İçeriğe geç

Bölüm On Sekiz 💙 Hisler

BİZİ HATIRLATAN HER ŞEY

Bölüm Şarkısı:

Ankara Echoes - Yok Yok

Vampire Weekend - Step

Madonna - La is La Bonita

Yüz yüzeyken Konuşuruz - Tutun Sen Bana

Bölüm On Sekiz 💙 Hisler

Fenerbahçe'de Dağhan Ulukan rüzgarı esiyordu.

Gerçekten, buraya geldiği andan itibaren sanki ona sihirli bir değnek dokunmuş ve İspanya'da kaybettiği düşünülen yetenekleri yeniden ortaya çıkmıştı. Henüz Fenerbahçe hiç maç kaybetmemişti, ligde yolumuza namağlup devam ediyorduk ve Vuko'nun sakatlandığı süre boyunca Dağhan, süre aldığı her maçta üst üste goller atmıştı. Kariyeri yeniden yükselişe geçiyor, hakkında olumsuz yorum yapan hesaplar bir bir saf değiştiriyordu.

Önümüzdeki hafta Beşiktaş derbisi yapılacaktı ve iyi gidişin ardından İshak Hoca takıma iki gün izin vermişti.

Bu iki günlük tatiliyse, bu şekilde değerlendireceğim hiç aklıma gelmezdi.

"Anne, güneşli altın kolyemi bulamıyorum!"

Telefonum titremeye başladığında telaşım çoğaldı. Havalimanına gitmek için vaktimiz daralmıştı. İnsanları bekletmeyi hiç sevmiyordum fakat sanki ben evden çıkacakken zaman beş kat hızlı akıyordu. Takı kutumu bulup içini karıştırmaya başladım, şöyle bir inceledim ancak hiçbir şekilde kolyemi bulamıyordum.

Odanın kapısı açıldığında başımı takı kutumdan ayırıp anneme baktım. "Anne yardım et, geç kalıyorum."

"Son ana mı bırakılır kızım valiz düzeltmek? Bulamazsın tabii. Ay hem de ne yapacaksın kolyeyi? Boş ver, başka takarsın, dolu takın var."

"Ama en sevdiğim o."

Annem de odanın içine girdi, masamın üzerindeki kutuları açıp baktı. Telefonum yeniden çaldığında takı kutumun kapağını kapatıp hızlı adımlarla yatağıma ilerledim. Buz mavisi ispanyol paça eşofman takımımın sweatini beyaz tişörtümün üzerine geçirdikten sonra fermuarını hafifçe çektim, bej rengi kep şapkamı başıma geçirdikten sonra telefonumu elime aldım.

Dağhan arıyordu.

Annem odada olduğu için sessize aldım telefonumu. Birazdan arayacaktım.

"Gerçekten anlamıyorum Feza..." Annemin bir anda arkamda belirmesiyle hafiften irkilerek telefonumu arkama saklayıp ona döndüm. Aşırı yakındı. Gözlerini kısmıştı ve sorgulayıcı bakışlarla yüzümü inceliyordu. Ellerini beline attı. "Kasımın ortasında bu Dubai tatili de nereden çıktı? Yazın yeterince tatil yaptın zaten."

Anneme bakarken gözlerimi kırpıştırdım. Kızını tanıyordu tabii, haklıydı. Böyle sezon ortasında evde dinlenmek yerine iki günü tatile ayırmak, üstelik iki gün için ülke değiştirmek hiç benlik bir olay değildi. Fakat Alp, Tuğrul abinin oğlunun doğum gününde bahsettiği planı ayarlamıştı ve Buğlem'in ısrarlarıyla bana da kabul etmekten başka şans kalmamıştı. Yalan söylemeyecektim, elbette ben de istiyordum Dağhan'la iki gün geçirmeyi. İçimde değişik bir heyecan, biraz da korku vardı. Akıl kârı değildi, paparazzilere yakalanma ihtimalimiz vardı ama ateşe yürüdüğümü bildiğim halde yanmak gözümü korkutmuyordu.

Çünkü, Dağhan'a güveniyordum. Başımıza her ne gelecekse bunu birlikte atlatabileceğimizi biliyordum. Yanacaksak da birlikte yanacaktık.

"Dedim ya biletler çok uygundu, fırsatı değerlendirelim dedik Buğlem'le işte."

Gözüme biraz daha fazla bakarsa yalan söylediğimi anlardı bu yüzden soluna geçtim ve valizimi elime aldım.

"Gerçekten Buğlem'le tek başına mı gidiyorsunuz?"

"Hı-hım," diye mırıldandım sessizce. Valizimi kaldırırken yüzümü buruşturdum, iki güne göre fazla doldurmuştum sanırım. "Sorgulaman bittiyse çıkabilir miyim İnci sultan?" Yaklaşıp yanağına bir buse kondurdum. "Uçağı kaçıracağım."

Valizimi sürüklerken annem de arkamdan ilerliyordu. "E baban bıraksaydı sizi havalimanına. Taksiye ne lüzum vardı?"

"Sabahın bu saatinde uyanmasın boşuna. Hava da soğuk zaten, gerek yok anne. Tutma beni daha fazla."

Esasında havalimanına Dağhan götürecekti bizi. Alp'le birlikte sokağın köşesinde bizi bekliyorlardı.

Benim için dış kapıyı araladı. "İyi madem. Telefonun sürekli açık olsun, merak ederim."

"Tamamdır..."

"İyi eğlenceler canım," deyip kollarını bana uzattığında ona sarıldım.

Apartmandan sessizce inip dışarıya çıktığımda kapının önünde bekleyen Buğlem "Nihayet!" dedi beklemenin yol açtığı hafiften öfkesiyle. "Neredesin kızım ya, dondum!"

"Annem oyaladı," dedim kolyeye girmeden. Buğlem hızlıca koluma girdi. "Alp'le Dağhan gelmiş, bizi bekliyorlar. Yazık ağaç oldu çocuklar."

