İçeriğe geç

Terk Edilmiş Oyun

Araba, çamurlu ve karanlık sokağın sonunda durdu. Etrafta ne tek bir sokak lambası vardı ne de insan izi; rüzgarın paslı sacları sallarken çıkardığı o tiz, gıcırtılı ses dışında tam bir ıssızlık hakimdir.

Berna arabadan indi. Topuklu ayakkabıları yerine giydiği postal tipi botların adımları ıslak toprakta ses çıkardı. Karşısında, etrafı yüksek tellerce çevrilmiş, uzun yıllardır kapalı duran eski bir çocuk parkının devasa, kemerli giriş kapısı duruyordu.

Kapı zincirlenmişti ve zincirin ucunda kocaman, paslı bir kilit asılıydı.

Berna cebinden çıkan o eski anahtarı kilide yaklaştırdı. Elleri tek bir an bile titremedi. Anahtarı yuvasına sokup çevirdiğinde, metalin tok ve ağır sesi gecenin sessizliğini böldü. Kilit açıldı. Ağır demir kapıyı iterek içeri adım attı.

İçerisi zifiri karanlıktı. Devrilmiş atlıkarıncalar, paslanmış çarpışan arabalar ve karanlıkta dev bir yaratık gibi yükselen dönme dolabın iskeleti köhne bir sessizliğe bürünmüştü.

Berna birkaç adım attıktan sonra durdu.

"Burası için mi çağırdın beni?" dedi, sesi karanlığın içinde soğuk ve yankılıydı. "Çık ortaya!"

Yanıt gelmedi. Fakat tam o an, sol tarafındaki eski, yıpranmış atlıkarıncanın sarı, cılız ampulleri cızırtıyla yanıp sönmeye başladı. Ardından, yılların pasını taşıyan mekik hafifçe gıcırdayarak dönmeye başladı.

Berna kaşlarını çattı. Birisi onunla zihinsel bir oyun oynuyordu. Soğukkanlı adımlarla atlıkarıncaya doğru yürüdü. İçindeki o kontrol tutkusu ve meydan okuma hissi, korkusuna galip geldi. Dönen platforma adım attı ve o paslı atlardan birinin üzerine oturdu. Çocukluğundan beri hissetmediği, tanıdık ama yabancı bir rüzgar yüzüne vurdu. Yıllardır zırhının arkasında bastırdığı o tuhaf haz ve özgürlük hissi bir anlığna göğsünü kabarttı.

Derken, atlıkarınca pat diye durdu ve ışıkları söndü.

Aynı saniyede, biraz ilerideki çarpışan arabaların üzerindeki renkli floresanlar büyük bir gürültüyle aydınlandı. Berna hiç tereddüt etmeden atlıkarıncadan indi. Adeta görünmez bir el, ışıkları birer ipucu gibi kullanarak onu yönlendiriyordu. Çarpışan arabaların bulunduğu alana geçti. Direksiyonun başına geçtiğinde, içindeki o çocuksu zevk ve adrenalin tırmanmaya başladı. Kaçtığı, bastırdığı ne varsa bu karanlık lunaparkta adeta onu çağırıyordu.

Çarpışan arabaların elektriği birden kesildiğinde bu kez karanlığın içinden devasa dönme dolabın paslı kabinlerinden biri aydınlandı. Berna adımlarını dönme dolaba yöneltti. Açık duran kabine bindiğinde mekanizma gıcırdayarak hareket etti ve onu gecenin karanlığına, ıssız şehrin tepesine doğru yükseltti. Rüzgar yüzünü çarparken gökyüzü ile o karanlık lunapark arasında asılı kaldı.

Dönme dolap yavaşça aşağı inip durduğunda, parkın en ucundaki girintide duran, devasa Aynalı Kabin binasının girişindeki parlak, beyaz spot ışıkları yandı.

Berna kabinden çıkıp doğruldu. Derin bir nefes alarak Aynalı Kabin’e doğru yürüdü. Ağır ahşap kapıyı itip içeri adım attığında, etrafı yüzlerce devasa aynayla sarıldı.

İçerisi neon bir ışıkla aydınlanıyordu. Nereye baksa, kendi yansımasını görüyordu.

Ancak bu yansımalar, Bern Holding’in 35. katındaki o kusursuz, soğuk ve aşılmaz kadın gibi durmuyordu. Aynalardaki kadın; yorgun, derin bakışlı, saçları hafifçe dağılmış ve gözlerinde yılların birikmiş yalnızlığını taşıyan biriydi.

Berna olduğu yerde kaldı. Sağa baktı: Kendi gözleri.

Sola baktı: Kendi yüzü.

Arkasına baktı: Onlarca kendi yansıması...

Uzun zamandır fırsat bulup bakmadığı o yere, kendi içine ve özüne bakıyordu. Dışarıya ördüğü o devasa mermer zırh, binlerce aynanın arasında ufalanmaya başladı.

Tam o an, aynaların birinin arkasından derinden gelen alçak bir fısıltı duyuldu...