Hafıza…
Koruyan, saklayan, akılda tutan…
Bunca anıyı nasıl taşıyacağımı bilmiyordum.Yaşadığımız her şeyi, söylediğimiz her sözü, göz göze geldiğimiz o anları saklamalıydım.Hafızam bana oyunlar oynayana, bazı şeyleri benden almaya başlayana kadar onları korumalıydım.İnsan ömrünün ortalama 78,5 yıl olduğu söylenir.Kalan ömrümü düşündüğümde, içimde biriken onca şeyin ağırlığını daha iyi anlıyorum.Sevgilim…Sana atamadığım adımlar, anlatamadığım hikâyeler, birlikte dinleyemediğimiz şarkılar biriktireceğim.Sesimi çok sevdiğini söylerdin.Belki sana söyleyemediğim türküler kalacak içimde.Belki tamamlayamadığımız cümleler, yarım kalan hayaller…Ama hepsi benimle yaşayacak.Aradan tam 48 mevsim geçse bile bazı şeylerin içimde hâlâ bu kadar derin bir acı bırakabilmesine şaşırıyorum.Ne tarafa dönsem, hayatın bir köşesinde sana rastlıyorum.Bir sokakta, bir şarkıda, bir kokuda, bir sessizlikte…Hep bir yerlerdesin.
Evet Selim…
Bazen düşünüyorum; bütün bunlar gerçekten yaşandı mı, yoksa hepsi benim zihnimin bana oynadığı eşsiz bir oyun muydu?Ya da sen, hayal edilmesi bile imkânsız olacak kadar güzel bir gerçektin.Sanki bütün yazarlar kalemlerini bizim için tutmuştu.Yazılmış bütün romanlar bizim hikâyemizi anlatmak için var olmuştu.Şiirler, bütün o dizeler… Sanki yıllar önce senin için yazılmıştı.Kuşlar bile, seni böylesine sevebildiğim için daha güzel uçuyordu.Dünya, senin varlığınla daha anlamlı bir yerdi.Ve ben, bir insanı sevmenin dünyaya bakışımı bu kadar değiştirebileceğini seninle öğrendim.Devam etmeliydim.İçimde, karşıma çıkabilecek her şeyle mücadele edebilecek bir güç vardı.Nereden geldiğini tam olarak bilmiyordum;bildiğim tek şey, seninle birlikte hayatın daha kolay göründüğüydü.Elimi tuttuğun anı anlattığımda arkadaşlarım gülerek;“Alt tarafı elini tuttu, bunda ne var?” derlerdi.Onlar o anın benim için ne ifade ettiğini bilmiyordu.Bir dokunuşun insanın içinde nasıl bir güvene dönüşebileceğini, nasıl yıllardır eksik kalan bir yere temas edebileceğini görmemişlerdi.Benim içimde büyüyen o duygunun sessiz tanıkları yalnızca bendim.Ama yüzümdeki değişimi herkes fark ediyordu.Saklayamadığım bir mutluluk vardı üzerimde.Dudaklarıma yerleşen o gülümseme belki biraz anlamsız, belki biraz fazla görünüyordu dışarıdan.Oysa benim için o gülümsemenin ardında çok daha büyük bir şey vardı.Yeniden inanmak.Birine güvenmek.Hayata başka bir yerden bakmaya başlamak.Bir insanın elini tutmasının, başka bir insanın dünyasını değiştirebileceğini de o günlerde öğrendim.
Nisan yaklaşırken baharın gelişiyle birlikte içimde de başka bir heyecan büyüyordu.Biz çoktan küçük hayaller kurmaya başlamıştık.İlk planımız, Selim’le Büyükada’ya, komşularının yazlığına iki günlüğüne gitmekti.Aslında beni mutlu eden şey büyük planlar değildi.Onunla yapılmış küçük bir plan bile günlerimi güzelleştirmeye yetiyordu.Şubattan marta kadar geçen zaman, hayatımın en yoğun ve en güzel dönemlerinden biriydi. Neredeyse her gün beraberdik.Konuşacaklarımız hiç bitmiyordu.Birbirimizin geçmişinden, hayallerinden, korkularından parçalar topluyorduk.Sanki yirmi yıllık hayatımıza kırk yıllık anılar sığdırmıştık.Sonunda beklediğimiz 11 Nisan geldi.O gece heyecandan gözlerimi kapatamıyordum.İlk kez onunla aynı güne uyanacaktım.Sabah gözlerimi açtığımda karşılaşacağım şey sadece Selim’in yüzü olmayacaktı.Bana ilk kez baktığı o anı, kahve masasındaki heyecanını, yürürken elimi tuttuğu an yüzündeki ifadeyi, anlatırken gözlerinde beliren o canlılığı görecektim.Onun yüzünün her çizgisinde bir anımız vardı.Uzun ve sıralı kirpiklerinin altında saklanan bakışlarında, bana anlattığı hikâyelerin izleri vardı.Gülümsemesinin kenarında, birlikte güldüğümüz o küçük anlar;yüzündeki yorgunlukta, bana açtığı geçmişinin sessiz tarafları duruyordu.Ben aslında bir yüze bakmıyordum.Biriktirdiğimiz günlere, paylaştığımız cümlelere, henüz çok yeni olmasına rağmen içimde derinleşen bir hikâyeye bakıyordum.Selim’in yüzü, hafızamın en güzel yeriydi.Ve o sabah, gözlerimi açtığımda ilk kez o hafızanın içine uyanacaktım.
Sabah olduğunda beni, en az benim kadar heyecandan uykusuz kalmış iki çift göz karşıladı.Benim gibi o da geceyi uykusuz geçirmişti.Gözlerinde yorgunluk vardı ama o yorgunluğun altında, sadece bana ait olduğunu hissettiğim bir heyecan saklıydı.Sanki ikimiz de aynı sabaha ulaşmak için bütün gece zamanı beklemiştik.Üzerinde bu kez de ona çok yakıştırdığım beyaz bir gömlek ve siyah bir pantolon vardı.Sanki o iki parça da başka hiç kimse için değil, yalnızca onun üzerinde durmak için yaratılmıştı.Onu ilk gördüğüm anda yine aynı şeyi düşündüm;bazı insanlar kıyafetleri taşımaz, kıyafetler onların üzerinde anlam bulur.Beyaz gömlek onun üzerinde yalnızca beyaz bir kumaş değildi.Omuzlarının duruşuyla, bedenine yerleşen o sakin hâliyle sanki ona ait bir parçaya dönüşmüştü.Gömleğin yakasından görünen köprücük kemiği, omuzlarının çizgisi…Bana tarifsiz bir güven veriyordu.Oraya başımı yaslamak, dünyanın bütün seslerinden uzaklaşıp sadece onun nefesini duymak istemiştim.Bir insanın bedeni bir sığınak gibi gelebilirmiş, bunu o zaman anladım.Ağaçlar gücünü köklerinden alır.Benim köklerim ise o günlerde Selim’e dokunan her yerdeydi.Sesinde, ellerinde, bakışlarında, bana baktığında yüzünde oluşan o küçük değişimde…Onun varlığı bana ait olmayan bir gücü, sanki içimde bana aitmiş gibi hissettiriyordu.Ben o gün hayata tutunacak yerimi bulduğumu sandım;meğer bütün gücümü, bir insanın varlığından ödünç alıyormuşum.