Selam!
Bölümü okurken yorum yapmayı ve yıldıza basmayı lütfen ihmal etmeyin!
Keyifli okumalar💛
Bölüm On İki 💙 Çiçekler ve Dikenler
Kendimi, rüyalar aleminde hissediyordum.
Gerçekten, hayatım bir anda rüyaya evrilmişti sanki. Kurtlarımı döküp Dağhan'ı kalbimden silmek için gittiğim nişandan, ona daha fazla kapılarak, lisedeki Feza'yla aynı hislere sahip bir şekilde dönmüştüm. Külkedisinin, bir geceliğine Sindirella olup Prensle dans edişi gibiydi bu. Sanki o beş dakikalık sürede, bir masalın içine hapsolmuştuk ve dakikalar bana olduğundan daha uzun gelmişti. İtiraf etmek gerekirse, kalbim de huzur doluydu. Kaçma planım yerle bir olmuştu.
Nişandan sonraki gün, evden dışarı çıkamadım, Dağhan'ı da buralarda göremedim. Yalan yoktu, odamın penceresinden evlerinin olduğu bölüme bakmıştım ama odasının ışığının yanmadığını görünce kendi evine gittiğini anladım.
Ne düşünüyordum zaten, benim için lüks, rahat hayatını bırakıp burada yaşayacak değildi ya.
Aklımın yine onunla dolup taştığını fark ettiğimde gözlerimi kapatıp açarak kendime gelmeyi denedim. Orada yaşanan, orada kalmıştı.
Baş parmağımla saç kurutma makinesini kapattığımda uğultulu ses, rahatsız edici düşüncelerim gibi bir anda kesildi. Saç kurutma makinesini masanın üzerine bırakıp kuruttuğum saçlarımı tepemde dağınık bir topuzla birleştirdim, perçemlerimi öylece bıraktım. Yaz sıcağında dağınık saç hiç çekilmiyordu, kestirmeyi düşünmüştüm ama kıyamamıştım saçlarıma. Çareyi topuzla buluyordum ama çok sık bağlayınca da başım ağrıyordu masmaalesef. Göz altlarıma nemlendirici sürüp hafif bir makyaj yaptım. Basic krem tişörtümü nefes alan, mom jeanimin içine verdim ve hafiften bollaştırdım.
Bugün, kulüpte işim bittikten sonra eşi rahatsız Reha Hoca'yı ziyaret edecektim, hemen her gün arayıp sormuştum ama yanlarına gitmezsem ister istemez gönül koyacaklarını düşünüyordum.
Aynadaki görüntüme şöyle bir baktıktan sonra çantamı omuzuma takarak odamdan çıktım. Televizyonun sesi koridordan bile duyuluyordu. Babam, emekli olduktan sonra televizyon ayrılmaz ikilisi olmuştu, belgesel, film, sporun tüm dallarını izlerdi. Dolayısıyla bizim evde televizyon, sabahtan akşama dek açık bulunurdu.
Salona girdiğimde bir futbol haber kanalının açık olduğunu görünce şaşırdım, sabah saatlerinde futbol yayını olması çok rastlanabilir bir durum değildi.
"Günaydın babacığım," diyerek bir sandalye çekip oturduğumda bakışlarım televizyondaydı, adı futbol programı olan ama futboldan başka her şeyin konuşulduğu Taktik Maktik Yok Bam Bam Bam vardı ekranda. Tabağıma domates alırken gözlerimi kıstım. "Allah Allah, bu program sabahları da mı yayınlanıyor?"
"Yok," dedi babam ardından çayından höpürdeterek bir yudum aldı. "YouTube'dan açtım. Çok komik program yahu."
Ağzıma zeytin atarken güldüm. "Baba ya..." dedim başımı sallayarak. "Aça aça YouTube'dan bu programı mı açtın cidden? Teknolojinin sana katkıları pek olumlu olmuyor söyleyeyim."
"Ne yapayım kızım, haberler iç karartıcı. Gülmek istiyorum biraz."
"Maç da yok ki neyi yorumluyor bu adamlar?"
"Geçmiş dönemden. Fenerbahçe Galatasaray'ın berabere kaldığı derbiyi konuşuyorlar."
"Hım..." diye mırıldandım. Bu maç olduğu zaman Dağhan Real Madrid'deydi.
Ama bunun konumuzla alakası neydi?
Her şeyi Dağhan'a bağlamayı bırakmalıydım.
İnce belli bardağa çay doldurdum ve aklımı dağıtmak için ben de programa odaklandım.
Uzun kahverengi saçlı sunucu Raşit Ergen, koltuğunda geri yaslanarak "Ohooo," dedi ağzını gere gere. "Yav bu maç, kararlaştırılmış arkadaşlar. İki takım da beraberliğe oynadı. Bu nedir, taraftarı mal yerine koymaktır!"
O öyle söyleyince diğerleri hep bir ağızdan onaylamaz bir şekilde "Oooooo," dediler. "Raşit, kaptan söylediklerine dikkat et," dedi eski hakemlerden İbrahim Avcı. "Bunlar çok büyük suçlamalar."
"Mal deyince, Raşitçiğim bak benim de aklıma bir şey geldi..." dedi aralarındaki tek kel olan, eski futbolcu Selim Gündüz.
"Abi," dedi onlara göre daha genç olan, maç spikeri Hakan Saydaş. "Bak gözünü seveyim, ceza alabileceğimiz bir şeyse, reklam sırası aslında..."
"Yav yok, dinle dinle," dedi Selim Gündüz. Diğerleri onu gülerek sabote etmeye çalışsa da anlatacağından vazgeçmeden, çok önemli bir şey söylüyormuş gibi konuşmayı sürdürdü. "Adam ticaret yapıyormuş..."
Spiker başını eğerek "Hım," dedi.
Selim Bey gülerek, büyük bir özgüvenle devam etti. "Sınırda polis çevirmiş. Ne taşıyorsun demiş polis adama. Adam da mal taşıyorum demiş. Kamyonda ama kaçak insanlar varmış. Dayanamamış kamyondaki insanlardan biri, kafasını kaldırmış, çıkmış dışarıya, biz mal mıyız lan demiş." Kendi kendine anlattığı fıkraya güldü. "Şoför de demiş ki, malsın tabii mal olmasan çıkıp konuşmazsın demiş."
Ben saf saf ekrana bakıp nerede gülmemiz gerektiğini düşünürken babamın kahkahasıyla yerimde sıçradım. "Ulan bu Selim ne adam ya..."
Birkaç saniye babama baktıktan sonra gözlerimi kırpıştırdım. "Baba... Adamın yanındaki adamlar bile gülmedi, sen gülünecek ne buldun şimdi?"
"Kimsenin gülmemesi daha komik," derken tekrar kahkaha attı babam adamın haline. Sonra ben de onun bu haline güldüm. Emekli olmak hiç ona göre değildi ama bir şekilde kendini mutlu edecek bir şeyler bulmuştu demek. Çok da karışmamak gerekti.
Babam ilgiyle programını izlerken, telefonum titreyince masanın üzerindeki telefonumu alıp gelen mesaja baktım. Mesaj, Alp'tendi.
Gönderen: Alp Kılıç
Günaydın dünyanın en güzel, en tatlı, en mükemmel, en arkadaş canlısı, en motive eden, en zayıflatan, en başarılı, en genç diyetisyeni, günaydın.
Sabah-ı şerifleriniz hayrolsun inşallah.
Nasılsınız?
Art arda bu kadar mesaj göndermesi demek sabah kahvaltısında birtakım kaçamaklar yapmak istemesiyle aynı şeydi, biliyordum.
Gönderen: Feza
Günaydın, futbolcu Alp Kılıç.
Ne istiyorsun?
Gönderen: Alp
Tek unvanım futbolcu mu yani?
Bari başına dünyanın en iyi orta sahası falan diye ekleseydin...
Aşk olsun.
Ayrıca duyan da sadece bir şey istediğimde yazıyorum sanır.
Ardından ne geleceğini bildiğim için cevap vermedim. Ve bir dakika dolmadan bir fotoğraf geldi. Fotoğrafta bir bakır tava dolusu bol yağda kızarmış sucuk vardı. Hiç şaşırmamıştım.
Gönderen: Alp
Acaba...
Sadece bir dilimcik tadına bakma iznim var mı?
Gönderen: Feza
Dilediğin kadar bakabilir, kokusunu içine çekebilirsin. Ama yemek yasak.
Bugün hafif kahvaltı yapıyoruz, cuma maçınız var biliyorsun.
Uzak dur, Alp.
Söz dinlersen hafta sonu sana küçük bir kaçamak yazarım.
Ama şimdi değil. ❌
Gönderen: Alp
Yazacak mısın cidden?
Gönderen: Feza
Söz.
Gönderen: Alp
Peki.
Sana güveniyorum.
Gönderen: Alp
Fezaaa
Gönderen: Feza
Efendim?
Gönderen: Alp
Bir daha kırmızı çarpı gönderme. Konuşma balonu sarı benim. 😉
💛💙
Kendi kendime güldüm ve telefonumu kilitledim. Lig başlıyordu ya, şimdi hepsi Fenerbahçe futbolcusu değil, Fenerbahçe'nin kendisiydi adeta.
Karnımı doyurduğumda, telefonumu çantama koydum ve toparlandım.
Babam gözlerini televizyondan ayırıp bana baktı. "Gidiyor musun?"
Başımla onayladım. "Trafiğe takılmayayım." Masanın etrafında dolaşıp arkasına geçtim, kollarımı boynuna dolayıp yanağını öptüm. "İyi günler babacığım. Kahvaltıdan sonra ilaçlarını almayı unutma." Kalp hastasıydı ve bir öğün unutması bile tehlikeliydi onun için.
