Merhaba!
Lütfen, yorum yapmayı ihmal etmeyin, merakla bekliyorum düşümcelerinizi okumayı.
Keyifli okumalar canlarım!💛
Bölüm Şarkısı: Vacations - Young
Bölüm On Dört 💙 Akıl Devre Dışı Kalır
Hayatımın en yoğun ama aynı zamanda en romantik zamanlarını yaşıyordum. Dağhan'la ilgili aldığım kararların hiçbirini uygulayamıyor, ona kapılmaya engel olamıyordum ve galiba, artık engel olmak da istemiyordum. Geçtiğimiz haftada şampiyonlar ligi ön elemeleri maçı için Rotterdam'a gitmiştik. Ön elemelerin ilk iki maçı Feyenoord'laydı, Rotterdam'da oynanan maç berabere bitmişti, Dağhan oyunda hiç süre almamıştı, İshak hoca, onu daha risksiz maçlarda oynatıyordu şimdilik. Kadıköy'deki maçıysa 2-1 biz almıştık, dolayısıyla play-offlarda Athletic Bilbao'yla oynayacak takım biz olmuştuk.
Rakibimiz oldukça güçlüydü bu nedenle hem taraftarlar hem futbolcular, yönetim, herkes gergindi. Öte yandan Lig'de bu haftaki rakibimiz Göztepe'ydi ve bu da odaklanılması gereken bir maçtı. Taraftarın, iki senedir kıl payı kaçan şampiyonluktan sonra kaybetmeye sabrı yoktu, Fenerbahçe için her maç ölüm kalım maçı gibiydi artık.
Rotterdam maçı takımı zorladığı için İshak Hoca, bugünü aktif dinlenme günü ilan etmişti, sabah hafif bir antrenman yapılmış, öğleden sonrasını boş bırakmıştı. Gerçekten, sanki maçları ben oynuyorum gibi yorulmuştum, stres insanı beter hale getiriyordu. Sandalyemde otururken, başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım.
Eve gitmeye bile takatim yoktu, bazen, izin günleri belli olan, başka bir yerde çalışmayı düşünmüyor değildim. Yani, bu düşünce çok nadir zihnime geliyor çok oyalanmadan da gidiyordu.
Telefonumun mesaj sesi kulaklarımı doldurduğunda irkilerek gözlerimi açtım. Kirpiklerimi kırpıştırıp masanın üzerindeki telefonumu aldım ve bildirimlere baktım. Mesajı gönderen Dağhan'dı.
D.U:
Bugün ne yapacaksın?
Bir anda uykum kaçtı, dudaklarıma sersem bir gülümseme yerleşti.
Feza:
Uyumayı planlıyorum.
Sen?
D.U:
Seninle vakit geçirmeyi planlıyorum.
:)
Sözünü hâlâ yerine getirmedin.
Bugün, akşamını bana ayırman için güzel bir gün.
Feza:
Yorgun değil misin?
Sözümü unutmadım ama daha iyi olduğun bir gün çıkarız diye düşündüm.
D.U:
Yanımda olduğun zaman günüm daha iyi oluyor, Feza.
Bir mesaj üst üste kaç kez okunabilirdi? Ben mu mesajı üst üste en az on kez okudum. Yani, suratımın şu anki halini gören herkes, sevgilimle konuştuğumu sanardı. Dağhan'la sevgili değildik belki ama arkadaş hiç değildik.
D.U:
Ayrıca yorgun değilim, ben bireysel antrenmanıma devam ediyorum.
Maç kadrosunda değildim, biliyorsun.
Feza:
Çok istikrarlısın, yakın zamanda, o kadroda yeniden daima olacağına eminim.
Akşam yemeği konusuna gelirsek...
Aslında biraz, endişeleniyorum.
Magazine yakalanma durumundan dolayı.
Bugün Derya yine yanıma gelip, laf arasında Dağhan'ın ailesiyle yan yana oturduğumu gördüğünü, önceden bir tanışıklığımızın olup olmadığını sormuştu. Kızın gözü sürekli üzerimdeydi, paranoyak olmuştum.
D.U:
Endişeni anlıyorum.
Ve bunu düşünerek yer ayırttım.
Sen sadece, akşam ne giyeceğini düşün.
Yer ayırttım mı yazmıştı? Mesajını tekrar okudum, sahiden öyleydi.
Neyi düşünüyordum ki?
Kabul etmemem için hiçbir sebep yoktu. Zaten kalbim, reddetmeme izin vermezdi.
Feza:
Peki.
:)
D.U:
Saat 19.30'da seni alırım.
:)
Kalbim göğsüme sığmıyordu. Her anlamda ateşle oynadığımın farkındaydım ama ateş, hiç bu kadar yanılası gelmemişti.
💛
Eve geldiğimde yapmak istediğim ilk şey, Buğlem'e tüm bu olanlardan bahsetmekti. Artık Dağhan'la konuştuğumuzu biliyordu, aramızdaki belli belirsiz ilişkinin ilk tanıklarındandı. Çocukluğumuzdan beri öyleydi.
İçimde büyüyen heyecanımla anahtarımı kilide yerleştirip kapıyı açtım. Tam, anneme seslenecekken muhabbet seslerini işitince duraksadım. Kapıyı yavaşça kapattım, ayakkabılarımı çıkarmadan, koridorda birkaç saniye öylece kaldım. Salondan gelen kahkahalar, çay kaşıklarının tiz şıngırtısı ve annemin neşeli sesi evde misafir olduğunu ele veriyordu. Gün sırasının bizde olduğunu hatırladım sonra, yoğunluktan unutmuştum.
Ceketimi askıya asıp sessiz adımlarla salona ilerledim. Kapının eşiğinden baktığımda annemi ve yıllardır değişmeyen gün arkadaşlarını, yemek masasının etrafında oturup muhabbet ederlerken gördüm. Masanın üzerinde yarısı yenmiş çörekler, sarmalar, salatalar, üzerinden buharların tüttüğü çay bardakları iştah kabartıyordu.
"Afiyet olsun kızlar, muhabbet koyu galiba," diye seslendiğimde tüm bakışlar bana ilişmiş, ilgi odağı olmuştum. Bana arkası dönük oturan Lale Teyze'yi görünce nefesimi tuttum, onun da tekrar günlere dahil olduğunu unutmuştum.
Hep bir ağızdan hoş geldinler yükselirken Füsun teyzem gülerek "Kaynanan seviyormuş Feza," dedi. "Gel, biz de yeni oturmuştuk."
