Uzun bir sürenin ardından yeniden merhabalar!
Aşırı uzun bir bölüm oldu, hatta anlatıcı kısmı birkaç kez değişecek ama bölmek istemedim bölümü.
En kritik bölümlerden biri, bol yorum bekliyorum o yüzdeeen.
Ayrıca bu bölümde sevdiğiniz üç karakterim konuk olacak. Okuyunca görürsünüz🥹
Keyifli okumalar!
Instagram: suleavlamaz
Bölüm şarkıları:
The Smiths - There Is a Light That Never Goes Out
Goo Goo Dolls - Iris
Blok 3 - Değiştiremezsin Yazılmışsa
Ana Al Ghaltan
Emircan İğrek - Boylu Boyunca
BÖLÜM YİRMİ 💙 SİL BAŞTAN
Dağhan ULUKAN
Hayatımın iniş dönemine girdiğimde, bir daha yükselişi olmayacağını düşündüğüm zamanlar olmuştu. İnancımı zedeleyecek, yeteneğimin ellerimden alındığını düşündüğüm ilginç zamanlar yaşamıştım. Fakat artık damarlarımda yeniden o eski kanın kaynadığını hissediyor, dönemimin şimdi başladığını düşünüyordum.
Her anlamda.
Başımı yastığa koyduğum an yaptığım işin hakkını vermiş olmanın rahatlığıyla uyumayı özlemiştim, hayatım yeniden anlam kazanmış, renklenmişti.
Ve kalbim, hiç olmadığı kadar mutluydu.
Feza benim sevgilimdi. Kulağa fazla romantik gelse de onu yeniden gördüğüm an hayatımda bir şeylerin olumlu anlamda değişeceğini hissetmiştim. Eksik olan parçamı bulmuştum ve şimdi eksik olan neyim varsa onunla tamamlanıyordu.
Boş günümüzdü ama bunu hiçbir zaman tam anlamıyla tatil olarak görmemiştim. Erkenden uyanmış, içtiğim sert kahvenin ardından Feza'nın hazırladığı listeye göre kahvaltımı yapmış, sonrasında içeri süzülen sabah ışığının eşliğinde kondisyon bisikletine çıkmıştım. Kulübün gönderdiği programa uyarak düşük tempolu kardiyo, mobilite ve esneme yapacaktım. Pedalları çevirirken aynı zamanda karşımdaki devasa ekrandan yaptığım hataları görmek amacıyla dün gece oynadığımız derbinin görüntülerini izliyordum. Altmış dokuzuncu dakikada paniğe kapılarak verdiğim hatalı pas hiç bana yakışmamıştı mesela. İnsanlar bunları unutarak attığım son dakika golünü konuşsa da benim için hatalarım da önemliydi.
Kapı çaldığında misafir beklemediğimden kaşlarımı çattım. Zil ısrarla çalmaya devam edince pedalları yavaşlatıp havluyla ensemi sildim, henüz yazdığım günaydın mesajına bir cevap gelmemesine rağmen gelenin Feza olduğunu düşünerek heyecanlandım.
Her zaman bir ihtimal vardı sonuçta, en son umutlar ölürdü.
Bisikletten tek hamleyle indim, salondaki aynadan kendimi şöyle bir kontrol ettim, parmak uçlarımla nemli saçlarımı düzelttikten sonra hızlı adımlarla kapıya ulaştım ve açmadan önce boğazımı temizledim.
Kapıyı açar açmaz apartmanın içinde olmasına rağmen güneş gözlüklerini çıkarmayan, gür bıyıklarını özenle taramış menajerim Fikret abiyi karşımda görmek doğduğunu düşündüğüm güneşimi söndürdü.
"Günaydın, ligin en iyi, en yetenekli, en formda golcüsü, günaydın!"
Başımı sallayarak, gelenin Feza olduğu umuduyla düzelttiğim saçımın yeniden alnıma dökülmesini sağladım. Kapıyı hafifçe aralayarak, "Günaydın abi," dedim monoton bir tonlamayla.
Yani, günüm daha iyi başlayabilirdi.
İçeri girerken "Nasıl keyifliyim anlatamam," diye konuşmaya başladı. "Tüm medyanın ilgisi tekrar sen oldun, farkında mısın? Şimdiden üç markadan reklam isteği geldi, Vellaro'nun tutuştuğuna kalıbımı basarım!" Bezgin bir ifadeyle kapıyı kapatıp peşinden ilerledim. Evrak çantasını masanın üzerine bırakırken açık kalan televizyona baktı. "Güne verimli başlanmış, helal olsun oğlum, böyle devam!"
Ünitenin üzerindeki detoks suyumdan birkaç yudum aldım, telefonumun kilidini açıp mesaj gelmiş mi diye kontrol ettim fakat anlaşılan o ki Feza hâlâ uyuyordu.
Fikret abinin karşısında kalan tekli deri koltuğa oturup sağ ayağımı sol bacağımın üzerine koydum. Gözüm hâlâ televizyondayken, "Uyanır uyanmaz ben mi geldim aklına abi?" dedim bezgin bir sesle. "Çalışıyordum."
"Çalış evladım, aksini söylemedim ki ben de. Çok durmayacağım zaten." Evrak çantasını açtı. "Şu reklamlara bak bir, hangisi içine sinerse bir görüşme ayarlayalım."
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Şu an yeni bir reklam firmasıyla anlaşmayı düşünmüyorum."
"Aaaa, olur mu öyle şey? Vellaro yüzünden ekranlara küsme. Çok iyi para dönüyor lan. Deterjan reklamı var mesela, ne kadar yorabilir ki?"
Gözlerimi kısıp yüzümü buruşturarak ona baktım. "Deterjan mı?"
"Evet, Teksil! Bak, reklam konusu şu. Maç oynuyorsun, antrenmandan eve dönmüşsün, sarı forman var üzerinde. Eve geliyorsun, annen kirli sepetinden çıkardığı formana üzülerek bakıyor, sen de Teksil paketini tutarak ona diyorsun ki 'Üzülme anne. Goller benden, temizlik Teksil'den.' Sonra ikiniz de gülerek ekrana bakıyorsunuz. Bu kadar."
"Ne kadar normal bir şeymiş gibi konuşuyorsun," derken gözlerimi devirerek kafamı salladım.
"Beğenmedin mi?" dediğinde sessiz kaldım. "Pekâlâ, şuna ne dersin? Bu bir... Vitamin hapı reklamı. İşini şansa bırakmayanlar için, Vitaprin!"
"Sağlıkla ilgili herhangi bir reklamda oynamayacağımı söylemiştim."
"Ama içeriği harika!"
"Abi," dedim ve gözlerimi televizyondan ayırıp ona baktım. "Kendim kullanmadığım, kullanmayacağım hiçbir şeyin reklamında olmayacağım. Sağlık ayrıca hassas noktam, biliyorsun. Şu an reklam falan istemiyorum. Hedefim kariyerime bu yükselişte devam etmek ve yeniden millî takım kadrosuna dahil olmak. Başka şeyler için meşgul etme beni."
Sırtını koltuğa yaslayarak iç çekti. "Memnun edilmesi en zor futbolcunun menajeri olma yarışına girdin ama rakibin benim."
"Sosyal medya diline de epey hakimiz."
Bıyık altından gülümsedi. "Ada sağ olsun."
Ada, Fikret abinin henüz ilkokulda olan kızıydı. Eşiyle boşandığı için çok sık göremese de ondan bir şeyler kapmayı başarmıştı demek.
Telefonum titrediğinde ilgimi ondan ayırarak hemen telefonumu elime aldım, Feza'dan mesaj geldiğini görünce oturduğum koltuğa biraz daha yayıldım ve ister istemez gülümsedim.
Feza:
Günaydın! :)
Dağhan:
Şimdi aydın oldu güzelim.
"Hayırdır telefona bakarken gülümsüyorsun öyle... Cennetten müjdecin mi geldi?"
Tuş kilidine basıp telefonumu kapatırken ilgimi yeniden Fikret abiye verdim. "Sayılır."
"Sende var bir aşk meşk işleri... Oğlum reklam istemiyorsun da esas bu yorar seni. İşinde ilerlemek istiyorsan, kadınlardan aşktan meşkten uzak duracaksın. Bak bana? Mis gibi yönetiyorum hayatımı."
"Ben o işi öyle bilmiyorum abi."
Bir şey yakalamış gibi gözlerini büyüttü. "Demek gerçekten aşk meşk işlerin var."
"Var," diye onayladım onu. "Sayesinde işimde de gücümde de daha iyiyim. O yüzden bana bu konuda karışma, kırıcı olurum."
Dudaklarını büktü. "Demek Sophie sonunda seni elde etmeyi başardı."
Bezgin bir şekilde nefesimi bıraktım. "Sophie değil."
"Ya kim?"
"Onu söyleyemiyoruz maalesef."
"Bana da mı?" dedi şaşkın ses tonuyla. "Oğlum ben senin menajerinim lan. Aynı bedende can, cana can veren kan gibiyiz biz. Neyini saklıyorsun?"
"Hanım deşifre olmak istemiyor."
"Hanım," derken kaşlarını kaldırdı. "Duyan da evleneceğinizi sanır."
"Evleneceğiz."
Yanıtımla kocaman bir kahkaha attığında ben de güldüm. "Oğlum, yeme beni lan! Harbi mi?"
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "İsterse evlenirim."
"Daha düne kadar aşktan meşkten köşe bucak kaçan Dağhan Ulukan, geçmiş karşıma evlilikten bahsediyor. Ciddi misin oğlum? Hayırdır? Kulaklarıma inanamıyorum. Büyü yapmış olmasın bu kız sana? Bir hocaya mı gitsek."
"Büyücü memnun, büyülenen memnun," dedim Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Sultan Süleyman'ın tonlamasını taklit ederek.
"Ne diyeyim, Allah mesut bahtiyar etsin," deyip ardından ciddileşti Fikret abi. "Yine de dikkatli ol. Bak yeniden yükselişe geçiyorsun, ikinci şansın oldu ama ne hayat ne de insanlar üçüncü şansı vermez. Kendini kaptırma. Sevgi, aşk güzel şeyler ama işler yolunda gitmediğinde insanı felakete sürükler."
Söyledikleri bir kulağımdan girip öbüründen çıktı.
Mesaj gelince ilgimi yeniden telefonuma verdim.
Feza:
Benim için de öyle olduu ☀️💙
Güldürdü mesajı. Sarı güneş lacivert kalp koymuştu bir de. Biliyordu nasıl etkileyeceğini.
Dağhan:
Ne yapıyorsun bugün?
Feza:
Bir toplantıya gideceğim birazdan. Öğleye doğru işim bitmiş olur diye düşünüyorum.
Beni mi özledin?
Dağhan:
Özledim.
Öğleden sonranı alıyorum o zaman.
Feza:
Peki. Öğleden sonra seninim.
Dağhan:
Kulağa hoş geliyor.
Öğleden sonra benimsin.
Kaptım sözümü.
Feza:
Sözüm söz.
Kahvaltını yaptın mı?
Fotoğrafını atmadın, kaçamak yapılmadı, değil mi?
Çektiğim kahvaltı tabağının fotoğrafını gönderdim.
Dağhan:
Uyuyordun, üst üste bildirim sesiyle rahatsız olmanı istemedim.
On üzerinden kaç?
Feza:
Düşünceliliğin on üzerinden sonsuz.
Tabak on üzerinden dokuz buçuk.
Güldüm.
Dağhan:
Buçuğu nereden kırdın, diyetisyen hanım?
Sen eksiksin diye mi?
Feza:
O da geçerli bir sebep.
Ama proteinden kırdım.
Bir yumurta daha ekleseydin tam puan alabilirdin.
Dağhan:
Öğle yemeğime seni ve proteini ekliyorum o zaman.
Tam puan almak için.
Gülüyordum ve onun da güldüğüne emindim.
Feza:
Onaylandı.
Görüşürüz, Ulukan.
Dağhan:
Görüşürüz, müstakbel Ulukan.
Söylediğimin onu afallatacağını bilerek yazmıştım, öyle de oldu. Yazıyor çıktı önce, sonra silindi, sonra tekrar yazıyor oldu, yeniden silindi.
Bense gülerek ekrana bakıyordum.
"Dağhan?"
"Efendim güzelim?" Cevabımla Fikret abinin gözlerini büyütüp kaşlarını çatması bir oldu.
"Bana güzelim diyen ilk erkeksin..."
Boğazımı temizleyip elimi enseme attım. "Söyle abi."
"Saat onda engelsiz yaşam derneğine gidecektin diyorum, hatırında, değil mi? İmzalı forma verecektin çocuklara."
Hatırımdaydı elbette, böyle şeyleri unutmazdım. "Duş alıp hazırlanacağım." Oturduğum koltuktan kalkıp banyoya doğru ilerledim.
"İyi bakalım, aklının birazı hâlâ seninle demek. Güzelim."
Suratımı buruşturarak "Abi sakın!" dedim tiksinti dolu bir sesle. "Babamın hatrı var demem, yeni menajer ararım."
Arkamdan kahkaha attı. "Tamam lan, tamam. Sana da şaka yapılmıyor. Hadi al duşunu, ben de dernekle yeniden iletişime geçeyim."
Başımla onayladım.
Koridora geçtiğimde, "Bu reklamlardan hiçbirini istemiyor musun cidden? Teksil bence gayet..." dedi ama banyoya girip kapıyı kapattığımda söylediği yarıda kaldı. Bu, onun için gayet yeterli bir cevaptı.
💛
Çocuklarla geçirdiğim birkaç saatin ardından dernekten ayrılırken yüzümde huzur dolu bir gülümseme vardı. Onlardaki sevgi saf ve karşılıksızdı, gözlerindeki ışıltıya sebep olabilmek güzeldi. Yaptığım işi daha değerli kılıyor, çektiğim tüm zorlukları unutturuyordu.
Arabaya biner binmez telefonu elime aldım. Feza toplantısının ikide biteceğini söylemişti, saat bir buçuktu. Ona yola çıktığımı haber veren bir mesaj atıp arabayı çalıştırdım ve attığı konuma sürdüm. Arabayı plazanın kenarına park ettiğimde buraya daha önce geldiğimi düşündüm fakat tam olarak çıkaramadım. Havalar soğumaya başlamıştı, yağmur hafiften çiseliyordu. Direksiyonun üzerinde parmaklarımla ritim tutarken gözüm bir yandan giriş kapısındaydı. İnsanlar gruplar halinde çıkıyor, kimileri yağmurdan korumak için şemsiyelerini açıyor, kimiyse aldırış etmeden telefonla konuşarak hızlı adımlarla uzaklaşıyordu.
Telefonumu elime alıp saate baktım.
14.03
Toplantı yeni bitmişti. Başımı koltuğa yaslayıp camdan dışarı bakarken plazanın döner kapısından çıkan tanıdık bir silüet dikkatimi çekti. Daha iyi görebilmek için doğruldum, gözlerimi kısarak görüşümü netleştirdim.