Sokakta yalnızca taş kaldırımda sürüklenen valizlerimizin tekerleğinin takırtıları duyuluyordu. "Annem şüphelendi Buğlem ama direkt soramıyor tabii Dağhan'la mı gidiyorsun diye."

"E öğrenseydi bayram ederdi, ne var bunda? Anneleriniz dahil mahalledeki tüm kadınlar sizi shiplemiyor mu zaten?"

"Öyle de, şimdi öğrenirse aramızda bir şeyler olduğunu beni sürekli soru yağmuruna tutar. Sevinir ama daraltır beni, şimdilik gizlemek en iyisi. Yerin kulağı var bir de biliyorsun."

"Ayy evet. Ama merak etme, tatil rotasyonlarımızı, nerede kalacağımızı falan hep ben ayarlattım Alp'e. En risksiz yerleri seçtim, için rahat olsun. Gideceğimiz mekanlara paparazzilerin maliyeti yetmez."

"Daha fazla rahatsız hissetmemek için ne kadara mal oldu diye sormayacağım."

"Sorma, dudağın uçuklar." Biraz daha sokuldu koluma. "Ama onlar için bu ne ki Feza! Boş ver kızım, anın tadını çıkar. Dağhan Ulukan'la tatile çıkıyorsun ya, lisede ileride bir gün bunu yaşayacağını duysan bir ay kendine gelemezdin."

Bakışlarımı yola çevirerek kıkırdadım. Haklıydı. Zaten son zamanlarda yaşadığım her şey güzel bir düş gibi geliyordu. Tom Odell konserine de ilk Dağhan'la gidecektim mesela. O da ayrı heyecanlandırıyordu.

Anın tadını çıkarmalıydım, haklıydı. Yani böyle bir fırsat ne zaman gelirdi ki bir daha? Endişelenmek, kaygılarda boğulmak için hiç doğru bir zaman değildi.

Dağhan'ın dörtlülerini yaktığı siyah Audi'sine yaklaştığımızda arabanın kapıları açıldı. Alp ve Dağhan araçtan indiğinde Dağhan'la bakışlarımız buluştu, kalbimde anında bir tekleme hissettim. Üzerinde bol paça bir kot pantolon, aynı bollukta beyaz sweatshirt vardı, siyah şapkası ve gözlüğüyle yüzü gizlense de görünen kısımları yine karizmatik bir hava vermişti ona.

"Selam, gözümüz yollarda kaldı." Alp'in neşeli sesini işittiğimde bakışlarımı bir anlığına ona çevirdim.

"Sabır testi yapalım dedik," diye yanıt verdi Buğlem de. "Tatilin başından ne kadar dayanabileceğinizi ölçmek için."

Alp Buğlem'in bavulunu alırken "Sonunda sizi göreceksek bir ömür bile bekleriz," deyip Dağhan'a baktı. "Öyle değil mi dostum?"

Dağhan yalnızca başıyla onayladı onu. Onlar Buğlem'in valizini bagaja yerleştirirken Dağhan yanıma geldi, sessizce "Merhaba," deyince gülümsedim.

"Merhaba."

Valizime uzandığında ona ittim, valizin sapını kavradı.

Parmaklarımız bir anlığına birbirine değince gözlerimi istemsizce onunkilere kaldırdım. Bir adım yaklaştığında kalbim hızlandı. Yalnızca bana odaklanarak eğildi, yanağıma yaklaşırken nefesi tenimde süzüldü, beni öpeceğini düşündüm.

Ama o öpmek yerine yanağıma çok yakın bir mesafede durdu, dudakları kulağıma yaklaştı. "Her sabah bu kadar güzel mi uyanırsın?"

Sorusuyla dudaklarım nahif bir tebessümle şekillendi. "Bu sabah özelinde sanırım," diye yanıtladım onu çekinmeden. "Değişik bir ışıltı vardı bende, yanına geleceğim diye."

Böyle bir yanıt vermemi beklemediğini belli ederek kaşlarını kaldırdı, gülümseme sırası ondaydı. "Bak sen..." diye mırıldandı. "Utangaç Feza özelliği akşama doğru açılıyor sanırım."

Sessizce kahkaha atarken bakışlarımı gözlerinden ayırmadım. "Açılsın mı?"

Dilini üst dişlerine bastırıp çekerek cık sesi çıkardı. "Yok, sevdim ben bu Feza'yı."

Birbirimize daha yakından, yoğun bir ifadeyle bakarken Alp'in avucunu arabaya vurmasıyla irkilip bakışlarımızı ayırdık. "Hadi çifte kumrular, bakışmanıza Dubai'de devam edersiniz, dolu dolu kırk sekiz saatiniz olacak."

Haklıydı.

Alp arabaya geçtiğinde Dağhan iç çekerek benden bir adım uzaklaştı, valizimi bagaja yerleştirdikten sonra ön yolcu kapısını benim için araladı. Alp çoktan Buğlem'in yanına geçmiş, arka koltuğu sahiplenmişti.

Yerime oturup kemerimi takarken Dağhan da arabanın önünden dolaşıp sürücü koltuğuna geçti.

"Umarım pasaportlarınız yanınızdadır."

Alp'in söylediğiyle aldığıma emin olsam da bir anlık şüpheye düşüp çantamı karıştırdım, bu sırada Dağhan'ın göz ucuyla bana baktığını hissettim. Bordo pasaport gözüme ilişince rahatlayıp nefesimi verdim. Her şey yolundaydı.

Alp ve Buğlem arkada kendi hallerinde sessizce muhabbet ederlerken ben omuzumu yasladığım pencereden yavaş yavaş aydınlanan şehri izliyordum. Arabada Yüzyüzeyken Konuşuruz'un Tutun Sen Bana şarkısı çalmaya başladığında kendi kendime sessizce şarkıya eşlik ettim.

Sol elimi arabanın kolçağına yaslamıştım, dilimde şarkının tam "Alıversen kalbine birden bu gece de kalsan bir süre yanımda," kısmına eşlik ettiğim sıra birden elimin üzerine usulca değen parmaklarının dokunuşunu hissettim Dağhan'ın. İçimde minik kıvılcımlar oluştu. Buğlem ve Alp'in görecek olmasını dert etmeden tebessüm ettim ve parmaklarımı yavaşça kapatarak elini hafifçe kavradım.

