştim. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki?

 

— Nasıl?

Dedim.

 

— Efendim, kale bu bölgeye ışınlanmış. Şeytani toprakların hudutunda bir ovadayız ve en hatun olan koruyan büyüler kaybolmuş.

 

Bu olması imkânsızdı ama bir şekilde olmuştu. Aklımda birçok soru oluşuyordu, bunların yanında kafa karışıklığı oluşuyordu. Ama yine yeşil ışık vücudumda parladı ve tüm huzursuzluğum kayboldu. Bu yeşil ışığı sevmeye başladım; keşke aklımdaki sorularımı da çözebilseydi. Şimdi Diablo'ya ne desem? Galiba ne diyeceğimi buldum.

 

— İskeletlerden oluşan bir birlik kur ve çevreye bak. Bir de diğer koruyuculara haber ver, 1 saat sonra taht odasına gelsinler.

 

Dedim.

 

— Yüce Tanrı’mdan beklendiği gibi harika bir plan. Hiç merak etmeyin, Tanrım.

 

Dedi ve ayağa kalktı. Kafasını yere eğerek bana dönük şekilde geri geri gitmeye başladı. Şimdi ben ne yapacağım, diye kendi kendime konuştum. Gittiğim yoldan geri dönerek taht odasına geri döndüm.

 

Uzun kapıları açarak taht odasına girdim. Taht odasına uzun adımlarla yürüyerek obsidiyen ve altından oluşan tahta oturdum.

 

Taht odasını gösterişli olsun diye altın ve mücevherlerden yapmıştık. Ne güzel günlerdi.

 

Derken taht kapısı açıldı ve içeriye tamamen insansı vücut yapısı olan, uzun ince ve kusursuz görünümlü, yüzü olmayan, 6 kanatlı, beyaz ve altın zırhlı, kafasının üzerinde hâle olan ve elinde parlak kılıç tutan bir melek girdi. Bu Zerophion'du; Ares'in "Souron'u korusun" diye yaptığı ve savaşları yönetsin diye oluşturduğu, en güçlü koruyucuydu. Neden mi? Altın zırhı evrensel maddelerden yapıldı ve zırhında en güçlü 56 tane koruyucu büyü var. Tuttuğu kılıç ise bir kâinat esyası.

 Ama neden bu kadar erken geldi?

 

— Neden bu kadar erken geldin?

 

Diye sordum.

 

— Tanrım, sizin mükemmel halinizi görmek için bekleyemedim.

 

Diye cevapladı Zerophion.

 

Evet ya, Zerophion'u Ares yapmıştı; Ares'in sağı solu belli olmayan birisi. Zerophion diz çökerek ellerini birbirlerine bağlayarak gür ama büyük bir hayranlık tonla:

 

— Ah Tanrım, sizin nefes aldığınız ortamda bulunmak ne büyük şans ve ne büyük bir onur.

 

Dedi Zerophion.

 

Şaştım kaldım âdeta. Bu neydi şimdi? Ares, sen nasıl bir koruyucu yaptın? Bu Diablo'dan bile kötü ve en kötüsü, Zerophion'un yüzü bile yok. Nasıl nefes alıyor ki.

 

O sırada taht odasına gümüş ve uzun saçlı, parlak kırmızı gözleri olan, teni porselen beyazı rengi olan, uzun tırnakları olan, geleneksel rahibe başlığı ve vücudu saran koyu lacivert rahibe kıyafeti giymiş, çoğu yerinde kırılmış zincirler taşıyan ve yaratıcısı Baldteon olan Evelyn Nightfall girdi. Hiçbir şey demeden zarif şekilde yürüyerek Zerophion'un yanına diz çöktü. Evelyn Nightfall aslında gerçek bir vampir kraliçeydi; en güçlü gerçek vampir kraliçeler bile Evelyn'in karşısında karıncadan farksızdı.

 

— Bizleri neden topladınız, muhteşem olan?

 

Narin ve zarif bir sesle dedi Evelyn.

(Ciddi mi? Bunlar bana takmadığı takma isim bırakmadı.) diye geçirdim içimden.

 

— Önemli bir konuyu konuşmak için çağırdım sizi.

 

Diye cevapladım. Evelyn kafasını saygıyla sallayıp eğdi.

 

O sırada taht odasının kapısı bir kez daha açıldı. Taht odasına yüzü aşınmış, üzerinde eklemler bulunan kemik benzeri kafatası olan, ağız kısmı vahşi ve tehditkâr şekilde gerilmiş dişler ortaya çıkan; kafasının etrafında ruhani bir bağla bağlı dört adet parlak neon yeşili gözü bulunan, sürüngen benzeri göz bebekleri olan ve etrafa yoğun büyü enerjisi yayan birisi girdi. Vücudunu saran katmanlı kemik benzeri zırh plakalarına sahipti; göğüs kısmında ise yeşil bir mücevher vardı. O mücevher evrensel bir esyaydı ve adı Voidrath'tı. Kendisi yaratım koruyucular arasında en zayıfı olsa da en çetini ve en güçlü büyücüsüydü.

 

Diğer koruyucuların yanına gidip iki dizinin üstüne çöktü.

 

— Ey yüce! Büyücülerin kralı, büyünün ve mananın yüce tanrısı, selam olsun sana.

 

Gür bir sesle dedi.

 

Bu sözleri duyunca hapı yuttuğumu anladım. Hepsi beni tanrı ya da üstün bir varlık olarak görüyor. Bununla nasıl baş çıkacağım, ne yapmalıyım? Onların gözündeki şeytani bir tanrı mı olarak davranacağım, yoksa başka bir şekilde mi? Galiba bunu zaman gösterecek.