Yanlış görmüyordum, plazadan ilk çıkan Vuko'ydu.
Kaşlarımı çattım. Burada ne işi vardı?
Denk gelmiş olabilirdi, İstanbul'da aynı semtte bulunmak dünyanın en sıra dışı olayı değildi sonuçta. Bakışlarım birkaç saniye onun üzerinde kaldı ve sonra peşinden çıkan Feza'yı gördüm. İşte o an, içimdeki kıskançlık refleksini saklamak mümkün değildi. Birdenbire kalbimin ritminin değiştiğini hissettim, ikisinin birlikte bir toplantıda olma ihtimali neydi? Ne alakaydı?
Yağmurdan korunmak için girişte kısa bir süre durdular, Vuko, eliyle aracını işaret ettiğinde Feza başını olumsuz anlamda hareket ettirdi. Vuko yılışık ifadesiyle birkaç şey daha söyledi ve Feza'nın verdiği cevapla ikna olmuş gibi başını eğdi, birbirlerine el salladılar ve Vuko arkasını dönüp basamaklardan inerek arabasına bindi.
Direksiyonu tutan ellerim gerilmiş, dişlerimi sıkmaktan çenem kasılmıştı. Feza toplantının içeriğinden bahsetmemişti, ben diyetisyenlikle alakalı bir şey olduğunu düşünmüştüm bu nedenle.
Vuko'nun arabası uzaklaştığında Feza gözlerini yeniden yola iliştirdi, beni bulamamış olacaktı ki telefonunu çıkardı, kulağına götürdüğünde zil sesi arabayı doldurdu. Telefonu açmak yerine kornaya bastığımda bakışları olduğum yere odaklandı, güzel çehresinde az önceki öfkemi, kıskançlığımı bir anlığına unutturup kalbimi hızlandıran bir gülümseme canlandı. Telefonunu indirdi ve basamaklardan inmeye başladı. Yağmurda ıslanmasın diye arabayı çalıştırıp ineceği kaldırımın kenarına sürdüm, hızlı adımlarla yanıma ulaştı, kapıyı açıp ön koltuğa yerleşir yerleşmez kapattı ve bana dönerek "Merhaba," dedi soluk soluğa.
Yanağıma uzandığında başımı hafifçe eğdim, küçük öpücüğü de gülüşü gibi unutturuyordu kötü hisleri.
Emniyet kemerini takarken göz ucuyla onu izledim ve "Merhaba," diye karşılık verdim. "Toplantın nasıldı?"
Sırtını koltuğa yasladı, derin bir nefes alıp verdi, ardından "Güzeldi," diye mırıldandı. "Kararım olumlu olacak gibi."
Gözlerimi kıstım ve başımı yoldan ayırıp ona baktım. "Ne kararı bu?"
"Geçtiğimiz günlerde bahsetmiştim ya, Vellaro ekibi mail attı diye."
Kırmızı ışıkta durduğumuzda ayağımı gazdan çektim, tüm ilgimi ona verdim. "Vellaro mu?"
"Evet."
"Bu toplantı onunla mı alakalıydı?"
Başıyla onayladı.
"Bana neden söylemedin?"
"İlk mail geldiğinde birlikteydik seninle, haberin vardı yani."
"Kabul etmemeyi düşünüyordun."
"Evet ama ikinci kez ulaştılar bana. Projenin geliri Lösemili çocuklara bağışlanacakmış, bu beni çok mutlu etti. Ayrıca reklamda diyetisyen kimliğimle var olacağım, bu da tanınırlığım için iyi olabilir. Bilmiyorum... Mantıklı geldi, aklım çelindi."
Kıskançlık yeniden damarlarımda dolaşmayı sürdürürken başımı ağır ağır salladım ve "Çelindi?" dedim sorar gibi. "Ekranların yüzü olmak istemediğini sanıyordum, benimleyken köşe bucak kaçıyorsun kameralardan."
"Seninle görülmekten korktuğum için değil, işimi kaybetmekten korktuğum için. Kulübün bilgisi dahilinde olacak bu reklam çekimi. İzinleri var."
"İzinler," diye tekrar ettim onu, suratıma alaylı bir gülümseme yerleşti. "Bu izinler bir tek biz yan yanayken mi imkansızlaşıyor Feza?"
"Bu ne demek şimdi?"
Konuşmanın hararetleneceğinin bilincinde olarak sağa sinyal verdim ve arabayı sağa çekip dörtlüleri yaktım, ardından tamamen Feza'ya döndüm. "Şu demek," dedim hızla. "Sevgilimsin, ama doğru düzgün yan yana gelemiyoruz seninle. Köşe bucak kaçıyoruz her şeyden ve herkesten. Buluşacaksak şehrin bir ucunu seçiyoruz, akşam bile güneş gözlüğü, şapkayla geziyoruz. Ama gelmiş bana Vuko'yla reklam çekiminde oynayacağını söylüyorsun. Akıl kârı mı bu?"
Bakışlarındaki o yumuşak, parıltılı ifade yerini şaşkınlığa bırakırken dudakları aralandı ama ama birkaç saniye konuşamadı. "Aynı şey mi?"
"Değil mi? Benimle görülmek istemiyorsun ama Vuko'yla partner olacaksın. Aynı reklam teklifinde partnerin ben olsaydım bunu yine kabul edecek miydin? Ben söyleyeyim, etmezdin, kabul etmeyi bırak, mail ilk geldiğinde reddederdin."
"Reddederdim çünkü Vuko'ya karşı hislerim yok ama seni..." deyip sustuğunda kızaran yanaklarıyla söyleyeceğini nasıl tamamlayacağını az çok tahmin ettim. Fakat tahmin etmekle duymak da aynı şey değildi.
"Beni?" dedim bu sefer. Feza'nın tüm bu haline tavrına karşılık ben ona her zaman açık ve nettim. Onun da biraz daha rahatlamasını istiyordum artık.
Bakışlarını kaçırdığında dudaklarından belli belirsiz "Seviyorum," dökülünce neye öfkelendiğimi, onu neyden kıskandığımı unuttum. Yıllardır sessiz sedasız seviyordum onu ve yine yıllarca içimde tutmuştum bu sevdayı. Belki de ondan dolayı en ufak olayda bu kadar sitem ediyor, uçan kuştan kıskanacak hale geliyordum. Gerçi buna tam olarak da aşırı kıskançlık denilemezdi, Vuko'dan başka biriyle yapsaydı bu çekimi sıkıntı yoktu. Ama Vuko'nun karakterini, kadınlara, ilişkilere bakışını, kafa yapısını biliyordum.
Feza'ya odaklanmayı seçerek gözlerimi güzel çehresinde gezdirdim, ardından "Ne söyledin?" diye sordum ben de sessizce.
Başını kaldırdı, ela gözlerini gözlerime sabitledi ve gözlerini kısarak "Tekrar etmeyeceğim," dedi. Yanakları kıpkırmızı olmuştu.
"Duymak hakkım."
Beni ikna edecek olan sihirli kelimeyi söylemek yerine "Sinirin geçti bakıyorum da," dedi.
Elimi kaldırıp yüzünün soluna düşen saçlarını usulca geriye attım. "Sinirim sana değil ki," dedim sessizce. "Seni bu tarz işlerin içine alet edenlere."
"Kimse beni bir şeylere alet etmedi."
"Dünden hevesliydim diyorsun yani?"
Gözlerini kapatıp açtı. "Tabii ki öyle demek istemiyorum. Hevesli olmadığımı sen de biliyorsun. Abes bir durumun içinde değilim, reklamdaki konumum da yine kulüp diyetisyeni olacak. Vuko'nun eşi sevgilisi rolünde falan değildim."
"Yok bir de olsaydın," diye çıkıştığımda başını eğerek bana bakmayı sürdürdü.
"Olamam, sevgili kontenjanını sen kaptın."
"Kontenjan diyor ya... Sen kaptın diyor."
Dudaklarını birbirine bastırsa da gülüşünü tutamadı. Göz ucuyla ona baktığımda "Sen beni mi kıskanıyorsun?" diye sordu halimden keyif alırcasına.
"Kıskanıyorum. Kıskanamaz mıyım sevgilimi?"
"Kıskan canım," dedi omuzlarını kaldırarak. "Kıskanabilirsin tabii, sevgilini." Daha yumuşak bir ifadeyle baktı bana, sonra direksiyonun üzerinde duran elime uzandı ve parmaklarıyla elimin dış yüzeyine rahatlatıcı dokunuşlar bıraktı. "Ama bu kıskançlığı iletişimize yansıtma. Seni özledim ve kısıtlı zamanımızı asık suratlarla geçirmek istemiyorum."
İnsanı nasıl yatıştıracağını biliyordu. İçimde bir yerlerde hâlâ bu duruma sinirlenen taraf olsa da göz ardı etmeyi denemeye çalıştım. Konumumuz gereği medyayla istemeden de olsa iç içeydik, görünür olmak istemesi doğaldı. Eh bu görünürlüğü Vuko'yla sağlamaması daha iyi olurdu benim açımdan ama detayları düşünmemeyi deneyecektim.
Feza benim sevgilimdi. Beni seviyordu ve ben de onu, bu şimdilik her şeye değerdi.
Arabadaki gergin havanın Feza'nın tek kelimesiyle dağılıp gitmesi ne kadar tuhaftı. Aşk garip bir olaydı. Az önce direksiyonu kırdıracak kadar kuvvetli öfkem, şimdi yerini göğüs kafesimi ısıtan bir huzura bırakmıştı.
Feza Derin
Sevgilisel anlamda ilk tartışmamızı yaşamıştık fakat ikimiz de bu durumun acemisi olsak da kırıp dökmeden birbirimizi dinleyip anlamayı başarmıştık.
İlişkimiz, güven veriyor, doğru hissettiriyordu. Zehirli bir durumun içinde değildik.
Yaklaşık yirmi dakika sonra yolun sonunda göl kıyısına kurulmuş, ahşap detayları olan bir restoran belirdi. Dağhan arabayı yavaşlatıp mekanın açık otoparkına park eder etmez emniyet kemerlerimizi çıkarıp aynı anda arabadan indik. Etraf çam ağaçlarıyla süslenmişti ve aldığım ilk solukla ciğerlerime yağmur sonrası o ferah toprak kokusu doldu.
Dağhan yanıma gelip elimi tuttu ardından başını bana çevirdi ve "Beğendin mi?" diye sordu. Gittiğimiz her mekanda, içeriye girmeden beğenmedim desem anında dönecekmiş gibi bunu mutlaka soruyordu.
"Çok," diye yanıtladım hızlıca. "Mekân kültürümüz de epey genişmiş. Kimler getirildiyse buralara daha önce."
"Ben kimseyi getirmedim ama beni çok getirdiler buraya."
Gözlerimi kıstım. "Allah Allah. Kimler getirdi çok sevgili Dağhan Ulukan'ımızı? Hangi hayranlarınız?"
Güldüğünde sağ yanağındaki gamzesini görebildim. "Söylemem. Merak et."
Tamam gülüyordum ama içten içe de içime kıskançlık tohumları da yerleşiyordu. "Hiç de etmiyorum," dedim sırf bu nedenle, meydan okuyacak bir tavırla. Bakışlarımı başka yöne çevirip elimi Dağhan'ın elinden çeker gibi hareketlendim ama bırakmadı.
"Kendim yürüyebilirim," dedim hafiften nazlı bir edayla. "Bırakır mısın?"
"Bırakmam," diye yanıtladı beni. "Tuttuğum eli neden bırakayım?"
"Buraya getirdiğin diğer kızlara da yaptın mı aynısını?"
Yüzünde bu durumdan memnun bir ifade vardı, yemyeşil gözlerini ukala bir tavırla kıstı ve beni kendine çekerken "Buraya senden başka kimseyi getirmedim," diye yanıtladı. Göğsüm gövdesine değdiğinde nefesim kesildi, beklemediğim anda ummadığım bir yakınlıktı bu. Elimi tutan elini belime yerleştirdiğinde aldığım nefesimi tuttum. O yakınlıktan gözlerime daha derinden bakıp, çehremi ilgiyle inceledi. "Buraya getirildim dedim."
Suratında beş numaralı gülüşü canlandığında verdiği yanıtı ancak anlayabildim. Etkisinden çıkabilmek adına gözlerimi kırpıştırdım ve bakışlarımı ondan kaçırdım. "İçim rahatladı, çok sağ ol."
Benimle birlikte mekana ilerlerken neşeli kahkahası kulaklarımda yankılandı. Seviyordu bu hayatı. Kıskanan kişi kendi olmadığı zamanlarda.
Mekanın atmosferi oldukça huzur vericiydi. İçeri girer girmez ahşap masalardan bizim için rezerve edilen kısma oturduk. Salaş ve kasıntı olmayan bir mekandı dolayısıyla rahat hissettirmişti. Oturduğumuz masanın hemen dışarısında kalan alanda yemyeşil, üstünde kuğuların yüzdüğü bir göl vardı.
Garson gelip siparişlerimizi aldıktan sonra etrafı incelemeye devam ederken, "Güzel bir yer," diye mırıldandım sessizce. Elimi çenemin altına koyup Dağhan'a baktım. "Her kim getirdiyse seni buraya, zevkli biriymiş."
Başını eğerek gülümsediğinde iki gamzesi de ortaya çıktı fakat hüzün yüklü bir gülüştü bu.
"Babam getirirdi bizi buraya." Yanıtıyla tüylerim diken diken oldu. Beklediğim cevapların arasında bu yoktu hiç. "Çocukluğuma dair güzel hatıraların olduğu bir mekan. Annem de ben de çok sever, hep birlikte her ay bir kez gelirdik. Hemen yan tarafında buz pateni alanı var, en çok orayı severdim. Ailenin tek çocuğu olunca ikisinin de tek amacı beni mutlu etmekten oluşuyordu. Onlarla buzda kaymaktan aşırı keyif alırdım."
Suratımdaki gülümseme daha mahzun bir hal aldı. "Hâlâ devam ediyor musunuz gelmeye?"
Başını olumsuz anlamda hareket ettirdi. "Annem, babamdan sonra onu hatırlatan hiçbir şeyi görmeye dayanamaz hale geldi. Anılar onu mutlu etmiyor, üzüyordu. Aslında eski evimize taşınması bile şaşırtıcı bir gelişme. O gelmeyince ben de gelmedim. Yani..." Nefes alıp verdi. "Bugüne kadar, gelmemiştim."
Güzel hatıralarının bulunduğu yere benimle gelmeyi tercih etmesi kalbimden mideme doğru yayılan sıcaklığa sebep oldu.