Sağ eliyle yanağımı pış pışladı. "Unutmam. Dikkat et sen de."
"Ederim," dedim ve evde daha fazla oyalanmadan çıktım.
Evimle stadyumun arası eğer trafiğe takılmazsam yaklaşık on beş dakika sürüyordu. Şükürler olsun ki bugün de vaktinde yetişmiş, hiçbir aksilik yaşamamıştım. Arabamı otoparka park ettikten sonra dikiz aynasından şöyle bir son kez kendime baktım, dudaklarımın kuru göründüğünü fark edince rujumu tazeledim ardından arabadan indim. Odama gidene dek telefonumla uğraştım, akşam Reha Hocalara gitmeden önce giderken yanımda götürmek için çiçek ve glutensiz çikolata siparişi etmiştim. Tatlı şeylerle çok alakaları yoktu ama bu özel yapım çikolatayı kahve yanında tüketmeyi sevdiklerini biliyordum.
Siparişlerimi verdiğimde telefonumla işim bittiğinden kilitledim ve yola bakmak için başımı kaldırdığımda karşımdaki Dağhan'ın bu tarafa doğru geldiğini gördüm. Gözleri gözlerime iliştiğinde, iki gün evvel ettiğimiz dans aklımda yer etti, istesem de yolumu değiştiremedim ya da başımı başka yöne çeviremedim. Hatta dudaklarım benden izinsiz aralandı ve ona "Günaydın," diyecek oldum.
Fakat Dağhan, ben daha tek kelime edemeden, hiçbir şey söylemeden yanımdan rüzgâr gibi esip geçti.
Bir dakika...
Ne yaptı?
Yanımdan, rüzgar gibi esip geçti.
Benimle zorla dans eden, sürekli karşıma çıkan ve bana yanlış yorumlayabileceğim birçok imada bulunan kendisi değilmiş gibi, hiçbir şey söylemeden, bir yabancıyla karşılaşmışçasına umursamaz bir tavırla öylece geçti gitti. Arkasından bakakalmışken gözlerimi kırpıştırdım.
Beni görmemiş miydi?
Bu ihtimali düşündüm, ama göz göze gelmiştik. İmkansızdı.
Zihnim, onunla ilgili yeni bahaneler üretmeye başlayınca kendime kızarak başımı salladım.
Aradan ne kadar geçerse geçsin o, Dağhan Ulukan'dı. Ne bekliyordum ki? Hiç değişmemişti, bir gün ilgili görünür, ertesi gün o hareketleri, o sözleri kendisi söylememiş gibi buz dağına dönüşürdü. Bipolardı! Kesinlikle öyleydi. Çoklu kişilik bozukluğuna sahipti ama kendi farkında değildi.
Hırsla önüme döndüm ve başımı dikleştirip adımlarımı hızlandırdım. Topuklarım zemine sertçe çarpıyordu. Kalbim, hiçbir şey olmamış gibi davran diye tembihliyordu beni ama zihnim inatla geri dönüp duruyordu.
Derin bir nefes aldım.
Hayır Feza, diye tembihledim kendimi.
Bunu da büyütmeyecektim. Onun gelgitleri benim ruh halimin pusulası olmayacaktı. İyi hatırlatmıştı bana geçmişi, insanları kendi merkezine çekip sora bir anda itmek onun huyuydu.
Yolun kalanında ofisime gidene dek yüzüme yapay bir sakinlik yerleştirdim. Karşılaştığım çalışanlara kısa bir selam verdim, asansöre yöneldim. Asansör kapısı tam kapanacakken "Bekleyin," diye seslendim. Kapı yüzüme kapandığında başımı geriye atarak "Hay lanet..." dedim fakat söylediklerimi tamamlayamadan kapı aralanınca kelimeleri yuttum. Başım geride, yüzüm buruşmuş bir şekilde asansörün içindekiyle bakıştım.
Onur abinin stajyeri Derya'ydı kapıyı açan. İncecik dudaklarıyla bana gülümsediğinde ona aynı şekilde karşılık vermeyi denedim.
"Günaydın Feza Hanım," dedi samimi bir tonlamayla. "Son anda gördüm sizi."
Bozuntuya vermeden "Günaydın..." dedim ve asansörün içine girdikten sonra "Teşekkür ederim," diye ekledim. Üç numaraya zaten basılı olduğunu görünce uzattığım elimi geri çektim ve kapılar yeniden kapandı.
"Gergin görünüyorsunuz, bir problem mi var?"
Meraklı küçük ajan, diye geçirdim içimden. Gözü üzerimdeydi.
Ya da ben mi abartıyordum? Kız beni yüzümü buruşturmuş, küfretmek üzereyken yakalamıştı. Bir sorun olduğunu düşünmesi normaldi.
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Hiçbir sıkıntı yok, her şey yolunda. Asansör kapandı sanınca gerildim sadece."
"Evet ya, son anda kapanınca insan sinir oluyor." Gözlerimle onayladım.
Asansör üçüncü kata geldiğinde kapılar açıldı ve birlikte dışarı çıktık.
"Bu arada kombininize bayıldım. Çıkışta bir planınız mı var yoksa?"
Gülümsedim. "Evet... Dünyaca ünlü sevgilimle buluşacağım."
Kahverengi gözlerini kocaman açtı. "Öyle mi?"
Beni salak sanıyordu bu kız herhalde. Ağzımın içinden "He öyle, bunu da ilk sana söylüyorum," diye gevelediğimde biraz daha yaklaştı bana. "Efendim?"
"Abartma Deryacığım diyorum," dedim yapay bir gülümsemeyle. "Ceketime aldanma içimde Basic bir tişört var." Ceketimi tutup biraz iki yana açtım ve tişörtü görmesini sağladım. "Özel bir yere gitmeyeceğim yeterince belli, ne dersin?"
Gözlerini yuvarlayarak elini kaldırdı ve ince telli saçlarından bir tutamı kulağının arkasına sıkıştırdı. "Ya bazı insanlar," dedi ağzını gere gere. "Ne giyseler aşırı yakışıyor, özel kıyafet gibi duruyor üstlerinde. Bence siz de onlardansınız, kombinleriniz mükemmel."
İyi de bu kız beni yalnızca kamp sürecinde görmüştü, orada da her gün kulüp eşofman takımıylaydım.
Üstüne düşmedim, birine yaranmak için yalan söyleyenlerdendi belli ki.
Çok düşünmeden "Teşekkür ederim, sen de öylesin," dedim.
"Evet ya, bana da öyle olduğumu söylüyorlar."
Dişlerimi göstermeden tebessüm ettim. Odamın kapısına geldiğimizde "Görüşmek üzere," deyip çantamdan anahtarlığımı çıkarmak için ona arkamı döndüm.
"Ya Feza hanım..." dediğinde başımı hafifçe çevirip ona baktım. "Burada benim yaşıtım pek kız yok... Hatta hiç yok. Öğle arasında birlikte yemek yesek, kahve falan içsek ne güzel olur."
Masum bir istek gibi dursa da öyle gelmiyordu. Benden böyle bir ricada bulunmadan önce beni Onur Bey'e olmayacak şeyler hakkında ispiyonlamasa daha normal olmaz mıydı? Pekâlâ arkadaş canlısı bir insandım ancak her şeyden önce güvene önem verirdim. Güvenmediğim biriyle değil öğle yemeği yemek, böyle ayak üstü muhabbetlere dahi katlanamazdım.
"Güzel olurdu ama pek mümkün değil ya. Benim öğle aralarım dolu oluyor genelde."
Yüzünden hayal kırıklığına benzeyen bir ifade geçti ama hemen toparlandı. "Tabii, anlıyorum," dedi. "Müsait olduğunuz bir gün, olur o zaman."
"Aynen bakarız," diye karşılık verdim. İstemediğimi az da olsa belli ettiğimi düşünüyordum. Daha ısrar etmezdi herhalde.
Ofisime girip kapımı kapattığımda derin bir nefes aldım.
Garip bir kızdı, iyi enerji almıyordum, hatta kalbimde çarpıntı bile oluşturmuştu onunla konuşmak. Her şeyimi inceliyor, hayatımın her detayını merak ediyordu sanki. İyi de o buraya magazin için mi gelmişti? Kulüp sosyal medyacısının işi maç sonu paylaşımları, derbi sonralarında kudurtucu gönderiler atmak falandı. Bu kız Televole'nin Fenerbahçe şubesiydi sanki.
İçimden bir ses, hâlâ kapının ardında durup kapımı dinlediğini söylüyordu mesela. Ama böyle bir şey de mümkün olamazdı yani. Çantamı masamın üzerine bırakıp göz ucuyla kapıma baktım, olabilir miydi?
Düşünsene, kapıyı açıyordum ve tak! Karşımda!
Korku filmi daha az korkuturdu mesela.
Gözlerimi kıstım, tereddütle bakarken içimdeki vesveseye ayak uydurdum ve sessiz adımlarla kapıya yanaştım, elimi kapı koluna koydum ve kapıyı yavaşça araladım.
Koridor, elbette boştu.
Kimse yoktu.
Ne Derya ne de başka biri.
Kendi kendime güldüm. Saçmalıyorsun Feza, dedim. Her şeyi kafanda büyütmeyi bırak.
Kapımı kapattım ve gereksiz düşüncelerimden arınarak masama ilerledim. Bilgisayarımı açmadan önce derin bir nefes aldım. Kafamı dağıtmanın en sağlıklı yolu her zamanki gibi, işime odaklanmaktı.