Aslında yapmak istediğim tek şey odama gidip biraz dinlenip akşam yemeği için hazırlanmaktı ama onlarla hiç oturmadan odama geçersem ayıp olurdu.
"Üzerimi değiştirip geliyorum," diyerek yanlarından ayrıldığımda onlar muhabbetlerine kaldıkları yerden devam etti. Odama geçtiğimde kapımı kapatıp sırtımı kapıya yasladım, birkaç saniye nefes alıp verdim. Çantamdan telefonumu çıkarıp WhatsApp'a girdim, Buğlem'in profilini açtım.
Feza:
Arkadaşın bugün, sanırım...
İlk gerçek date'ine çıkıyor.
İçimde tutamadığım heyecanı onunla paylaşınca bir nebze rahatladım ve şimdilik internetimi kapattım. Meraktan delireceğini, arayacağını biliyordum. Ama biraz beklemeliydi.
Odamda çok oyalanmadan üstümü değiştirdim. Yeniden salona geçtiğimde, bu defa muhabbetlerini bölmediler. Boş sandalyeyi çekip oturduğumda tabağıma bir kaşık yoğurtlu salata almak için uzandım.
Yani, akşamdan evvel bir şeyler yemem iyi olabilirdi, çok aç gidersem çekinir yiyemezdim, daha aç kalırdım. Aç kalınca doğru düzgün odaklanamıyordum.
Nejla Teyze mutfak kapısından çıkıp yanımıza doğru geldiğinde teyzem "Eee Nejla hanım?" dedi alttan alttan gülerek. "Ne istiyormuş sizin Haluk Bey?" Diğer kadınlara baktı. "Kız adam ellisinden sonra bey oldu ya!"
Hep bir ağızdan güldüklerinde ben de kaçamak tebessüm ettim.
Serpil abla "E kocası iş için şehir dışına gittikçe ilişkilerine heyecan geldi," diye açıkladı. "Siz Nejla'da ne cevherler var bilseniz. Kocası her geldiğinde..."
Sandalyesine oturan Nejla teyze öksürerek araya girdi. "Serpil... Canım, lütfen. Gençler var aramızda."
"E Nejla teyze, sen fırında Dağhan'a Feza küçüklükten beri sana sırılsıklam aşıktı, demeyi biliyorsun ama. Konu sen olunca mı gençler olduğu aklına geldi," demek istesem de, diyemedim elbette.
"Aman canım," dedi Nilüfer abla. "Şimdiki gençler o işleri senden benden iyi biliyor. Değil mi kız Feza?"
Füsun teyzem lafı bana vermeden derin bir iç çekti. "Nerede..." dedi uzatarak. "Anam bizim Feza'nın daha sevgilisi bile olmadı. Varsa yoksa Da-"
"Teyze!" diye araya girdim, sesim düşündüğümden daha yüksek çıkmıştı. Aramızda Lale teyzenin de bulunduğunu unutuyordu! "Ya konu niye bana geldi acaba? Ben gününüze dahil değilim, şu an aranızdaki NPC'yim."
Aynı anda senkronize olmuş gibi "Nesin?" dediler.
Dayanamayıp güldüm.
"NPC," dedim. "Oyunlarda arka planda duran, konuşmayan, hikayeye etkisi olmayan karakterler. Hani GTA'da yolda yürüyenler var ya mesela..." dediğimde hâlâ bana hiçbir şey anlamamış gibi bakıyorlardı. Saçmalıyordum, kadınlar ne bilsindi GTA'yı. "Etkisiz elemanım işte ya, konuk oyuncuyum!"
Serpil abla kahkahasını tutamadı. "Ay bu gençler de alem vallahi. Bunların dilinden anlamak zor. NPC'ymiş."
Diğerlerinin aksine daha normal bir gülümseme ve anlayışlı bir ifadeyle beni izleyen Lale teyzeye baktım, konuyu değiştirmek için "Lina nerede, onu neden getirmedin Lale teyze?" dedim.
Gerçekten gözüm onu aramıştı.
"Okulda canım, sonrasında yüzme kursu var bugün. Daha geç geliyor."
Anlıyorum dercesine başımı salladım. "Keşke olsaydı, ne tatlı bir çocuk, maşallah."
"Gerçekten, kızı çok güzel, oğlu da çok yakışıklı," diyerek araya girdi Nilüfer Teyze. "Kız Lale, senin oğlan ne yapıyor? Yok mu şöyle güzeller güzeli manken bir gelin adayı?"
Sorusuyla annemin bakışları beni buldu, üzüleceğimi düşünmüştü muhtemelen bu soruya.
"Ay evet," dedi Nejla teyze de. "Bir ara magazinlerde görünüyordu sanki. Sonrası gelmedi. Hayatında biri mi var? Vardır gerçi, bırakırlar mı o çocuğu?"
Valla bırakmışlar Nejla teyze, ben de şaşkınım.
Lale teyze omuzlarını kaldırıp indirdi. "Dağhan benimle paylaşmaz ilişki durumunu, sevmez öyle şeyleri konuşmayı. Hiç bilmiyorum. Ama şu an tek ilgilendiği şey futbol, sanıyorum bir süre uzak durur aşk meşk işlerinden."
"En iyisi," dedi Nilüfer abla.
Bense konu beni hiç alakadar etmiyormuş gibi tabağımdakileri yemeyi sürdürdüm. Bir süre sonra konu mahallede kim ne yapmış, nereye gitmiş, Instagram'da kime laf atmışa dönünce, müsaade isteyerek kalktım ve odama gittim.
Kapımı kapatar kapatmaz içeriden gelen sesler kesildi, kendimi sırtüstü yatağa bırakıp telefonumu elime aldığımda Buğlem'in yirmi iki mesaj attığını ve üç kez görüntülü aradığını gördüm. Onu daha fazla merakta bırakmamak için arama tuşuna tıkladım, ben daha yastığımı düzeltip sırtımı yatak başlığına yaslayacakken telefon açıldı.
Buğlem, tabağındaki noodle eriştesini çekerken dudağının kenarına takılan erişteye aldırış etmeden ekrandan bana baktı ve "Sen neredesin!" diye sordu. "Ortaya bir laf attın ve çekildin kenara! Çatladım meraktan, dökül çabuk."
Güldüm. Elimi kaldırıp sağ dudağımın altına götürüp siler gibi yaptım. "Önce şu ağzını temizle."
Lokmasını yuttuktan sonra ekrandan kendine baktı, diliyle kenarda kalan erişteyi ağzına çekti. Büyük boy bardağı kaldırıp kıvrımlı pipetiyle birkaç yudum kola içtikten sonra "Eee," dedi. "Göz zevkine hitap ettiğime göre, anlat artık."