Masanın üzerinde duran eline uzandım ve elini destekleyici bir şekilde tuttum. Gözleri önce elime ilişti, sonra tekrar suratıma çıktı. "Bundan sonra ayda bir gelmeliyiz," dedim ona. "Hatta bence burayı Lina da görmeli. Onun da çocukluğuna dair güzel hatıralar olmalı burada. Buz pateni yaparız birlikte. Ben daha önce hiç yapmamıştım, çok merak ediyordum aslında."
"Yapmadın mı gerçekten?"
Başımı olumsuz anlamda salladım. "I-ıh."
"Bir ilkini daha benimle yaşayacaksın o zaman."
"Açığım," diye karşılık verdim. "Seninle yaşayacağım ilklere."
Tuttuğum elinin parmaklarıyla elimi kavradı ardından kaşlarını kaldırdı. "Dünyanın en mutlu adamıyım o zaman şu an."
Kaldırdığı elimin dış yüzeyine dudaklarını bastırdığında içimde kıvılcımlar çaktı. En ufak teması içimi şölen alanına çeviriyor, tepkilerimi kontrol edemememi sağlıyordu.
Garson yemekleri bırakmak için yanımıza geldiğinde Dağhan elimi bıraktı ve garsona teşekkür etti. O kuzu pirzola istemişti, bense hakkımı bonfileden yana kullanmıştım. Bonfileyi çatalla kesip ağzıma götürdüğümde gözlerini kısarak beni izledi ve hatalı bir şey yapmışım gibi başını olumsuz anlamda salladı.
"Öyle keyif alamazsın, diyetisyen hanım."
Lokmamı usulca çiğnerken, "Nasıl keyif alırım?" diye sordum merakla.
"Şöyle," deyip kenardaki sıcak lavaşlardan birini aldı, tabağının kenarına güzelce yerleştirdi. Önce domates ekledi, üzerindeki maydanozları aldı, bunu yaparken "Maydonoz sevmiyorsun," dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
"Buna da dikkat etmiş olamazsın."
"Sende dikkat etmediğim bir şey yoktu."
Kalbimde kıvılcımlar çakarken ne söyleyeceğimi bilemedim. Onu yıllarca sevdim ama bana bu gözle baktığını hiç anlayamadım, bu nasıl mümkündü? Nasıl gizlemişti? Ben mi anlamamıştım?
Bilemiyordum, zeki olduğumu söylüyordu herkes ama sanırım sosyal ilişkilerde hiç zeki değildim.
Acılı ezmeden ekledi, ardından tuz serpiştirdi. Kuzu pirzoladan kestiği dilimleri üzerine ekledi, ardından közlenmiş soğan ve közlenmiş kırmızı biberi üstüne ekleyip lavaşı dürüm yapar gibi sardı. "İşte böyle," deyip bana uzattığında gülerek eğildim ve ağzımı açarak yaptığı küçük dürümden bir ısırık aldım. Damağımda tüm tadlar ayrı ayrı yer bulurken aldığım lezzet karşısında gözlerimi kapattım ve yutarken "Çok iyi!" dedim.
Tepkim onu gülümsetti. "Ellerimle besleyeceğim seni, belli oldu."
Dürümü elinden alırken güldüm. "İyi bir sevgilisin Ulukan."
"Şanslı bir sevgiliyim," diye karşılık verdi. Ona ettiğim iltifatları ne yapıp ediyor, bir şekilde bana gönderiyordu; bu da sevdiğim bir özelliğiydi.
Hoş muhabbetle yemeğe devam ettiğimiz sırada, küçük bir çocuk masamıza gelince ikimiz de çocuğa dikkat kesildik. Böyle ışıl ışıl, parlak kehribar rengi gözleri vardı, suratındaki tatlı mı tatlı gülümsemeden mutlu bir çocuk olduğu belli oluyordu. Elindeki şekeri bana uzattı, tek elini dizime koyup "Abba, al," gibi bir şey söylediğinde sesli güldüm ve ebeveynlerini görmek amacıyla başımı kaldırıp etrafıma bakındım.
Çocuğun biraz arkasından koşar adımlarla henüz yirmili yaşlarda görünen, çiçekli elbise giyinmiş bir genç kadın yanımıza yaklaştı. "Yağız, oğlum," diye seslendi tatlı bir tonlamayla. Küçük çocuk elini dizimden çekip annesine döndüğünde neredeyse düşecekti, reflekse kolundan tutup düşmesine engel oldum.
"Kusura bakmayın," dedi kadın, Yağız'ı kollarından tutup ayağa kaldırırken. "O kadar hızlı koşuyor ki yetişemiyorum."
"Ne kusuru," diye karşılık verdim içten bir tebessümle. "Günümüzü şenlendirdi, çok tatlı."
Küçük çocuk, annesine kollarını dolayıp başını güvenli omuzuna eğdi. Şekeri hâlâ bana uzatıyordu. "Al."
"Siz şekeri almadan yanınızdan ayrılmayacak," dedi annesi nahif bir tonlamayla. "Lütfen alın."
"Ne kadar centilmen ve paylaşımcı bir çocuk," diyerek uzanıp elinden şekeri aldım. Bana gülümsedi tatlı tatlı ve sonra eliyle alkış yaptı. "Teşekkür ederim küçük beyefendi."
Elindeki fişleri kontrol eden uzun boylu bir adam, fişleri ceketinin iç cebine koyduktan sonra anne ve çocuğa baktı. Hızlı adımlarla yanlarına yaklaştığında ailenin babası olduğunu anlamam gecikmedi. Eğer düşüncem doğruysa, birbirlerine aşırı yakışan bir çiftti onlar ve çocukları da ikisinin karışımı bir şey olmuştu.
Tam tahmin ettiğim gibi adam, kadının yanına yaklaştı ve elini beline atıp "Kır çiçeğim," dedi sessizce. "Bir problem mi var?"
Kadın, eşine döndü ve "Hayır hayatım," diye karşılık verdi. "Yağız, bu masadaki tatlı hanımefendiye şeker vermek istedi sadece."
Adam bana bakarak gülümsediğinde ben de aynı şekilde başımı eğdim. Zarif görünümün ardında belli belirsiz bir heybet vardı. Karizmatik bir adamdı. Yanağındaki yatay, kabarmış yara iziyse olduğundan daha ciddi görünmesini sağlıyordu. Sanki iyi olduğuna iyiydi ama kötülere kök söktürürdü.
"Yusuf Agah abi?" Dağhan'ın ağzından dökülen cümleyle ilgimi ona verdiğimde adama baktığını gördüm. İki eliyle sandalyesini geriye çekti, ayağa kalktı. Suratında şaşkın, aynı zamanda sevinmiş bir ifade hakimdi.
Derin ve belirgin gamzelere sahip adam Dağhan'a baktığında onun da yüzüne aynı şaşkınlık ve içten gülümseme yerleşti. "Dağhan," deyip elini uzattığında Dağhan, Yusuf Agâh'ın elini tuttu ve tokalaşıp sarıldılar. "Kardeşim benim, nasılsın?"
"Valla seni gördüm daha iyi oldum abi."
"İnan ben de öyle."
İki kadın birbirimize bakarken Yusuf Agâh, elini eşinin beline yerleştirdi. "Eşim Mihra, oğlumuz Yağız."
Dağhan gülümseyerek "Memnun oldum," dedi ardından o da elini benim belime yerleştirdi. "Kız arkadaşım Feza."
Beni, bir tanıdığına ilk defa kız arkadaşı olarak tanıtıyordu ve bu da garip hissettirmişti.
Yusuf Agâh Bey, eşine bakıp "Sana bahsettiğim futbolcu arkadaşımız," diye bilgilendirdiğinde Mihra'nın gözleri büyüdü.
"Doğru ya, nerden hatırlıyorum diyorum. Her Fenerbahçe maçında ekrana çıktığında gururla bahsediyor Yusuf Agâh senden."
Dağhan mahcup bir ifadeyle gülümsedi. "Aynı şekilde biz de Yusuf abiden gururla bahsediyoruz. Gençliğimden beri hayranım kendisine."
"Koçum benim," dedi Yusuf Agâh bey Dağhan'ın sırtına dostane tavırla vurarak. "Bir gün maçına geleceğiz inşallah. Yağız'ı Saraçoğlu'nun çimlerine bastırırsan hayır demeyiz."
"Sen iste yeter ki abi."
Mihra bana baktı. "Yağız'ı futbolcu yapmayı koydu kafasına. Sol ayağı iyiymiş."
Gülümsedim. "Hakkı var o zaman, bulunmaz nimet."
Yanıtım herkesi güldürdü.
Yusuf Agâh bey, yeniden Dağhan'a döndü. "Araba bekliyor, çıkmamız lazım. Bir gün görüşelim mutlaka."
"Görüşelim abi, haberleşelim."
Yusuf Agâh Bey, dostane bir tavırla Dağhan'ın omuzuna iki kez dokundu, ardından bana baktı. "İyi günler."
"İyi günler," dedim tebessüm ederek.
Eşi de içten bir tavırla "Hoşça kalın," dediğinde ona da aynı şekilde karşılık verdik.
Onlar yavaşça uzaklaşırlarken elimde olmadan arkalarından baktım. Yusuf Agâh, Yağız'ı eşinin kollarından alıp omuzuna aldı, tek eliyle oğlunun dizinden tutarken boşta kalan eliyle eşi Mihra'nın beline sarıldı ve başını çevirip Mihra'nın saçlarına öpücük kondurdu. Mihra da gülümseyerek eşinin beline sarılıp başını omuzuna yaslayarak birlikte yürüyüp yavaşça gözden kayboldular.
"Aşırı güzel bir aile," dedim sessizce. Dağhan'a baktım. "Nereden tanışıyorsunuz?"
"Babamla Yusuf abinin babası arkadaştı. Eskiden çok yakındık, ailecek gider gelirdik. Yusuf abi görevlere gittiğinden daha az görürdük tabii ama hani böyle mahalledeki çocukların hayran olduğu abiler olur ya, oydu resmen."
"Ne görevi?"
"Vatani görev," dedi gülümseyerek. "Asker."
Şimdi adamın o heybetli görünüşünün sebebini daha iyi anladım. Dosta güven, düşmana korku veriyor dedikleri bu olsa gerekti.
"Birbirlerine çok yakışıyorlar."
"Yakışıyorlar," diye onayladı beni. "Çok şey atlattılar birlikte."
Belli oluyordu.
Garson masaya yaklaşıp boş tabakları toplarken bir diğeri hesap için geldiğinde Dağhan cüzdanını çıkardı. Ben daha çantama uzanmadan hesabı ödediğini görünce gözlerimi devirdim.
"Ben ödeyecektim bugün."
"Olmaz."
"Neden?"
"Çünkü erkek arkadaşın olarak bazı ayrıcalıklarım var."
"Kim belirledi bu ayrıcalıkları?"
"Ben."
"Ne kadar demokratik."
Kahkaha attı ve kolunu omuzuma atıp beni kendine çekerken "Her zaman demokrasiden yanayımdır," dedi. Çıkışa doğru ilerlerken, "Bu pistine gitmek ister misin?" diye sorunca gözlerimi büyüterek ona baktım.
"Bugün mü?"
Başıyla onayladı. "Öğreteyim sana."
Gözlerimi kıstım. "Sakatlık riskin var. Olmaz."
"Dizlik ve kask takıyoruz Feza. Buz pistinde iyiyimdir bu arada."
"Ama yine de riskli. Başına bir şey gelirse kulübe ne cevap vereceğiz?"
Dağhan, omuzumdaki kolunu hafifçe sıkılaştırıp beni kapıdan dışarıya, yağmurun tamamen dindiği ama serinliğini bıraktığı alana doğru yönlendirirken "Seni şu her şeyin en kötüsünü düşünme huyundan vazgeçirmeliyiz güzelim," dedi. "Riskli hareketler sergilemeyeceğim, o kadar artistik bir patenci değilim." Dışarı çıktığımızda bana baktı ve başıyla buz pisti tabelasının bulunduğu alanı gösterip, "Ne dersin?" diye sordu.
"Bilmiyorum. Endişeleniyorum."
"Feza..." dedi ve elimden tutup beni buz pistinin olduğu kısma doğru yönlendirdi. "Merak etme, ayakta duracak, seni de ayakta tutacak kadar dengem var. Gel hadi."
Gülümsedim. Fena olmazdı aslında, onunla çift olarak bir şeyler yapmaktan keyif alıyordum, Dağhan'ın kendini benden daha iyi düşündüğünü de biliyordum. Kaza, sakatlanma ihtimali olduğunu düşünseydi bunu teklif bile etmezdi. "Gidelim bakalım," dedim, teslim olmuş bir gülümsemeyle. "Ama düşersen gülerim söyleyeyim."
Sosyal medya diliyle "La bizi kim düşürebilir, kim alabilir bizi," dediğinde yüzümü buruşturarak sesli güldüm. Çoğu zaman ciddi görünse de içinde yatan komik adamı seviyordum.
Hafta içi ve öğle saatleri olduğu için buz pisti oldukça sakindi. Gişeden patenlerimizi kiralarken, görevli adamın Dağhan'ı tanıyıp gözlerinin parladığını fark ettim ama Dağhan parmağını dudaklarına götürüp hafifçe gülümseyerek sessiz kalmasını rica etti. Soyunma alanında patenlerin bağcıklarını sıkarken Dağhan'ı izledim, kendi patenlerini hallettikten sonra benimkileri de bağladı.
Piste çıkar çıkmaz pistin kenarındaki bariyerlere tutunarak buzun üzerine ilk adımımı attığımda, ayaklarımın altından kayıp giden zeminle hafifçe çığlık attım. "Düşeceğim!"
Dağhan geriye doğru kayarak bana doğru yaklaşıp iki elini birden bana doğru uzattı. "Bariyeri bırak, bana tutun."
"Ya, birlikte düşelim sonra."
Önce güldü, sonra "Bana güvenmiyor musun?" dedi gözlerini gözlerime dikerek. Güvenmemeye çok çalışmıştım zamanında ama ne mümkündü. Tüm hücrelerimle güveniyordum ona.
Derin bir nefes aldım, bariyeri yavaşça bıraktım ve ellerimi onun sıcak avuçlarına bıraktım. Ellerimi sıkıca kavradığı an, bedenimdeki o sarsıntı durdu. Beni dengede tutan güçlü duruşuyla hafifçe geriye doğru kaymaya başladı, beni de peşinden sürüklüyordu.
"Dikkat et," dedim endişeyle. "Yavaş, Dağhan."
"Tamam, sakin ol," diye mırıldandı beni usulca çekerken. "Bak, düşmüyoruz," dedi, ses tonu yaz mevsiminde ansızın yayılan ılık rüzgar gibi yatıştırıyordu insanı. "Sadece bana bak, ayaklarına bakma."
Bunu yapabilirdim.