Antrenman öncesi yapılması gereken birkaç rutin kontrolüm vardı. Sezon başıydı; ufak detaylar bile gözden kaçmamalıydı. Ezbere bilmeme rağmen, gözümden kaçan bir şey olmasın diye programıma hızlıca göz gezdirdim.
Öğleden önce iki futbolcunun haftalık rutin ölçümlerini yapacak, bir diğerininse sıvı ve elektrolit dengesine dair hatırlatmalarımı yineleyecektim. Sonra araya sabah antrenmanı giriyordu.
Antrenman sonrasına Vuko'yla kısa bir bir görüşme planlamıştım. Ayrıca takımla çalışmalara başlayacak olan Dağhan'ın, antrenman sonrası vücut kompozisyonunu detaylı şekilde değerlendirecektim. Günün en zorlu kısmı işte tam bu noktaydı benim için.
Ama yapardım. Atlatırdım.
Ben neleri atlatmamıştım...
Notlarımı toparladıktan sonra dolabın önüne geçtim, kulüp eşofmanlarımı alıp kıyafetimi değiştirdim ve yaşadığım olumsuzlukları düşünmemeye çaba göstererek güne başladım.
Görüşmelerimi sonlandırdıktan sonra, kulübün sabah telaşına karıştım. Antrenmanda kullanılacak içecekleri ölçüp hazırladım, şişelere paylaştırıp isimlendirdim. Malzemeci ekip içecekleri almak için odama geldiğinde onlarla birlikte ben de sahaya indim.
Güneş henüz tam tepede değildi ama hava şimdiden sıcaktı. Oyuncular ısınmaya başladıklarında ortam anında hareketlendi. Dağhan da takımla birlikte antrenmana çıkmıştı ama sanki bana bakmamaya yeminli gibiydi, başını dahi çevirmiyordu. Hiç göz göze gelmemiştik ve bu durum bana istemsizce geçmişi hatırlatıyordu. Lisede de aynısı olmuştu, bir önceki gün çok ilgiliyken ertesi sabah benimle hiç konuşmamıştı ve sonra ebediyen süreceğini düşündüğüm bir sessizlik doğmuştu aramızda.
Anneannemin sıklıkla kullandığı it tüyünü döker de huyunu dökmezmiş, deyimi tam da bu zamanlar için söylenmişti sanki. Ne bekliyorduysam. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o olurdu işte.
Antrenman başladığında oturduğum koltuktan onları izledim.
Düdük sesiyle saha ikiye bölündü, yardımcı antrenör oyuncuları gruplara ayırırken yapılacak antrenmanın kuralları söylendi. Sahada dar alan oyunu oynanıyordu, paslar hızlanmış, tempo yükselmişti. Oyuncular düdük sesleriyle yön değiştiriyor, presle birbirlerini zorluyor; top hiç durmadan ayaklar arasında dolaşıyordu.
Gözüm arada sırada istemsizce Dağhan'a kayıyordu.
Hareketleri kontrollüydü. Ne acele ediyor ne de kendini saklıyordu. Top ayağına her geldiğinde çevresini tek bakışla süzüyor, en doğru pası arıyordu. Bir pozisyonda rakibini geçip topu tek dokunuşla çıkardığında takım arkadaşlarından alkış almasına rağmen gülümsemedi, istifini bozmadı. Tamamen odaklanmış bir halde çalışıyordu. Sakatlıktan yeni dönmüş olmanın verdiği bir odaklanıştı bu, kendini ispat etmek istediği belliydi.
Gözlerim üzerinde gereğinden fazla durunca düşüncelerim çığrından çıkmıştı. Nasıl oynadığına değil de formanın üzerine ne kadar iyi oturduğuna, koşarken daha da beliren bacak kaslarına, hatalı pas yaptığında başını geriye atarak buruşturduğu yüz ifadesinin ne kadar çekici olduğuna odaklanmıştım.
Yardımcı antrenör düdüğünü çalıp "Su molası!" diye bağırdığında Dağhan'ın bakışları gayriihtiyari beni buldu ve onu izlerken yakalanmış olmaktan daha kötü bir şey yaparak hızlıca başımı çevirip kendimi daha çok ele verdim.
Su çantasını çizgi kenarına bırakıp arkamı döndüm ve yeniden yedek kulübesindeki koltuğa oturdum. Futbolcular sularını alırken ben tabletimi açtım ve not alıyormuş gibi yapmaya başladım çünkü umursamaz görünmek istiyordum.
Onun gibi.
Boş sayfaya saçma sapan notlar yazıp sildiğim an suratıma gelen su damlalarıyla irkildim ve gözlerimi kırpıştırıp elimi yüzüme siper ederek başımı kaldırdım.
Vuko, tam karşımda, kıstığı gözleriyle bana bakıyordu. "Pretty diet coach," dedi alışkın olduğum aksanıyla. "Sen bugün niye üzgün?"
Suratım beni ele mi veriyordu?
Hayır, bu kadar olamazdım.
Elimle yüzümü silerken "Ben mi?" dedim ilkokulda öğretmeninden ansızın gelen soruyu bilmeyen öğrenci gibi. Adam benimle konuşuyordu, ben mi denir miydi? Kendi kendime gülümsedim. "Yoo," dedim uzatarak. "Üzgün değilim ki? Aksine çok mutluyum Vuko, gerçekten en mutlu olduğum gün bugün!"
Dudaklarını büktü. "Ama ben baktı sana, sen ağlayacaktı neredeyse antrenmanda. Ben de dedim yoksa bugün benim değerlere bakacak diye mi üzgün."
Kahkaha attım. "Hayır! Senin değerlere bakacak diye mutlu ben! Listeye senin kadar uyan başka biri yok. En sevdiğim danışanımsın cidden."
"Yaa," dedi kulağındaki pırlanta küpeden daha çok parlayan beyaz dişleriyle sırıtarak. "Demek beni görecek olmak sevindiriyor seni, ha?"
"Evet..." dedim fakat söyleyeceklerimi tamamlamadan Vuko'nun yanında biten Dağhan'la söyleyeceklerim yarıda kaldı. Yüzünde mimik oynamayan sert ifadesiyle Vuko'nun elindeki su şişesini aldığında Vuko şaşkınca Dağhan'a baktı. Dağhan, Vuko'nun suyunu kafasına dikti.
"Hey ex Captain... Suyumda da mı gözün var?"
"Boş boş çene çalıyorsun ama antrenman başlıyor, next Captain," dedi Dağhan da onu taklit ederek. Göz ucuyla bana baktı, sonra yeniden Vuko'ya döndü. "Böyle giderse kaptanlık unvanını yeniden bana kaptıracaksın."
Vuko bir an afalladı, sonra omuz silkip sırıttı. "Hadi bakalım. Siz ne diyor... Dudağa dudak, kana kan."
Bir deyimi daha yanlış söyleyince elimde olmadan başımı geriye atıp kahkaha attım. "Vuko ya..." dedim neşeyle. "Dişe diş, kana kan o."
Yüzünü buruşturup elini ensesine attı. "Ben yine yanlış yaptı. Ah pretty diet coach... Aldığım dersler yetmiyor." İç çekti. "Bana Türkçe öğretmek ister misin?"
Ben ağzımı açtım ama "İstemez," diye araya giren Dağhan'dı. Vuko gözlerini kısıp ona baktığında Dağhan hiç istifini bozmadan çenesini hafifçe yukarı kaldırdı. "Öğretmen değil o. Ayrıca senin şu an öğrenmen gereken dil sahadaki dil. Bak, hoca çağırıyor."
Gerçekten de İshak hoca düdüğü ağzına götürmüş, diğer eliyle oyuncularına gel işareti yapıyordu.
Vuko, uyarıyla birlikte geri geri sahaya yürürken gülerek bana bakıyordu. "Odana geldiğinde konuşuruz, my pretty diet coach. Türkçe ders için." Göz kırptı.
Gülümseyerek başımla onayladığımda Vuko arkasını döndü ve bu defa hâlâ beni izleyen Dağhan'ın bakışlarıyla buluştu gözlerim. Yeşil gözlerinden alev çıkıyordu adeta. Bir şey söyleyeceğini sandım ama yapmadı, dişlerini sıktı, nefes aldı, verdi. Ardından başını iki yanına sallayarak önüne döndü ve sahaya koştu.
Sahaya karışırken omuzları gerilmişti, top ayağına geldiği anda ise bütün o gerilim eyleme dönüştü. Başladığı ana göre çok daha sert oynuyordu, sabahtan beri beni görmezden gelen o değilmiş gibi, sanki az önce Vuko'yla olan konuşmam onu germişti. Sankisi fazlaydı, öyle olduğuna emindim.
Ben gerçekten...
Bu adamın amacının ne olduğunu anlamıyordum.
💛
Antrenman bittiğinde saha yavaş yavaş boşalmaya başladı. Futbolcular soyunma odalarına yönelirken ben su çantasını malzemecilere teslim ettim, tabletimi kapattım ve ofisime döndüm. Sahada yaşadığım her şey kapıyı kapattığım an geride kaldı.
Beklemeden iş moduna geçmiştim.
Bilgisayarımı açıp ölçüm kayıtlarını kontrol ederken kapım iki kez tıklandı.
"Girebilirsiniz," diye seslendim alışkanlıkla ama kapıyı açan Vuko, bunu duymasına bile gerek olmadığını kanıtlarcasına içeri çoktan girmişti. Antrenman kıyafetlerini değiştirmişti, üzerinde lacivert, fenerbahçe logolu tişörtü, altındaysa aynı renk şortu vardı. Kendine has sırıtışı yüzünde vuku bulunca ona aynı şekilde karşılık vermeye çalıştım.
"Hoş geldin Vuko, ben de seni bekliyordum," deyip sağ elimi uzatarak karşımdaki koltuğu işaret ettim. "Geç lütfen."