"Maçtan sonra, bana yemeğe çıkma teklifi ettiğini biliyorsun. Bugün, tekrar konusunu açtı."
"Yüz yüze mi?"
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Ortak alanlarda onunla bırak konuşmayı, göz teması kurmamaya dahi özen gösteriyorum. Mesaj attı."
"Ne yazdı? Ekran görüntüsü at, merak ediyorum!"
"Atmam," dedim gülerek. "Önce hal hatır sordu, sonra da bu akşamını bana ayırmanı istiyorum dedi işte."
Gözlerini kocaman açtı. "Akşamını?" Çatalına doladığı noodleı hüpleterek ağzına çektikten sonra hızlıca çiğneyip yuttu. "Yani bu, tüm akşamı, hatta geceyi birlikte geçireceksiniz anlamına mı geliyor?"
"Saçmalama Buğlem," dedim ciddileşerek. "Yemekten bahsediyor işte."
Sinsi sinsi güldü. "Ben o kadar emin olmazdım."
İçerideki misafirleri hatırlayarak sesimi biraz daha kıstım. "Sadece yemek," diye hatırladım. "Henüz... Aramızdaki ilişkiye ne ad verilebilir bilmiyorum ama... Ne yaşıyorsak, başlarındayız."
"Flört tatlım," diye bilgilendirdi beni. "Gizli saklı flört ediyorsunuz siz. Çok ateşli!"
"Evet," diye onayladım onu. "Flört, değil mi? Normal bir arkadaş buluşması değil bu."
"Salak olma Feza, sen liseyi üniversiteyi birincilikle bitirdin." Bardağındaki kolayı tazeledi. "Flört tabii. Birbirinizi tanıyor, yakınlaşıyorsunuz. Emin ol, sadece arkadaşın olan bir adam bu kadar yoğunluğun arasında seninle yemeğe çıkmazdı."
Gülümseyerek alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. "Ne giyeceğim?"
"Nereye gideceğinizi söyledi mi?"
Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Magazine yakalanmayacağımız bir yer olduğunu biliyorum sadece."
"Hım..." diye mırıldandı. "Bir düşünelim. Sokak arasında bir dürümcüye gitmeyeceğiniz kesin, şık bir mekanda yer ayırtmıştır diye düşünüyorum. Ne fazla düşünmüş kadar şık, ne de hiç düşünmemiş kadar özensiz olmalısın. İşim olmasaydı yanına gelirdim, birlikte seçerdik. Elimizde neler var?"
"Bekle," deyip telefonumu yastığın üzerine, dolabımı gösterecek şekilde konumlandırdım. Ayaklarımı yataktan sarkıtıp ayağa kalktım, dolabıma ilerleyip kapağını açtım. Birkaç kıyafeti elimle şöylece geçiştirdikten sonra, üzerinde minik çiçekleri olan, ayaklarıma kadar uzanan, ince askılı elbiseyi çekiştirip çıkardım, Buğlem'e doğru tuttum. "Çok mu yazlık?"
Yüzünü buruşturdu. "Pikniğe gitseydiniz olurdu. Mangallık elbise."
Ona ters ters bakarak, "Piknik kültürümüz de bayağı genişmiş," dedim Emir Sarrafoğlu edasıyla.
Kahkaha attığında güldüm. Yeniden dolabıma yönelip saten kumaşlı, krem rengi bir elbise çıkardım. "Ya bu?"
"İlk buluşmaya gelinlikle gelen kız kombini."
Sesli güldüm. Haklıydı. Etiketi üzerinde duran gömleğimi çıkardım. "Pantolon gömlek kombini mi yapsam?"
"Of, iş yemeğine mi gidiyorsun Feza! Askısından çıkarmadan geri bırak o gömleği."
Birkaç elbise, etek, bluz daha gösterdiysem de Buğlem, hepsine bir kulp bulup beni soğuttu.Dolabımda bu kadar giymeyeceğim, gereksiz kıyafet bulunduğunu ben de bilmiyordum. En kısa zamanda giydiklerimi ve giymediklerimi ayırmalıydım.
Dolabımı baştan sona karıştırdım, sonunda geçen son baharda aldığım, yalnızca bir kez giydiğim kahverengi elbiseyi gördüğümde altın bulmuş gibi oldum. Bu elbiseyi unutmuştum, üzerimde gören herkes de bana yakıştırmıştı. Askıdan çıkardım, şöyle bir tutup baktım.
Boyu, dizimin bir karış üzerindeydi. Işığın altında rengi çikolata tonunda görünüyordu. Kumaşı inceydi ama tok bir dokusu vardı. Kolsuz modeldi, üst kısmı sade ve zarifti. Belimi saran kumaşı bel kıvrımımı belirginleştiriyor, kalçaya doğru yumuşak bir geçiş yapıyordu. Yan taraflarında elbiseye hareket ve zarif bir hacim veren hafif drapeler vardı.
Elbiseyi tutup aynadan kendime baktım, ardından Buğlem'e döndüm.
"Buna ne dersin?"
Baş ve işaret parmağıyla yuvarlak oluşturup onay işareti verdi. "On üzerinden on! Kahverengi ince opak çorapla harika olur."
"Bence de," diye onayladım onu. Oda savaş alanına çevrilmişti ama en azından kıyafet işini halletmiştim. Elbiseyi yatağa bıraktığım diğer kıyafetlerimin üstüne yerleştirdim, ardından yatağın daralan, boş kısmına oturup telefonumu elime aldım. "Yardımın için sağ ol aşk."
Kaseyi yukarı kaldırıp noodleından arta kalan suyu birkaç yudum içti. Diliyle dudaklarını temizledikten sonra "Her zaman bebeğim," dedi. "Gelişmelerden haberdar et." Öpücük attı.
"Ederim..." Bardağını yeniden kolayla doldururken daha fazla sessiz kalamadım. "Bu kadar sık kola içme. Dişlerin sararıyor, üzerinde fırçalamayla geçmeyen lekeler oluşabilir, ayrıca mide için zararı da büyük; gastrite yol açabilir, kontrolsüz kilo alımı ve ödem de cabası."
"Tamam anne..." dedi ve bana el sallayarak telefonu yüzüme kapattı.
Deli kız.