Gözlerimi onun gözlerinden ayıramıyordum. Buzun üzerindeki o soğuk hava, aramızdaki çekimle tamamen kırılmıştı. Tam her şeyin kusursuz gittiğini düşündüğüm an, patenimin ucu buza takıldı ve dengemi kaybederek öne doğru savruldum.
Ama Dağhan sözünü tutarak düşmeme izin vermedi. Beni belimden yakalayıp göğsüne doğru çektiğinde ikimiz de pistin ortasında sarsılarak durduk. Nefes nefese kalmıştım, kalbimin ritmi bu kez korkudan değil, onun bu kadar yakınımda olmasından dolayı altüst olmuştu.
Başını hafifçe eğip yüzüme yaklaştı, nefesi tenimi ısıtırken, "Sana söylemiştim," dedi fısıltıyla. "Tuttuğum eli bırakmam. Yanında olmayacağım bir an yok artık Feza." Dudakları usulca yukarı kıvrıldı, bakışları bir anlığına dudaklarıma kayıp yeniden gözlerimi bulduğunda belimdeki elinin baskısını biraz daha artırıp beni kendine milim milim çekti ardından belimi kavrayan elini usulca yanağıma doğru çıkardı. Parmak uçları, soğuktan hafifçe kızaran tenimde sıcacık bir iz bırakarak dolaştı, saçlarımın birkaç telini kulağımın arkasına itti.
Yavaşça eğildi,ve dudaklarını alnıma bastırdığında içimde kıvılcımlar çaktı, etrafımızda bizden başka hiç kimse yokken, hesapta, kitapta yokken, ansızın girdiği gibi hayatıma, ansızın öptü beni. Üzerinde olduğumuz buzun o keskin soğukluğuna inat, içimi sıcacık eden bir öpücük.
"Sensiz bir hayatta yaşayamayacak kadar alıştırıyorsun beni kendine," diye yanıtladım ona sarılıp başımı göğsüne yaslarken. "Ne yapacağım seninle?"
"Evlenebilirsin," dediğinde başımı göğsüne yaslayıp güldüm.
"Delirme. Ciddi bir soruydu bu."
"Ciddi bir yanıttı ayrıca," dediğinde başımı olumsuz anlamda salladım.
"Önce sevgililikten geçerli bir not alman gerekiyor," yanıtım bu defa onu güldürdü.
"Hayatımın en keyifli sınavı olacak desene," yanıtıyla tekrar güldürdü beni.
Gülerek başımı göğsüne yasladım, kollarımı boynuna dolarken "Seni seviyorum, Dağhan," dedim umarsızca.
Saçlarıma öpücük kondurup "Ben de seni seviyorum, Feza'm, adı gibi, sonsuzum," diye karşılık verdi.
💛
Fenerbahçe'nin namağlup serüveni sürüyordu, ligin ortalarına doğru liderlik tahtına yerleşmesiyle taraftarlar için aranan kan bulunmuştu adeta. Dağhan maçlarda o kadar iyi performans sergiliyordu ki ilk on birde olmadığı zaman sosyal medyada sallanıyor, tartışmalara neden oluyor, ne ülke ne de sosyal medya gündeminden düşmüyordu. Gol sevinci olan taç hareketine binlerce edit yapılmış, adeta takımın kralı ilan edilmişti. Röportajları, attığı goller, gülümsemesi, antrenmandaki hareketlerine varana kadar her şeyi tekrar tekrar paylaşılıyordu. Sosyal medyadan televizyon kanallarına kadar her yer dünyanın en güzel yeriydi şimdi benim için yani. Özellikle Star Boy editlerini kaç defa izlediğimi sayamazdım.
Sayesinde babamın keyfi yerine gelmiş hatta Dağhan'a karşı yıllardır mesafeli duran abim Emir bile maçtan sonra ilk kez onun hakkında kötü bir yorum yapmamış, skor görselini paylaşmıştı.
Moralinin yerinde olması ilişkimize de yarıyordu elbette. Kaçak göçek yürüttüğümüz sevgililik serüvenimiz tüm hızıyla devam ediyor, hemen her boş vaktimizi birlikte geçiriyorduk. İkimizin işi olduğu günler Dağhan'ın evinde, o karşımda antrenman yaparken ben bilgisayarımda online görüşmelerimi gerçekleştiriyordum. Daha ne kadar saklayabileceğimizi bilmiyordum ama gittiği yere kadar bu şekilde götürecektik. Sezon sonuna dek saklamayı başarabilirsek iyiydi.
İki gün sonra Mavihisar maçı vardı, ondan sonraki maçsa dananın kuyruğunun kopacağı Galatasaray derbisiydi. Herkes aşırı heyecanlıydı çünkü şu an Galatasaray'dan üç puan öndeydik.
Yani, hayatımıza sihirli bir el dokunmuş gibi her şey harikaydı.
Bugünse Dağhan'ın doğum günüydü ve kulüp ona özel parti düzenleyecekti. Normalde bu tarz organizasyonlara yalnızca futbolcular ve teknik ekip katılırdı ama Ahmet Başkan art arda aldığımız galibiyetlerden sonra kulüp çalışanlarının da davet edilmesini istemişti.
"Gözleriniz tam eyelinerlık." Sözüyle bakışlarımı aynanın yansımasından makyajımı yapmakta olan Selcan Hanım'a odakladım. Haftalardır süren Vellaro reklam kampanyasının son büyük video çekimi vardı ve onun için hazırlandırılıyordum.
Söylediğini iltifat kabul edip gülümsedim. "Teşekkür ederim."
"Rica ederim," diye karşılık verdi. "Ne yalan söyleyeyim, Milan Vukovic Bey'le yan yana çok iyi duruyorsunuz. Enerjileriniz çok uyumlu."
Sağ gözüme eyeliner çekilirken kendimi açıklama ihtiyacı hissederek "Sadece arkadaşız," dedim. Onunla yakıştırılmak beni rahatsız etmişti. "Lütfen başka imalara yol açacak sözler kullanmayın. Eminim ki Vukovic Bey de bunu duymaktan hoşlanmaz."
Mahcup bir tebessüm gönderdi bana. "Mazur görün lütfen. Üstüme vazife olmayan bir durum, ben sadece içimde tutamadım."
Söylediğini yanıtsız bıraktım ve daha ciddi durarak makyajımın bitmesini bekledim.
"My pretty diet coach!" Yüzüme sürülen fondötenin etkisiyle gözlerimi kapatmışken Vuko'nun sesiyle gözlerimi açtım. Çekime her zamanki gibi geç kalmıştı. Üzerinde kendine has tarzını canlandıran başırı bol kesim bir eşofman altı ve sıfır kol salaş bir atlet vardı. Kalçasını makyaj masasının boş kısmına yasladıktan sonra elindeki karton kahve bardaklarından birini bana uzattı. "Günün starına benden bir kahve." Göz kırptı.
Az önce onunla ilgili değişik imalarda bulunan makyöz bıyık altından gülümseyince ben ciddiyetimi koruyarak "Teşekkürler Vuko ama ben kahvemi içtim," dedim mesafeli bir tonlamayla. "Fazlası çarpıntı yapıyor."
Dudaklarını büküp kahveyi masaya bıraktı. "Yine geç kalmış ben," dedi kayan aksanıyla. Selcan Hanım'a baktı. "Bu kahve günün diğer en güzel bayanına gidiyor o zaman."
"Çok naziksiniz Bay Vukovic," dedi Selcan Hanım. "Kahveye hiçbir zaman hayır diyemem."
Vuko bana manalı bir bakış attı. "Bazılarının aksine."
Telefonuma bildirim geldiğinde onlarla iletişimi keserek Dağhan'ın yazmış olabileceğini düşünerek hızlıca elime alıp kilidi açtım. Tam da düşündüğüm gibi WhatsApp'tan yazmıştı.
Dağhan:
Günaydın güzelim.
Her şey yolunda mı?
Mesajı dudaklarımın hafifçe kıvrılmasını sağladı. Ona, samimi bir karşılık yazıp, çekime başlayacağımızı haber verdikten sonra anlık bir selfie çekip gönderdim ve telefonumu kilitledim. Sonrasında telefonuma bir kez daha bakamadan tamamen çekimlere odaklandım.
"Son kontrolleri alalım, Feza Hanım'ın saçındaki parlaklık spotta patlamasın!" Kreatif direktörün bağırışı stüdyonun yüksek tavanında yankılanırken, iki kuaför asistanı aynı anda yanıma geldi. Beyaz, yüksel bel, aşırı kaliteli bir kumaşa sahip boru paça kumaş pantolonun üzerine aynı renk V yaka, dökümlü beyaz saten bir bluz giyinmiştim. Saçlarım özenle yapılan geniş su dalgası maşası, sıkılan özel spreyler sayesinde kelimenin tam anlamıyla ışıl ışıl parlıyordu. Başımı her çevirdiğimde omuzlarımdan aşağı pürüzsüz, parlak dalgalar kendimi olduğumdan çok daha iddialı hissettirmişti.
"Ve... Kayıt!"
Yönetmenin sesini işittiğimde ezberlediğim kısa replikler bir anlığına aklımdan kaybolacak gibi hissettim. Kameranın kırmızı ışığına bakarken derin bir nefes aldım ve sahici olduğunu umduğum bir ifadeyle gülümsedim.
"İyi hissetmenin temeli doğru beslenme..." dedim ama devamını getiremedim. Yüzümü buruşturup başımı salladım.
"Kestik..."
Yönetmenin sesiyle birlikte omuzlarım düştü. "Özür dilerim."
"Özürlük bir şey yok," dedi yönetmen. "İlk çekimlerinde herkes heyecanlanır."
Tekrar yanıma getirilen not kağıtlarına bakarken derin bir nefes aldım. "Biraz gerildim sanırım."
"Belli oluyor," dedi yanımda oturan Vuko. Önündeki su bardağını bana uzattı. "Kamerayı unut. Karşında tek kişi varmış gibi düşün ya da..." Başını eğip daha yakından gözlerime baktı. "Beni düşün. Genelde işe yaradığını söylerler." Göz kırpıp alaylı bir edayla kahkaha attığında nezaketen gülümsedim.
"Sanmıyorum," dedim ve su bardağını elinden alıp bir yudum içtim. "Ama tavsiye için teşekkür ederim."
Vuko'nun tavrının herkese karşı böyle olduğunu biliyordum fakat artık hayatımda Dağhan vardı ve nedense eskiden rahatsız etmeyen bazı şeyler şimdi beni huzursuz hissettiriyordu.
Yatışmam gerekiyordu. Absürd bir durum yoktu.
Çekim yeniden başladı, kesildi, yeniden başladı, tekrar kesildi. Bir saatte biteceğini düşündüğüm kısacık video, saatlerimizi aldı. Kimi zaman Vuko'nun dili sürçtü, kimi zaman benim hatalı bir mimiğim oldu, replikleri unuttuk, yönetmen açıyı beğenmedi, ışığı değiştirmek istedi, saç ve makyaj ekibi birkaç kez sete dahil oldu, araya yemek molası girdi.
Saatler sonra yönetmenin sesini yeniden duyduğumda bu defa her şeyin kusursuz ilerlemesini istedim çünkü yetişmem gereken bir doğum günü partisi vardı. Sevgilimin doğum günü partisi.
Bir an evvel yanında olmak istiyordum.
"Üç, iki, bir... Kayıt."
Bu defa hiç heyecanlanmadan akıcı bir dille konuşmaya başladım. "İyi hissetmenin temeli doğru beslenme," dedim sesimin net ve güven verici çıkmasına özen göstererek. "Vücudumuzun ihtiyaç duyduğu besinleri almak enerjimizi ve genel sağlığımızı destekler. Üstelik doğru beslenme sadece performansımızı değil, saçlarımızdan cildimize kadar tüm görünümümüzü de doğrudan etkiler."
Vuko senaryo gereği masaya hafifçe yaslanıp saçlarıma doğru hayranlıkla baktı ve bana döndü. "Yani her şey sofrada başlıyor, öyle mi pretty diet coach?"
Aslında bu hitap reklam metninde yoktu ama sanırım Vuko, doğal görünmek amacıyla söylemişti. Yönetmen karşı çıkmayınca ben de daha fazla uzatmamak için bozuntuya vermedim.
"Kesinlikle," dedim. Ardından tebessüm ederek önümdeki taze badem ve avokadoları işaret ettim. "Sağlıklı yaşam bir bütündür. Vücudumuzun ihtiyacı olan protein ve vitaminleri aldığına emin olmalıyız."
Vuko beni başıyla onayladı ve kameraya döndü, kendinden emin gülümsemesi yüzünde canlanırken konuşmaya başladı. "Bir sporcu olarak buna kesinlikle katılıyorum. İyi hissetmem için sahada performansım ne kadar önemliyse, dış görünüşüm de o kadar önemli. Çünkü iyi görünmek de iyi hissetmenin bir parçası."
Tezgâhtaki şık tasarımlı Vellaro şampuanını eline aldı ve markayı kapatmayacak şekilde kameraya doğru estetik bir açıyla tuttu.
"Bu yüzden, yoğun antrenman temposunda saçlarım için günlük bakım rutinimde Vellaro'yu tercih ediyorum. Performansım için gerekli besinleri öğün listemden alırken, saçım için gerekli olanları Vellaro'yla tamamlıyorum."
"İçeriden doğru beslenme..." dedim ve Vuko söylediklerimi tamamladı.
"Dışarıdan doğru bakım."
İkimiz de kameraya bakarak gülümsedik.
"Vellaro!"
"KESTİK! Harika, sinerji muazzamdı arkadaşlar!"
Yönetmenin bu bağırışıyla birlikte derin bir nefes alarak hızla bir adım geri çekildim. Herkes çekimin bitişini alkışladığı an Vuko, elini çak! yapar gibi uzattığında sağ elimi uzattım ancak uzattığım elimi havada yakalayıp beni kendine çekerek sarılmasını beklemiyordum.
Sırtımı sıvazlarken "Tebrikler, my pretty diet coach," diye mırıldandı kulağıma. "Ve bana eşlik ettiğin için teşekkürler."
Ondan, durumdan rahatsız olduğumu belli ederek sıyrıldım ve "Rica ederim," dedim buz gibi bir sesle. "Sen de iyi iş çıkardın Vuko." Elimi hızlıca elinden kurtardım ve yönetmene baktım. "Artık özgür müyüz?"
Aklım tamamen Dağhan'daydı. Saat on ikiyi geçmeden onun yanında olmak istiyordum.
"Hemen hemen özgürsünüz," diye seslendi yönetmen, önündeki monitörden az önceki sahnenin tekrarını izlerken. "Son olarak markanın dijital mecralarda ve bilboardlarda kullanacağı fotoğrafların çekimleri yapılacak. Fotoğrafçımız arkadaki stüdyoda hazır, sizi yeniden makyaj bölümüne alalım, çok sürmez."