"Tam vaktinde geldi ben, sabırsızlanıyordu bu görüşme için." Gösterdiğim sandalyeye yayılarak oturdu. Bacak bacak üstüne attı, dirseklerini kolluğa yasladı. Adamın her hareketi büyük bir özgüven taşıyordu, yanınızdan geçtiğinde onu tanımasanız bile bir futbolcu olduğunu anlardınız.
Dosyasını açtım, son yapılan ölçümlerini kontrol ettim. Bu sırada Vuko'nun bakışlarının dikkatli bir şekilde üzerimde olduğunu hissediyordum. Ciddiydi, her ne kadar konuşma tarzı şakacı bir üslup barındırsa da konu işi olduğunda tüm ciddiyetini takınırdı.
Sonuçlar beni her zamanki gibi memnun etmişti, tablosunu kendisinin de görmesi için bilgisayarımı hafifçe ona çevirdim. "Yağ oranı stabil, kas kütlesi korunmuş. Su dengesi de gayet iyi. Kampın başındaki ölçümden beri neredeyse milim oynamamış." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Her şey mükemmel."
Sandalyesinde biraz dikleşip göğsünü kabarttı. "Disiplin, her zaman benimle." Başını eğip tişörtünün kolunu biraz geriye sıyırdı ve kendini sıkmadığı halde kabarık görünen pazularını daha görünür hale getirdi. "Vücudumu seviyor ben, en az seni sevdiğim kadar."
Bu söylediklerini takımdaki bir başkasından işitsem bana yürüdüğünü sanardım ama Vuko herkesle aynı şekilde konuştuğundan hiç yadırgamıyordum. Gülümsedim yalnızca. "Vücudunu sevmeye devam et." Bilgisayar ekranını yeniden kendime çevirdim. "Bugün ölçüm yapmayacağız, gerek yok. Sadece programına aynen devam ediyorsun. Maç gününden önce ufak bir karbonhidrat ayarlaması yapacağız o kadar."
Başını salladı. "My Pretty Diet coach ne derse o."
Ona hafif bir tebessümle karşılık verdim. Ben çizelgesine notlarımı yazarken pür dikkat beni izleyen Vuko, "Yüz hatların çok güzel," diye mırıldandı. Hızlı hızlı notlarımı yazarken göz ucuyla ona baktım. "Sen... Model olmak istedi hiç?"
Güldüm bu söylediğine. Ben kim, modellik kimdi. Kameralardan oldum olası kaçmıştım, göz önünde olmak benlik değildi.
"Hiç düşünmedim." Başımı kaldırıp çenemin ucuyla onu işaret ettim. "Aramızdan biri model olacaksa bu sensin ayrıca. Dergi çekimlerin efsaneydi."
Yine o porselen beyaz dişleri gözlerimi aldı. "Demek sen stalkladı beni."
"Tüm spor haber sayfaları, magazinlerdeydin Vuko. Özel olarak stalklamama gerek kalmadı. Hatrı sayılır bir kadın hayran kitlen var. Sen oynadığın için Fenerbahçe'yi tutanların sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Bence kulüp sana plaket vermeli."
Kafasını geriye atarak kahkaha attı. "Sen güldürüyor beni." Başını indirdi ve gülümsemesi suratından düşmeden konuşmaya devam etti. "Aslında sırada bir şampuan reklamı var. Vellaro, bilirsin değil mi? Onda kaslarımı daha çok gösterecek. İstersen çekimlerime gelebilirsin ha? Keşfette izlemene gerek kalmaz." Göz kırptı.
"Aaa," diyerek kendimi işaret ettim. "O şanslı kadın ben mi olacağım? Sen milleti bana düşman mı edecek?"
"Düşman?" diyerek kaşlarını kaldırdı. "No... Sen yanlış biliyor. Ben yanımdaki kadını kimselere düşman etmez. Ne diyor siz... Yedirmez."
"Teşekkürler Sayın Vukovic ama ben görünmez olarak kalmayı seçiyorum."
"Yazık olur..." İç çekti. "Ben sendeki ışığı çok güzel ortaya çıkarır."
Kaşlarımı kaldırdım. "Sen, bunu nasıl yapacak?"
Hiç olmadığı kadar ciddiydi. "Kendinin farkında olmanı sağlayarak."
Söylediğiyle sarsıldığımı hissettim çünkü o ana dek şakalaştığımızı düşünüyordum ama her zaman şaka yollu konuştuğunu bildiğim Vuko'nun sesi ilk defa bu kadar gerçek gelmişti kulağıma. Bu beni rahatsız etti, ifademi bozmamaya çalıştım ve yalnızca yeniden gülümsedim.
Odamın kapısı tıklatıldığında boğazımı temizleyip bakışlarımı kapıya iliştirdim. "Girebilirsiniz."
Vuko da başını kapıya doğru çevirdi.
Kapı açıldı ve Dağhan içeri girdi.
Eşiği geçtiği an, gözlerimiz birbiriyle buluştuğunda kalbimde o tanıdık kasılma baş gösterdi yeniden. İlk girdiğinde suratında olan o yumuşak ifade, karşımda oturan Vuko'yu görünce anında sertleşti, dudaklarını sıkı sıkıya birbirine bastırdı, kaşları çatıldı. Masamın üzerindeki dosyalara, bana ve ardından bacak bacak üstüne atarak gayet bir şekilde oturan Vuko'ya baktı.
Ardından alev saçan yeşil gözleri yeniden beni buldu. "Randevum vardı."
Önce saatime baktım, ardından masamın üzerindeki ellerimi birleştirip başımı eğerek onayladım. "Evet, Dağhan Bey. Sizi biraz bekleteceğim."
"Bekleyemem," diye yanıtladı. "Vaktim yok. Şu an tam olarak benim randevu saatim, bir önceki görüşmenizi çoktan bitirmiş olmanız gerekiyordu."
Vuko, ortamdaki gerilimin kokusunu almıyormuş gibi gülümseyip sandalyede biraz daha geriye yaslandı. "Ah, ex Captain," dedi melodik bir tonlamayla. "Merak etme, ben bittim. Pretty diet coach beni çok övdü bugün. Karısı sana."
Vuko'nun yanlış söylediği bir kelimeyi daha düzeltecektim ki Dağhan benden önce atılıp "Darısı, doğrusu," dedi. "Ne güzel. Demek ki kurallara uymuşsun."
"Her zaman," diye karşılık verdi Vuko, göğsünü gererek. "Disiplin benim ikinci adım."
Sessizce öksürerek araya girmek zorunda kaldım. "Vuko, her şey konuştuğumuz gibi," dedim dosyasını kapatırken. "Bir sonraki randevunu gelecek ayın on dördüne ekliyorum."
O başıyla onaylarken Dağhan'ın bakışları tekrar beni buldu. Göz göze geldiğimiz o saniye sabah yaşanan görmezden gelme anı istemsizce zihnimde yer etti. Ayarsız adamın tekiydi. Şimdi ne yapmaya çalışıyordu?
"Tamam..." Vuko'nun sesiyle yeniden ona döndüm. Ellerini dizlerine koyarak ayağa kalktı. "Gelecek ayın on dördünde görüşürüz."
"Görüşürüz."
Tam kapıya doğru ilerleyecekken son anda aklına bir şey gelmiş gibi topuklarının üzerinde dönüp bana baktı. "Bu arada, Vellaro reklamında partnerim olarak oynaman konusunda ciddiyim. Bence ekranlara çok yakışırız."
Vereceğim yanıtı beklemeden bana arkasını dönüp kapıya ilerlediğinde Dağhan'ın kıstığı gözleriyle bana baktığını gördüm, bakışlarıyla hesap soruyordu adeta.
Ama... Buna ne hakkı vardı ki?
Vuko, yanından geçmeden evvel omuzunu hafifçe Dağhan'a çarptı, bilerek mi yapmıştı yoksa tamamen denk mi gelmişti ayırt edemedim ama Dağhan'ın ona attığı bakış ortamda soğuk rüzgarlar estirdi. Vuko, bakışı umursamadan sırıttı ve "Bol şans, ex Captain," diyerek kapıyı açıp odadan çıktı.
Kapı kapandığında odada yalnızca ikimiz kalmıştık.
Dağhan, aldığı sık nefeslerle birkaç saniye Vuko'nun ardından her an çıkabilecekmiş gibi kapıya baktı, keskin bakışları beni bulduğunda aramızdaki çekimin ağırlığı tüm ruhumu esir aldı. Oturduğum halde elimi kolumu nereye koyacağımı bilemedim.
"Allah muhabbetinizi arttırmasın," dedi. Evet, o kadar gergin saniyelerin ardından söylediği ilk şey bu olmuştu. "Senin bu uzak durma kuralı sadece bana işliyor herhalde."
"Hoş geldin Dağhan Ulukan," dedim bakışlarımı ondan ayırıp bilgisayarıma bakmayı seçerek. Elimle koltuğu işaret ettim. "Şöyle geçebilirsin."
Ona bakmıyordum ama tavırlı bir şekilde nefes alıp verdiğini duydum. Adım sesleri odanın içinde yankılandığında gözlerimi üzerinde gezdirmemek için kendimi zor tutuyordum, bilgisayarıma bakıyordum ama gördüğüm kesinlikle ekran değildi. Vuko'nun oturduğu koltuğa oturmak yerine, tam karşısında kalan koltuğa oturdu.
Dosyasını incelerken boğazımı temizledim ve "Bugün, antrenman sonrası kas ve yağ durumunu analiz edeceğiz," dedim.
"O herif sana ne teklifi etti öyle?"