Dağhan, başparmağıyla elimin dış yüzeyini usul usul okşuyordu, gözlerini yoldan ayırmıyordu ama bakışlarındaki huzuru seçebiliyordum.

Alp, imkanlarının tümünü kullanarak özel uçak kiralamıştı dolayısıyla hiçbir magazin riskine girmeden VIP terminalden havalimanına giriş yapmıştık. Güvenlik işlemleri birkaç dakika içinde halledildi.

Uçağa Dağhan'la el ele girdik, yan yana oturduk. Galiba bu iki günün en iyi kısmı etrafımızda ilişkimizi gizlemek zorunda kalacağımız kimsenin olmayışıydı. Şimdiden, iyi ki geldim diyordum, içim içime sığmıyordu.

Beş saatlik uçuşta Dağhan'la film izledik, konuştuk, başımı omuzuna yasladım, uyudum, birlikte uyuduk. Buğlem'in açtığı enerjik şarkılara eşlik ettik, Alp'le Buğlem'in eğlenceli danslarını izledik, anı kalması için fotoğraf çekildik.

Uçaktan inerken Dubai'nin yakıcı güneşi yüzüme çarptı; İstanbul'un gri ve serin havası bir anda geride kalmış, yerini altın tonlarına bulanmış, nem oranı yüksek, sıcak bir şehre bırakmıştı. Göz alabildiğine uzanan gökdelenler, cam yüzeylerinden yansıyan güneş ışıklarıyla parlıyordu.

Koşuşturmaca dolu iş hayatımdan sıyrılarak bambaşka bir dünyaya adım atmış gibiydim.

Bu bu ayrı dünyada başrolü Dağhan'la paylaşıyordum.

Kaldığımız otel etrafını saran turkuaz denizin ortasına saplanmış dev bir yelkeni andırıyordu.

Alp ve Dağhan ayrı odalarda kalıyordu ancak Buğlem'le birlikte kalmak istediğimizden bizim odamız birdi. Geceliği bilmem kaç yüz dolar olduğuna emin olduğum bu otelde en azından fazladan bir oda maliyetine daha girilmediği için biraz rahatlamıştım. Buğlem düşünme, tadını çıkart diyordu ama çok benlik bir durum değildi bu.

Üzerimdekilerden kurtulup ince bir şort ve askılı bir bluz giyinerek kendimi yatağa bıraktığımda yolculuğun verdiği ağırlık üzerimden yavaşça kalkmaya başladı. İçimde değişik bir heyecan vardı, bir an evvel yeniden Dağhan'ı görmek istiyor ama onunla kısıtlı zamanımızı dolu dolu geçirebilmek için öncesinden biraz dinlenmem gerektiğini biliyordum.

"İçeriyi gösteren lavabo mu?" Buğlem'in sesiyle kapattığım gözlerimi aralayıp ona baktım. "Umarım içeriye girdiğimizde camlar blurlanıyordur."

"Öyle bir ayarı vardır muhakkak," diye mırıldandım sessizce. Ardından yeniden gözlerimi kapattım, bu sırada banyo kapısını açık bırakarak içeri giren Buğlem'in etrafı kurcalarken çıkardığı tıkırtıları duydum. Benim aksime oldukça meraklıydı.

Odanın sıcaklığı ve yatağın rahatlığı beni ele geçirirken çok geçmeden uykuya daldım.

💛

Yaklaşık bir saatlik uykunun ardından öğle yemeği için hazırlanmaya başladım. Buğlem'in önerisiyle pembe tonlarda bir göz makyajı yapıp Barbie pembesi allıkla yanaklarımı renklendirdim. Kırık beyaz renginde, etekleri kat kat dökülen ince askılı keten  mini elbisemi giyindim, Buğlem, arkasındaki bağcıklarını bağladıktan sonra kalçama hafifçe vurdu. "Taş gibi oldun he, çok yalnız kalma Dağhan'la bugün. Ayarlarıyla oynayacaksın adamın."

Gözlerimi kapatıp açarak gülümserken masanın üzerindeki halka küpelerimi aldım, küpemi takarken ona döndüm. Nasıl bir manzara olduğundan habersizdi duruşu cidden. Üzerindeki turuncu elbisesi dağınık bıraktığı altın sarısı saçlarıyla birleşince onu Winx'teki Stella'ya dönüştürmüştü adeta.

"Sen kendine bak," diye yanıtladım hemen. "Esas siz Alp'le yalnız kalmayın, gözüm üstünüzde. Playboyluğuyla nam salmış olan kişi Alp..."

Söylediğim onu güldürdü. "Doğru ya, Dağhan'ın çocukluğundan beri sevdiği tek kadın sensin..." İmrenir gibi iç çekti. "Siz ne zamana kadar böyle kaçak göçek yaşayacaksınız ilişkinizi aşkım?"

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Gittiği yere kadar..."

"Çok da gitmeyecek gibi. Doğum günü partisinde Vuko seninle konuşurken Dağhan araya girip seni Vuko'dan uzaklaştırmamak için zor duruyor gibiydi. Masada yumruğunu sıktığını gördüm kızım, takımda iç savaş çıkaracaksın ben sana diyeyim."

"Daha neler..." dedim sessizce. Abartıyordu, tamam Dağhan'ın beni kıskandığını hissediyordum ki bunu zaten kendisi de söylüyordu ama Vuko'yla bu nedenle arasını açacak bir adam da değildi.

Yani, bence değildi.

Lobide buluşmak üzere sözleştiğimizden Dağhan ve Alp'i bekletmemek adına çok oyalanmadan odadan çıktık. Tam odamızın karşısında bulunan asansöre iki adam girmişti, yan yana dizili birçok asansör yokmuş gibi kapı kapanmasın diye yersiz bir aceleyle "Bir saniye," demiş bulundum.