İçimden sabır çekerek saatime baktım, on buçuğa geliyordu. Dağhan'ın partisi başlayalı çok olmuştu, planlamalarıma göre benim işim akşam yedide bitecekti ve ben eve gidip güzelce hazırlanacaktım. Ama görünüşe göre buradan direkt mekana geçmem gerekecekti. İyiden iyiye gerildim. Dalgalı saçlarım, yüzümdeki ağır makyaj, hepsi bana fazlalık gibi gelmeye başladı.
Fotoğraf çekimi için hazırlanma süresi en az yarım saat sürmüş, bir süre de dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleyen Vuko'yu beklemiştik. Telefonuma baktığımda Dağhan'ın en son sekizde, "Çıktın mı?" Yazdığını gördüm, sekiz buçukta da bir kez aramıştı. Kendimi iyice mahcup hissettim ve ona durumu özetleyen bir şeyler yazıp, bir an evvel yanında olmak istediğimi söyleyerek bitirdim mesajımı.
Fotoğraf çekimi bittiğinde saat on iki buçuktu, nasıl kulise gittiğimi bilmiyorum desem yeriydi. Üzerimdeki kıyafetlerimi çıkardım, sabah buraya gelirken giydiğim kot pantolonumu ve bol tişörtümü hızlıca üzerime geçirdim ardından telefonumu elime alıp mesaj atmak için uygulamaya girdim. Fakat ben daha mesaj atmadan, Dağhan'ın on bir buçukta yazdığı mesajı gördüm.
Gönderen: Dağhan
Kulübün verdiği süre doldu güzelim, parti bitti.
Ben eve geçiyorum.
Sen de eve geçtiğinde haber et.
Mesajını okurken omuzlarım hayal kırıklığıyla düştü. Yetişememiştim. Elimde değildi ama yine de kendimi kötü hissettim, boğazıma kocaman bir ağırlık oturdu. Olduğum yer bana dar geldi. Ne kızmış, ne sitem etmişti ancak yine de yanında olamamak içimi huzursuz etmişti. Çok fazla düşünmeden çantamı omuzuma taktım ve hızlıca stüdyodan çıkıp caddeye indim.
Sağanak yağmur yağdığını ancak o zaman fark etmiştim fakat umursamadım, koşar adımlarla caddede ilerledim, kaldırımın ortasında durdum ve elimi alnımda tutarak gelip giden araçlara baktım. Birkaç dakika sonra karşıdan gelen taksiyi durdurdum ve beklemeden Dağhan'ın adresini verdim.
Yol üstünde açık bir gece marketinden kek, mum ve çakmak almıştım. Site yönetimi beni tanıdığından sorgulanmadan taksiyle girebildim. Dağhan'ın evinin bulunduğu bloğa geldiğimde taksiye ücretini verip araçtan indim. Apartmanın kapısı ben henüz oraya ulaşamadan açıldı ve içeriden bol bir deri ceket giyinmiş, güneş gözlüğü ve siyah kep şapka takmış bir kız çıktı, bana arkasını dönerek hızlı adımlarla uzaklaşırken ben kapı kapanmasın diye hızlı adımlarla ilerledim. Apartmana girdim, asansöre binip on dördüncü kata çıktım. Sırılsıklam olmuştum, kalbim ağzımda atıyordu.
Kapısına geldiğimde önce elimi ıslak, bozulduğuna emin olduğum saçlarıma götürüp birkaç telini kenara attım ve en azından yüzümün açılmasını sağladım. Sonra keki paketinden çıkardım, mumu üzerine diktim, çakmakla yaktım. Derin bir nefes aldıktan sonra elimi kapı ziline götürdüm ve art arda iki kez çaldım.
Çok geçmeden kapı açıldı ve Dağhan karşımda belirdiğinde sanki onu ilk kez görüyormuşum gibi tekledi kalbim yine. Üzerinde siyah bir eşofman altı ve koyu gri bir tişört vardı. Saçları duştan yeni çıkmış gibi hafif nemliydi ve yüzünde az çok yorgunluk belirtileri vardı. Fakat göz göze geldiğimiz andan itibaren yüzündeki ifade değişti, gözleri büyüdü, dudakları şaşkınca aralandı. Bakışları elimdeki keke ilişti, sonra da beni baştan ayağa süzdü. Islak saçlarım, yağmurdan sırıl sıklam olup üzerime yapışan tişörtüm, titreyen ellerim bakışlarına takıldı. Gözleri yeniden gözlerime iliştiğinde kaşları bir anda çatıldı.
"Feza..."
Başka bir şey söylemesine izin vermeden konuşmaya başladım. "New York'ta şu an saat 17.10, Los Angeles'ta 14.00, Londra ve Lizbon'da henüz akşam on... Yani..." Soluklandım. "Dünyanın birçok noktasında hâlâ doğum günün. O yüzden... İyi ki doğdun, sevgilim. Birlikte kutladığımız ilk doğum günün kutlu olsun. Ve... Partide yanında olamadığım için çok özür dilerim."
Kaç yaşında olursak olalım, düşünülmek, istediğimiz kişi tarafından düşünülmek insanı mutlu ediyordu. Bunu, Dağhan'ın yeşil harelerinde şimdi daha net görebiliyordum, kırgın bakan yeşiller bir anda ışıldamış, dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti. Bakışları, mum ışığının yansıdığı yüzümde dolaştı. Gözlerini bir an bile yüzümden ayırmadan derin bir nefes aldı, bakışlarındaki o korumacı, her şeyi kontrol etmek isteyen ama bana kıyamayan o tanıdık ifade geri gelmişti.
"Sen..." dedi önce. "Nasıl geldin, bu saatte? Geleceğini niye söylemedin? Alırdım ben seni."
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Sürpriz olmazdı o zaman. Hadi, üfle. Sönmek üzere."
Afalladığının farkındaydım. Gözlerini gözlerimden ayırmadan hafifçe öne eğildi ve tek nefeste mumu üfledi. Koridora yayılan duman kokusu nefesimize karışırken tebessüm ettim. Aramızda soğuk bir sessizlik hüküm sürüyordu hâlâ. "Oley!" dedim hevesli bir sele. Ardıdnan "İyi ki doğdun, tekrar," diye ekledim ne yapacağımı bilemeden. "Partiye yetişemedim." Suçluluk duygusu yeniden ruhumu esir aldı. "Çekim bitti, gelecektim ama sonra fotoğraf çekimi yapılacağından bahsettiler. Ondan haberim yoktu. Aklım o kadar sendeydi ki fotoğraflarda ruh gibi çıktığıma eminim. Umurumda değildi. Bugün yanında olmalıydım, olamasaydım gün asla istediğim gibi bitmeyecekti. O yüzden... Buradayım. Doğru düzgün bir pasta bile alamadım ama tüm pastaneler kapanmıştı. Küçükken bu keki çok severdin, o yüzden bunu aldım. Bana gücenmedin, değil mi? Yani, eğer uyuyacaksan, yanlış bir vakitte geldiysem gidebi..."
Dağhan tek eliyle belimi kavradığı gibi beni eşikten içeriye, evinin sıcaklığa doğru çektiğinde söyleyeceklerim yarıda kaldı. Kapıyı arkamızdan ayağıyla kapatırken elimdeki keki portmantonun kenarındaki masaya bıraktı ve beni doğrudan göğsüne yasladı. Kalbim şimdi tamamen depar atıyordu. Sırılsıklam olmamı, onun temiz tişörtünü ıslatmamı zerre umursamıyordu. Kollarını sırtıma öyle sıkı doladı ki kalbinin o hızlı atışını göğsümde hissettim. Ve ben de ona sıkıca sarılıp başımı yuvam bildiğim göğsüne yasladım, şimdi her şey yolundaydı işte.
"Deli kız," diye mırıldandı saçlarımın arasına doğru. Sesi boğuk ve derinden geliyordu. "Sırılsıklam olmuşsun. Bir daha yapma böyle bir şey. Böyle anlarda yanına gelip seni almayacaksam neden sevgiliyiz?"
Dudaklarımı hoş bir gülümseme ele geçirdi. Göğsüne iyice sokuldum. "Doğum gününü kutlamak için sana kendimi aldırmam hoş olmazdı."
"Olurdu," diye karşılık verdi bana. Elini ıslak saçlarımda gezdirdi, sonra saçlarımı öptü. İçimdeki o koca huzursuzluk eriyip gitti öpüşüyle. Yapamadıklarıma, partide yanında olamayışıma değil, sadece buraya gelmek için verdiğim çabaya odaklanmıştı. "Buz gibisin, hasta olacaksın."
"Isındım bile."
Güldüğünü duydum. "Yine de üzerini değiştirmelisin."
"Evde değiştiririm."
Hafiften geri çekildi ve gözlerini kısarak yüzüme baktı. "Öylece gidecek misin?"
Bundan sonrasını hiç düşünmemiştim. Dudaklarımı açtım, kapattım. Sonra yeniden açtım. "Uyumak üzeresindir diye düşündüm. Yani... Bu konuda sınırlarını çok gevşetmiyorsun ya."
"Benimle kal," dediğinde gözlerimi kocaman açtım. "New York'ta doğum günüm bitene dek. Senin için bir günlüğüne uykumdan feragat edebilirim, Feza. Sınırlarımı gevşetmek için güzel bir tercihsin."
Yüzüme öyle masum, öyle tatlı ve öyle istekli bakıyordu ki onu reddedecek cesareti kendimde bulamadım. İtiraf etmeliydim ki, reddetmek de istemiyordum. Doğru düzgün görüşemiyorduk zaten, tüm gün aklımdaydı ve gördükçe bağımlılık yapması benim suçum değildi. Kalbim, onunla kalmak istiyordu.
"Ama ben açım."
Gözlerini kıstı. "Kalacak mısın?"
"Yemek varsa, kalırım."
Gülümsemesi benim de yüzüme bulaştı. "Ne istersen."
"Pizza," dediğimde dudaklarını bükerek başını eğdi.
"Kendini İtalya'da hissedeceğin bir pizza yapabilirim."
Kahkaha atım. "Ya da sipariş ederiz, hamurun mayalanmasını bekleyemeyecek kadar açım, Dağhan."
Yüzümdeki ıslak saçlarımı usulca geriye atarken "Sen üzerini değiştir, saçlarını kurutana kadar gelmiş olur," diye mırıldandı.
Dağhan, benim için bir tişört ve eşofman çıkarıp giyinmem için beni odasında yalnız bıraktığında etrafta göz gezdirdim. Bu odaya ilk kez giriyordum. Odanın genelinde koyu renk hakimdi. Koyu ceviz tonlarındaki ahşap paneller duvarları kaplıyor, tavanın kenarlarından süzülen sıcak sarı ışıklar odaya loş ve huzurlu bir atmosfer katıyordu. Odanın merkezinde koyu gri döşemeli devasa bir yatak vardı. Yatağın hemen üzerindeki duvarda, ahşap çıtaların arasına gizlenmiş loş led ışıkların arasına yerleştirilmiş çerçevede koyu lacivert Fenerbahçe formasının 10 Ulukan yazan arka kısmı bir sanat eseri gibi sergilenmişti. Elbette bu odasında da aldığı madalyalar ve maçın oyuncusu kupaları bir tarafta duruyordu. Aldığım her nefeste bir ormanı soluyormuşum gibi hissettiren ferah kokusuysa her yerdeydi.
Onu daha fazla bekletmemek için hızlı adımlarla önce lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, yüzümdeki makyajı çıkarıp büyük bir ağırlıktan kurtulduktan sonra tekrar odaya girip kıyafetlerimi çıkardım. Yatağın üzerine benim için bıraktığı lacivert, oversize tişörtü giyindiğimde aynadaki yansımama gülümsedim çünkü tişört dizlerimin yalnızca üç parmak üzerinde bitiyordu ve elbise gibi olmuştu. Eşofman altını giymeye gerek duymadım bu nedenle, evi bayağı sıcaktı.
Odadan çıkıp yavaş adımlarla salona geçtiğimde Amerikan mutfaktaki Dağhan'ı bana sırtı dönük bir şekilde bir şeyler doğrarken gördüm. Sessizce yanına ilerlediğimde doğradıklarının domates olduğunu fark ettim.
Mutfaktan içeri girerken "Ne yapıyorsun?" diye sordum.
Domatesleri kesmeye devam ederken "Pizza gelene kadar mideni yatıştırması için salata..." deyip kafasını çevirdi, bana baktığında gözleri bir anlığa baştan ayağa beni süzdü ve son kelimesi daha kısık çıktı. "Yapıyorum." Yutkundu, gözlerini kırpıştırdı ve hemen önüne dönüp domatesi kesmeye devam etti.
Yanına ulaştığımda sırtımı tezgaha yasladım ve kestiği salatalıktan bir parça alıp ağzıma atarken "Yardım edeyim mi?" diye sordum.
Boğazını temizledi ve kesinlikle bana bakmadan, "Gerek yok," dedi. Bıçağı bıraktı, elini yıkayıp tezgahın solundaki kettledan çıkardığı sallama çay konulmuş kupaya su doldurdu. Ardından çayı bana uzattı. "İç, iyi gelir."
Kupayı ellerinden alırken tebessüm ettim. "Teşekkür ederim, Ulukan. Çok düşüncelisin."
"Rica ederim, sen de çok güzelsin." İltifatı beni gülümsetti. Üzerimdeki tişörtüne baktı. "Çok yakışmış."
"Değil mi?" deyip başımı eğdim ve tek elimle tişörtün ucunu çekiştirdim. "Elbise gibi oldu. Beline bir kemerle normalde de giyilir."
"Senin olsun."
"Emin misin?" derken kaşlarımı kaldırdım. "Prada bu."
Hafifçe güldü ardından gözlerini gözlerime iliştirdi ve birkaç saniye boyunca uzun uzun baktı. "Şanslı bir Prada. Seninle değer kazanıyor."
Dudaklarımı büktüm ve başımı eğerek ona bakarken gözlerimi kırpıştırdım. "Şovcu seni," diye mırıldandığımda kahkaha attı.
"Şovcu mu?"
"Evet," diye onayladım. "Her pası gole çevirmeyi iyi biliyorsun."
"E biz bu işin kitabını yazdık," deyip göz kırptığında düştüm biraz. "Sıradaki hedefim kalbinin gol kralı olmak."
"Teorik olarak rakibin olmadığı için zaten kalbimin gol kralı sen olacaksın."
"İçim rahatladı," dediğinde kahkaha atan ben oldum.
Bir domates dilimini ağzıma attım, çiğnerken "Parti nasıldı?" diye sordum. "Buğlem aşırı eğlenildiğinden bahsediyor."
"Güzeldi," diye yanıtladı düz bir tonlamayla. "Sağ olsunlar, güzel bir program hazırlamışlar. Herkesin de ihtiyacı varmış buna."
"Senin de vardı tabii."
"Sana ihtiyacım vardı benim," dedi düşünmeden. "Benim için parti şimdi başlıyor Feza. Yanıma gelmen... İyi hissettirdi."