Gözlerimi bilgisayarımdan kaldırdım ve sağımda oturan Dağhan'a baktım. "Ne?"
"Bırak şimdi ölçümü falan Feza," dedi dümdüz bir ses tonuyla. "Vellaro, partner falan dedi. Ne iş?"
Dilimle kuruyan dudaklarımı ıslattım. Ellerimi klavyeden ayırıp doğruldum ve bakışlarını yüzümden ayırmadan beni izleyen adama baktım. Sağ omuzumu kaldırıp indirdim. "Vuko, Vellaro'nun erkek şampuan reklamında oynayacakmış."
Verdiğim bu bilgiyle gözlerinden anlayamadığım bir ifadenin geçtiğini sezdim. Ancak bu ifade yüzünde çok oyalanmadan kendini toparladı.
"Peki senin bu konuyla alakan ne?"
"Bana modelliğin çok yakışacağını, reklam için ona partner arandığını ve partneri olabileceğimi söyledi."
Bir hışımla "Ulan onun partnerini..." dedi ama söyleyeceği pek hoş olmayan şekilde tamamlanacak olmalıydı ki karşısında oturduğumu idrak edince dişlerini sıkı sıkıya birbirine bastırıp sustu. Çene kasları belirginleşti, dizinin üzerindeki eli sıkı bir yumruk halini aldı. "Bu adam sana böyle bir şey teklif etme yetkisini nereden buluyor? Bu ne s..." Sustu. "Bu ne a..." Kendini sıktı. "Bu ne yavşaklık?" Söyleyebileceği en yumuşak kelimeyi sonunda bulmuştu.
"Ciddi değildi," dedim koruma iç güdüsüyle.
"Yok bir de ciddi olsaydı!"
"Ciddi de olabilirdi. Bu seni niye alakadar ediyor?"
"Niye mi?" derken sorumun onu sinirlendirdiği belliydi. "Feza... Sen belki farkında değilim sanıyorsun ama ben senin ne kadar zeki olduğunu biliyorum."
"Bazı şeyleri bilmek için zeki olmak yetmez, hissetmek gerekir."
Tek kaşını kaldırdı. "Hissettirmem için iznin var yani?" Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Benden kaçtığını sanıyordum."
Yanaklarım ısınırken gözlerimi kaçırdım, nefes aldım, nefes verdim, bilgisayarıma baktım ve sonra yeniden ona döndüm. "Ne kadar tutarsız olduğunun farkında mısın?"
Kaşlarını çatıp hafifçe geri çekildi. "Ben mi?"
"Evet, sen. Önce benimle zorla dans ediyor, sonra aklımı karıştıracak cümleler kuruyorsun. Tam..." Yutkundum. "Seninle ilgili başka bir kanıya varacak, sana karşı daha ılımlı yaklaşacakken, beni görmezden geliyorsun. Lisede değiliz, Ulukan. Hareketlerini ölç, biç. Arkasında duramayacağın sözler söyleme, yapamayacağın şeyleri ima etme."
"Sen..." dedikten sonra dudaklarını ıslattı. Gülecek gibi oldu ama hemen toparlandı. "Sen bana, sabahki olaydan dolayı mı öfkelisin?"
"Öfkeli falan değilim," deyip bilgisayarıma baktım. Dosyasını aşağı yukarı kaydırıyordum ama asla yazıları okuyamıyor, anlayamıyordum. Gülüşünü hissettim.
"Öfkelisin. Sinirlenmişsin, seninle konuşmadım diye."
Tısladım. "Ne sinirleneceğim, umurumda bile değilsin."
Gülüşünün büyüdüğünün farkındaydım.
"Arkamda meraklı biri vardı," dediğinde bakışlarımı istemsizce ona çevirdim ve sersem gülüşünü gördüm. Gülüşünün kalbimi bu kadar etkisi altına alması adil değildi. "Sosyal medya ekibindeki yeni stajyer. Ne zaman seninle yan yana gelsek, gözleri bizim üzerimizdeydi. Dikkat çekmeyi istemediğin için yanından geçip gitmek zorunda kaldım, konuşsaydık eğer işler senin açından zorlaşabilirdi. O yüzden görmezden gelmiş gibi yaptım. Ama eğer o kız arkamda olmasaydı sana..." İç çekti, diliyle dudaklarını temizledi. "Önce günaydın der sonra bugün ne kadar nefes kesici göründüğünü söylerdim."
Kalp krizi, insanın hoşlandığı kişiden bir anda gelen güzel sözlerin oluşturduğu kasılmalardan meydana gelebilir miydi? Öyleyse Dağhan'ın gerçekten kalbime kastı vardı ve ben krizin eşiğindeydim. Tek sözü, tek bakışı, tek gülüşü ritmimle nasıl bu kadar çabuk oynayabilirdi? O yokken varlığını dahi hissetmediğim kalbim şimdi kulaklarımda atıyor, uğulduyordu, onun için debeleniyordu.
Sabah beni gördüğünde cidden nefes kesici olduğumu mu düşünmüştü?
Dudaklarımda peyda olmaya çalışan gülümsemeyi tutmayı denedim ama yanaklarımın kıpkırmızı kesildiğine emindim. Bilgisayarıma bakarken elimi, cayır cayır yanan ateşten daha sıcak olan enseme attım. "Eee..." diye başladım söze saçma sapan. "Şey yapacaktık, seni ondan çağırmıştım ben aslında."
"Ne yapacaktık?"
Gözlerimi ekrandan ayırıp ona baktığımda etkileyici bakışları yanaklarımdaki ateşe yeniden kömür attı. "Şey işte..." Boğazımı temizledim, gözlerimi kırpıştırdım, nefes alıp verdim ve kendime gelmeyi denedim. Kendime gelmeliydim! Ne yapıyordum? "Ölçüm," dedim. "Ölçüm. Antrenman sonrası değerlerine bakacaktım."
"Hı-hım," diye mırıldanarak onayladı beni. Gözlerinde çapkın parıltılar yanıp sönüyordu, beni serseme çevirmek eminim ki hoşuna gidiyordu. Dilini dudaklarında gezdirdi. "Tişörtümü de çıkaracak mıyım?"
"Yok!" dedim hızla. "Hayır." Ekrana baktım. "BIA ölçümü yapacağız. Üzerindeki tişört sorun değil, ayakkabılarını çıkarman yeterli, sonra plakanın ortasına geçebilirsin..."
"Peki," diyerek oturduğu koltuktan kalktığında gölgesi bir anlığına üzerime düştü. Bana arkasını dönüp plakaya ilerlediğinde hazır görüş alanından çıkmışken elimle kendime yelpaze yapıp ferahlamaya çalıştım. En ufak sözüyle ateş topuna dönmem çok saçmaydı!
Toparlan, bırakma kendini, diye uyardım içten içe kendimi ve ayağa kalkıp Dağhan'ın yanına adımladım. Yanına gittiğimde hiç ona bakmadan elimi uzatıp ölçüm cihazını açtım. Ekranın ışığı yanarken tamamen Fenerbahçe Kulüp diyetisyeni Feza Derin moduna geçiş yaptım.
Ona uzattığım elektrotları iki eliyle kavradı. "Şimdi ne yapacağım?" derken ses tonu kulaklarımda sevdiğim bir ezgi gibi yayıldı. Bakışları çok yakınımdaydı.
Nefes aldım, denizimsi kokusu anında soluğuma karıştı. Aldığım nefesi tuttum. "Kollarını hafif aç, dik dur, konuşma ve bana öyle bakma."
"Nasıl bakmayayım?"
"Öyle işte..."
Nefesiyle güldüğünü duydum. "Sana niye bakmıyorum?"
"İşime odaklanmam gerekiyor çünkü."
Kaşlarını kaldırdı. "O kadar etkileniyorsun demek benden."
"Önüne dön, Ulukan," dediğimde sırıttı.
"Feza..."
"Konuşma, ölçüm başlayacak."
Beni şaşırtarak sessiz kaldı ve söylediğimi yaparak önüne döndü, odaya girdiği anki yüz ifadesiyle şu anki yüz ifadesinin birbiriyle alakası yoktu. Konuştuğumuz şeyler hoşuna gitmişti, seğiren dudakları gülümsemesini tutmaya çalıştığını ele veriyordu. Ben, kendimi ele veriyordum esas. Buydu hoşuna giden.
Başlat tuşuna bastığımda cihazdan gelen bip sesiyle ölçüm başladı.
Aklımı yaptığım işe odaklamak için ekrana baktım, rakamlar birbiri ardına sıralanıyordu. Daha önceki ölçümlerini ezbere biliyordum bu yüzden küçük değişimleri hemen fark ettim.
Cihaz, ölçüm işlemini tamamladığında "Güzel," dedim gevşeyen bedenimle. "Beklediğimiz yönde ilerliyoruz."
Bakışlarım hâlâ ekrandaydı. Kulağımın arkasına sıkıştırdığım perçemim yüzüme düştüğünde görüşüm bir anlığına engellendi, perçemi yeniden arkaya attım. "Kas kütlesi toparlanmış," diye devam ettim fakat başımı eğince perçemim yeniden firar etti sağ gözüme. Başımı salladım, saçımı üfledim. "Alt vücut dengesi neredeyse tamamen eşitlenmiş. Sakatlıktan sonra görmek istediğimiz tablo bu."
"Özetle..." Ona baktım. "Vücudun tekrar yarış moduna giriyor ve bu hızla gidersek ekstra yüklenmeye gerek kalmayacak."
"Harika."
"Kesinlikle," dedim ve gözümden kaçan bir şeyin olup olmadığını görmek için yeniden ekrana baktım. Bu sırada yaramaz saç telim tekrar yüzüme düşünce, bana gerek kalmadan Dağhan uzattı elini, parmak uçları yanağıma temas ettiğinde irkildim.