Kapılar benim seslenişime rağmen yüzümüze kapandığında sağdaki asansörün düğmesine basmak için elimi uzattım ancak dokunamadan az önce kapanan asansörün kapıları iki yana aralandı. İçerideki adamlardan siyah gömlekli olan güneş gözlüğünü çıkardı, simsiyah gözlerini gözlerime sabitleyip suratına karizmatik bir gülümseme yerleştirdi.

"Sorry madame," dedi aksanlı sesiyle.

Kapıyı eliyle tutarken bakışlarını üzerimden çekmedi. Yanındaki adam da en az onun kadar özenliydi; açık renk keten gömleği, bronz teni ve rahat tavrıyla sanki film setinden fırlamıştı.

Gözlerimi onların üzerinde çok fazla oyalamadan "Thank you," dedim kısa bir tebessümle.

İçeri adım attığımızda adamlar yer açmak için bir adım gerilediler. Biz önlerinde duruyorduk, onlarsa hemen arkamızdaydılar. Asansör kapıları kapanırken kısa bir sessizlik oldu. Sonra siyah gömlekli adamın başını arkamdan çok hafif bana doğru eğdiğini hissettim.

"Are you tourists?"

Başımı salladım, konuşmayı çok uzatmak istemediğim için, "Yes," diye yanıtladım.

Buğlem, gözlerini kısarak bana baktı, böyle durumlarda direkt birilerinin bize yürüdüğünü düşünürdü. Bakışlarında yaramaz parıltılar da belirdi hemen.

Adam gülümsedi. "Lucky Dubai, then." O zaman Dubai şanslı.

Tamam, başladık diye geçirdim içimden. Birazdan aramızdaki muhabbeti devam ettirmeye çalışacaklarına emindim. Cevap vermemek en iyisiydi. Buğlem de öyle düşünmüş olacaktı ki iltifatlarına teşekkür edercesine gülümsedi yalnızca. Asansörün kat göstergesinde L yazınca aramızdaki iletişim tamamen bölündü ve Buğlem’le birlikte hızlı adımlarla dışarı çıktık.

Buğlem'in omuzunun hafifçe kıpırdandığını hissettim, o da oyuna girmişti. "Or lucky us? Ya da şanslı olan biz miyiz?" diye karşılık verdi, eğlendiğini belli eden bir tonlamayla.

Adamın kaşları yukarı kalktı. "Depends... We might need more time to decide. Duruma bağlı... Karar vermek için biraz zamana ihtiyacımız olabilir."

Tamam, başladık, diye geçirdim içimden. Birazdan, sizi şanslı hissettirebilmek için ne yapabilirize bağlanabilirdi konu, bu nedenle uzatmamak en iyisiydi. Buğlem cevap veremeden asansörün kat göstergesinde L yazınca zil sesiyle aramızdaki iletişimi bölündü ve Buğlem’le birlikte dışarı çıktık.

Dağhan, resepsiyonun hemen yanında, Alp'le birlikte bekliyordu. Ettikleri muhabbet, bakışlarımızın birbiriyle buluşmasıyla son buldu. Öyle derin, öyle yoğun bakmıştı ki baştan ayağa ürperdim, yürürken adımlarımın birbirine karışmasından, sendeleyip düşmekten korktum. Ve az sonra yanında olacak olmama rağmen tatlı olduğunu düşündüğüm bir tebessüm gönderdim ona. Aralık kalan dudaklarını kapattı, belli belirsiz tebessüm etti. Beni beğendiğini belli ediyordu ifadesi.

"Affedersiniz."

Dağhan'la aramızdaki bakışmayı, hâlâ peşimizde olduklarını bilmediğim adamın sesi böldüğünde sağıma baktım. Yanımıza gelmiş, hatta tam önümüze geçerek hem yürümemize hem de Dağhan ve Alp'i görüşümüze engel olmuşlardı. Siyah gömlekli adamın bakışları Buğlem ve benim aramda gidip geldi, sonra tekrar bana ilişti.

"Bizi yanlış anlamazsanız eğer, planınızı öğrenebilir miyiz? Dubai'ye sık sık geliyoruz ve tahminime göre sizin buraya ilk gelişiniz. Sizi gezdirmemize izin verir misiniz? Sizi gerçekten şanslı hissettirip hayatınızın en güzel gününü yaşatacağımıza şüpheniz olmasın, Madame."

Ben kaşlarımı çattığımda Buğlem yok artık, dercesine güldü ve elini kaldırıp "No..." diye başladı söyleyeceklerine. Fakat o sözlerini tamamlayamadan siyah gömlekli adamın omuzunu tutan Dağhan, onu yavaşça kendine çevirip adamla benim arama girdi.

"What are you saying lan?" dedi öfkeli bir tonlamayla. Evet, lan diye bitirdi cümlesini. Tam mahalle ağzıyla konuşuyordu İngilizceyi de. "This girl is my girlfriend yavşak. Sen kimi şanslı hissettirmekten bahsediyorsun?"

Girlfirend, demişti. Bu kız benim kız arkadaşım demişti. Aramızdaki ilişki İngilizcede resmîleşmişti yani. Anın gerginliğine rağmen karnımda kelebeklenme hissettim. Darısı Türkçe'yeydi.

Kendine gel Feza, dedim kendi kendime. Takılmam gereken nokta bu değildi!

Alp de aynı şekilde Buğlem'in önüne geçmişti. Dağhan'ın omuzuna dokunup herhangi bir tartışma çıkmaması için sakince "Dağhan, sorun yok," dedim ama o bana hiç bakmadan, "Bir saniye Feza," diye yanıtladı. "Talk lan," dedi dişlerinin arasından.

Talk lan, evet. İngilizceye yeni hitaplar yükleniyordu.

Bir adım sağa kaydığımda Dağhan sağ kolunu beni korumak istercesine uzattı ve avucunu karnıma yasladı. Adamla arama etten bir bariyer oluşturmuştu böylelikle.

Siyah gömlekli adam elini havaya kaldırdı. "Sorry bro," dedi gevşek bir gülümsemeyle. "Biz onları yalnız sandık. Yanlış anlaşılma için özür dileriz." İç çekti. "Günün şanssız adamları biziz."