Odamı yeniden sessizlik esir aldığında, yüzümdeki hülyalı gülümsemeyle başımı sağıma çevirip yatağın üzerindeki kıyafetlerime ardından seçtiğim elbiseye baktım. Ben... Bu anı daha önce rüyalarımda görmüştüm. Hani böyle uyandığınızda, gerçek olmamasıyla yüzleştiğiniz, uyanmanın acı verdiği rüyalar olur ya, hep öyleydi benim Dağhanlı rüyalarım. Şimdi, gerçeğine adım atıyor olmak, inanılmaz geliyor, kalbim göğsüme sığmıyordu.
Hazırlanmadan önce aynada kaş ve bıyık kontrolü yaptım, kaş çevremde beni rahatsız eden birkaç uzamış tüyü aldım, her gün dışarı çıktığım için zaten sürekli aldığımdan beni rahatsız eden bir görüntü yoktu. Duşa girdim, çıktığımda saat altıydı. Saç maşamı ısınması için açtım, o sırada saçlarımı kremleyip kuruttum.
Makyaj çantamı açtım, nemlendirdiğim yüzüme hafif yapılı bir fondöten uyguladım. Allıktan sonra elmacık kemiklerimin altına çok az bronzer geçim, yüz hatlarım biraz daha belirginleşti. Aydınlatıcıyı abartmadım, yalnızca ışık vurduğunda fark edilecek kadar şakaklarıma ve burnumun ucuna sürdüm.
Sıcak kahve tonunda bir farı göz kapaklarıma dağıttım, bakışlarımı derinleştiren bir gölge oluşturdum. İncecik bir eyeliner çekip, çok küçük ama keskin bir kuyrukla bitirdim. Kirpiklerimi maskarayla uzatıp belirginleştirdim.
Nude ama hafif pembe alt tonlu bir dudak kalemiyle dudaklarımı çerçeveledikten sonra aynı tonlarda bir rujla üzerinden geçtim, en sonunda parlatıcımı sürdüm.
Vakit kaybetmeden saçlarımı ortadan ayırdım, iri ve yumuşak dalgalar yaptım, sonra tarakla yaptığım dalgaları açtım, perçemlerime de aynı işlemi uyguladım, toka takmadım.
Önce kahverengi ince opak çoraplarımı giyindim ardından yatağın üzerindeki elbisemi alıp büyük bir dikkatle üzerime geçirdim. Elbise tenime oturduğu an aynadaki yansımamla göz göze geldim. Güzel olduğumu düşünüyordum. Ayakkabı olarak siyah, kısa topuklu stilettolarımı giyindim, parfümümü sıktıktan sonra siyah, ince ceketimi kolarımdan geçirip saçlarımı ceketin altından çıkardım. Şık çantamı tek omuzuma astıktan sonra, komodinin üzerinde duran, kamufle olmak için kullanacağım siyah kep şapkamı alıp odamdan çıktım.
Ve tam o sırada, odamın önünden, elinde gün yemeklerinin bulunduğu yiyeceklerle tolu tabağıyla geçen abimle karşı karşıya kaldım. Beni görünce kahverengi gözleri kocaman açıldı, şöyle bir baştan ayağa süzdü, ardından tek kaşını kaldırarak "Hayırdır?" diye sordu. "Nereye böyle?"
Yalan söylemekten hiç hazzetmez, beceremezdim ve şu sıralar sürekli yalan söylemekle sınanıyordum.
Bir şey söylemeden önce ağzımı kapatıp açtım, başımı sağ omuzuma eğdim. Mantıklı bir yalan düşünürken ilk aklıma gelen Buğlem olunca "Buğlem," dedim.
Abim gözlerini kıstı. "Eee?"
"Ne ee?" diye çıkıştım. "Buğlem'le yemeğe çıkıyoruz abi."
Elindeki tabakla beni işaret etti. "Bu kılıkla mı?"
"Beğenemedin mi?" dedim. "Sen niye taktın şu sıra benim giyimime kuşamıma ya?" Hızlıca sağından geçerek onu arkamda bıraktım. "Sanki bana Kemal Doğulu. Bir moda programına CV ver istersen."
"Ha ha," diye yapay bir şekilde güldü. "Ne kadar komik bir kız kardeşe sahibim." Gözlerini kapatıp açtı. "Nereye gidiyorsunuz?"
"Yemeğe. Gelecek misin?"
Suratını tiksinir gibi buruşturdu. "Hiç çekilmezsiniz biliyor musun, kalsın."
"Sanki biz seni çekmeye bayılıyoruz da," dedim. Ardından anneme seslendim. "Anne, ben çıkıyorum!"
"Geç kalma," dedi abim.
Yeniden ona baktım. "Niye, on birden sonra yurdun kapıları mı kapanıyor?"
"Kapıda kalırsın Feza," dediğinde he he der gibi başımı salladım. Sıradan atışmalarımızdı, çok görmemeliydi.
Annem, mutfaktan çıkıp elini önlüğüne kurularken "Nereye?" diye sordu.
"Buğlem'le yemeğe gidiyormuş hanımefendi." Yanıtını veren abim oldu.
"İyi," dedi annem. "Çok yoruldun şu sıralar, iyi gelir. İyi eğlenceler yavrum."
"Teşekkür ederim İnci sultan," dedim ve abimin gözüne baka baka annemin yanağına bir öpücük kondurdum.
Evden biraz uzaklaşınca şapkayı saçımın bozulmamasına özen göstererek başıma geçirdim, Rayban'ın klasik modeli olan siyah gözlüğümü de taktıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirip, Dağhan'ın beni bekleyeceği yere doğru ilerledim.
İki sokak arkadaki, eskiden mahallenin erkek çocuklarının futbol oynadığı ancak şimdi yerine yapılacak site nedeniyle inşaat alanı olarak çevrilen top sahasının kenarında bekleyen siyah Audi'yi hemen tanıdım. Biraz daha ilerleyince Dağhan'ın arabanın kaputun sağ tarafına kalçasını yaslamış bir şekilde beklediğini gördüm.
Üzerinde, bol kesim toprak tonlarında bir gömlek vardı, altınaysa siyah pantolon giyinmiş, gömleğinin uçlarını gevşek bir şekilde pantolonunun içine vermişti. Siyah kemerin sardığı belinin üst kısımlarında kalan sırt kasları, kendini belli ediyordu.
Yüreğim, en az adımlarım kadar hızlandı. Henüz yüzünü görmeden böyleysem, ellerim titremeden nasıl duracak, sesim titremeden nasıl konuşacaktım bilmiyordum.
Yanına ulaştığımda usulca "Merhaba," dedim.