Saçımı yavaşça kulağımın arkasına sıkıştırırken parmak uçları yanağımda gezinmiş, dokunduğu yere ateşten emareler bırakmıştı. "Perçemlerini hiç kontrol edemiyorsun, ama perçem kestirmekten de hiç vazgeçmiyorsun."
Tüylerim diken diken olurken başımı kaldırıp yüzüne bakma cesaretinde bulundum. Fakat aramızdaki mesafenin bu kadar kısaldığını bilmiyordum. "Bana perçemin yakıştığını düşünüyorum," diye cevapladım düşünmeden. Belli belirsiz gülümsedi. Parmak uçları yanaklarımda oyalanıyor, birkaç asi telin üzerinde duruyordu.
"Yakışıyor," diye itiraf etti o da. "Ne zaman yüzüne düşse, başını sallasan, üflesen, elimi uzatıp düzeltmek istiyorum. Çok yakışıyor."
Kalbim tekledi. Eli, yüzümdeydi. Parmak uçları yanaklarımdaydı, çekmiyordu. İşin kötü yanı, çekmesini istemiyordum.
Başparmağı, elmacık kemiğimin hemen altında çok hafif bir baskı uyguladı. Soluğu yüzüme değdi, aramızdaki mesafe bir nefes kadardı artık.
Dağhan, başını biraz daha eğmişti ki odanın içini dolduran dijital saatimin sesi sanki ikimiz de hipnozdaymışız gibi dış dünyayı görmemizi sağladı.
Başımı çok hafif geri çektim ve "Randevu..." dedim yalnızca. "Sıradaki... Futbolcunun. Lucas..."
Önce gözlerime, sonra yanaklarıma, dudaklarıma, çeneme, alnıma ve sonra tekrar gözlerime baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi, "Yasak mısın bana bir bilsem?" diye mırıldandı. Bu, sessiz bir serzeniş gibiydi.
Saat, kendini tekrar hatırlattığında gözlerini kırpıştırarak geri çekildi, ben de sessizce öksürdüm ve ona arkamı döndüm. Tabletime doğru ilerlerken sık nefesler alıp veriyordum. Az önce ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu ama eğer saat çalmasaydı neler olabileceğini biliyordum.
Yüzüm iyice alev topuna dönmüşken yeniden öksürdüm ve tabletime baktım. "Sonuçları ee... Şey yapayım mı? Mail atayım."
"At."
"Atıyorum. Başka bir isteğin var mı?"
"Var."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerindeki o haylaz parıltılar tekrar belirmişti. "Nedir?"
"Sen."
Dudaklarıma yerleşmeye çalışan gülümsemeyi güçlükle baskıladım. "Ciddi bir istek?"
"Bana her gün randevu oluşturman."
"Bu da imkansız."
"Neden?" dedi yaramaz bir edayla. "Sonuçta sakatlıktan yeni döndüm ve ben senin bitirme tezin gibiyim. Bana özel bir program ayarlamalısın. Üstelik elektronik ölçüme de gerek yok. İlkel yöntemler de iyiydi gayet."
İstemsizce gülümsüyordum artık. "Sonuçlarını mail attım, Ulukan."
"Oluru yok mu?"
Kaşlarımı kaldırdım, dilimi üst dişlerime bastırıp çekerek cık'ladım. "Profesyonelliği korumalıyız."
Sesli bir şekilde nefes aldı. "Az önce çok da profesyonel göründüğümüz söylenemez."
Bakışları yeniden yoğunlaştığında ne yapacağımı bilemeden gözlerimi kaçırdım ve başımı biraz daha bilgisayarıma eğdim. Perçemim tekrar gözümün önüne düştüğünde başımı iki yana sallayarak geri çekmeye çalıştım. Sonra elimi kaldırdım ve kulağımın arkasına sıkıştırdım, bununla da yetinmedim, çekmecemden bir toka çıkarıp saçıma taktım. Şimdi düşsün de göreyim!
"Bir sonraki randevunu ayın yedisine oluşturdum," dedim konuyu değiştirmeye niyetlenerek. "Haftaya görüşürüz."
"Görüşeceğiz," dedi. Ayağa kalktığında başımla onu takip ettim. Kapıya yönelmişti ki adımlarını yavaşlattı, başını omuzunun üzerinden çevirip bana baktı. Bakışları yüzümde durdu, sonra saçlarıma tırmandı.
"O toka..." dediğinde az evvel taktığım tel tokadan bahsettiğini anladım. "Perçemleri tutmak için çok dayanıklı değil gibi."
Ben afallamış bir ifadeyle ona bakarken Dağhan'ın dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı ve başka bir şey söylemeden kapıyı açıp odadan çıktı.
Kapı kapandığında odada kalan tek şey beni huzursuz eden yokluğuydu.
Elimi kaldırıp tokaya dokunduğumda toka saçlarımdan kayıp yere düştü.
Gerçekten de hiç dayanıklı değildi.
Tıpkı, Dağhan'a karşı kurmaya çalıştığım, tek dokunuşuyla yıkılan kumdan duvarlar gibi.
Aklımın her zerresi elimde olmadan yeniden onunla dolmuştu. Tam nefesimi, düşüncelerimi toplamaya çalışıyordum ki kapım bir kez daha tıklatıldı ve bu defa beklemeden açıldı.
"Adrese teslim," diyen görevlinin sesiyle irkildim. "Feza Derin, siz misiniz abla?"
Kapının girişinde, elinde kocaman bir buket ve çikolata kutusuyla duran kasklı kuryeyi görünce sabah Reha hoca ve eşi için verdiğim sipariş aklıma geldi.
Hafiften tebessüm ederek "Benim," dedim ve oturduğum sandalyeden ayağa kalktım. Kuryenin yanına doğru birkaç adım attım, sağ koluma bıraktığı bukete şöyle bir baktım. Açık pembe güller, krem rengi listanyuslar ve aralarına serpiştirilmiş mor lavantalarla tam görseldeki gibi rengarenk ve ağustos sıcağına rağmen canlıydı. Çiçeği hediye eden kişi olmayı da, çiçek alınan kişi olmayı da severdim. Mutlu ediyordu her ikisi de beni. Burnumu biraz yaklaştırıp buketi kokladığımda elimde olmadan gülümsedim. Çok güzeldi.
"Şuraya bir imza atmanız gerekiyor."
Kuryenin uyarısıyla bana uzattığı kağıdı imzaladım, ardından çikolata paketini de alıp "Teşekkür ederim," dedim.
"İyi günler."
Görevli çıktığında ayağımla odamın kapısını kapatıp elimdeki buketle masama yürüdüm. Çikolata kutusunu kenara bıraktım, çiçekleri ise masanın önündeki boş sandalyeye dikkatlice yerleştirdim. Renkleri odanın solgunluğunu kırmıştı, sayesinde içerisi daha aydınlık göründü sanki.
Derin bir nefes aldım.
Çiçekler sayesinde Dağhan Ulukan'ı düşünmeyi bir süre erteleyebilirdim.
Dağhan Ulukan
Hayatımda her şeyi kontrol altında tutmaya, her şeyi en doğru şekilde yapmaya çalıştıkça ne istediysem ondan olmuştum. Mükemmeliyetçilik, kuralcılık ve kontrol manyaklığına yakın tutumlarımın bana bir şey kazandırmadığını fark ettiğimde iş neredeyse işten geçmek üzereydi. Ama ipin ucunu son anda da olsa tutabildiğimi düşünüyordum.
Kendimi hata yapmamaya o kadar odaklamıştım ki, en büyük hatam yapabileceğim hatalardan kaçınmaya çalışmak olmuştu. Her şey yolunda giderken önüme engelleri bir başkası değil, ben koymuştum.
Ve şimdi hayatımın, yapmaktan kaçtığım hatalarımdan ders aldığım dönemindeydim.
Feza, benim için yanlış değildi. Belki de ona karşı eskiden beri var olan hislerim, yaşadığım en doğru şeylerden biriydi. Fakat onu sevmek, beni hataya sürükleyecek hissine kapılmıştım, etik kuralları göz önünde bulundurmuştum ve geçmişte yaşanılan birkaç olayı, sorumlusu olmadığım halde içten içe üstlenip ondan uzak durmuştum.
Bu noktadan sonra düşüneceğim tek şey, kendim olacaktı. Ne istediğim. Ben, neyi istediğime hiç odaklanmamış, hayatımı daima benden istenilene göre sürdürmüştüm.
Şimdi, her anlamda yüreğimin sesini dinleme vaktiydi.
Ve o, Feza'yı istiyordu.
Bundan kaçmayacaktım. Gözlerim her yerde onu arıyor, bulduğunda başka yöne bakamıyordu. Sürekli onunla konuşmak, ona bakmak, onun tek ilgilendiği olmak, her daim etrafında olmak istiyordum. Onunla konuştuğumda, kendimi daha iyi hissediyordum. Ona yaklaştığımda ve... Onu neredeyse öpecek olduğumda.
Suratımdaki yarım yamalak gülümseme, odasından çıktığımda daha belirgindi. Dili ne kadar aksini iddia ederse etsin, ben yanındayken kızaran yanakları, bana vücut ölçümü yaparken titreyen elleri, suratlarımız birbirine fazlaca yakınken benim için aralanan dudakları onun da bana karşı boş olmadığını gösteriyordu.
Belki de bu yüzden gülümsememi durduramıyordum.