"Günü daha şanssız bitirmek istemiyorsanız, önünüze dönün ve işinize bakın. Gevşek herifler."

İki adam birbirlerine kısa bir bakış attılar. Ardından tekrar Dağhan'a baktı siyahlı. "Okay. Have nice day."

"Size de size de," dedi Dağhan. Adamlar yanımızdan uzaklaşıp otelin kapısından çıkana dek gözlerini üzerlerinden ayırmadı.

"Böyle tipler her yerde ya..." dedi Alp kafasını iki yana sallayarak. Sonra arkasını dönüp bize baktı. "Sizi rahatsız etmediler, değil mi?"

Dağhan da bana döndü ve avucunu karnımdan çekti usulca.

"Yok canım, asansörden birlikte indik. Ama siyahlı Feza'dan gözünü alamadı bir türlü." Dağhan'a baktı. "Dağhan, iyi ki Feza'ya hislerini belli etmek için bir on yıl daha beklemedin. Yoksa ömür boyu aşkının hasretiyle yanıp tutuşurdun. Kızımız kısmetli." Kahkaha attı. Alp de gülüşüne eşlik etti. Fakat ben kınar gibi baktım Buğlem'e, utandırıyordu beni. Dağhan'ın iki kaşının arasındaki kırışıklık hâlâ düzelmemişti.

"Başka bir şey dedi mi asansörde?"

Başımı iki yana salladım. "Ne diyebilir, maksimum yirmi saniye içerideydik. Buğlem abartıyor. Onlar da yalnız biz de yalnız olunca, turist olduğumuzu da anladılar işte birlikte gezelim demek istediler."

Söylediklerimle yumuşattığımı sanıyordum ama sanki açıklamalarım Dağhan'ı biraz daha germişti.

Alp, elini Dağhan'ın omuzuna attı. "Dostum, anlaşıldı. Bundan sonra lobide değil direkt kapılarının önünde bekleyeceğiz. İşimiz zor yoksa."

Dağhan ona kısa bir bakış attı ama asla gülümsemedi. Çocukluğundan beri kıskanç bir karaktere sahipti ve bu gibi konularda yapılan hiçbir şaka onu güldürmezdi. Hiç değişmemesi garipti.

Konuyu değiştirmek amacıyla "Eee," diye sordum. "Nereye gidiyoruz? Çok acıktım ben."

"İşte beklediğim soru!" dedi Alp. "Vallahi benim de karnım zil çalıyor. Size, tüm Dubai'nin ayaklarınızın altında şahane bir uzak doğu restoranı ayarladım."

"Uzak doğu mu?" diye sorduğumda Dağhan'ın gözleri yeniden beni buldu.

"Sevmez misin? Öyleyse biz, başka yere gidebiliriz."

Tonlaması, sevmememi ister gibiydi. Baş başa takılmak istediğini fark etmek güç değildi. Belki ilerleyen zamanlarda yalnız kalabilirdik ama planın başında mızıkçılık yapıp Buğlem'i ekmek istemiyordum.

"Yok, çok severim. Canım sushi çekiyordu ne zamandır. Şaşırdım sadece."

Alp yarım ağız gülümsedi. "Kadınları şaşırtmayı severim."

Buğlem gözlerini kıstı. "Geniş bir şaşırtma ağının olduğunu belli etmesen daha hoş olabilirdi."

"Ne anladın bu lafımdan?" diye yanıtladı Alp kaşlarını kaldırarak. "İçin fesat senin."

Buğlem iç çekerek başını salladı. "Bilemiyorum, iki günlük deneme sürümün başladı Alp. Dikkatli ol bence."

"Güzelim..." derken ona doğru bir adım attı Alp fakat Buğlem geri çekilerek kolunu omuzuna atmasına engel olunca, kaldırdığı elini bozuntuya vermeden usulca cebine soktu. "İki günün sonunda, bana ne kadar ön yargılı davrandığını anlayacaksın."

"Temennim o yönde," dedi Buğlem ve yeniden bize baktı. "Artık gidebiliriz. Buyurun hanımlar," diyerek eliyle kapıya yöneldiğinde peşinden ilerledik.

Otelin serin lobisinden çıkıp sıcak havaya adım attığımızda Dağhan'ın elinin elimin arkasına değdiğini hissedince tatlı bir hissiyatla gerildim. Parmaklarını parmaklarıma geçirip beni kendine biraz daha yaklaştırdığında başımı çevirerek ona baktım.

"İyi alıştın sen de elimi tutmaya."

Yeşil gözleri bana dokundu hemen. "Konumumuz belli olsun."

Kendimi tutamadan güldüm. "Neymiş senin konumun?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak. "Adama da şey dedin bir de..."

Tek kaşını kaldırıp muzip bir ifadeyle bana baktı. "Ne dedim?"

"Bu kız benim..." deyip anlık bir duraksama yaşadım. Söylemek niye bu kadar zor geliyordu bilmiyordum, bakışlarımı kaçırdım. "Sevgilim dedin."

"Öyle mi dedim?" diyerek iki kaşını gözlerinin üzerine indirdi. "Yok ya, öyle demedim. Girlfriend dedim. Kız arkadaş yani."

İfadesi Feza Derin'i sinirlendirme oyunu oynadığını gözler önüne serse de yenik düştüm oyun olduğunu bile bile. Kaşlarım çatıldı hemen. "Aynı anlama çıkıyor," deyip başımı önüme çevirdim. "Niye öyle diyorsun? Sevgilin miyim ben senin?"

"Değil misin?"

"Değilim."

"Ol o zaman."

"Böyle ayaküstü sevgili mi olunur?"

Çenesinin ucuyla otelin yürüyüş yolu boyunca dizilmiş bankları işaret etti. "Oturalım iki dakika, sevgili olunca kalkarız."

Gözlerimi kapatarak güldüğümde gülüşüm ona da bulaştı. Deliydi biraz. Bir hali bir halini de tutmuyordu ayrıca. Ama seviyorduk işte her haliyle, yapacak bir şey yoktu.