Böyle söyleyince yeniden o sıcak akıntıyı hissettim kalbimde. "Elbette gelecektim," dedim yumuşak bir tonlamayla. "Yanında olamasam da aklım hep seninleydi bugün. Gelmezsem içim rahat etmezdi."
Kolunu kaldırıp bana uzattığında yapmak istediğini hemen anlayarak kollarımı beline sardım ve bu defa ben parmak uçlarımda yükselip onun hafiften sakallarının çıktığı yanağına dudaklarımı bastırdım.
"Bitti mi şimdi bu reklam işi?"
"Bitti, çok şükür." Tam bu sırada kapı çaldığında "Pizza!" diyerek geri çekildim ama attığım bir adımla Dağhan'ın beni yakalaması bir oldu.
"Sen salatayı kaseye koy. Ben alırım pizzayı."
Anında ciddileşerek bunu söylemesi şaşırtsa da "Tamam," dedim belli belirsiz.
Sessizce boğazını temizledi ve eliyle yanağını ovuşturarak yanımdan hızlıca geçip kapıya ilerledi. Ben de doğradığı domatesleri ve salatalıkları kuzu kulağı, peynir ve cevizin bulunduğu kaseye aktardım. Tezgahın üzerindeki zeytinyağını salataya gezdirdikten sonra tuz serpiştirip karıştırdım ve ardından bardaklarla birlikte tepsiye yerleştirip salondaki sehpaya götürdüm. Orada yemek masada yemekten daha samimi olurdu bence.
Kapı kapandıktan sonra Dağhan elinde pizza kutularıyla salona geldi. İştah açıcı kokusu salona yayılan pizza kutularını sehpanın üzerine bıraktığında sabırsızlıkla açtım ve karışık pizzaya bakarken dilimle dudaklarımı ıslattım. "Nefis görünüyor," diyerek aldığım bir dilimi ona uzattım ama o başını geriye çekti. "Yemeyecek misin?"
"Bu saatte hayatta yemem."
Doğruydu. Kurallarını asla gevşetmezdi ki gevşetmemeliydi de.
"Ama ben de böyle rahat yiyemem ki."
"Aç değilim güzelim, ye sen. Canım çekerse alırım bir dilim."
Uzattığım dilimi yeniden kendime çevirdim ve bir ısırık aldım. O sırada Dağhan kumandayla televizyonu açtı. "Bir şeyler izleyelim mi?"
"Olur," dedim ikinci heceyi uzatarak. Netflix'e girdi, birkaç filme baktı. Aşağıda gözüme merak ettiğim bir film takılırken lokmamı yutmadan "Fractured'i listeme eklemiştim," dedim. "İzleyebiliriz."
Söylediğimi ikiletmeden filmi açtı. Ama başta odaklanamadık, sohbet etmeye başladık. Dağhan çocukluğundan bahsetti, ben üniversite yıllarımdan. Ailelerimiz hakkında konuştuk, birbirimizle olan anılarımızdan bahsettik.
"Yani sırf Çınar bana çıkma teklifi edecek diye mi yanımıza gelmiştin? Derdin elma almak falan değildi?"
"O karda kışta annem beni elma almaya gönderir miydi Feza?" diye sordu. "İmkansız. Çınar anlatıyordu arkadaşlarına sana açılacağını. İçim içimi yedi. Ulan dersimiz de boş, hoca hepimizi eve gönderdi ama yok. Aklım okulda benim. Çıkış saatini zor getirdim."
Öyle güldüm ki çenem ağrıdı. "Elma nereden aklına geldi?"
"Tam arkanda manav vardı. Elma indirimdeydi."
Kahkaha attım ama bir yandan da aşırı hoşuma gitmişti. Gerçekten, o zamandan bu yana aşıktı bana. Benim ona olduğum gibi. Hâlâ inanılmaz geliyordu.
"Eldivenlerini vermiştin o gün bana."
Gülümsedi. "Üşümüştü ellerin."
"Hâlâ duruyor o eldivenler," dediğimde bu defa şaşıran o oldu. Kaşlarını kaldırdığında bakışlarımı kaçırdım. "Sakladım."
"Sırılsıklam aşıkmışsın meğerse bana."
"Anlamaman garipti."
"Diyene bak," diye karşılık verdi. "Neredeyse abi diyecektin bana."
"Demedim hiç. Esas sen sürekli yaptığın her şeyi abinin arkadaşıyım çünkü bahanesine bağlardın."
"Küçüktük, çekingendik," diye karşılık verdi. "Gönül işlerinde iyi değilim. Değildim yani, o zamanlar."
"Şimdi iyi misin?"
"Sen söyle."
"İyi hissettiriyorsun," diye itiraf ettim. "Gelişme var."
Güldürdü onu bu söylediğim de. Esnediğimde, "Uykun geldi," dedi içimi okumuş gibi. "Gözlerin kayıyor yavaştan."
"Çok yorgunum aslında," diye karşılık verdim. "Şuraya kıvrılıp uyusam."
"Yatağıma geç. Ben burada uyurum."
"Evin çok büyük, o odada tek başıma kalamam."
"Benimle uyumak istediğini mi söylemeye çalışıyorsun?"
"Hayır," dedim hızla. Ardından "Evet," diye ekledim. Sonra yeniden "Hayır," dedim. "Yani evet," diye devam ettim. "Uyumak. Evet yani. Ayrı gayrı uyumamıza gerek yok. Karanlık fobim vari biliyorsun. Hem, film de güzele benziyor. Şurada uzanıp izleyebiliriz."
Sana sarılarak uyumayı tercih ediyorum diyemedim. Ama istiyordum işte.
"Direkt seninle uyumak istiyorum diyebilirsin Feza," dediğinde gözlerimi kıstım. "Çok fazla cümle kurduğunda anladığım şeyi değiştiremiyorsun. Ana fikrini okuyabiliyorum ben senin söylediklerinin."
Sırıttı.
Hoşuna gitmişti bu durum.
Fenaydı.
Ama yine de böyle beni zora sokması hafiften sinirimi bozmuştu.
"Boş ver. Sen burada uyu, ben odanda uyurum. Işıkları söndürmeden."
Tripli bir tavırla ayağa kalkıp ona arkamı döndüğümde çok uzaklaşamadan arkamdan yaklaşıp beni kucağına almasıyla dudaklarımdan sessiz bir çığlık döküldü. Kollarımı refleksle boynuna doladığımda gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım.
"Bir şey istediğinde arkasında durmayı bil," dedi ciddiyetle. "Burada birlikte uyuyacağız."
"İstemiyor gibiydin."
"Delirdin mi? Çok isterim. Ben sadece..."
"Sen sadece ne?"
Yutkundu. Bakışlarını kaçırdı. "Senin rahatını düşünüyorum."
"Yanında rahat ediyorum."
Başıyla onayladı. "Biliyorum. Ne güzel."
"Gerildin mi sen?"
"Yok," dedi hızla. "Belki biraz. Gerilme değil de." Öksürdü. "Heyecanlandım galiba."
Kıkırdadım. "Benimle uyuyacaksın diye mi?"
"Heyecanlanmak için daha iyi başka bir sebep bulamam." Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı ve kendime engel olamayıp uzanıp onu öptüm. Bir anlığına nefesini tuttuğunu fark ettim. Sonra yutkundu. Dudaklarını birbirine bastırıp, "Ayarlarımla oynuyorsun," diye mırıldandı.
"İltifat olarak kabul ediyorum."
"Et bakalım," diye karşılık verdi, ardından beni yavaşça koltuğa bıraktı. Doğrulurken bakışlarımız anlık yakınlıkla birbirine kenetlendi, kalbim yeniden ritmini şaşırdı. Dağhan'ın gözleri yüzümde gezindi, sonra hipnozdan çıkmak istercesine başını iki yana salladı.
"Yok."
Kaşlarımı çattım. "Ne yok?"
"Bu gece sana bakmamam lazım."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. "Abartıyorsun."
"Hayır." Son derece ciddi görünüyordu. "Durumun farkında değilsin."
"Neymiş durum?"
Elini saçlarına götürdü. "Çok güzel duruyorsun."
"Normalde değil miyim?"
"Yok, hep öylesin de." Nefes aldı. Elini ensesine götürüp arkasını döndü. "Ben... Yorgan yastık getireyim."
Alelacele odasına doğru adımlayışını izlerken arkasından kocaman gülümsedim. Aramızdaki çekimi hissetmemek imkansızdı.
Birkaç dakika sonra kucağında ince bir yorgan ve iki yastıkla salona geri döndü. Koltuğun üzerindeki fazla kırlentleri hızla kenara fırlatıp yastıkları yerleştirdikten sonra "Yatak gibi oldu işte," dedi yorganı da güzelce üzerime örterken. Koltuğun duvar tarafına doğru kayıp ona yer açtım. Yanıma uzandıktan sonra tek elini başının altına destek yapıp yüzünü bana döndü.
Aramızda sadece birkaç santim vardı.
"Üşüyor musun?" diye sordu, sesindeki boğuk tını loş salonda yankılandı.
"Biraz," diye karşılık verdim.
Söylediğimi ikiletmeden boşta kalan sıcak elini yorganın altından belime yerleştirdi ve beni kendine doğru çekti. Başım tam çenesinin altına yerleştiğinde, kokusunu en saf haliyle içime çektim. Sol elimi göğsünün üzerine koydum, kalbinin güçlü ritmini avucumun tam altında hissettim.
"Şimdi iyi mi?"
"Çok," diye karşılık verdim gözlerine bakarken. "Hiç bu kadar iyi olmamıştı."
"Hayatımın en güzel doğum gününü yaşattın bana." Eğildi, dudaklarını bu kez alnıma, ardından göz kapaklarıma usulca kondurdu. Her dokunuşu yorgunluğumu silip süpürüyordu. "Feza Derin..." diye mırıldandı. "Çok seviyorum seni. İlk gördüğüm andan beri."
Uykuyla uyanıklık arasında gülümsedim. "İyi ki doğdun, Dağhan Ulukan. Ben de çok seviyorum seni, ilk gördüğüm andan beri."
Televizyonda Fractured filminin gerilimli müzikleri çalmaya devam ediyordu ama ikimizin de ekrana baktığı yoktu. Dağhan'ın belimdeki eli ritmik bir hareketle sırtımı okşamaya başladığında göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim.
New York'ta, Londra'da ya da dünyanın her hangi bir yerinde şu an saat kaçtı bilmiyordum ama benim için bu gece zaman, hep Dağhan'ı Feza geçiyor olacaktı.
💙
Ertesi sabah Dağhan beni evime bıraktıktan sonra tesislerin yolunu tuttu. Doğum günü hediyesi olarak ona üstünde kenarlarında küçük bir detay olarak Feza yazan krampon almıştım. Aslında bu tarz bir hediye almamın sebebi ona vakti geldiğinde ilişkimizi duyurmak için benim de hevesli olduğumu daha net hissetmesini sağlamaktı. Hediyesini o fark etmeden arabasının arka koltuğunda bırakmıştım, gün içinde telefonuma düşen mesajla gülümsediğimi hatırlıyordum sadece.
Kramponları çok beğendiğini, üzerinde adımı gördüğünde sırıtıp kaldığını ve onları giyeceği ilk maçı sabırsızlıkla beklediğini yazmıştı. Ben de onun mutluluğuyla mutlu olmuş, mesajlaşırken yüzümde aptal bir gülümsemeyle gezmiştim tüm gün.
Bu, yıllarca aradığım ve sonunda bulduğum benden almaya kimsenin gücünün yetmeyeceği türden bir mutluluktu.
Dağhan Ulukan
Stadyumun koridorlarındaki o tanıdık, boğuk uğultu duvarlardan sızıp üstüme çökerken sol dizimdeki sızıyı bastırmak için bacağımı bir kez daha sertçe esnettim. Geçti sanmıştım, ne zamandır bir ağrım, maç sırasında beni rahatsız edecek bir rahatsızlığım olmamıştı ama bu sabah, tekrar o tanıdık sızıyla uyanmak beni endişelendirmişti.
Her şey kusursuz ilerliyordu, yeniden yükselişe geçmiştim, ilk on biri Vuko'dan almış sayılırdım, taraftarın güveni arkamdaydı, kendime de güveniyordum. Ancak sabah sanki harika bir güne değil de kabusa uyanmıştım.
Kimseye belli etmedim.
Psikolojik olabileceğini biliyordum.
İnsan bir kez ağır sakatlandığında, vücudundaki her sızıyı olduğundan büyük sanmaya başlıyordu.
Galatasaray derbisinden önceki son maçtı, bugün buna teslim olmayacak, en iyi işlerimden birini çıkaracaktım.
"Bro, burada mısın?"
Alp'in sesiyle düşüncelerimden sıyrılarak oturduğum koltuktan kalkıp dolabıma döndüm. "Buradayım."
"Hiç belli olmuyor, golcü," diye takıldı. "Aşırı stresli görünüyorsun."
"Sen değil misin?" Dolabımın kapağını açtığım an, en üst rafta duran kramponlarımla göz göze geldim. Feza'nın bana hediye ettiği kramponlarım. Bu şampiyonluk yolunun en kritik virajında, sevdiğim kadının adının yazılı olduğu, bana uğur getirmesi için hediye ettiği kramponları giymeyi isterdim, bunun için henüz zamanımız olduğunu bilmek de canımı sıkıyordu.
Sahi, bugün canımı sıkan ne çok şey vardı.
Elimi kramponların üzerinden çektim ve her zaman giyindiğim kramponlarımı çıkarıp dolabımın kapağını kapattım.
"Değil miyim?" diye tekrar etti Alp sorumu. "Oğlum altıma sıçacağım altıma. Eskaza yenilirsek yiyeceğimiz linci düşünmekten uyuyamadım desem yeridir."
"Mavihisar'ı da yeneriz be abi, abartmayın." Gökay'ın söylediğiyle ikimiz de ona sert sert baktık. O sihirli cümleyi söylemeyecekti işte.
"Ulan Gökay," diye mırıldandı Turgay abi sıktığı dişlerinin arasından. "Yenilirsek ilk suçlu seni bileceğim."
"Ben ne yaptım abi?"
Çatık kaşlarımla "Öğrenemedin gitti be oğlum," dedim ben de diğerlerine katılarak. "Maçtan önce galibiyet konuşulmaz."
"Yav batıl batıl inançlar," diye homurdandı Gökay. "Lige dün çıkan Mavihisar'ı da yenemeyeceksek havlu atalım. Ne korktunuz."
"Lan kapat ağzını, Titanik'e döndüreceksin bizi!"
Turgay abinin sert yanıtıyla soyunma odasında kahkahalar yükselirken ben de istemsizce gülümsedim. Olağan bir korku olsa da takımın genel havası iyidi. Son haftalarda üst üste aldığımız galibiyet takıma özgüven kazandırmıştı.
