İçeriğe geç

Bölüm Yedi 💛 Yüzleşememe

Selam!

Yeni bölümle karşınızdayım, yine çok heyecanlyım!

En çok yorumlarınızı merak ediyorum. 👀

Lütfen yorumlarınızı eksik etmeyin, her paragrafımız yorumlarla dolsun.💙

Sizi seviyorum, keyifli okumalar.

Bölüm Yedi 💛 Yüzleşememe

Tribünlerin uğultusu yavaş yavaş sönerken ben hâlâ olayın etkisinden çıkamamıştım. Az önce ne olmuştu? Dağhan Ulukan, kendi stadında, kendi taraftarlarının önünde aylar sonra ilk kez gol atmıştı. Ve attığı golün ardından bütün kalabalıktan sıyrılarak doğrudan bana bakmış, belli belirsiz gülümsemişti.

Bakışının etkisi hâlâ göğsümde bir yerlerde kanat çırpıyor, birbiriyle buluşturduğum ellerim terliyordu. Sahadaki kalabalık yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı, futbolcular soyunma odasına giderken güvenlik görevlilerinin megafon sesleri tribüne yayılıyordu.

Bense ne yapacağımı bilemeden yedek kulübesinin orada aval aval duruyordum. Normalde galibiyetin ardından maç bittikten bir süre sonra soyunma odasına iner, futbolcuların sevincine katılırdım ama şu an durum normalden farklıydı. Önce, kalbimi kontrol altına almalıydım.

"Sakin ol Feza," diye fısıldadım kendi kendime. "Sadece bir bakış. Öylesine atılmış bir bakış. Benim yerimde kim olsa... Öyle bakardı. Denk gelmişti sadece."

Dilim böyle söylüyor ama yüreğim pek de öyle düşünmüyordu.

Dağhan, aklımın her zerresini ele geçirmişti.

Yedek kulübesindeki eşyalarımı toparlayıp ne yapacağıma karar veremediğim anda ansızın plastik sandalyelerden birinin üzerine bıraktığım telefonum gözüme çarptı. Abim ve Buğlem'in ısrarlı mesajları sebebiyle uçuş moduna aldığımı hatırlayarak ateşe basmışçasına gözlerimi büyütüp hemen telefonumu elime aldım. Tuş kilidini açıp uçak modundan çıktığım gibi telefonum art arda titredi.

Buğlem:

Fezo!!!

Hâlâ tribündeyiz!!

Oraya nasıl geçiş yapacapız?

Ay çıkaracaklar bizi şimdi.

Fezooooo!

Dağhan aldı aklını başından tabii.

Baksana kızım. Of!

Sahanın sağ önündeyiz, görürsen el salla!

Başımı kaldırıp onları en son gördüğüm yere baktım. Birkaç sıra öne gitmişlerdi ve abim güvenliklerden biriyle hararetli bir konuşmaya tutulmuştu. Buğlem'se çaresiz bir şekilde ikisine bakıyor, her an kavga çıkabileceğini bildiğinden içten içe yardım çığlıkları atıyordu adeta. İşlerin karışacağını anladığımdan adımlarımı hızlandırdım ve adeta koşarak yanlarına gittim.

"Merhaba..." dediğim an parmak uçlarını birleştirerek abime laf anlatmaya çalışan güvenlik başını ağır ağır bana çevirdi. Adam bana bakarken abim, "Heh, işte kardeşim de geldi," dedi küfür edercesine sert bir tonla. "Yalan borcumuz mu var kardeşim? Çocuk muyuz iki futbolcu görelim diye yalan konuşalım."

Güvenlik önce bana, ardından boynumda asılı yaka kartıma baktı, yirmili yaşların başlarında, sarışın, seyrek kaşları olan genç bir adamdı. Benim onu görmediğim gibi muhtemelen o da beni daha önce hiç görmemişti, abim ve Buğlem'e sıkıntı çıkarması da bu yüzdendi.

"Hanımendi, buradaki iki kişi sizin abiniz ve arkadaşınız olduğunu söylüyorlar, doğru mu?"

Abim sabır çeker gibi başını eğip avucunu yukarı doğru açtı. "İki kişi diyor ya..."

Güvenlik ona bakmadı bile. Benim cevabımı bekliyordu. Boynumda asılı kartımı ona doğru tuttum. "Evet, kulüp diyetisyeniyim ben. Abim ve arkadaşım bugün benim için buradalar."

Abim öfkeyle başını sallayarak onayladı beni, göz ucuyla bakarken gördüğüm Buğlem'se göze batmamak için çıt bile çıkarmıyordu, bu haline gülmek istedim ama şimdi değildi. Şimdi, hiç sırası değildi. "Anlıyorum hanımefendi. Misafirlerinizin olması doğal ama tesisten içeri girebilmeleri için özel izin almış olmanız gerekiyordu. Yöneticinin bundan haberi var mı? Biliyorsunuz, her geleni içeri alamam. Güvenlik mevzusu son derece ciddidir. İşimi hakkıyla yaparım ben."

Şimdi, abimin neden bu kadar sinirlendiğini daha iyi anlıyordum. Herif kılın tekiydi. İçimden sabır çekerek gözlerimi kapatıp açtım. Ardından beni tanıyan herkesin yüzümde gördüğü an korktuğu o gülümsemeyi takındım. "İki yıldır buradayım ve kulüp prosedürünü çok iyi biliyorum. Abim ve arkadaşımı izinsiz içeriye davet edersem başıma neler geleceğinin de bilincindeyim, bugüne kadar ayarsız davranmadığım için stajyerlikten sonra bile burada kaldım."

Adam söylediklerimi hiç umursamadan kaşlarını kaldırdı. "Yani?" dedi uyuz uyuz. "İzin belgenizi görmem lazım."