"Yok olmaz öyle, şartlar el vermiyor maalesef... Tuttun elimi bir de ortada bir şey yokken..." dedim sinirlendirme sırasını devralarak. Elimi şakacıktan elinden çekmeyi denedim ama bırakmadı. "Kısmetimi kapatıyorsun."

"Kapatacağım tabii," deyip tuttuğu elimi havaya kaldırdı. "Senin kısmetin benim. Alış buna, daha çok el ele gezeceğiz seninle."

İddialı sözlerdi.

Ülke sınırlarından çıkınca hızı 275'e çıkmıştı resmen.

Hızınız 175 yavaş, capsi geldi aklıma. Ama yüzümdeki gülümsemenin sebebi o caps değildi tabii...

İyi ki kalp atışlarımız dışarıdan duyulmuyordu çünkü eğer duyulsaydı Dağhan Ulukan benim liseli kızlardan hallice, onun söylediği herhangi bir cümleyle değişen, hızlanan nabzımı duyardı ve muhtemelen ben bir süre daha yüzüne bakamazdım.

Sol elimle yüzüme düşen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Çok emin konuşuyorsun."

"Hislerimden eminim."

Başımı sağıma çevirip bakışlarımı korkusuzca gözlerine sabitledim. "İçinde bulunduğun dünya, bize karşı olursa?"

Futbol camiasından bahsediyordum.

"İçinde bulunduğum o dünyayı senin uğruna karşıma alırım," dedi tereddütsüzce. "Yeter ki yanımda ol Feza. Sana söz, ikimize de siper olurum."

Nasıl güvenmeyeceksin ki, diye geçirdim içimden. Tüm hücrelerim inanıyordu ona. Aklım da kalbim de ortak paydada buluşmuştu sonunda.

"Bana yanında olmaktan başka şans bırakmıyorsun ki," diye itiraf ettim. "Böyle yan yana olduğumuzda... Diğer her şey önemini kaybediyor." Hemen tekrar önüme baktım. "Ama sen yine de bu söylediklerimi unut."

Baş parmağı elimin dış yüzeyini okşarken "Ölsem unutmam," diye karşılık verdiğinde sesindeki neşe beni de mutlu etti.

Çoktan arabaya geçen Alp, korna çalarak bize hızlı olmamız gerektiğini işaret ettiğinde Dağhan sesli bir şekilde iç çekti. "Alp'le tatile çıkmamalıydık."

"Alp olmasaydı bugün burada olmazdık, hakkını yeme."

"İşte böyle iyi yönlerinin hatırlatılması onu daha katlanılır kılıyor."

Kahkaha attım.

Alp'in önerisiyle geldiğimiz restoran, şehrin ışıklarını tepeden izlememizi sağlayan, loş ve şık bir Uzak Doğu restoranıydı. Koyu ahşap masalar, ince uzun mumlar ve camın ardında pırıl pırıl uzanan Dubai manzarasıyla her şey fazlasıyla özenliydi. Önümüze gelen sushi tabakları, buharlı dim sum sepetleri ve soslarla parlayan küçük porsiyonlar yemek değil de sergi parçası gibiydi, insanın yemeye kıyamayacağı kadar özenliydi.

Buğlem, tabakların fotoğrafını çekmeden kimsenin bir şeye dokunmasına izin vermedi. Alp ve Dağhan Dubai'de olduklarına dair hiçbir şey paylaşmayacaklardı dolayısıyla Buğlem paylaşım yapmakta sakınca görmüyor, soran olursa Challenge için geldim derim deyip aradan sıvışacağını söylüyordu.

Yemek bu şekilde, Alp ve Buğlem'in atışmalarıyla, Dağhan'ın masanın altından dizime değen dizini çekmemesiyle, elimi tutmasıyla, benimse her seferinde hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışmamla geçti. Dörtlü olarak fotoğraf çekilmiştik, bu sırada Dağhan elini belime koyarak beni biraz kendine çekmiş, bense bu yakınlığa artık alışmış olarak ona yaklaşıp başımı hafiften omuzuna eğmiştim. Fotoğrafı çekilirken kulağıma çok güzelsin, diye fısıldamıştı ve benim kalbim gün içinde bilmem kaçıncı kez taşikardi yaşamıştı.

Restorandan çıktıktan sonra, şehrin kalabalığından uzak, dalganın neredeyse hiç ulaşmadığı küçük bir koya gelmiştik. Dubai'nin gündüz yakıcılığı akşamla birlikte yerini daha yumuşak, daha nefes alınabilir bir havaya bırakmıştı. Koyun etrafındaki yürüyüş yolu loş ışıklarla aydınlanıyordu. Topuklularım zeminde usul usul ses çıkarırken huzurla gökyüzüne uyum sağlayarak rengi koyulaşmaya başlayan koyu seyrediyordum.

Bu tatil bana iyi geliyor, yaralarımı sarıyordu şimdiden.

Buğlem'in heyecanla "Aaa!" demesiyle ilgimi ona verdim. "Sandallar var. Binelim mi? Çok severim ben!"

Alp hemen dikleşti. "Düşmez miyiz ya? Dalgalı sanki biraz."

Buğlem'in çehresinde alaylı bir gülüş canlandı. "Korkuyorum deme bana?"

"Kim?" derken omuzlarını silkti Alp. "Ben mi?" Hah'ladı. "Neden korkacağım? Çok iyi kürek çeviririm ben." Kolunu kaldırıp yumruğunu sıkarak pazılarını gösterme hareketi yaptı. "Biz bu kasları sahil kenarında oturup denizi seyrederek yapmadık, Barbie."

Buğlem yüzünü buruşturdu. "Bana Barbie demeyi bırakır mısın? Hiç sevmem. Ayrıca Barbie kadar zayıf değilim."

"Her halinle tam bana göresin." Göz kırptı.

Gülerken gözlerim iskeleye bağlı küçük sandallara kaydı. Suyun üzerinde hafifçe sallanıyorlardı. Görevli birkaç kişiye can yeleği veriyor, kıyıdan çok uzaklaşmamaları için bir şeyler anlatıyordu. Dağhan, başını bana doğru eğdi ve "Baş başa kalabilmemiz için güzel bir aktivite," diye mırıldandı. "İster misin?"