Kramponlarımın bağcıklarını bağlayıp doğrulduğumda soyunma odasının kapısı gürültüyle açıldı. Vuko ve takımdan birkaç yabancı oyuncu, yüksek sesle gülüşerek içeri girdiler. Vuko, her zamanki kibirli ve yılışık tavrıyla yanındaki orta saha oyuncusu David'e dönerek İngilizce bir şeyler anlatıyordu.
Son günlerde bu herifi görmek sinirlerimle ayrı oynuyordu. İstemsizce ne konuştuklarına kulak kabarttım.
"Man! You know... Everyone is mentioning the 'pure chemistry' between us." Adamım, bilirsin... Herkes aramızdaki 'saf kimya'dan bahsediyor.
Gevşek gevşek konuştukları konunun kadınlarla alakalı olduğunu anladım. Oturduğum yerde dikleştim ve formamı giyinirken gözlerimi onlardan ayırmadım.
Yanındaki ortasaha oyuncusu kıkırdayarak Vuko'nun omuzuna vurdu. "Come on Vuko. Rahat bırak kızı. Diyetisyenine mi yürüyeceksin? Etrafında onlarca manken, model, oyuncu varken."
"Feza keşfedilmemiş bir cevher ve onu keşfetmek inan bana beni hepsinden daha cezbediyor."
"Sen onu cezbedemiyor gibisin ama. Kız sana buzdolabı."
"Profesyonel takılıyor, hepsi bu. Yoksa diğer tüm kadınlar gibi o da hayran bana. Bakın görün, yakında onu kolumda göreceksiniz. Sevgilim olarak."
"Kız kabul edecek mi?"
"Elbette edecek."
"Bu kendine güvenin beni bitiriyor dostum."
"Haklı sebeplerim var," dedikten sonra sırıtıp ekledi. "Bir kadının gözlerinin içine bakınca ne istediğini hemen anlarım ben."
"Ne istiyormuş?"
Vuko hiç düşünmeden, "Beni," diye yanıtladığında kanımın sıcaklık derecesi yükseldi. "Yakında 'benim Vukovic'im diyerek etrafımda pervane olacağına eminim. Sadece biraz kıvama getirmek gerekiyor, hepsi bu."
Söyledikleriyle gözlerim tamamen karardı. Soyunma odasındaki kalan tüm sesler kesildi, sadece o herifin Feza hakkında kurduğu uydurma sözler kulaklarımda uğuldadı. Bir hışımla ayağa kalktığımda Alp arkamdan "Dağhan, dur!" diye hamle yaptı fakat o an beni tutmaya da durdurmaya da kimsenin gücü yetmezdi. Ne maç umurumda oldu ne de kulübün kuralları.
Adımlarım o kadar hızlı ve öfkeliydi ki odadaki kimse ne olduğunu anlayamadan mesafeyi kapattım, tam karşısında geçtiğim Vuko'nun antrenman tişörtünün yakasını kavradım ve onu tek hamlede arkasındaki dolaba ittim.
Sırtı metal dolap kapağına çarpınca çıkan tok ses soyunma odasındaki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti. Solundaki dolabın kapağı çarpmanın etkisiyle açıldı ve içinden birkaç yedek tekmelik gürültüyle yere saçıldı. Az önce yanındaki arkadaşlarıyla gülüşen Vuko'nun yüzündeki o kibirli, yılışık ifade yerini ani bir şoka bıraktı. "What the fuck?" dedi önce.
Yakasını kavrayan parmaklarımı öyle sıktım ki kumaşın gerilme sesini duydum. Dişlerimin arasından "Bir daha," dedim. Sesim, derinden, küfreder gibi çıkmıştı. "Bir daha Feza'nın adını o pis ağızına alırsan, seni bu stadyumun çimlerine gömerim."
Vuko, şoku atlattıktan sonra boğazına dayanan yumruğuma rağmen her zamanki sinir bozucu özgüvenini toplamaya çalışarak yutkundu. "What, wait..." dedi önce, ardından İngilizce konuşmayı sürdürdü. "Kimin adını ağzıma alacağımı sana mı soracağım?"
Gözlerimi gözlerinden ayırmadan "Feza'nın adını ağzına almadan önce bana soracaksın, evet," dedim tüm hırsımla. İçimde öyle büyük bir öfke hakimdi ki, sabahki ağrının sinirini de Vuko'dan çıkarmaya meyilliydim.
Odada bir hareketlenme oldu. David ve takımdan birkaç kişi ne olduğunu anlayamadan üstümüze doğru hamle yaptı. Alp, araya girip beni omuzlarımdan geri çekmeye çalıştı. "Dağhan, napıyorsun lan? Dur. Maça çıkıyoruz, hoca gelecek şimdi!"
Bir adım bile gerilemedim.
"Kimsin lan sen?" diye çıkıştı Vuko, yakasını ellerimden kurtarmak için bileklerimi tuttu. "Neyi oluyorsun Feza'nın? Kimsin de hesap soruyorsun?"
"Sevgilisiyim," diye bağırmak, sonra alacağım cezaları umursamadan yakasında yumruk yaptığım elimi Vuko'nun yüzüne sertçe geçirmemek için zor tuttum kendimi. Sıkı sıkıya birbirine bastırdığım dişlerim kırılacaktı adeta. Bütün haykırışlarım içimde kaldı, ilişkimizi saklıyor olmamız en çok bugün oturdu içime.
Söyleyeceğim onlarca söz varken hiçbir şey söyleyemeden Turgay abi "Kendine gel lan!" diyerek beni sertçe geri çektiğinde istemsizce geriledim. Ellerimden kurtulan Vuko, geriye doğru sendeledi, eliyle yakasını düzeltirken öksürdü ama yüzündeki o aşağılık sırıtış tamamen kaybolmadı. Odadaki herkes şaşkın, sorgulayıcı bakışlarla bana bakarken, hiçkimsenin bir şey sormasına, benimle konuşmasına fırsat vermeden onlara arkamı döndüm, solumdaki dolabın demir kapağını sol ayağımla tekmeleyip oradan uzaklaştım.
Feza DERİN
Stadyumda harika bir atmosfer vardı. Galatasaray maçı öncesi son maçtı ve liderlik bizde olduğundan tüm taraftarların modu yerindeydi. Kulüp diyetisyeni modundan çıkıp taraftar moduna çoktan giriş yapmıştım ben de. Marşlara eşlik ediyor, atkı gösterisine katılıyor, takımın sahaya çıkmasını heyecanla bekliyordum.
"Şuna bak, attığım storyi birbirine gönderenlerin sayısı şimdiden beş bini geçti."
İlgimi sahadan ayırıp Buğlem'e telefonuna baktım, az önce çektiği selfieyi bugün kalbim sarı lacivert atıyor, açıklamasıyla storye atmıştı. Alp'le resmî olarak sevgiliydiler artık ve doğal olarak uygun olduğu her maça geliyordu o da. "Takımın en sevilen yengesi."
Söylediğime güldü. "Sizin ilişkiniz ortaya çıkana dek." Telefonunu kapatıp cebine sıkıştırdıktan sonra gözlerini kıstı. "Sahi Feza, nereye kadar saklayacaksınız bunu? Alp'in söylediğine göre Dağhan bu saklama olayından hiç memnun değilmiş."
Başımı salladım. "Biliyorum." İç çektim. "Sezon bitene dek saklayacağız. Sonra..."
"Yeni bir iş mi bulacaksın?"
"Sanırım," diye onayladığımda gözleri büyüdü. "Reha hoca takımın kadın voleybol kısmı için diyetisyen arandığını söyledi. Yani Fenerbahçe'den ayrılmayacağım ama branşı değiştirmek iyi olabilir. Çünkü... Dağhan'ı seviyorum ve bu durumu gizlemek benim de hoşuma gitmiyor. Hem, bu iş biraz stresli Buğlem. Voleybol kısmında işimi daha az gerilerek yaparım. Bilmiyorum... Aşkımı da doyasıya yaşamak istiyorum. Çünkü..."
"Onu gördüğünden beri en çok istediğin şey buydu," diye tamamladı söylemek isteyip de söyleyemediklerimi.
Tebessüm ederek başımla onayladım.
"Bu fedakarlığından Dağhan'ın haberi var mı peki?"
"Henüz yok," dedim sessizce. "Kendini sorumlu hissetmesini istemem. Bu tamamen onunla alakalı bir durum değil."
"Aşık kızım benim," diyerek kolunu omuzuma atıp beni kendine çektiğinde güldüm. "Şu dakikadan itibaren Dağhan seni üzecek bir hareket yaparsa yemin ederim karşısında beni bulur."
"Sanki beni hiç üzmeyecek gibi," dedim sessizce. "Beni benden çok düşünüyor, Buğlem."
"Farkındayım," diye onayladı. "Ama yine de... Erkeklere sonsuz güvenmiyoruz, tamam mı? Kendime de söylüyorum bunu. Çünkü Alp de benim tüm ön yargılarımı kırdı sanki. Arada birbirimize hatırlatalım bunu, tamam mı?"
Gülerek başımı salladım. "Tamam."
Bir süre sonra oyuncular sahaya çıktığında gözlerim Dağhan'ı aradı, normalde oturduğum yeri bilir, maça çıkar çıkmaz ilk olarak benim olduğum tarafa bakar, beni bulduğunda yüzünde aşk dolu bir tebessüm canlanırdı. Ancak sevgili olduğumuz günden itibaren ilk kez bu tarafa bakmadı. Bu davranışı bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettirdi, içime hemen bir sıkıntı çöktü ama kendimle bağdaştırmadım.
Derbi öncesiydi, ondan beklentiler büyüktü, gergin olabileceğini düşündüm. Hakkı vardı.
Maç başlayana dek hiç bu tarafa bakmadı. Daha doğrusu onu tribünlere bakarken de görmedim hiç. Suratı sirke satıyor, takım arkadaşları ona bir şeyler söylerken kafasını sallamakla yetiniyordu. Kale arkasındaki taraftarlar adını seslendikleri halde o tarafa gitmedi ki bu Dağhan'ın asla yapacağı bir hareket değildi.
Bir şey olmuştu.
Bir şeyi vardı.
İlk aklıma gelen şey dizi oldu, sakatlığının nüksettiğini düşündüm. Ara sıra hissettiği sızıların onu korkuttuğunu biliyordum.
Maç başladığında da Dağhan'ın sahada varlığıyla yokluğu bir gibiydi. Sanki, aklı maçta değildi, topu her alışında normalde yapmayacağı basit pas hataları yapıyor, oyunu okumakta gecikiyordu. Kendini oyuna veremediği apaçık ortadaydı.
"Dağhan'da bir tuhaflık yok mu sence de," diye mırıldandı Buğlem, gözlerini sahadan ayırmadan. "Çok konsantre olamamış gibi. Kafası başka yerde sanki."
Cevap vermedim, veremedim. Gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Maçın başından beri içimde büyüyen o kötü his, ikinci yarının başlarında Mavihisar'ın hızlı atağıyla gerçeğe dönüştü. Dağhan, orta sahaya yakın bir yerde topu kaptırmıştı ve o hırsla rakip oyuncunun arkasından çok hızlı bir şekilde depar attı, rakip oyuncu topu ayağından çıkaracağı an, Dağhan arkadan çok sert, kontrolsüzce kayarak müdahalede bulundu.
Gözlerimi büyütüp nefesimi tutarak ellerimle ağzımı kapattım çünkü bu pozisyondan sonra ne geleceğini biliyordum.
Rakip oyuncu acıyla yerde yuvarlanırken hakem hiç düşünmeden elini arka cebine attı ve Dağhan'a bakarak gözünü kırpmadan kırmızı kartı çıkardı.
"İnanmıyorum!" diye çığlık attı Buğlem.
Bense hiçbir şey yapamadan şaşkınlıkla bakmayı sürdürdüm.
Tribünler bir anda çalkalandı, protestolar, küfürler ve ıslıklar havada uçuştu.
Haftaya Galatasaray derbisi vardı ve Dağhan, takımın en büyük kozu şu an cezalı duruma düşmüştü.
Bunu nasıl yapardı? Ne olmuştu? Aklını başından alan sorun neydi?
Hakeme dönüp itiraz bile etmedi çünkü pozisyonun yüzde yüz kırmızı kart olduğunun bilincindeydi. Yüzündeki o darmadağın, öfkeli ifadeyle sanki boğuluyormuş gibi formasının yakasını çekiştirdi, kafasını sertçe salladı ve direkt tünele doğru yürümeye başladı. Bir şeyler mırıldandı, başını önüne eğip koridora girerek gözden kayboldu.
Maçın geri kalanını izleyecek mecalim kalmamıştı. Önünü arkasını düşünmeden "Ben aşağı iniyorum," dedim sesimin titremesine engel olamayarak.
"Feza, dur! Dikkat çekersin, maçtan sonra konuşursun..." diye arkamdan uyarsa da umursamadım.
Hızla koltukların arasından sıyrılıp protokol tribününün çıkışına doğru koştum. Turnikelerin oradaki güvenlik görevlileri şaşkınca bana bakarken boynumdaki kulüp akreditasyon kartını gösterip asansörlere yöneldim. Alt kata, sporcu ve görevlilerin bulunduğu koridorlara inen asansörün düğmesine basarken ellerim titriyordu. Ne olmuştu, neyi kaçırmıştım hiçbir fikrim yoktu.
Asansör kapısı açıldığında stadyumun loş ışıkla aydınlatılmış uzun, ince koridoruna daldım. Maç devam ettiği için buralar ölüm sessizliğine bürünmüştü, yalnızca yukarıdan taraftarların boğuk uğultusu sızıyordu.
Soyunma odasının olduğu koridora saptığımda kapının gürültüyle kapandığını ve malzemecilerden birkaçının şaşkın bir ifadeyle dışarı çıktığını gördüm. Dağhan'ın menajeri olan Fikret Bey'in soyunma odasıdan bu tarafa doğru ilerlediğini görünce solumdaki duvara gizlendim, adam bana arkasını dönüp koridorda ilerlemeyi sürdürdüğünde ben usulca yoluma devam ettim ve soyunma odasının kapısını iki kere tıklatıp ardından açarak içeri girdim.
"Kimseyi görmek istemiyorum dedim!"
Öfkeyle bağıran Dağhan'ın bana arkası dönüktü, formasını çıkarmıştı ve eliyle boynunu ovuşturarak soyunma odasındaki dolapların arasında ilerliyordu.
Çıkmak yerine kapıyı sessizce kapatıp arkasından ilerlerken "Benim," diye mırıldandım sessizce.
Adımları durdu. Bedenini bana doğru çevirdi, gözleri bugün ilk kez benimle buluştuğunda bakışlarındaki öfkeli kıvılcımların bir anlığına gölgelendiğini hissettim. Çok sürmedi, gözlerini kaçırdı ve yeniden bana arkasını dönüp "Çık, Feza," dedi. "Kimseyi görmek istemiyorum."