Başını çevirip bana baktığında zaman bir anlığına yavaşladı sanki. Her baktığımda içinde kaybolmak istediğim yeşil gözleri gözlerimle buluştuğunda karnımdaki kelebekler kendini yeniden hatırlattı.
Saçlarını özenle tarayıp sağa yatırmıştı, yanakları yeni traş olmuş kadar pürüzsüz görünüyordu.
Kalın dudakları gelişi güzel hareketlendi, gözleri önce yüzümde, sonra kıyafetimde sonra tekrar yüzümde gezindi. "Merhaba."
Bakışları şapkama ve gözlüğüme takılınca açıklama gereksinimi hissederek "Herhangi bir magazin ihtimaline karşılık," dedim.
Gülümsedi.
"Yemek boyunca böyle durmayacaksın umarım, Feza."
"Yok," dedim gülerek. "Çıkarırım birazdan."
"Çok korktum."
"Neden?"
"Rahat rahat gözlerine bakamayacağım diye."
Kelebekler değil, kelebek ordusu vardı artık karnımda.
Dudaklarıma yerleşen tebessüm, onun dudaklarına da bulaştı. Daha ilk andan, konuşmak benim açımdan çok zordu. Ondan böyle şeyler duyunca, ne cevap vereceğimi bilemiyordum.
Elimi kaldırıp saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken bakışlarımı ondan kaçırdım. "Çok bekletmedim umarım."
"Her saniyesine değerdi."
Yanıtını verince içimden allık sürmesem de olurmuş dedim, şu an yanaklarımın domatesten daha kırmızı olduğuna emindim.
"Teşekkür ederim," dedim, evet, gerçekten bunu söyledim. Dünyanın en aptal yanıtı olabilirdi ama yaptım maalesef. Konuşma dersi almam gerekiyordu, ya da açıp birkaç ilişki uzmanının nerede nasıl konuşulur videolarını izlemeliydim.
"Rica ederim," dedi gülerek, yanıtım onun da komiğine gitmiş olmalıydı. Başıyla arabayı işaret etti. "Geçelim mi?"
"Olur."
Kapıyı açmak için arabanın diğer tarafına yürürken rüzgâr parfümünün kokusunu solumamı sağladı. Yine o denizimsi, ferahlatıcı koku bir süreliğine nefesimi şenlendirdi, bazen başımı göğsüne yaslayıp dakikalarca onu solumak istiyordum, onu solurken uyuya kalmak.
Düşüncelerim, haddini aşıyordu doğrusu.
Kapıyı açıp bana baktığımda zihnimde kendisiyle ilgili düşündüğüm birkaç romantik sahneyi kovalayıp gülümsedim ve elbisemin eteğine dikkat ederek nazikçe oturdum. Dağhan, kapıyı yavaşça kapattıktan sonra arabanın önünden dolanıp sürücü koltuğuna geçti.
Emniyet kemerimi taktığımda arabayı çalıştırdı.
Radyoda Vacations'un Youngs şarkısı çalıyordu sessiz bir şekilde. Yola çıktığımız ilk an, ikimiz de ne söyleyeceğimizi bilemiyor gibiydik, bir süre konuşmadan yolu izledik. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirmiştim, gergindim ve henüz bu dağılmış değildi.
"İçerisi sıcak mı?" Sorusuyla bakışlarımı camdan ayırıp Dağhan'a baktım.
"Yok," dedim. "İyi bence."
Başını ağır ağır salladı. "Ben sıcakladım herhalde," deyip camını içerisi görünmeyecek kadar az açtı.
O da gergindi.
"Şarkı? Beğenmediysen değiştirebilirsin. Ben araba kullanırken bir şeyler dinlemeyi seviyorum, ama sen sevmiyorsan kapata da bilirisin."
"Şarkı da iyi," dedim. "Denk geldikçe dinlerim bu şarkıyı. Pek senin tarzın değil ama."
Gülümsedi. "Neymiş benim tarzım?"
Dudaklarımı büktüm. "Belki daha çok Türkçe pop. Ya da Cem Karaca falan. Eski şarkılar."
"Bak sen," derken göz ucuyla bana baktı. "Sıkı bir takipçimle yemeğe çıktığımı bilmiyordum."
Gözlerimi kaçırdım. "Müzik zevkini bilmeyen yoktur, bence. Spor salonundaki futbolcuları illallah ettiriyorsun bazen." Duygusal pop müzik şarkılar açtırdığında özellikle.
Başını geriye atarak güldü. Sıkı bir stalker olduğum anlaşılmasın diye konuyu değiştirmeyi seçtim. "Nereye gittiğimizi öğrenebilir miyim artık?"
"Beylikdüzü," deyince kaşlarımı çattım. Yani, çok yer duymayı bekliyordum da Beylikdüzü bunların arasında değildi.
"Beylikdüzü mü?"
"Evet," derken göz ucuyla bana baktı. "Kıyı Marina'da harika bir restoran biliyorum. Yemekleri lezzetli, Kadıköy'e daha doğrusu İstanbul'a uzaklığı düşünülünce, tanıdık birini görmemiz imkansız. Magazinlerin uğrak bir yeri de değil. Rahat bir akşam geçirebiliriz."
Mantıklı bir tercihti, bizim camiadan birilerinin akşam yemeği için Beylikdüzü'ne gitmesi imkansızdı. Yol biraz uzun sürebilirdi ama galiba rahat takılabileceğimiz tek yer de orasıydı.
"İyi düşünmüşsün," dedim yalnızca.
Işıklara geldiğimizde durdu, başını bana çevirdi ve "Onları..." dedi. "Ne zaman çıkaracaksın?"
Şapkamdan ve gözlüğümden bahsettiğini anlayarak "Ay, unutmuşum," dedim hemen.
Gözlüğümü çıkardım ve dünyayı daha aydınlık görebildim.Onu çantama koyduktan sonra şapkamı da çıkardım ve başımı sallayarak yüzüme gelen saçlarımı elimle düzeltip kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Rahatladım."
Gözleri yüzümde gezinirken yüzünde etkileyici bir gülümseme belirdi. "Ben de," deyince midem aşkla kasıldı. Gözlerini kıstı, işaret parmağını yukarı kaldırıp kaş ortamın hemen aşağısında kalan burun kemiğini, gözlüğün oturduğu gösterdi. "Şurası..."
Kaşlarımı çattım. "Bir şey mi var?"
Elimle dokundum ama bir şey hissedemedim.