Bakışlarımı suda sallanan sandallardan ayırıp ona baktım. İçimde tatlı bir heyecan kıpırdadı.

"İsterim."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "O zaman benimlesin."

"Seninleyim."

Kalbim yine gereksiz bir coşkuyla hızlandı.

Kısa süre sonra görevli bize can yeleklerini uzattı. Buğlem, yeleği elinde tutup yüzünü buruşturdu. "Bunu şu elbisenin üstüne giymek moda suçu."

Alp hiç düşünmeden, "Öyle söyleme, Barbie. Sen giyince can yeleği bile podyum ürünü oluyor," dedi.

Buğlem ona baktı. "Bir puan."

Alp zafer kazanmış gibi gülümsedi. "On puana ulaşacağım."

Ben kendi yeleğimin kemerini takmayı bir türlü başaramayınca Dağhan karşımda belirdi. "Dur."

Ellerini omuzlarımın iki yanından uzatıp yeleğin kayışını düzeltti, ardından kemeri tek harekette taktı.

Görevli kanoyu suya sabitlerken önce Dağhan bindi, ardından bana elini uzattı. Elini tuttuğumda kano hafifçe sallandı, telaşla diğer elimle omzuna tutunarak "Düşeceğiz," dedim panikle.

Elleri belimin iki yanına yerleşip beni tuttuğunda başımı kaldırıp yüzüne baktım, batmak üzere olan güneşin turuncu yansımalarının altında suratı güneşten daha çok ışık saçıyordu sanki.

"Yeni bir şey değil Feza," diye mırıldandı gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Ben hep düşüyorum. Sana."

Düşerken düşürmeyi de ihmal etmiyordu ama.

Sandallarla ilgilenen adam bilgilendirmek için yanımıza geldiğinde birbirimizden ayrıldık. Çok açılmamamız, koyun dışına çıkmamamız gerektiğini, ani hareketlerden kaçınmamızın önemli olduğunu söyledi. Adamı başımı sallayarak dinledim ama söyledikleri bir kulağımdan girip öbüründen çıkıyordu.

Çünkü dikkatim, ilgim, aklım, fikrim, ruhum tamamen Dağhan'daydı.

Karşılıklı bir şekilde oturduğumuzda görevli adam hazır olduğumu söyleyerek sandalı hafifçe itti. İlk birkaç saniye sadece dengemi sağlamaya çalıştım, sandal hafifçe sağa sola sallandığından biraz korkarak iki yanından tutundum ama açıldıkça korku yerini mutluluğa bıraktı. Dağhan kürek çekip suyun üzerinde yol almamızı sağlarken ben sağıma eğildim, elimi berrak suya daldırdım ve hafifçe suda dolaştırdım. Koyun ortasında bir noktaya ulaştığımızda Dağhan, kürek çekmeyi bıraktı sandal yavaşça kendi halinde sallanmaya başladı.

"Biraz böyle duralım," dediğinde başımla onayladım. "Oradan manzara daha iyi sanki, yanına geleyim."

Tebessüm ettim. "Direkt yanında oturmak istiyorum da diyebilirsin, Ulukan."

"Çok heyecanlanıp gerilme diye söylemedim," dediğinde gülüşüm genişledi.

Kendini beğenmişin tekiydi, ama o özelliği de kendine hastı. Sevmediğimi söyleyemezdim.

Yanıma geldi, sandalı çok fazla hareket ettirmemeye özen göstererek soluma oturdu. Bu sırada ben elimi yeniden suya daldırdım, yüzeyinde halka şeklinde dalgalanmalar olurken "Çok güzel..." diye fısıldadım kendi kendime. "Güneşe dokunmak gibi."

"Çok güzel..." diye karşılık verdi o da. "Güneşi çok yakından izliyor gibi."

Şairane bir cümle kurduğunu söylemek amacıyla gülümseyerek başımı kaldırdım ama onun suya değil de bana baktığını görünce, iltifatını direkt üzerime alındım. Elimi suyun yüzeyinden ayırdım, doğruldum ve ona bakarken "Love bombing mi yapıyorsun yoksa ciddi misin?" diye sordum.

Keşfetimde love bombingle ilgili o kadar çok video görüyordum ki artık söylenilen her şeyi ona yormaya başlamıştım.

Yanıtım onu güldürünce "Love ne?" diye sordu dişlerini göstererek.

"Love bombing..."

"Aşk bombardımanı..." diye söylendi kendi kendine. Ardından omuzlarını kaldırıp indirdi. "Olabilir. İçimde yıllardır biriken, söyleyemediğim şeyler dışarı vuruyor her seferinde. Bu love bombingse, öyle yapıyorum evet."

Anlamı tam olarak öyle olmasa da şu an buna takılacak değildim. Esas takıldığım yer, yıllardır içimde tuttuğum şeyleri dışa vuruyorum demesiydi. Yani, odasında tanıştığımız gün ona verdiğim gülü çerçeveletmiş bir şekilde sakladığını görünce az çok anlamıştım ama bu konuyu tam olarak konuşabileceğimiz bir ortam olamamıştı hiç.

"İnanasım gelmiyor hiç," dediğimde kaşlarını çattı.

"Neden?"

Dudaklarımı büktüm, başımı sağ omuzuma doğru hafiften eğdim. "Yani..." İç çektim. "Senin bana karşı bir şeyler hissettiğinin farkına varamadım hiç. Beni yalnızca en yakın arkadaşının kardeşi olarak gördüğünü sanıyordum, hiç fire vermedin."

"Çünkü hep, seni yalnızca en yakın arkadaşımın kardeşi olarak görmek için zorladım kendimi. İçten içe uyardım, kendine gel Dağhan, dedim. Hoş değil dedim. Ama... Düşününce, ne ergen bir düşünceymiş. Ben seni Emir dolayısıyla tanımadım ki Feza. Ben seninle Emir'den önce tanıştım. Ve seni ilk gördüğüm anda..."