"Lan ben şimdi sana izini..." diyerek tek ayağını tribün tellerinden atmak üzere olan abimi Buğlem, arkasından ahtapot gibi sararak durdurdu. Kendisine sıkı sıkı sarılan Buğlem'e kaşlarını çatarak baktı abim. "Ne yapıyorsun kızım?"

"Kusura bakma ama," dedi Buğlem. "Hayatımın şansını ellerimden almana izin veremem." Bana baktı. "Feza, aç şu izni artık!"

Güvenliğin kıl herifin teki oluşuyla kafayı bozmadan Buğlem'i hızlıca onayladım ve telefonumu açıp mail kısmına girdim hızlıca. Kulübe attığım maili yanıtıyla birlikte açıp doğrudan güvenliğin göz hizasına tuttum. Öyle yakınlaştırmıştım ki adam maili okumak için bir adım geri gitmek zorunda kaldı. Ağır ağır okuduktan sonra yalnızca başını eğdi. "Girebilirler," dedi ağız ucuyla. "Ama tesis içerisinde herhangi bir sorun çıkarsa isimlerini kara listeye alırım ve bir daha giremezler."

"Lan sanki bana Aziz Yıldırım, havalara bak!" dedi abim. "Hayırdır birader, kulüp üstüne zimmetli de haberimiz mi yok. Adımızı kara listeye alacakmış? Yaz lan adımı o listeye, yaz! Şimdi yazmazsan adam değilsin!" Abim güvenliğin üzerine saldırmak istercesine ileri gitmeye çalışıyor, Buğlem sıkıca onu tutuyor, bense başımı geriye atarak içimden lütfen olay büyümesin, lütfen bu anı kimse görmesin, diye geçiriyordum. Güvenlikse abimi hiç umursamayarak onu daha da çileden çıkarmayı deniyordu.

"Feza Hanım, benim muhatabım sizsiniz. Herhangi bir olayla karşılaşırsam, sorumlusunu siz tutarım."

Göz ucuyla arkaya baktığımda taraftar gruplarının çıkışlarda zorluk yaşadığını gördüm. Çenemle ileriyi işaret ettim. "Bence siz şu karışıklıkla ilgilenin, burada her şey yolunda."

Adam gösterdiğim yöne bakınca hafiften kaşları çatıldı, bu sırada ben yakasına işlenmiş isme baktım. Umut. Unutmayacağım seni Umut. Kazındın aklıma oğlum. Yeniden bana baktığında başıyla onayladı. "İyi günler."

Yalnızca başımı salladım.

O sırada abim, "Gitme lan!" diyor, Buğlem onu kendine çekiyor, abim Umut'un üstüne atlamak için tribün teline ayağını kolunu, tüm uzuvlarını ayrı savuruyordu. Tam, ona durmasını söyleyecektim ki abim atlamayı denerken Buğlem çığlık atarak onu kendine öyle bir çekti ki Buğlem yere, abim tüm ağırlığıyla Buğlem'in üstüne düştü. Bense korkuya bağırarak demir parmaklıkların arasından çaresizce o ikisine baktım. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama yüzüstü düşmüştü abim, Buğlem'in elleri göğsünün üzerinde, abimin elleriyse Buğlem'in başının iki yanındaydı. Arka fonda sanki, Only You şarkısı çalıyordu.

"Only you

Can make all this world seem right

Only you

Can make the darkness bright

Only you and you alone

Can thrill me like you do."

Onlar, birkaç saniye o mesafeden birbirlerine bakınca romantik bir filmde bu sahneyi görse kalbinde karnında kelebekler uçuşan ben neredeyse kusacak gibi oldum. Hayır, en yakın arkadaşımı abime yar edemez, zavallı Buğlem'in bu maço herifle ömrünü heba etmesine izin veremezdim. Ay, en yakın arkadaştan gelin mi olurdu bu arada? Olmazdı. Olmalıydı. Iy. Buğlem, kibar, nazik, centilmen erkeklere layıktı.

Onlar hâlâ anın şaşkınlığı ve şarkının etkisiyle birbirlerine bakarken ben öksürerek aralarındaki görünmez bağın kopmasına neden oldum. "Yer rahat galiba? Kalksanız mı artık, hey? Size diyorum, hey!"

Konuşurken bir anda kendimi şu sıra tiktok keşfetimi salmayan Orhan gibi hissettim.

İlk silkelenen abim oldu. Başını hızlıca sallayarak "Yav ne tutuyorsun beni dokuz kollu yaratık gibi," dedi öfkeyle. "Bir şeyin yok değil mi?" Buğlem, zavallı Buğlem, abime hayran hayran bakarken yutkundu yalnızca. Yapma kızım, bakma, durma öyle, üzerler seni. Konuşamadı, yalnızca kafasını salladı iyiyim dercesine. Abim umursamadan ellerini silkeleyerek ayağa kalktı. "Bu müzik nereden çalıyor ya? Kafam şişti."

Buğlem boğazını temizledi, önce etrafına sonra soluna baktı. Telefonu başının hemen soluna düşmüştü. "İtiş kakış sırasında açıldı galiba, hehe," dedi kendisinden duymaya alışık olmadığım, incecik, nazlı bir tonlamayla. Elini uzattı, başının yanındaki telefonunu aldı ve şarkıyı kapattı, ardından kendi çabasıyla seke seke yerden kalktı. Öküz abim, elini uzatıp da kalkmasına yardımcı olmamıştı. İşte bu yüzden diyordum, abimle de olmazdı...

"Toparlandıysanız, yanıma gelecek misiniz yoksa tartışmak için gözüne kestirdiğin birkaç kişi daha var mı abiciğim? Hayır varsa eğer hiç uğraşma, direkt istifamı vereyim ben."

"Ben ne yaptım kızım, adam sorunluydu görmedin mi? Üstten üstten konuşmalar. Sanki bana James Bond. Yakışıksız güvenlik. Asabımı bozdu, ben elimde çekirdeğim maçımı izliyordum uslu uslu."