Ansızın elini uzatıp çenemi tuttuğunda anlık bir şok yaşadım. Parmaklarının sıcaklığı tenime değdiği anda kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu. Refleksle nefesimi tuttum, büyüyen gözlerimle onun yüzüne kilitlendim. Bu kadar yakından bakınca kirpiklerinin gölgesini, çenesindeki yeni oluşmuş ufak, kırmızı çiziği seçebildim.
Baş parmağı nazikçe burun kemiğimin üzerine dokunduğunda içimde kıvılcımlar çaktı. Omuzlarımdan aşağı doğru ince bir ürperti yayıldı.
"Sanırım..." dedi sessizce. "Krem bulaşmış."
Fondöten iz yapmış olmalıydı.
Öyle yakındık ki sersemleştim. İzi sildi silmesine ama ne o elini geri çekiyor ne de ben çekmesini istiyordum. Baş parmağı burnumun üzerinden yanağıma kayınca kibrit çubuğu barutun üzerinde kaydı sanki.
Anın heyecanıyla, ne yapmam gerektiğini bilemeden dudaklarım aralandı ama tek kelime edemedim.
Tam o sırada arkamızdaki arabanın sabırsız kornasıyla o büyü bozuldu.
Işık yeşile dönmüştü.
Dağhan, elini yanağımdan çekti. Parmaklarının sıcaklığı yok olunca yanaklarımın buz kestiğini hissettim. Başını önüne çevirip direksiyona odaklandı, ben de yola döndüm fakat elimi kaldırıp yanağıma, tam dokunduğu yere dokunmamak için kendimi zor tutuyordum.
Arabadaki sessizlik birkaç saniye daha üzerimize çöktü. Ben camdan dışarı bakıyormuş gibi yaptım, o yola odaklandı ama ikimizin de az önceki beklenmedik yakınlığın etkisinde olduğumuz belliydi.
Yolun kalanında biraz havadan sudan konuştuk. Arada bir müzik çaldı, sevdiğim bir şarkı çıktığında Dağhan, hoşuma gittiğinden sesini açtı.
Marina'ya ulaştığımızda Dağhan sinyal verip girişe yanaştı an siyah üniformalı vale yanımıza geldi.
Dağhan kemerini çözüp anahtarı çıkardı, arabayı kapattıktan sonra anahtarı tek hamlede valeye uzattı. Dışarı çıktığında "Kolay gelsin," dedi sakin bir sesle.
Vale, onu tanımış olmalıydı. Bakışındaki hayranlık saklanabilir gibi değildi.
"Hoş geldiniz abi."
Dağhan sadece başını hafifçe eğdi.
Onun gelmesini beklemeden kapımı açıp indiğimde akşamın tatlı meltemi tenime değdi. Hava güzeldi.
Dağhan arabanın önünden dolanıp yanıma geldi, yan yana mekana doğru yürümeye başladık.
"Çok güzelmiş burası."
"Daha önce hiç gelmedin mi?"
Başımı olumsuz anlamda salladım. "Beylikdüzü'ne bile ilk defa geliyorum."
Öyle gülümsedi ki sağ yanağındaki gamzesi derin bir çukur gibi belirdi yanağında. "Kadıköy kızı."
"Öyleyim," dedim gururla. "Sen buralara çok gelmiş gibisin."
"Geldim."
Gözlerimi kıstım. "Kiminle?"
"Bir arkadaşım burada yaşıyordu."
Tek kaşımı kaldırdım. "Arkadaş?"
Gülümsemesi silinmeden "Kız arkadaşım değil Feza," dediğinde içten içe rahatlasam da bunu belli etmemek için önüme döndüm.
"Ola da bilir."
"Olsun mu?"
"Olmasın."
Yüzünü göremesem de güldüğünü biliyordum, ben de gülüyordum. Biraz denize yaklaştım, durdum, Dağhan'da tam yanımda durdu, ışıklar denize yansıyor, dalgayla dans ediyordu, sağ kenarda kaptanının açılma hazırlığı yaptığı ufak bir tekne bulunuyordu.
Kadıköy sahili hep kalabalık olduğundan bu sakinliği sevmiştim.
"Çok güzel," derken telefonumu çıkardım ve önce denizi çektim.
Sonra ön kamerayı açtım, birlikte bir fotoğrafımız olsun istedim ama bunu ona söyleyemedim. Telefonu kaldırdım, denize sırtımı verip kendimi çekmeyi düşündüm.
Tam çekeceğim sıra, Dağhan arkama geçti, çenesinin ucunu sağ omuzuma yaslayıp gülümsedi.
Refleksle irkildim ama geri çekilmedim, aksine omuzlarım rahatlamış gibi gevşedi.
Ekranda ikimiz vardık artık. Ben önde, saçlarımdan birkaç tutam rüzgarın etkisiyle soluma uçuşmuş bir şekilde duruyordum, o arkamda, çenesi omuzumda, ekrana bakarak gülümsüyordu. Marinayı süsleyen sokak lambalarının turuncu ışıkları yüzümüzü aydınlatıyor, ortama farklı bir sıcaklık katıyordu.
Nabzım kulaklarımda atarken, ben de belli belirsiz bir tebessüm kondurdum dudaklarıma. Ardından ekrandaki tuşa bastım.
Bu, Dağhan'la çekildiğimiz ilk fotoğraftı.
Bu anı ölümsüzleştirecek ilk hatıraydı.
Bugünü unutulmaz kılacak ilk anıydı.
Sanki, lise zamanında yaşayamadıklarımızın acısını çıkarıyorduk bugün. Gizli saklı bir buluşma, elini kolunu nereye koyacağını bilememe, güzel sözler falan... Nutkum tutuluyordu ama haksız mıydım yani? Normal görülmeliydi.
Fotoğrafımızı açtım ve ona gösterdim. "Beğendin mi?"
"Artık en sevdiğim fotoğrafım," dedikten sonra göz kırpıp geri çekildi.
Benim de öyleydi.
Yeniden yürümeye başladığımızda içimden eğer bu an bir rüyaysa hiç uyanmayayım, diye geçiriyordum. Kalbime gömdüğüm tüm hislerim nasıl bu kadar canlı bir şekilde yeniden belirebilirdi? Çok garipti. Çok güzeldi.
Mekana giriş kapısının iki yanında uzun cam fanusların içinde yanan mumlar vardı.
Kapıdan içeri girerken Dağhan'ın eli hafifçe belime uzandı. İtiraf etme gerekiyordu ki düşmüştüm bu hareketine de. Odun sanıyorum da biraz yontmuştu yıllar onu belli ki.