Deyip sustuğunda kaşlarımı kaldırdım. "Beni ilk gördüğün anda, ne?"

"Seni ilk gördüğüm andan itibaren," diye düzeltti söylediklerini. "Aklımı senden alamadım. Sen bana, kalbimin nerede olduğunu hissettirdin. Mesela..." deyip gözlerini kaçırıp gökyüzüne baktı. "Solumu ve sağımı karıştırırdım. Ama sen bana gülümsediğinde göğsümün sol tarafında kalbimin ritmini hissettim."

Kıkırdadığımda gözlerini kısıp bana baktı. "Neye güldün?"

"Garibime gitti," dedim gülerek. "Ben de sağımı ve solumu kendime hatırlatmak için sol kalbimizin olduğu yer derdim." Başımı iki yanıma salladım. "Gerçi kalbimiz iki göğsümüzün tam ortasındaymış. Konumuz bu değil tabii ama, röportaj falan yapılırsa yanlışlıkla sol deme diye diyorum. Öyle işte."

Heyecanlandığımda saçmalamakta üstüme yoktu.

Gözlerini kısarak gülümsedi. "Kalbimizin vücudumuzun neresinde olduğuyla ilgili bir röportaj vereceğimi sanmıyorum ama... Eğer olursa bu bilgiyi anımsayacağıma şüphen olmasın."

Gülümserken yanaklarım ısındı.

"Yanakların al al oldu yine," dediğinde bakışlarımı kaçırdım. Sudan çıkardığım elimi yanaklarıma bastırdım.

"Sıcaktan galiba. Geçer şimdi."

O da elini kaldırdı, usulca yanağıma yerleştirdiğinde yüzümdeki ısının derecesi artmıştı. "Böyle de güzelsin," deyince kalbim biraz daha hızlandı. "Çok tuhaf."

"Tuhaf olan ne?"

"Belki içinde bulunduğumuz yer, dünyanın en güzel yeri. Güneş batmak üzere, deniz berrak, gökyüzü renklerin en güzel tonuyla süslenmiş. Ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. Yanımda sen olduğunda sana bakmaktan başka hiçbir şey tatmin etmiyor beni. Maça çıkıyorum, gol atıyorum, tribünde binlerce taraftar beni destekliyor ama benim seni görmeden içim rahat etmiyor. Gözlerim her yerde seni arıyor, binlerce kişinin arasında... Binlerce kişinin arasında Feza, elimle koymuş gibi buluyorum seni. Sanki, kalbimin bir parçası sende kalmış, seninle aydınlanmış, yalnızca benim görebildiğim bir ışık saçıyorsun, gözlerimi senden alamıyorum. Çok tuhaf. Şimdi gelseler, önüme bir mikrofon tutsalar iki kelam edemem belki ama senin gözlerine bakarken, içimde bir şair yattığını hissediyorum. Futbola bile şiir yazamam ama senin için her şey olurum gibi. Hayatımda ne varsa, bir adım önündesin gibi. Senin ruhun demirden, benimki mıknatıs gibi. Ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım, günün sonunda, dizinin dibinde biteceğim gibi. Çok tuhaf, değil mi?"

"Dağhan..."

Söyleceğimi tamamlamama izin vermeden "Feza..." dedi sessizce. "Ben galiba... Seviyorum seni."

Beklemediğim bu itirafla zaman durdu.

Ne suyun sesi vardı o an, ne uzaktan gelen müzik ne de dünyanın geri kalanı.

Kalbim göğsümden çıkacak gibi atarken gözlerim onunkilerde takılı kaldı. Kaçamadım. Kaçmak da istemedim zaten.

"Galiba mı?" diye fısıldadım zar zor, verilecek en iyi yanıt buymuş gibi.

Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı ama gözleri ciddiyetini kaybetmedi. "Değil," dedi bu sefer daha net bir şekilde. "Seviyorum seni."

Titrek bir nefes döküldü dudaklarımdan.

İçimde bir şey çözüldü sanki. Haftalardır, aylardır hatta yıllardır gerilen yay, bir anda oku serbest bıraktı.

"Ben..." Sustum. "Ben de..." diye ekledim ama sesim o kadar kısıktı ki kendim bile zor duydum. Ben de seni seviyorum diyecektim ama yıllardır kalbimde sakladığım bu itiraf o kadar büyümüştü ki yüreğimde, çıkması zordu. Söyleyemedim.

Başını eğdi, yüzlerimizin arasındaki mesafe yok denecek kadar azdı.

Eli hâlâ yanağımdaydı. Başparmağıyla elmacık kemiğimin üzerinden usulca geçtiğinde gözlerim kendiliğinden kapandı.

"Biliyorum," diye mırıldandı ve daha fazla söze ihtiyaç duymadan başını biraz daha eğdi ve dudaklarını usulca alnıma bastırdı.

İşte o an, kalbim tamamen kontrolümden çıktı. İçimde buz tutan ne varsa çözüldü, eridi, suya dönüştü.

Kolları omuzlarıma sarıldığında hiç düşünmeden ona yaklaştım ve artık hislerinden emin olmanın verdiği özgüvenle kollarımı beline doladım, başımı omzuna yasladım.

Zaman uzadı, kısaldı, yok oldu.

Ya da biz anın içinde kaybolduk.

Güneş, bizim üzerimizden usulca gökyüzüne veda etti. Etraf karardı ama yaydığımız sevginin ışığı bizi aydınlatmaya yetti.

Şimdi her yer karanlığa bürünse kimin umurundaydı?

Dağhan Ulukan'ı seviyordum ve o bunu artık biliyordu.

Dağhan Ulukan beni seviyordu ve bu diğer her şeyden önemliydi.

Bölüm Sonu

Veee sonunda itiraf geldi! Artık resmi olarak sevgililer diyebilir miyiz? Bence diyebiliriz. 👀

Yeni bölümü nasıl buldunuz?

Bu bölümde en sevdiğiniz/sevmediğiniz olay ne oldu?

Gelecek bölümde neler olacak sizce?

Yorumlarınızı merakla bekliyorum!

Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun!💛💙