Koridorda ilerlerken karşımda hissettiğim gölgeyle başımı kaldırdığımda, elinde kocaman bir buket çiçek ve çikolata taşıyan kuryenin kapıların üstündeki isimlere tek tek bakarak ilerlediğini gördüm. Adımlarım ister istemez yavaşladı, içimi garip bir huzursuzluk kapladı. Çiçekler canlı, iddialı ve özenle hazırlanmıştı.
Olacak iş değildi ama bir an bu çiçeklerin Feza'ya geldiğini düşündüm, içimdeki huzursuzluk yerini sinsi bir kıskançlığa bıraktı. Gözlerimi kıstım, elimde olmadan başımı hafifçe çevirdim ve koridordan dönmeden hemen önce, kuryenin çiçeği kime götürdüğüne baktım.
Adam, tam Feza'nın odasının önünde durunca adımlarım olduğum yere çivilendi, kaşlarım istemsizce çatıdı. Yüzümdeki gülümseme donuklaştı, bakışlarımı o noktadan ayıramıyordum.
Kapı açıldığında Feza dışarı çıktı, yüzünde mutlu bir tebessümle kuryeye bir şeyler söyledi ve çiçeği aldı.
Evet, çiçeği aldı.
Yanlış adres falan değildi.
Çiçek Feza'ya gelmişti.
Dumura uğradım, içimde beliren kıskançlık kabardıkça kabardı. Odasına doğru bir adım attım ama ne yapacaktım? Gidip hesap soramazdım. Ne hakla hesap soracaktım?
Kağıdı imzaladı, sonra kurye çikolata paketini verdi.
Yüzümü buruşturdum, çikolata ne alakaydı?
İstemeye gider gibi!
İsteme... Sonra bu düşünce aklımda yer etti, kanımın sıcacık olduğunu hissettim. Bu... O Çınar denen yavşak herifin işi miydi?
Feza çiçek buketi ve çikolatayla odasına girip kapıyı kapattığında koridora yönelen kurye beni görmesin diye hızlıca ona arkamı döndüm. Kurye yanımdan geçip giderken içimdeki dürtüye engel olamadım ve "Koçum bir bakar mısın?" diye seslendim.
Sesim, koridorda yankılandı.
Kurye önce sağına sonra soluna ardından bana baktı. Gözleri büyüdü ve "Dağhan Ulukan!" dedi. "Abi... Vallahi buraya sipariş aldığımı duyunca ilk düşündüğüm seni görmekti. Patrona dedim ki bir de Dağhan Ulukan'o görüyormuşum! Başka bir şey isteseydim kabul olacakmış!"
İçimdeki gerginliği bastırıp başımı hafifçe salladım. "Eyvallah," dedim, yapay bir tebessümle. "Kolay gelsin."
"Valla seni görünce kolay geldi abim! Abim bir imza alabilir miyim ya? En büyük hayallerimden biri."
"Veririm tabii, çıkışta görevliye adresini ver, sana forma gönderteyim."
Kaskın arkasındaki kahverengi kocaman oldu. "Abi ciddi misin?"
"Tabii oğlum," dedim. Ardından sadede gelmeyi deneyerek boğazımı temizledim. "Az önce elinde bir buket vardı senin." Elimi enseme koydum. "Ben de çiçek siparişi vermiştim. Getirdiğin kimindi?"
"Bilmiyorum abi, ama Feza Derin adına teslim edildi o çiçek."
"Kimden geldiğini hiç görmedin mi?"
Omuz silkti. "Yok abi. İsim yok, notu da görmedim. Sadece teslim edilecek kişi ve oda numarasını biliyorum ben. Ama senin sipariş değildi."
İçimdeki merak, kıskançlık ve engel olamadığım, adını bilmediğim kişiye karşı yeşeren öfke git gide büyürken başımı salladım. "Tamamdır. Sağ ol."
"Rica ederim abim." Gülümsedi. "Abi, bir selfie çekilebilir miyiz?"
Gözlerimi kapatıp açarak onayladım. Genç çocuk kaskını çıkardı, kahverengi, nemli saçlarını eliyle düzeltip yana yatırdı. Kamerayı açıp yukarı kaldırdığında hafifçe eğildim ve belli belirsiz gülümsedim.
"Süper çıktı," dedi gülerek. Telefonunu indirdi. "Ne kadar delikanlı bir adam olduğunu herkese anlatacağım abi. Başarılar bu sezon." El salladığında dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Eyvallah."
Çocuk kaskını takıp arkasını dönerek uzaklaştığında ben koridorda yeniden yalnız kaldım. İçimde çoğalan düşünce kurtlarıyla ruhumu kemirirken, omuzumun üzerinden yeniden Feza'nın odasına baktım. Kapısı kapalıydı. İçeride çiçekler vardı. Çikolata vardı. Ve ben ona çiçek çikolata göndermeye cüret edip, onu bu denli mutlu edenin kim olduğunu bilmiyordum.
Dişlerimi sıktım, derin bir nefes aldım. Ne hesap sorabilirdim ne de kapıyı çalıp bir açıklama isteyebilirdim. Henüz... Buna hakkım yoktu.
Günün geri kalanında benim kafada kurma seviyesi hat safhadaydı. Aklımda dönüp duran çiçekler, Feza'nın gülümsemesi ve mutlu oluşuydu. Hayır gidip konuşamadığım için de tüm teorileri kendi kafamda üretiyordum. Evet, sormam mantıklıydı ama henüz bunun için erkendi. Kendimi nasıl frenleyeceğimiyse bilmiyordum.
Akşam antrenmanı beklediğimden sert geçmişti. Isınmanın ardından tempolu çalışmalar başladı, ardından dar alanda oyuna geçtik, sonrasında çift kale maç yaptık. Vücudum ritmini bulmuştu ama zihnim hâlâ aynı yerde takılı kalmıştı.
Koşarken, pres yaparken, top ayağıma her geldiğinde o görüntü gözümün önüne geliyordu. Feza'nın kapısında duran kurye, kucağındaki çiçekler, yüzüdeki o gülümseme.
Saha kenarında da onu telefonuna bakarken yakalamıştım. Şimdi telefonuna bakmanın vakti miydi? Bizi izlemeliydi. İş sırasında yasaktı telefonla uğraşmak.
Göz ucuyla ona bakarken başını telefonundan kaldırdığında bana döneceğini fark ederek başımı hızla önüme çevirdim, topu izledim. Gökay, ayağındaki topu sürerken üzerine kapandım, adeta nefesimi ensesinde hissettirdim. Omuz omuza geldik, ikimiz de birbirimizi omuzumuzla itiyorduk. Geri adım atmadım, sağ ayağımı hızla uzattım ve topu çevik bir hareketle ondan kapıp şaşırtarak arkama döndüm, o sağıma geçtiğinde ben topu geri pasla solumda bekleyen Alp'e attım, boşluğa kaçtım. Pas tekrar bana geldiğinde içimde biriken öfkeyle öyle sert bir şut attım ki, ağlara giden top neredeyse ağları deldi.
"İşte bu!" diye bağırdı İshak hoca. Asisti yapan Alp koşarak bana geldiğinde ellerimizi birbirine çarptık. Göz ucuyla yeniden Feza'yı kontrol ettiğimde tekrar telefonuna baktığını, hatta bu defa gülümsediğini gördüm.
Çiçeği gönderenle mi mesajlaşıyordu?
Dişlerimi sıktım.
Yanına gidip sormamak için kendimi zor tutuyordum.
İçimdeki şeyi kontrol edemeyecek gibiydim ve kıskançlıkla harmanlanmış öfkemi ancak futbolla zapt edebilirdim.
Bir sonraki pozisyona daha sert girdim. Daha hızlı koştum, dizlerim yanıyor, baldırlarım çekiliyordu ama umurumda değildi. Sakatlıktan yeni dönmüş olmam beni frenlemek yerine daha da ileri itiyordu, her şey üst üste gelmişti.
Bir pozisyonda topa hamle yapacakken biraz sert davrandım ve defanstaki Luciano sertçe yere kapaklandı. Düdük çaldığında yüzümü buruşturdum, sert bir hareketti yaptığım. Hemen Luciano'nun yanına gittim ve elimi uzattım.
"I am sorry brother."
Luciano dizini ovuştururken kıstığı gözleriyle bana baktı. "Eskiye döndü sen. İyi iyi. Neyseki bizim takımdansın."
Elimi tutup ayağa kalktığında İshak hocanın uyaran bakışları üzerimdeydi. "Kontrollü ol, Ulukan," dedi ciddiyetle. "Güzel oynuyorsun ama sınırı aşma."
Hatamı kabul ederek başımı eğdim. "Özür dilerim hocam."
Kontrollü oynamam gerektiğinin farkındaydım da içimdeki şey kontrol falan tanımıyordu. Yine de dişimi sıkıp antrenmanın geri kalanını daha dikkatli tamamladım; hamlelerimi sonunu düşünerek yaptım, hırsıma yenik düşmedim. Zihnimi en azından bir süre o düşüncelerden uzak tutmayı başardım.
Son düdükle birlikte tempo düştüğünde rahatlamam gerekiyordu belki ama olmadı.
Soyunma odasına doğru yürürken antrenman boyunca kaçmaya çalıştığım düşünceler yeniden zihnimi esir aldı. Terden üzerime yapışan forma beni iyiden iyiye bunalttığından soyunma odasına girer girmez formayı başımdan çıkarıp dolabımın önündeki sandalyeye bıraktım, havlumu omuzuma attım.
Aynı anda bir kol omuzuma dolandı.
"Kardeşim," dedi Alp. "Bugünkü gollerini bir yemekle kutlamaya ne dersin?"
"Başımdan git, Alp."
"Oooo," diye uzattı, etrafa bakarak. "Ben dedim, bu adamda bugün başka bir hırs vardı. Sorun ne?"