 

Şimdi bakıyorum da Malzeryan ve Ignivor gelmemiş. Büyük ihtimal isteseler de gelemezler; o ikisinin devasa boyutları var.

 

Tahta daha iyi yerleşmek için kıpırdarken taht odasının kapısı bir kez daha açıldı; Diablo taht odasına girdi. Taht odasına girerken Diablo'nun yüzünde büyük bir hayal kırıklığı ifadesi vardı.

 

İçimi bir korku sardı: bir şey mi olmuştu, verdiğim görevde bir sorun mu?

 

— Oldu mu Diablo, görev başarılı mı?

 

Bunabilmiş gibi davranarak çabaladım. Diablo ise kafasını daha aşağı eğerek diğerleri gibi diz çöktü.

 

— Efendim, görev başarılı oldu ama...

 

Sözlerini yarım bıraktı Diablo.

 

— Ama ne?

 

Dedim. Diablo ise şöyle devam etti:

 

— Efendim, hayal kırıklığımın sebebi ilk ben gelememiş olmam.

 

Hayal kırıklığı bir tonla söyledi.

 

Ciddi mi bu? Sırf ilk gelemediği için mi hayal kırıklığına uğradı? Benimle dalga mı geçiyor? Derin bir nefes alarak:

 

— Diablo, merak etme. Herkes çok erken geldi, senin sorunun değil. Sen görev hakkında bilgi ver.

 

Sıkılmış ve bıkmış şekilde dedim.

 

Zerophion ise otorite bir sesle konuşmaya başladı:

 

— Ben ise haberi alır almaz gelen ilk kişiyim. Bunun tek bir anlamı var efendim: sizden çok önemsemem ve bundan dolayı Tanrım beni çok seviyor.

 

Dedi, alaycı ve hayranlık bir tonla.

 Bu sözü duyan Evelyn'in alnında damar çıkarken Voidrath'ın etrafında yeşil bir aura çıkmaya başladı; Diablo ise gözlerinden alev çıkıyordu.

 

— Ne dedin? Sen melek bozuntusu...

 

Saf bir öfke ve bağırarak söyledi Diablo.

 

— Beni duymadın mı? Sağır şeytan, Tanrımız en çok beni seviyor.

 

Voidrath hemen ayağa kalkarak:

 

— Sizi aptal cahiller! Efendim en çok beni seviyor. Çünkü beni o yarattı, sizi değil.

 

Dedi. Evelyn ise:

 

— Muhteşem olan, senin gibi bir kertenkeleyi sevemez, sürüngen.

 

Voidrath'ın etrafındaki yeşil aura daha da koyulaştı.

 

— Bana ne dedin?

 

Evelyn bu sözü duyar duymaz ayağa kalktı ve etrafında kandan oluşmuş mızraklar belirirken Zerophion ve Diablo kılıçlarını çekip birbirlerine yaklaşmaya başladılar.

 

Oturduğum yerde şaşkınlıkla izledim. Cidden kimi daha çok seviyor kavgasına mı girişiler?

 

Diye düşünürken önümde sistem penceresi açıldı ve "Otorite gücü aktif edildi" yazıyordu. Pencere kapanır kapanmaz vücudumdan şeytani ve karanlık bir aura etrafa kapladı; basıncının arttığını ben bile hissettim.

 

Koruyucular aurayı hissettikleri anda iki dizlerinin üzerine çöküp kafalarını yere eğdiler; korkudan ve saygıdan tir tir titriyorlardı.

Hep bir ağızdan:

 

— Yaptığımız ayıp kavga yüzünden çok özür dileriz, yüce Tanrımız.

 

Dediler. Bu sistem cidden çok işime geliyor.

 

— Diablo, görev hakkında bilgi ver artık.

 

Diablo ise kafasını biraz kaldırdı.

 

— Efendim, emriniz üzerine yüksek güçlü iskeletlerden bir keşif birliği kurup bulunduğumuz alanı keşfetmeleri için emir verdim.

 

Biraz duraksadıktan sonra:

 

— Keşif sırasında birliklerimiz tarafından üç tane goblin yuvası ve iki tane de troll yuvası yok edildi. Bir de yüz metre çapında hiçbir yerleşim alanı yok efendim.

 

Dedi ve kafasını eğdi. Ben ise biraz düşündükten sonra:

 

— Peki levelleri ne kadardı?

 

Dedim. Diablo ve diğerleri şaşkınlıkla kafalarını kaldırdılar. Dört gözü şaşkınlıkla açılmış Voidrath:

 

— Yüce Tanrım, cahilliğimizden dolayı özür dilerim. Ama "level" ne?

 

Nasıl yani? Level'in ne olduğunu bilmiyorlar mıydı? Ben açıkçası onlara baktığımda koruyucuların levellerini, özelliklerini, hatta zayıflıklarını bile görebiliyorum. Demek ki bu sistemin özelliklerinden biri.

(Acaba bu sistemin başka hangi avantajları var?)

 

— Boş verin, gereksiz bir şey.

 

Dedim hayal kırıklığıyla. Voidrath ve Zerophion hayal kırıklığımı görmüş olmalıydılar ki:

 

(Ne kadar cahilim, level'in ne olduğunu bilmediğim için...) diye geçirdi içinden Voidrath.

(Ne kadar acınasıyım Tanrım, benim yüzümden hayal kırıklığına uğradı.) diye geçirdi Zerophion.

 

— Diablo, ordunu hazır tut. Zerophion, sen de gözünü dört aç. Evelyn, sen de Malzeryan'a haber ver; soldan ya da buna benzer bir şey olursa ilk titan ve Malzeryan karşılayacak.

 

Diye söyledim.

 

— Nasıl isterseniz, Tanrım.

 

Deyip hepsi arkalarını dönmeden taht odasından çıktılar.