Restoranda konuşmaları bastırmayacak kadar kısıl bir caz müziği çalıyordu. Masaların üzerinde kısa kristal şamdanların içinde yanan mumlar bulunuyordu. Her masa birbirinden yeterince uzaktı. Cam cephe sayesinde içeride oturanlar, denizi seyredebiliyordu. Tavandaki sarkıt avizelerden yayılan sarı ışık mekanın içindeki sıcak ambiyansı artırıyordu.
Görevli bizi cam kenarındaki masaya yönlendirdi. Masanın üzerinde beyaz keten bir örtü, titrek bir şekilde yanan mum ve iki kristal kadeh duruyordu. Oturmadan evvel ceketimi çıkardığımda görevli, vestiyere götürmek için aldı ve yanımızdan uzaklaştı.
Tam karşıma oturan Dağhan sandalyesine yaslandı. Gözleri üzerimde gezindi. "Mekan hoşuna gitmiştir umarım," dediğinde tebessüm ederek başımı eğdim. "Burada, tüm kriterlerimizi karşılayabilecek tek mekan burasıydı."
Etrafı incelerken "Ambiyansı çok hoş," diye yanıtladım. "Bu tarz restoranları seviyorum. Mumları da severim, çalışırken gündüz gece fark etmez, yakarım."
"Biliyorum," dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
"Nereden biliyorsun?"
Tek omuzunu kaldırıp indirdi. "Geçmişte evinize çok gelmişliğim oldu."
"Doğru, abim için," dedim. "Ayrılmaz ikiliydiniz."
İç çekti. "Öyleydik."
Abime sorduğumda bir türlü cevabını alamadığım soruyu, bu defa Dağhan'a sormak istedim. Neden küstüklerini ve bir daha konuşmadıklarını.
Fakat ben konuşamadan siyah takım elbiseli bir garson yanımızda belirip "Hoş geldiniz efendim," dediğinde aynı anda bakışlarımızı ona çevirdik.
Zamanlaması hiç iyi değildi.
"Menülerinizi bırakmadan evvel şefimizin bu akşama özel önerilerini dinlemek ister misiniz?"
Dağhan cevabımı duymak istercesine bana baktığında, bilmem dercesine omuz silktim. Yanıtı ona bırakınca garsona baktı tekrar. "Önerileri dinleyelim."
Garson hafifçe başını eğdi. "Bu akşam başlangıç olarak levrek carpaccio ve burata; ana yemek olarak ızgara deniz mahsulleri şefin seçimleri arasında."
"Ne dersin?"
"İdeal."
"İdeal," diye tekrarladı Dağhan beni. Bu tekrarı gülümsetmişti. Garsona döndü. "Şefin seçimlerini onaylıyoruz."
"Pişman olmayacaksınız efendim. İçecek olarak ne alırsınız?"
İkimiz de alkol kullanmıyorduk.
Dağhan "Soda," dediğinde başımla onaydım.
Garson notlarını aldıktan sonra yanımızdan uzaklaştı.
Tekrar yalnız kaldığımızda ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim sonra birini masanın üzerine mi koysam diye düşündüm ya da saçımı düzeltsem... İnsan gerçekten elini kolunu nereye koyacağını bilemiyormuş.
Masanın üzerine bıraktığım telefonuma art arda mesaj sesleri gelince bakışlarım telefonuma yöneldi, işaret parmağımla ekrana dokunup yalnızca bildirimlerin kimden geldiğine baktım, Buğlem'di.
Telefonumu sessize aldım, başımı kaldırdığımda Dağhan'ın kıstığı gözleriyle bana baktığını gördüm. "Arkadaşım," diye söyleme gereksinimi hissettim. "Önemli bir şey değil."
"Buğlem mi?"
Gülümsedim. "Evet, nereden bildin?"
"Liseden bu zamana hâlâ birliktesiniz, esas ayrılmaz ikili sizsiniz."
Çocukça bir refleksle sağ elimi kulağıma götürdüm, baş ve işaret parmağımla kulakmememi tutup dudağımı büzdüm. "Şeytan kulağına kurşun," diye mırıldanarak masaya üç kere vurmam Dağhan'ı güldürdü.
Ellerimi yeniden bacaklarımın üzerinde birleştirdim. "Kız kardeşim gibi oldu artık. İstesek de küsemeyiz."
"Güzel bir his olmalı," dedi. "Hayatında kalıcı insanların olması."
"Öyle," diye karşılık verdim. "Senin yok mu? Arkadaş çevren epey geniş. Takımdakilerle de aranızdan su sızmıyor."
"Var," dedi çok düşünmeden.
Gözlerimi kıstım. "Çok içten söylemedin."
"Hayatımın bir döneminde dışarıdan gerçek görünen ama aslında altı boş olan bir kalabalığın arasındaydım," dedi tekdüze bir sesle. "İnsan öyle bir dönemden sonra neyin gerçek, neyin sahte olduğu ayrımını daha net yapabiliyor."
Real Madrid'de geçirdiği dönemden bahsettiğini hemen anlamıştım. Başlarda gerçekten her anlamda ilgiye boğulmuştu, yeteneği ses getirmiş, her yerde onu görür olmuştuk. Sakatlık sürecindeyse adeta kabuğuna çekilmişti.
"İnsanın gerçek benliğini bulabilmesi için öyle dönemlerden geçmesi gerekiyor."
"Kesinlikle." Demesinin hemen ardından gözlerimin içine bakarak, "Yeniden buraya geldiğimde buldum," diye ekledi. "Gerçek benliğimi, hislerimi, esas istediğim, bana mutluluk veren şeyi."
Kalbimden mideme doğru ılık bir his yayıldı, söylediklerini üstüme alındım çünkü. Belki futboldan bahsediyordu, belki hatıralardan ama hiçbirine inanmak istemedim. Benim için konuştuğuna inandım.
Garson yeniden geldiğinde hoş sohbetimiz bir anlığına dağıldı.
Geniş beyaz tabakları dikkatle önümüze yerleştirdi. Döküm servis tabağında gelen ızgara balıklar hâlâ cızırdıyordu.
"Afiyet olsun," dedi garson, kadehlerimize sodaları doldurup uzaklaştı.
Dağhan, garson gider gitmez çenesiyle tabakları işaret etti. "Başla."
"Aç değilim sanıyordum ama çok güzel kokuyorlar," dedim itiraz etmeden. Çatalım ve bıçağımla öncelikle carpaccioyu kesip tabağıma bir parça aldım. Kesip çatalıma taktım, ağzıma götürdüm ve birkaç saniye çiğnedim. Gözlerimi kapatıp başımı salladım. "İtalya'da yediğimle hemen hemen aynı. Harika."