"Ne yapsın adam, işini yapıyor," dedim içten içe abime hak versem de hislerini körükleyemezdim. "Gelin hadi, bu taraftan," diyerek elimle onlara merdivenleri işaret ettiğimde bu defa üstelemeden tıpış tıpış yanıma geldiler.

Buğlem sahaya girer girmez kollarını iki yana açarak bana koştuğunda ona aynı şekilde karşılık verdim, kavuşur kavuşmaz gülerek sıkıca sarıldık birbirimize ardından kendi etrafımızda döndük. "Çok özledim seni!" Neşeli sesine karşılık gülümsedim.

"Ben de seni çok özledim."

Kulağıma, "Vlog çekerken Dağhan'la senin öyle anlarını yakaladım ki," diye fısıldayınca çaktırmadan abim burada dercesine kolunu sıktım. Gözlerini kısarak sessizce inleyip boğazını temizledikten sonra kollarını benden çekip uzaklaştı.

Abim yanıma yaklaştığında "Naber yavrum," diye sordu. Tek koluyla bana sarıldığında ben de onun sırtını sıvazladım, birbirimize bunları çok söyleyemesek de çoğu zaman anlaşamasak da onu da özlemiştim. Çok fazla hem de.

"Sizi görünce daha iyi oldum," dedim içten bir sesle. Kolunu omuzuma attığında üçümüz yan yana o şekilde yürümeye başladık. Abim tek ayağının ucuyla üzerinde yürüdüğümüz çimleri kontrol ederken göz ucuyla onu seyrettim, futbolun içinde hep bir ukde olarak kaldığını biliyordum. En az Dağhan kadar iyi bir oyuncuydu zamanında o da fakat ayağı kırıldıktan sonra bir daha oynayamamıştı. "Tesislerin çimleri de Saraçoğlu zemini kadar iyi."

Gözlerimi kapatıp açtım. "Çok ilgileniyorlar burayla da. Maç da güzeldi, değil mi?"

Abim yalnızca gözlerini kırpıştırırken Buğlem "Hem de nasıl!" dedi. "ÖLÜYORUM! Ö-LÜ-YO-RUM! ULUKAN GOLÜ ATTIĞI AN VAR YA... YERE ÇÖKTÜM, AĞLADIM, TEZAHÜRAT YAPTIM, ÇIĞLIKLAR, YARDIM ÇIĞLIKLARI! Dağhan Ulukan, aylar sonra ilk golünü attı. Kronik sakat diye alay edenler bir süreliğine de olsa susar. Ama ne iyi goldü, değil mi? Füzeydi adeta öldüm bittim."

Abim omuzunu kaldırıp indirerek tısladı. "Hazırlık maçı bu. Ayrıca o frikiği ebem de gole çevirirdi. Kaleye yakındı bayağı."

"Yok, ben baktım, 25 metreymiş. Twitter'a yayıldı hemen gol, herkes bunu konuşuyor şu an. Kimse yakın falan demiyor."

"Bot hesaptır onlar, imajını toplamaya çalışıyor ya, satın almıştır."

İnanamıyormuş gibi baktım. "Abi... Senin bu adamla derdin ne?"

"Yok derdim falan," dedi hemen. "Hazzetmiyorum, zorla mı? Bir insanı sevmek için neden gerekmezse sevmemek için de gerekmez."

"Ama senin o insanla bir zamanlar arandan su sızmıyordu. Dolayısıyla sevmemek için bir nedenin var bence."

"Bir zamanlar dediğin çocukken. Ünlü olmasa yolda görsem tanımazdım onu artık. Hoş, o da tanımaz belki. Seni tanıdı mı?" Kaşlarını çatarak sorgulayıcı bakışlarla beni inceledi.

"Tanımadı," dedim hemen. Daha doğrusu, tanımazlıktan geldi. "İçin rahat olsun yani, bir yabancıdan farksızız birbirimiz için."

Buğlem o sıra bana öyle kurnaz bir bakış attı ki abim görse hemen anlardı bir şeyler olduğunu. İlgimi yeniden abime verdim. "Öyle de kalın. Uzak dur o heriften."

"Kesinlikle öyle yapıyor," dedi Buğlem dayanamayarak. Ona uyarıcı bir bakış attığımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Merak etme Emir, Feza da Dağhan'dan hiiiç hazzetmiyor. Görünce yolunu değiştiriyor, o derece."

Abim kaşlarını çattı. "Öyle mi?"

"Öyle tabii, abisinin düşmanı düşmanıdır, değil mi Feza?" Neredeyse kahkaha atacaktı.

Ona öyle bir bakış attım ki bu defa uzatmadan anında süt dökmüş kedi gibi başını önüne eğdi ama gülmemek için hâlâ kendini zor tutuyordu. Telefonuna baktığında gözlerini kocaman açıp "Aa, Onur Bey mesaj atmış," dedi.

Abimin kaşları hâlâ çatıktı. "Onur Bey'iniz kim?"

"Kim olacak, kulübün sosyal medya yöneticisi işte. Maça vlog ve futbolcularla sosyal medya etkinlikleri için geleceğimi biliyordu. Sosyal medya hesabımı zaten ilgiyle takip ediyorlarmış." Gözleri bana ilişti. "Müsait olduğun an gel de yayın akışını konuşalım diyor."

"Tamam, o zaman önce Onur abinin odasına gidelim, sonra tesisi gezer, akşam yemeği yeriz."

Buğlem neşeyle alkış tuttu. "Süper. Gör bak, Instagram takipçilerim bir günde yüz binlere katlanacak," dedi hevesle. İşini gerçekten iyi yapıyordu ve ilerleteceğine dair şüphem yoktu.