Halinin iyi olmadığını bildiğimden çıkmadım, alınganlık etmedim.
"Ne oldu?" dedim yanına ilerlemeyi sürdürürken. Yanına ulaştığımda dolabını açtı, nefes alıp verdi.
Bir süre sonra "Gördün işte," dedi tek düze bir sesle. "Kart yedim ve oyundan atıldım." Dolabından aldığı tişörtü sandalyesine fırlattı, kapağı kapattı ve bana baktı. "Duşa gireceğim."
Son söylediğini umursamadan "Bunu sormuyorum," dedim. "Isınmaya çıktığınız andan beri bir şeyler vardı sende. Taraftarlar adını söyledi, yüzlerine bile bakmadın. Senlik bir hareket değil bu. Beni de görmedin."
"O kadar kişinin arasından nasıl göreceğim seni?" diye sorduğunda biraz kırıldım. "Bir şey olduğu yok. Gergindim, keyifsizim, hepsi bu."
"Hepsi bu değil, Dağhan." Ona bir adım yaklaşıp, benden kaçırdığı gözlerine baktım. "Bacağınla mı ilgili? Yine sızı mı hissettin?"
"Sızı falan hissetmedim. Konuşmak istemiyorum dedim Feza, gelme üstüme. Kimseyi görmek istemiyorum."
"Kimse mi? Ben senin sevgilinim."
Söylediğim komik bir şeymiş gibi güldü. "Sevgilim," diye tekrar etti beni. "Kimsenin bilmediği, hayalet sevgilim."
Kaşlarımı çattım. "Bu ne alaka şimdi?"
"Hiç."
Tişörtünü alıp bana arkasını döndüğünde "Dağhan," dedim yeniden.
Bana baktı ve başını olumsuz anlamda salladı. Yorgun görünüyordu, söylemek istediği çok şey varmış da buna mecali ya da isteği yok gibiydi. Kendini tutuyordu ya da. "Feza," dedi o da bana. "Konuşmak istemiyorum. Gerçekten."
"Ama ben istiyorum," diye karşılık verdim. "Berbat bir gün geçirdiğin ortada, aklın oyunda değildi, hiç yapmayacağın bir hamle yaparak derbi öncesi kırmızı kart gördün ve bu asla normal Dağhan Ulukan hareketi değil. Israrla bana bakmıyorsun, benimle konuşmak istemiyorsun... Bir şey var. Başta benimle alakalı olmadığını düşündüm ama şimdi bu hareketlerin..." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "İstemeden seni incitecek bir şey mi yaptım?"
Çenesindeki kas seğirdi. Âdemelmasının hareket etmesiyle yutkunduğunu anladım. "Sadece... Her şey üst üste geldi."
Gözlerimi kıstım. "Ne üst üste geldi?"
"Doğum günümde yanımda değildin."
Yanıtıyla dudaklarım aralandı ama önce ne söyleyeceğimi bilemeden kapattım. Yutkundum, soluklandım ardından, "Ben..." dedim yalnızca. "Kendimi açıklamıştım. Aramız düzeldi sanıyordum. İşim vardı biliyorsun..."
"İş..." diye tekrar etti beni. "Benimle adının yan yana yazılmasından bile korkarken, kulüpten başka bir futbolcuyla boy boy editlerinizin yapılmasına yol açan, adının benimle değil de onunla anılmasını sağlayan reklam işi."
Sözleri tenime değen kızgın bir demir etkisi oluşturdu. Bahsettiği editleri biliyordum fakat yan yana gelen her iki kişiyi shiplemeye bayılırdı insanlar. Vuko'yla aramda bir şey olmadığını, olmayacağını biliyordu.
"İşin buraya varacağını bilmiyordum. Sosyal medyada herkes herkesle yakıştırılıyor, doğruluğu yoksa bunun ne önemi var ki? Reklam çekimi yapıldı ve bitti. Hâlâ bunu neden bu kadar büyüttüğünü anlayamıyorum."
"Çünkü Vuko'dan hazzetmiyorum! Çünkü Vuko'nun ciğerini biliyorum. Çünkü Vuko..." Elindeki tişörtü sıkan parmakları kasıldı, dişlerini birbirine bastırdı. Derin bir nefes aldı. Başını sallayıp sustu.
"Çünkü Vuko?" dedim söyleyeceğini tamamlamasını isteyerek.
"Ya da bir başkasına," diye tamamladı. "Senin, sevgilim olduğunu haykırmak istiyorum ama yapamıyorum. İçime oturuyor. İnsanların seni başkasıyla yakıştırmalarını istemiyorum, beni başkalarıyla yakıştırmalarını istemiyorum. Özgürce seni sevdiğimi, seni delilercesine, yalnızca seni sevdiğimi, sana sırılsıklam aşık olduğumu korkusuzca duyurmak istiyorum. Herkesin önünde elini tutabilmek, sana sarılabilmek, attığım gollerden sonra seni işaret edip bana güç verdiğini insanlara göstermek istiyorum."
Bu durumu içinde tutmak onu ne kadar rahatsız ediyorsa beni de ediyordu. Bunun için işimi değiştirmeyi göze aldığımı söylemek adına "Ben..." diye araya girdim. "Bunu... Düzelteceğim. Biliyorum, saklamak zordu ama..."
Kafasını hayır dercesine sallayarak "Boş ver Feza," diye susturdu beni."Biz... Bu ilişkiyi yürütemeyeceğiz, belli. Düşündüm durdum. Senin işin riske atılacak, benim işim riske atılacak. Kendimi kontrol edemiyor, futbolu ayrı yere, seni ayrı yere koyamıyorum. Seni her şeyden önde tutuyorum, bu profesyonel değil. Bir ilişkiye başlamak için doğru bir zamanda değilim. Belli ki sen de değilsin. Bence... Bu şeye... Biraz ara versek iyi olur."
Söylediği her kelime odadaki oksijeni saniyeler içinde tüketip beni dipsiz bir kuyunun dibine fırlattı. Adeta çivilendiğim yerde Dağhan'ın yüzüne bakakaldım.
Gözlerimi gözlerinden ayırmadan, "Ara mı verelim," diye sordum belki aksi bir şey söyler umuduyla.
Ancak o, dudaklarından peykanı sivri bir ok gibi fırlattığı sözlerin gayet farkında olarak onaylarcasına gözlerini kapatıp açtı.
"Hazırım sanıyordum ama..." Başını iki yanına ağır ağır hareket ettirdi. "Değilmişim. Yürütemiyorum ben. Ağır geldi bu durum bana, kontrol edemeyeceğim bir durumun içindeyim ve bu beni iyi yönlendirmiyor. Kafamı toparlamalı, kendime odaklanmalıyım."
Zihninde her şeyi tartmış, mahkemesini kurmuş ve tek celsede hükmünü vermişti.
Ara vermek.
Bunun ayrılmaktan farkı neydi?
Ne söyleyeceğimi bilemedim. İçimde bir fırtına koptu sanki, kalbimin ağrıdığını hissettim. Gözlerim doldu, onu bu karara itenin ne olduğunu bile bilmiyordum doğru düzgün. Kendini bana açmamış, sadece, ona iyi gelmediğimi, futbolu tercih ettiğini söylemişti. Ne denirdi?
Dudaklarım seğirdi.
Nefes aldım ama aldığım nefesin ciğerlerime ulaşıp ulaşmadığından şüpheliydim. Dik durmaya çalışarak yalnızca "Peki," dedim.
Son bir şey söylemesini bekledim ama yapmadı. Garipti. Gitmek istemiyordum, kollarımı boynuna dolayıp ona sarılmak istiyordum çünkü bir anlık sinirle söylediğini düşünüyordum tüm bunları. Sanki sarılsam, tüm söylediklerini geri alacaktı zaman ama gururumdan ödün vermeye gücüm yoktu. Hiçbir şey söylemedi, sarılmadı, sarılmadım. Saniyeler geçti. Kalbimin tam ortasında yanmaya başlayacak ateşin ilk kıvılcımlarını hissettim, boğazımdaki ağlamaya zorlayan yumruyu güç bela tuttum.
Ve nihayetinde tüm gücümü toplayıp ona arkamı döndüm, çok şey konuşmayı, çok şey duymayı bekliyordum ama konuşmanın buraya varacağı hiç aklımda yoktu gelirken. Arkama dönüp bakmamak için kendimi zor tuttum, omuzuma asılı çantamın kolunu sıktıkça sıktım. O beş metrelik yol, yüz metre gibi geldi, git git bitmedi. Kapı kolunu tuttum, indirdim, kapıyı açtım ancak Dağhan hiçbir şey söylemedi.
Ona son kez bakmadan bir hışımla soyunma odasından çıktım.
Tuttuğum gözyaşım attığım üç adımdan sonra birden süzüldü gözlerimden.
Nasıl yürüdüğümü bilmiyordum ama stadyumun dışına çıkıp soğuk ayazın ortasında nereye gittiğimi bilmeden yüzlerce metre ilerledim. Hava kararmış, taraftarların sesi artık duyulmamaya başlamıştı. Sessiz sessiz yaşlar süzülüyordu gözlerimden ama hıçkıra hıçkıra ağlamak için bir yere oturmayı bekliyordum. Küçük bir park görünce oraya gittim, hava soğuk olduğundan park ıssız ve boştu. Banklardan birine oturdum, önce boş boş karşımdaki rüzgarla sallanan salıncaklara baktım.
Karşılaştığımız ilk an geldi aklıma, yıllar sonra ikinci kez karşılaştığımız an, bana kendini, hislerini açıkladığı an. Yaşadığımız onlarca güzel hatıra ve tüm güzel hatıralarımızı tek cümlesiyle yakıp kül eden son söyledikleri.
Kendimi daha fazla tutamadım, ellerimi yüzüme kapattım, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Yüreğimde, başta yalnızca kıvılcımlarını hissettiğim yangın büyüdü, alevler tüm ruhumu sardı. En son, Dağhan benimle hiçbir sebep yokken tüm iletişimi kestiğinde böyle ağlamıştım.
Yıllar değiştirmez insanları derlerdi, bugün daha net anladım.
O yokken, kalbim hiç kırılmamıştı.
Varlığı kalbime hem en güzel yazı getirmiş hem de tekrar en çetin kışı yaşatmıştı.
Buğlem defalarca beni aradı, mesajlar attı ancak açmadım hiçbirini. Telefonumu uçak moduna aldım, kimseyle konuşacak halim yoktu.
Saat gece yarısına gelmek üzereyken parktan kalktım. Yolun ortasında durdum, gelen geçen arabalara baktım. Uzaktan gelen sarı rengi seçtiğimde taksiye elimi kaldırdım, şans bu ya, ilk çevirdiğim taksi durdu. Taksiye binip evin adresini söyledim.
Radyoda Blok 3'ün Değiştiremezsin Yazılmışsa, şarkısı çalıyordu.
"Ağlaya ağlaya döndüm evime
Aynada hâlime güldüm
Beni kendine bağladın, âşık ettin
Ama gizlice kendini çözdün."
Ağlamaktan kuruyup tükendi sandığım gözyaşlarım, şarkının etkisiyle tekrar süzülmeye başladı usul usul. Eve gidene dek başımı cama yaslayıp sessizce ağlamayı sürdürdüm.
Eve geldiğimde girmeden önce dışarıda kendimi kontrol ettim. Göz yaşlarımı sildim, derin derin nefesler aldım. Daha iyi bir hale geldiğimde beklemeden yukarı çıktım. Herkesin uyuduğunu düşünerek, gizlice içeri girmek için anahtarı yuvasına sokup yavaşça çevirdim. Kapıyı açtım, düşündüğüm gibi evdeki tüm ışıklar sönmüştü, yalnızca salondan televizyonun cılız ışığı geliyor ve bir spikerin konuşması duyuluyordu belli belirsiz. Babamın maç özeti izlerken uyuyakaldığını düşündüm. Kapıyı yavaşça kapattım, hiç salona girmeden sağıma döndüm ve odama gitmek için adımladım.
"Feza."
Abimin sesiyle olduğum yerde kaldım. Başımı yavaşça salona çevirdiğimde abimin televizyonun tam karşısında, ayakta dikildiğini gördüm. Bana bakıyordu fakat onun da yüzünden düşen bin parçaydı.
"Abi," dedim sorar gibi. Boğazımı temizledim. "Uyumadın mı?"
"Televizyonda çıkanlar," dedi sorumu yanıtlamak yerine. "Doğru mu?"
İçimdeki alev yeniden harlanırken gözlerimi kıstım, başımı hafiften sol omuzuma yaklaştırıp "Ne?" diye sordum.
Çenesinin ucuyla televizyonu işaret etti. "Dağhan ve sen."
Söylediğiyle başımdan aşağı kaynar sular akmış gibi hissettim. İlişkimizin medyaya düştüğü korkusu kapladı içimi, hızlı adımlarla salona gittim ve kapıdan girer girmez televizyona baktım. Bir spor programının ekranında, Dağhan ve benim, İspanya'daki otelde gizliden çekilmiş fotoğrafımız bulunuyordu. Onun hemen ardından ekrana, nişanda dans ettiğimiz anın videosu düştü. Ekranda büyük harflerle, "DAĞHAN ULUKAN'IN DERBİ ÖNCESİ ALDIĞI KIRMIZI KARTIN SEBEBİ KULÜP DİYETİSYENİYLE YAŞADIĞI YASAK AŞK MI?" yazıyordu.
Kalbime yeni bir darbe daha aldım, Buğlem'in neden beni defalarca aradığını o an anladım.
Bir gecede, yaşamak istemeyeceğim kadar dram, kaos, aksiyon yaşamıştım.
"Doğru mu?"
Sorusuyla bakışlarımı ekrandan ayırıp abime baktım ama cevap veremedim. Doğru muydu? Bir zamanlar.
Sessiz kalışımla abim cevabın doğru olduğunu anladı. "Sen... Sen nasıl..." dedi önce. "Feza sen..." diye ekledi.
Ardından ve bana bakarken duymayı hiç beklemediğim o sözlerle söylediklerini tamamladı:
"Benim futbol hayatımın bitmesine sebep olan o adamla..." Kafasını salladı. "Sen nasıl Dağhan'la sevgili olursun?"
Bölüm Sonu
Şoklarda olduğumuz bir bölüm! Yazarken çok heyecanlıydım, okurkenki halinizi de merak ediyorum doğrusu...
Ah Dağhan, ah...
Bölümü nasıl buldunuz?
Bu bölümde en sevdiğiniz/sevmediğiniz olay ne oldu?
Gelecek bölümde neler olacak sizce?
Yorumlarınızı merakla bekliyoruuum.
Yeni bölümden kesitler için Instagram hesabım: suleavlamaz
Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun.💛💙