"Sorun falan yok," dedim ve dolabımın kapağını gereğinden sert bir şekilde kapattım. Havluyu omzuma atıp duş bölümüne yöneldim.
Alp pes etmedi, yanıma kadar geldi. "Magazin mi, kız meselesi mi?"
"Oğlum bela mısın sen? Sorun yok diyorum!"
Sırıttı. "Sophie mi yine?"
Gözlerimi kapatıp açtım. Sabır testi gibiydi. "Sophie konusunda benden daha çok ilgilisin."
Kaşlarını kaldırdı. "Kıskandın mı bro?" Otuz iki dişini birden gösterdi. "Merak etme, benim tarzım değil."
"Umurumda bile değil," dedim sessizce. "Cidden."
"Kim umurunda o zaman?" diye üsteledi. "Kesin başka biri var."
"Yok."
"Olmasını istiyorsun ama," dedi hiç düşünmeden. Gözlerimi kısarak ona baktım. "Kardeşim, ben bu işte master yaptım. Bir adamın neden bu kadar sinirli olduğunu çok net anlarım. Bu yüzde yüz kız meselesi."
Tam o sırada yanımızdan geçen Gökay lafa atlayarak "Kız meselesi mi?" diye bağırdı. "Hayırlı olsun abi, sevgili mi yaptın?"
Bir anda soyunma odası karıştı. "Ooooo!" sesleri yükseldi, alkışlar patladı.
Takımın üç kafadar oyuncusu Joseph, Lucas ve David ritmik bir şekilde, sanki tezahürat yapıyormuş gibi, "Congratulatiooons, Ulukan," diye bağırdı.
Dişlerimi sıktım, gözlerimi kapattım, bugün, buradan, biriyle kavga etmeden çıkarsam kariyerimde büyük bir yol katetmiş olacaktım. Sınanıyordum. Gerçekten öyleydi.
Üstelemedim, çünkü üstelersem daha da uzatacaklarını biliyordum. Onlar arkamdan hakkımda konuşmaya devam ederken ben duş bölümüne geçtim, kapıyı açtığımda Alp hâlâ yanımdaydı. "Ne peşimdesin oğlum?" dedim ters ters. "Duşa gireceğim."
"Reddedildin, değil mi?"
"Alp..." dedim sessizce. "Bak, şimdi sana kafa atarsam, tüm magazinlerin konusu biz oluruz, yapma kardeşim."
"Kesinlikle reddedildin."
"Lan daha açılmadım bile!"
Sırıttı. "Yani açılmayı düşündüğün biri var." Elini yumruk yapıp havada salladı. "Biliyordum." Kolunu duş kapısının pervazına yasladı. "Kim bu şanslı kız? Bak dostum, bilirsin. Ben bu işte ustayım. Eğer kızı bir hafta içinde sevgilin yapmak istersen, beni dinle."
"Eğer kızdan vazgeçecek olursam, tavsiyelerine uyacağıma şüphen olmasın," dedim ve elinin kapının arasında olmasını umursamadan duşa kabinin kapısını kapatım. İnleyerek elini geri çektiğinde kapıyı kilitledim.
"Kıza jest yap! Mesaj at, yürü! Arada anlık fotoğraf at, kızlar böyle şeylere düşer. Uzun zamandır görüşmüyorsanız mesela, fotoğrafını at. Kız ne bu şimdi diye sorarsa, özlemişsindir diye attım de."
Saçma tavsiyeleri kulaklarımda yer ederken onu daha fazla dinlemeden üzerimdekilerden kurtulup suyu açtım ve soğuk duşla kendime gelmeyi bekledim.
Giyinip hazırlandığımda birkaç kez telefonumu elime alıp Feza'ya mesaj atmayı düşündüm ama bunun aşırı bir hareket olacağının bilincindeydim. Uzun zaman sonra ilk defa, düşüncelerim beynimi kemiriyor gibi hissettim. Hayır, bir sonuca varamamak, elimin kolumun bağlı olması beni asabi bir insana dönüştürmüştü. Feza'yı kolundan tutup da kendime çekerek, o çiçekleri kim gönderdi diye sormamak için kendimi zor tuttum.
Kapalı otoparka indiğimde aklımda mahalleye gitmek vardı. Evime gidersem bugün böylece kapanacaktı ama mahalleye geçersem onu yeniden görme fırsatı doğardı. Bu ihtimal bile direksiyonu farklı bir yöne kırmam için yeterliydi.
Arabamın kapısını açtım, koltuğa oturdum; kontağı çevireceğim sıra karşımda kalan park yerindeki aracın farlarının yanmasıyla bakışlarım oraya kaydı. Feza'nın arabasıydı bu. Elinde o buket vardı, önce ön yolcu kapısına geçti, kapıyı açıp çiçeği ve çikolatayı dikkatle koltuğa bıraktı, ardından kapıyı kapattı. Arabasının önünden dolanıp sürücü koltuğuna geçti, kapıyı kapattı.
O çiçekler, eve götürecek kadar değerli miydi sahiden?
Eve mi gidiyordu? Yoksa çiçeği gönderen kişiyle mi buluşacaktı?
Arabasının farları yanıp çalıştığında ben de onunla aynı anda aracımı çalıştırdım. O sürmeye başladığında ben de sürecektim ki birden kendime gelip "Saçmalama," dedim. "Takip mi edeceksin kızı?"
Bu etik değildi.
Hiç değildi.
Onun hayatında bir gölge değildim. Onun hayatında olmak istediğim şey de gölge olmak değildi. Takip etmek neydi? Hırsla başımı iki yana salladım. Gaza asıldım ve arabamı, tekerleklere çığlık attırarak park alanından çıkardım. Mahalleye gitmekten vazgeçtim. Kendi evime gidecektim. Kendime gelmem gerekiyordu.
Yola çıktığımda kırmızı ışık yanınca durdum. Camı açtım, dirseğimi camın pervazına koydum. Havalar hafiften ılımaya başlamıştı, rüzgarı tenimde hissetmek bir nebze iyi geldi. Işığın yeşile dönmesini beklerken parmak uçlarımla camda ritim tutuyordum, bu ışık hep bu kadar uzun sürüyor muydu yoksa içimdeki öfke beni sabırsız bir adama mı çevirmişti emin olamadım.
Sağ tarafıma bir araç yanaştığında göz ucuyla sağıma baktım ve yanaşanın yine, yeniden, ayarlarımla oynamak ister gibi Feza'nın aracının olduğunu gördüm. İki camı da sıkı sıkıya kapalıydı. Fakat açtığı yabancı hareketli müziğin sesi dışarıya az da olsa yansıyordu. Gözleri ışıklara odaklıydı, başını, aheste hareketlerle sallarken kaldırdığı sol elini havada gelişi güzel sallıyordu.
Ne kadar güzel bir manzara sunduğundan habersizdi duruşu. Az önce, ışıkların süresinin uzunluğundan şikayet ederken şimdi biraz daha uzamasını istemiştim. Fakat yeşil yandığında hiç beklemeden arabayı sürdü ve ben arkasından bakakaldım. Arkamdaki arabalar korna çaldığında elimi sinirli bir şekilde camdan uzattım ve yoluma devam ettim.
Sağa döneceğim kavşağa yaklaşırken onun da sağa sinyal verdiğini görünce kaşlarım çatıldı. Mahalleye gitmiyordu, yönlerimizin aynı olması tuhaftı.
Ona yol verdim ve önüme geçmesine müsaade ettim.
Ben sola dönecektim o da sola döndü, ben düz gidecektim, o da düz gitti, ben yokuş çıkacaktım, o da yokuş çıktı.
Yol, onu benim oturduğum siteye götürdüğünde işler benim açımdan iyiden iyiye garip bir hal aldı.
Başka bir yöne devam edeceğini düşündüm ama sitenin misafir giriş bariyerlerinde durduğunda ayaklarım frende kilitlendi. Kartı okutamadım. Arkamdan gelen arabanın korna sesiyle irkildim ama umurumda olmadı. Feza'nın arabası güvenliğin yanından geçip yavaşça içeri süzüldü.
Takımın, Vuko'nun da aralarında bulunduğu birçok futbolcusu tesise olan yakınlığından ötürü burada oturuyordu. Feza'ya çiçekleri gönderen, Feza'nın buraya gelmesine sebep olan... Vuko olabilir miydi?
Boğazım kurudu. Başımı iki yana salladım. Saçmalıyordum.
Kartımı okutup siteye girdiğimde, gözlerimle arabasını takip ettim. Artık saçma sapan düşünme işine bir son verecektim. Bu olayı, düşünce gücüyle çözemezdim. Arabanın hızını artırdım, Feza'nın arabasını gözden kaçırmadan ona yaklaştım. Park çizgilerine geldiğinde beklemeden, aracımı tam onun yanına park ettim. Emniyet kemerimi çıkardım, onunla aynı anda arabadan indim.
Arabamın kapısını kapatmadan ona döndüğümde, onun elleri kapatmak üzere olduğu kapıda dona kaldı. Beni görmek onu afallatmıştı. Gözlerini kıstı, kaşlarını çattı ve yalnızca "Dağhan?" dedi, neden burada olduğumu sorgularcasına.
Derin bir nefes aldım ve gözlerimi gözlerinden ayırmadan sabahtan beri aklımda dönüp duran o şeyi sordum. "O çiçekleri sana kim gönderdi ve senin burada ne işin var, Feza?"
Bölüm Sonu!
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Bu bölümde en sevdiğiniz/sevmediğiniz olay ne oldu?
Gelecek bölümde neler olacak sizce?
Aralarındaki ilişki biraz daha belirginleşecek hehe.
Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun!💛💙