Onur abinin odasına gittiğimizde bizi güler yüzle karşıladı. Buğlem'in maç sırasında çektiği görüntülere hızlıca göz attık, hangi oyuncularla ne tarz içerikler çekileceğini konuştuk, iki-üç tane konsepti netleştirip teknik detayları belirledik. Maç yorgunluğu olduğu için bugün içerik çekilmeyecekti ama Buğlem buraya kadar gelmişken eli boş dönmek istemediğini kibarca söyleyince Onur abi Buğlem'le abimin bugün burada kalmasını ayarlamıştı. Bu, en yakın arkadaşım için sevindirici bir haber olsa da benim için biraz riskliydi. Yani, abimi iki saatlik maç sırasında zor zapt etmiştim koca bir gün nasıl geçecekti hiç bilmiyordum.

Kısa toplantının ardından Onur'un rehberliğinde tesisi gezdirdik. İlk önce rehabilitasyon odasına sonra kısa koridorun sonundaki fitness salonuna uğradık. Ağırlıklar, koşu bantları, kanepe gibi duran recovery yatakları... Buğlem hepsini vlogluyordu.

"Burası da oyuncuların günlük toplantı odası," dedi asistan kulübün logosunun olduğu ekranı işaret ederek. Koltuklar, üzerinde İshak hocanın yazısının bulunduğu tahtalar buradaydı. Maç öncesi toplantılar da bu odada yapılırdı genelde.

Tesisi şöyle bir gezdikten sonra akşam yemeği için geniş yemek salonuna doğru yürüdük. Kapıyı açtığımız anda sıcak yemek kokusu, tabakların birbirine çarpma sesi ve maç yorgunluğunu atmaya çalışan futbolcuların keyifli konuşmaları birbirine karıştı.

Onur abi futbolcuların dikkatini çekmemiz için yavaşça boğazını temizledi, "Arkadaşlar, afiyet olsun," dediğinde bazıları yemeğe ve sohbetine ara verip bize baktılar. Gözlerim Dağhan'ı arıyordu, başımı biraz sağıma çevirdiğimde onu sondaki masalardan birinde yine aynı grubuyla birlikte otururken gördüm. Muhtemelen Onur abi konuştuğundan o da başını kaldırıp bize bakmıştı ve ben onu aradığımdan gözlerimiz direkt buluşmuştu birbiriyle. Neden bilmiyorum ama göz göze geldiğimiz an çevirdim kafamı ve sanki onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi tam karşıma baktım. Bu sırada Onur abi elini dostane bir tavırla Buğlem'in beline koyup konuşmaya devam etti. "Yarınki sosyal medya içeriklerimize yön verecek arkadaşımız Buğlem burada. Bu gece misafirimiz olacak. Yemekhane ortamından da video çekecek o yüzden bilginiz olsun istedim." Kameralardan rahatsız olan birkaçı homurdansa da çoğunun umurunda olmadı. "Buğlemciğim, kendini tanıtabilirsin."

Buğlem gülümseyince ponçik yanakları kızardı. Çoğu zaman kendine güveni zirvede olsa da bugün bir çekingen görünüyordu ama toparlayacağını biliyordum. "Merhabalar, ben Buğlem Erel. Instagram kullanıcı adım heybuğlem, genelde sporcularla reelsler çekiyorum, bu videolarım birçok kez YouTube shorts, Instagram ve TikTok'ta globale düştü. Sosyal medyada kimse bilmese de koyu Fenerbahçeliyim," deyip yeniden güldü. "Umarım keyifli bir gün geçiririz. Lütfen gerilmeyin çünkü işin magazin kısmında değilim. Afiyet olsun."

Buğlem'in söylediklerini sessizce onaylayıp yemeklerine döndüler. Sosyal medyada aktif olan birkaç ismi biliyordum ama çoğunluk, dikkat çekmeden hayatını sürdürmeyi seviyordu. Onur abi, "Siz yemeğe geçin. Feza, bundan sonrası sende," deyip bizi yalnız bıraktığında içimdeki gerilim biraz hafifledi.

Gözüm izbe bir köşedeki boş masaya takılınca o yöne ilerledik, telefonlarımızı masaya bırakıp yemek sırasına girdik. Çoğu kişi yemeğini almıştı, önümüzde yalnızca birkaç kişi vardı.

"Pretty Diet Coach."

Vuko'nun sesini duyduğumda servis kaşığına doldurduğum brokoliyi tabağıma bırakmak üzereydim. Sesin geldiği yöne döndüm, ne sıra yanıma geldiğini bilmiyordum ama elindeki tabağa bakılırsa henüz yemek yememişti ya da ikinci tabağına geçmişti. Tabağına bir kaşık Brüksel lahanası eklerken göz ucuyla bana baktı. "Ne zamandır karşılaşmıyor biz. Don't tell me you forget me?"

Tebessüm ettim. "Seni unutmak ne mümkün Vuko."

Dişleri öyle beyazdı ki gülümseyince ışıltısı gözlerimi aldı adeta. "Sevindi ben," dedi karizmatik edasıyla. Ardından bakışlarını arkamda olduğunu bildiğim abime ve Buğlem'e yöneltti. "Ne derler... Misafirlerin varmış."

Başımı eğerek arkamı döndüm ve yemekten ilgisini ayırıp tüm odağını bize veren abimle göz göze geldim. Dağhan'a bakarken gözlerinden alevler saçan adam Vuko'yu hayran hayran seyrediyordu. Elini uzattı hevesle. "Merhaba, ben Emir. Feza'nın abisiyim."

"Ben de Vuko, takımın forvetiyim."

"Bilmez miyim? Hayranlıkla izliyoruz sizi. Şu takımda sizin gibi bir forvet yok şu an."

Abimde ne kin varsa, Dağhan yokken bile adama laf sokmaktan geri durmuyordu.

Vuko, alışkın bir gülümsemeyle Buğlem'e baktı bu defa. "Siz vlog çekecek. Listede ben var mıyım?"

Buğlem şapşal bir gülümseme sundu ona. "Birinci sıradasınız."

"Vov," dedi. "O zaman ben ee... Saçlarıma ekstra özenmeli yarın."

"Emin ol her halinle yakışıklısın Vuko," dedi Buğlem, onunla arasında uzun zamandır süre gelen bir arkadaşlık var gibi rahattı. "Seninle ilgili ne mesajlar aldığımı bir bilsen... Aklıma gelmişken, bir fotoğraf çekilebilir miyiz? Story atarım."

"Olur," dedi Vuko. "Pretty Diet Coach da olsun," diyerek kolunu omuzuma attığında kaşlarımı kaldırarak "Asla," diye yanıtladım. "Sosyal medyadan hazzetmiyorum." Geri çekildiğimde Vuko itiraz etmeden kolunu omuzumdan çekti ve ilgisini hemen kamerayı açıp selfie şeklinde tutan Buğlem'e verdi, ağzını kapattı, kaşlarını kaldırıp gözlerini hafifçe kıstı ve hayranlarını çıldırtabilecek derecede karizmatik duruşuyla fotoğrafı çekildi. Ardından yanımızdan uzaklaştı.

Buğlem, arkasından hayran hayran bakarken kendine gelenilmek için gözlerini kırpıştırdı. "Feza... Sen burada nasıl kontrolü elinden kaybetmiyorsun? Ben her gün birine aşık olurdum."

"Kardeşimin aklını karıştırma Buğlem," diye araya girdi abim, ardından kolunu omuzuma atıp saçlarımı karıştırdı. "Aferin kızım, böyle devam et sen."

"Aman, yemediler kardeşini," dedi Buğlem ve onlar daha fazla didişmeden tabaklarını yemekle doldurmaya devam ettiler. Bir tek dileğim vardı o da abimin kimseyle kavga etmeden, sorun çıkarmadan şu iki günü geçirip eve kazasız belasız dönmesiydi. Maçın bitişinden bu yana öyle çok olay olmuştu ki Dağhan'ın golden sonra bana gülüp gülmediğinden bile emin olamamıştım doğru düzgün. Odama geçip yalnız kaldığımda üstüne saatlerce düşünebilirdim ama şimdi tek yapabildiğim sessizce etrafımı yönetmekten ibaretti.

Dağhan Ulukan

Önümdeki brokoliyi parçalara ayırırken gözlerim istemsizce Feza'nın olduğu bölgeye kayıyordu. Vuko sürekli etrafındaydı, Feza'nın yemek sırasında olduğunu fark eder etmez ayağa kalkmış, sırf muhabbet edebilmek için yanına kadar gitmişti. Muhabbet kısmını da başarmış, bir zamanlar sıkı sıkıya dost olduğum Emir'le, Feza'nın yıllardır yakın olduğu tek arkadaşı Buğlem'le iyi bir sohbet ağı kurmuştu. Bunların hepsini Feza'yla daha yakın olabilmek adına yaptığı aşikardı. Boş bulduğu her an, kızın dibinde bitiyordu.

Peki bundan bana neydi?

Bilmiyordum. Mıknatısın zıt kutbuydu sanki, etrafımda olduğu her an kendisinden başka bir şey düşünmeme izin vermiyordu. Üzerinden yıllar geçmişti. Şimdi neydi bu hallerim? Bir geçmişimiz olduğu için mi önemsiyordum onu bu kadar? Kendimi durduramıyordum. Garipti, iştahım bile kaçmıştı.

"Yalnız Buğlem çok güzel kız değil mi?" Alp'in kolumu dürterek söylediği sözlerle gözlerimi kırpıştırdım ve bakışlarımı sanki gördüklerim hiç umurumda değilmiş gibi tabağıma eğdim. "Feza'nın telefonunda fotoğrafını gördüğümde de ilgimi çekmişti."

Göz ucuyla Alp'e baktım. "Feza'nın telefonuyla ne işin vardı?"

"Bir işim yoktu abiciğim," dedi hemen. "Randevu günümde aradı bu kız onu. Kocaman fotoğrafı telefonun ekranına yansıyınca nutkum tutuldu. Bir içim su."

"Dikkat et de boğazında kalmasın," diye cevap verdi Gökay. "Ulan dişi sinek görsen yazılıyorsun yuh lan!"

Alp yamuk bir gülümsemeyle sağ elini kaldırıp saçlarını soluna yatırdı. "Tatlım senin de tek bir bakışınla etkileyemeyeceğin kız olmasa, sen de böyle olurdun. Kıskanma."

Gökay onu yanıtlayamadan Michel aksanlı Türkçesiyle araya girdi. "Broo! Sen çok konuşiyor ama ben hâlâ sevgili görmüyor!" Ellerini şaşkınca açıp Alp'e bakarken masadaki herkes kahkahaya boğuldu. "Senin flirt full of air. Var gibi derken... Puf! Uçuyo." Elini ağzına götürüp öpücük sesi çıkararak havaya üfledi.

Alp bozuntuya vermemeye çalıştı ama Gökay Alp'in sırtına vurup kükrercesine kahkaha attığında gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırarak gülümsemesini tutmaya çalıştı.

"Michel abi lafı gediğine koydu valla," dedi Gökay büyük bir keyifle. "En azından benim arada sırada sevgilim oluyor."

Alp tıslayarak omuzlarını kaldırıp indirdi. "Ben istemiyorum diye sevgilim olmuyor. İstesem iki haftaya yaparım."

"Yap lan," dedi Gökay. "İki haftaya sevgili yap, yeni arabamı bir yıllığına sana vermezsem şerefsizim."

Masadakiler "Ooo," diye tezahürat ederek o ikisini coştururken ben hâlâ çaktırmadan Feza'yı izliyordum. Sonunda Vuko'yla ayrılmışlar, doldurdukları tabaklarıyla kendilerine ayarladıkları masaya geçmişlerdi. Bana arkası dönük oturuyordu, Buğlem hemen sağında Emir'se tam karşısında, görüş açımdaydı. Çatalını ağzına götürdü, çiğnerken bakışları ansızın benim olduğum tarafa kaydı ve baktığımı anlayınca sert ifadesini bozmadan kaşlarını kaldırdı.

Hiç o yöne bakmıyormuş gibi umursamaz bir tavırla ayırdım bakışlarımı. O beni tanımazlıktan gelme zahmetine girmiyor, hâlâ aynı nefretle bakıyordu suratıma. Benden nefret ettiğini biliyordum, sebebi bazen beni de içten içe rahatsız ediyor, kendimi suçlamama sebep oluyordu fakat suçsuz olduğumu da biliyordum. Beni anlamasını bekliyordum ama görünen o ki yıllar kinini unutmasını sağlamak yerine daha da körüklemişti.

Yemekhanedeki kalabalık dağılıp tepsilerin birer birer toplanmaya başlamasıyla ben de yerimden kalktım. Aslında daha erken kalkardım fakat burada durmamı sağlayan birtakım etkenler vardı ve o etkenler ortadan kalkınca beni de burada bağlayan bir şey kalmamıştı. Sessizce salondan çıkarken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı, ne olduğunu adlandıramıyordum ama sanki bir şeyler eksikti. Gol attığım için mutluydum ama özgüvenimi zedeleyen bir şeyler vardı, yeniden sakatlıkla karşılaşma riski cesur davranmama engel olursa devamını getiremezdim. Düşüşe geçmeyi istemiyordum ama zihnimi iyi konuşturmayı da başaramıyordum.

"Ulukan."

Koridorun sonuna ulaştığımda sağımdan gelen tanıdık sesle durdum. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde İshak Hoca'yı gördüm.

"Hocam," derken sesim biraz yorgun çıktı. Aslında çok konuşma modunda değildim, odama çekilip uyumak istiyordum bir süre. Hastalanmış, hiç üstüne düşemeden tamamen maça odaklanmıştım ve şimdi kendime biraz dinlenme hakkı tanımalıydım.

Yanıma yaklaştı, elini omuzuma attı. "Ben de seni odama çağıracaktım. Bugün attığın gol çok güzeldi. Gözlerinde o kendinden emin olmanın yaktığı ateş harlanmıştı yine. Seni öyle gördüğüme çok sevindim, sonucunun golle bitmesine de. Nasıl hissediyorsun?"

Hafiften gülümsedim. "Uzun zamandır bu kadar iyi hissetmemiştim."

"Ayağın, duruşun, koşuşun daha kararlı, aklın da öyle olmalı artık. Belli ki yoluna girmeye başladı bir şeyler." Bir an sustu, sonra omuzuma iki kez yavaşça vurdu. "Kendine acımayı, geçmişi düşünmeyi bırak Ulukan. Geleceğe de değil, yalnızca şu anına odaklan. Oyunda kal. Çünkü bu takımın sana, senin gibi adamlara hâlâ ihtiyacı var."

İshak Hoca'nın beni gerçekten gördüğünü, sıkıntılarımı hissettiğini ve iyi olmamı en az benim kadar istediğini biliyordum. Samimi konuşması yüreğime dokundu bu nedenle. Tebessüm ederek "Sağ olun hocam," dedim.

"Sen de sağ ol," dedi ve beni daha fazla tutmadı. Kendimle çeliştiğim sırada karşılaşmamız ve hakkımda söyledikleriyle silkelenmemi sağladı yeniden.

Merdivenlere yöneldim. Sessizliğin çöktüğü kampın loş ışıklarının altında yavaşça kendi katıma çıktım. Odamın kapısını açar açmaz içerideki boğuk hava yüzüme çarptı. Eşofmanımı bir kenara fırlattım, pencereye yürüdüm. Camı araladım, avuçlarımı mermere yaslayıp temiz havayı içime çektim. İyi bir dinlenmeyi hak etmiştim. Sabaha dek kimse beni odamdan çıkaramazdı.

Yeterince hava aldıktan sonra pencereyi açık bırakmayı düşünerek yatağıma geçmek için bir adım gerilediğime gecenin dinginliğine karışan hışırtı dikkatimi çekti. Başımı hafifçe eğdim, yürüyüş yolunun kenarındaki lambaların altından biri geçiyordu.

Onun Feza olduğunu anladığımda kaşlarımı çatarak emin olmak için daha dikkatli izledim.

Üzerinde gri bir tişört vardı, çikolata rengi, ışık vurdukça kehribarlaşan saçlarını ensesinden gevşek bir topuzla toplanmıştı. Yalnızdı. Adımları yavaştı, yürürken tam karşısına bakıyor ama sanki baktığını görmüyordu. Başını çok hafif çevirdiğinde bir an arkasına bakacağını düşünerek gerildim ve saklanmak için hareketlendim ama dönmedi. Kalbim istemsizce hızlanmıştı.

Gün boyu onunla yalnızca maç öncesinde konuşabilmiş, sonrasında onu neredeyse hiç görememiştim. Maçtan sonra attığım gol için beni tebrik edeceğini düşünmüştüm fakat yapmamıştı, belki de abisi burada olduğu için benden uzak duruyordu, bilmiyordum. Gün boyu onu yalnız yakalayamamış olmanın verdiği sıkıntıyla, şimdi yalnız başına yürüyor olmasını görmemin tesadüf olmadığını düşünüyordum. Onunla konuşabileceğim bir an doğmuştu ve biraz daha odamın içinde bu şekilde beklersem o anı kendi ellerimle kaybedecektim.

Bir saniye düşündüm. Neden gitmek istiyordum? Neden onunla konuşmak için bahane arıyordum ya da gol attığımda yanıma gelmesini beklemiştim? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, onu gördüğüm her an, ona itiliyor olmamdı. Gitmemem gerekirdi. Yorgundum, hastaydım en önemlisi kalbimi mesleğimden başka her şeye kapatmam gerekiyordu ama... Gönül ferman dinlemiyordu.

Ayaklarım, aklımın sunduğu gitmeme düşüncelerine aldırmadan hareket etti, az evvel çıkardığım eşofman üstümü kaptım, kapıyı açıp merdivenlere yöneldim ve dışarı çıktım.

Önce etrafı kolaçan ettim, ardından onun yürüdüğü yoldan hızla ilerledim, yavaş yürüyordu, fazla uzaklaşmış olamazdı. Düşündüğüm gibi, yaklaşık yüz metre ilerledikten sonra biraz ilerimde onu gördüm. Aramızda birkaç metre kala adımlarımı yavaşlattım. Gizli gizli takip etmek değildi niyetim. Sadece... Belki konuşurduk. Geçmişten ya da burada karşılaştığımız ilk andan, ona öyle davranmamın sebebinden. Bilmiyordum. Aklım karışmıştı. Aramızda garip bir çizgi vardı ve ne zaman yan yana gelsek o çizgi titriyordu. Belki de silinmesi gerekiyordu.

Adımlarını hızlandırdığını fark ettim, hafif koşar adım ilerliyordu artık. Bir refleksle ben de hızlandım, yaklaştım. Sonra birden dönüp yolunu değiştirdi, daha tenha bir patikaya girdi, yeniden yavaşladı. Garip bir yürüyüş metodu vardı doğrusu. Ayrıca etrafında olup bitenin hiç farkında değildi. Benim yerime bir başkası olsa peşindeki anlamayacaktı demek.

Bu durum beni sinirlendirdi biraz.

Farkında olması gerekirdi.

Beni fark etmesi için sessizce boğazımı temizledim. "İyi akşamlar, Feza," dedim hâlâ bir iki adım arkasındayken.

Bir tepki vermesini bekledim ama yapmadı, sadece başını hareket ettirdi. Şaşırmamıştı, farkında mıydı arkasında olduğumun? Belki de öyleydi ama kırgındı. Onu kıracak bir şey mi yapmıştım? Sonra buraya geldiğim ilk günden itibaren davranışlarımı düşündüm. Haksız sayılmazdı.

Attığım gol için beni tebrik etmesini beklemiştim ama belki de ilk olarak benim onun yanına gitmem gerekirdi. Artık çekingen davranmak, onu uzaktan izleyerek etrafındakileri düşünce gücüyle yönetmeye çalışmayacaktım. Geçmişle ilgili tüm hatalarımdan ders almalıydım.

Ellerimi ceplerime soktum, omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Ben... Seninle konuşmak istiyordum, maçtan sonra konuşacaktım ama abinin yanında olduğunu fark edince gelmememin daha doğru olacağını düşündüm. Abinin benden hazzetmediğinin farkındayım."

Gözlerimle yüzünü inceledim ama hâlâ başını çevirip bana bakmadı. Yalnızca başını, anlıyorum dercesine önüne eğdi, böylece konuşmaya devam etmemi beklediğini anladım.

Soluklanarak konuşmaya devam ettim. "Onun da kendine göre sebepleri var. Ama abinden öte... Ben... Biliyorum, geldiğim günden beri sana bir yabancı gibi davrandım. Saçmaydı bu tutumum. Sen de bana ayak uydurdun, farkındayım. Ama bunu sürdürmemize gerek yok, birbirimizi tanıyor olmamız profesyonelliğimizi zedelemez. Bunu daha fazla sürdürebileceğimi düşünmüyorum, bir zamanlar yakındık, şimdiyse seninle ilgili hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranmak çok zor. Bu konuda seni kırdıysam gerçekten üzgünüm Feza. Ve... Geçen gece iyileşmem için yaptıkların için çok teşekkür ederim. Bana... Tahmin edeceğinden fazla iyi geldin. Geliyorsun."

Hâlâ hiçbir tepki yoktu ve bu normal değildi. Kaşlarımı çattım. "Beni duymuyor musun?"

Adımlarımı hızlandırdım ve bir şey söylemesi için ansızın tam karşısına geçerek önünü kestim. O an Feza, beni yeni fark ediyormuş gibi irkilerek elini kalbine koydu, geriye sıçradı ve kulağında takılı kulaklarından biri yere düştü. Kulaklığı gördüğüm gibi başımdan aşağı kaynar sular aktı, bütün söylediklerimin havaya karıştığını anladım.

Sadece boşluğa konuşmuştum.

Aptallığıma sinirlendim.

Hâlâ şaşkınca bana bakan Feza "Dağhan," dedi kekeleyerek. Korkmuştu. Bir çuval inciri berbat etmiştim. "Sen nereden çıktın?"

Kendime öfkelendiğimden çatılan kaşlarımla bir yalan aradım, arkasındaki yola, tesisin bazı katlarında ışıkları yanan binasına baktım. Çok uzakta kalmıştı. "Yoldan," dedim alelacele. Saçma sapan bir yanıttı.

Eğilip yerdeki kulaklığını aldı, kapüşonunun koluyla kulaklığı silerken gözlerini kısarak "Yoldan?" diye sordu.

Başımla onayladım. "Yürüyüşe çıkmıştım..." Nefes aldım. "Seni gördüm. Burada ne işin var tek başına? Burası... Karanlık. Yolun sonuna doğru iyice kararıyor etraf."

Ela gözleri gözlerime odaklandığında düşündüğüm şey yolun etrafına dizilen sokak lambalarından daha çok ışıltı saçtığıydı. Benim üzerimdeki etkisi öyleydi en azından. Omuz silkti. "Ben de yürüyüşe çıktım, yoğun bir gündü biraz kafamı dinlemek istedim."

Ona şüpheyle baktım. "Tek başına mı yürüyecektin?" Yoksa başka bir planın mı vardı?

Yanıtını beklerken kalbim ağzımdan çıkacaktı neredeyse. "Evet," dediğinde rahatladım. "Akşamları yürürüm genelde. Issız olsa da güvenli burası, korkmuyorum o yüzden. Ormana karışmak gibi bir düşüncem yoktu."

"İyi ki yoktu, bulamazdım bu sefer seni. Bir tamircinin geçmesi de imkansız buradan."

Belli belirsiz gülümsedi. "Benim yolda kalmama neden bu kadar taktın?"

Gözlerimi gözlerinden ayırmadan "Sen benim hasta oluşuma neden taktıysan," diye yanıtladım hızlıca. "Birbirimize borçlanıyoruz durmadan." Yeniden kulaklığına baktım, gerçekten az önce hiçbir şey duymamış mıydı? Teyit etmek istedim. "Şarkı mı dinliyordun?"

Kulaklığını avucunun içinde sıkıp "Evet," dedi. Sanki bir an tedirginleşmişti. Biraz sağına döndü, telefonundaki uygulamadan dinlediği şarkıyı kapattı, diğer kulaklığını da çıkardıktan sonra yeniden bana baktı. "Yürürken bir şeyler dinlemeyi seviyorum." Yol boyunca yürümeye başlamıştık. "Yorgun değil misin? Neden uyumadın sen?"

"Senin yüzünden," dediğimde anlamamış gibi çatıldı kaşları. Penceremden bakınca seni gördüğümde uyku falan kalmadı, yine taktın beni peşine, diyemediğimden "Maçtan sonra hiç konuşamadık," dedim. "Ben... Teşekkür ederim. Senin sayende toparlandım."

Dudakları gülümsemek istiyorcasına hareketlendi ama utandığını sezdim, bakışlarını kaçırdı. "Sevindim," dedi yalnızca. Sonra başını kaldırıp ansızın bana baktı yeniden. "Maç geçtiğine göre kulüp doktoruna görünmelisin artık," dedi sessizce. "Gerçekten iyileştin mi?" deyip elini uzatıp alnıma koyduğunda ürperdim. Bunu ne zaman yapsa kalbim bir anlığına donup kalıyor, nefesim kesiliyordu. Diğer elini kendi alnına yerleştirdi ve vücut ısılarımızı karşılaştırdı. "İyi gibi ama dışarıdayız, hava da soğuk biraz. Anlayamıyorum."

"Elin çok soğuk," dediğimde indirdi elini ve eşofmanının kenarına sürttü. Havanın soğukluğundan bahsedince üşüdüğünü düşündüm ve üzerimdeki eşofman üstünün fermuarını indirip hızlıca kollarımdan sıyırdım. Feza'nın omuzlarına bırakmak için hareketlendim.

İrkilerek bana baktığında ellerim omuzlarında kaldı ve yüzlerimiz ansızın haddinden yakın oldu birbirine. Saçlarından birkaç haylaz tutam sağ gözünün üzerine düşmüştü, elimi uzatıp gözlerini perdeleyen o tutamları parmak uçlarımla geriye atmak istedim. Elimi usulca kaldırdım. Tenine değmeyecek yakınlıkta ama hissettirecek kadar dokunaklı bir hamleydi bu. Saç tellerini yavaşça yüzünden ayırdığımda gözlerini kırpmadan bakıyordu bana, nefes bile almıyordu, biliyordum.

Sonra bakmak, doyasıya bakmak, yüzündeki unuttuğum ya da unutamadığım her detayını hafızama kazımak istercesine bakmak istedim. Upuzun, kıvrık kirpiklerin çevrelediği ela gözlerine, kavisli kaşlarına, sol tarafında ufacık bir benin yerleştiği keskin kıvrımlara sahip dolgun dudaklarına, çıkıntılı yanaklarına. Özlemek kelimesi aklımda yer ettiğinde karşılığı Feza'ydı şimdi. Nasıl olurdu bu? Liseden bu yana... Kalbimi nasıl o günkü gibi attırmayı başarabilirdi.

Göğsü ağır ağır inip alçalıyordu, ikimiz de birbirimize bu kadar yakın olmayı beklemiyorduk ama uzaklaşmak da istemiyorduk, belliydi. Zamansız bir yakınlıktı bu, aklın geri çekilmeye gücünün yetmediği engellenemez bir yakınlık.

Sakince derin bir nefes aldım, saçlarından taşan çiçeksi koku soluğuma karıştı, tanıdıktı. Yüreğim göğsüme sığmayacak bir biçimde arsızca atarken az önce onun duymadığı ama benim söylediklerimi ve hatta belki de daha fazlasını söylemek için ağzımı açtım. "Feza, ben..."

"Lan, orada ne oluyor lan!"

Fakat bu ses, aramızdaki o görünmez bağa bir kurşun gibi sağlandı.

Feza korkuyla gözlerini kırpıştırdı, bense olduğum yerde kalakaldım. Arkamızdan gelen ayak sesleri toprak yolda yankılanıyordu. Sesin sahibini tanımak için bakmama gerek bile yoktu ama yine de dönüp baktım. Gelen, Emir'di. Yüzündeki öfke barizdi, adımları telaşlıydı ve elleri yumruk halini almıştı.

Faza endişeyle bir adım geri çekildiğinde omuzundaki ellerim boşluğa düştü ve aramıza yeniden soğuk yeller estiren bir mesafe girdi.

Emir birkaç saniye içinde yanımıza ulaştı, bakışları keskin bir bıçak gibiydi. Gözleri önce Feza'ya kaydı, onda çok oyalanmadan bana döndü.

Bakışlarımız birbiriyle buluştuğunda ortama sessizlik çöktü, bizi tanıyan herkes bilirdi ki bu fırtına öncesi sessizliğin ta kendisiydi.

Bölüm sonu!

Aslında bu bölüm daha uzun olacaktı ama sizi bekletmemek adına burada bitirdim.

Bölüm nasıldı?

Bu bölümde en sevdiğiniz/sevmediğiniz şey ne oldu?

Dağhan ve Emir'in arasında neler geçti sizce?

Gelecek bölümde neler olacak sizce? Beklentileriniz neler 👀

Hikayeyi seviyor musunuz?

Anlayacağınız üzere benim çok konuşasım var, yazın konuşalım!💙

Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun!💛