Dağhan da lokmasını çiğneyip yuttuktan sonra "İtalya'ya ne zaman gittin?" diye sordu.
Küçük bir parça ekmeğin üzerine burrato sürerken "Geçen yaz," diye karşılık verdim.
Diliyle dudaklarını temizledi. "Kiminle?"
Bu tarz konularda tahmin ettiğimden daha meraklıydı doğrusu. Ekmeği ağzıma götürüp bir ısırık aldım, yavaş yavaş çiğneyip yuttum. "Buğlem'le. Küçük bir Avrupa turu yaptık, mezuniyet hediyesi gibi. Daha doğrusu bana. Buğlem henüz üniversiteyi bitirmedi."
Konuyla alakasız detaylar vermeyi bırakmalıydım. "Dur tahmin edeyim, üniversiteyi de birincilikle bitirdin."
Başımla onayladım. "Derslerden başımı kaldırmadım desem yeridir. Elimde değil, aynı anda iki şeye odaklanamıyorum. O yüzden mezun olana dek önceliğim her zaman derslerimdi. Geleceğimi iyi yönetmeliydim."
Tebessüm etti. "O zaman, doğru zamanda tekrar karşılaşmışız."
Ben de tebessümüne karşılık verdim. "Öyle oldu." Izgara balıklardan bir dilim alıp tabağıma bıraktım. "Ya sen? Magazinde gördüklerimiz haricinde... Nasıldı hayatın?"
Sodasından bir yudum aldı, kadehini masaya bırakmasının ardından omuz silkti. "Görünenden fazlası yoktu."
"Tatiller?" dedim merakla. "İspanya haricinde bir yerlere gitmişsindir mutlaka. Maçlar dışında."
"Özellikle gezebilmek için Paris'e gittim."
"Kiminle?" diye sordum onunla aynı merakla. Paris, Eiffel genelde aşıkların mekanıydı.
"Annem ve kız kardeşimle," diye yanıtladı. "Başka biriyle olsaydı çoktan magazinlerde görmüş olurdun."
"Belki de olmazdım," dedim hızla. "Takip etmiyordum ki ben o zamanlar senin ne yaptığını. Denk gelirsem belki..."
Böyle söyledim çünkü çok aşkına eşkiya bir profil çizmek istemiyordum.
"Demek öyle?"
"Öyle. Sen takip ediyor muydun sanki beni?"
Dudaklarını büktü. "Hesabın herkese açık olsaydı, denerdim. Hiç açmadın."
Şaşırmıştım. Gerçekten, hesabıma girip bakıyor muydu? Gizli olduğunu biliyor muydu hep? Sahiden hiç açmamıştım ama yine de... Şaşırmıştım işte. "O kadar merak ettiysen, istek atabilirdin."
"İşte onu da ben yapamazdım. O zamanlar." Gülümsedi. "İyi ki yapmamışım bak, aklın fikrin ben olurdum, derslerine odaklanamazdın."
"Ha, ha," dedim ama haklıydı. Bu defa ben sodamdan bir yudum aldım.
"Sona ermiş gibi görünse de bazı hikayeler bitmiş değildir," dediğinde gözlerim yüzünde asılı kaldı. Bakışları daha anlamlıydı şimdi, yüreğinden akanları diline dökmek ister gibi. "Sadece, anını bekler Feza. Doğru zamanını."
Söylediğiyle ağzımdaki lokmam büyüdükçe büyüdü sanki. Nasıl yutacağımı bilemedim. Bizim hikayemizden bahsediyordu, bitmiş gibi görünen ama aslında hiç başlamamış olan, aramızdaki ilişkiydi.
Yutkundum. Bizim zamanımız gelmiş miydi yani? Söylediği ona çıkıyordu. Her şey ona çıkıyordu. Bu mekan, çıktığımız akşam yemeği, mesajlaşmalarımız, kıskançlıkları, kulüpteki davranışları, sürekli karşıma çıkması... Hepsi.
Artık karşımda lisedeki, okulun yıldız golcüsü, popüler çocuğu Dağhan yerine ne istediğini bilen, olgunlaşmış bir Dağhan Ulukan vardı. Öyleydi. Bunun başka bir anlamı olamazdı.
Bir yanıt vermek amacıyla dudaklarımı araladığımda, Dağhan'ın sol arkasında kalan kısımdaki hareketlilik dikkatimi dağıttı.
İçeriye iki dirhem bir çekirdek giyinmiş, dört takım elbiseli adam girdi, görevlilerin tavırlarından girenlerin önemli kişiler olduğu belliydi.
Telefonla konuşan, ortadaki adam yüzünü çevirdiğinde kalbim korkuyla kasıldı. Yanındaki adamlarla birlikte tam bizim bulunduğumuz tarafa doğru yönelmişlerdi.
Boğazım kurudu.
"Dağhan," diye fısıldadım.
O hâlâ bana bakıyordu. "Ne oldu?"
"Ahmet başkan..."
"Ne başkanı..." Başını hafifçe çevirip baktığım yöne baktığında yüzündeki ifade değişti.
Ahmet başkan buraya dönecek olduğunda heyecandan ne yapacağımı bilemedim, Dağhan'ın bana bakmasına zaman tanımadan, saçlarımla yüzümü kamufle ederek masayı biraz ittim ve o an aklıma gelen en mantıklı şeyi yaptım.
Masanın altına girdim.
"Feza?" Dağhan, adımı seslendiğinde masanın altındaydım. Dizlerimi kendime çekip bulunduğum yere iyice sindim. "Nereye kayboldun?"
"Masanın... Altındayım."
"Ne?" Dağhan başını masaya doğru eğdi, örtüyü kaldırmadan "Ne yapıyorsun orada?" diye fısıldadı.
"Saklanıyorum," diye yanıtladım düşünmeden. "Aklıma gelen en hızlı çözüm buydu!"
"Buraya geleceklerini sanmıy..." dedi fakat söylediğini tamamlayamadan, Ahmet başkanın sesi duyuldu:
"Dağhan."
Kalbim daha önce böyle hızlı atmış mıydı bilmiyordum. İç sesim, Dağhan'ın sana attığı her adımda bin beterini yaşıyorsun diye yanıtladı ama konumuz bu değildi. Hiç değildi.
Şu an korku gerilim sahnesi olarak yayınlansa, IMBD'de 9.7 alırdı.
Dağhan, sessizce öksürdü. "Başkanım." Sandalyesini geri çekti ve ayağa kalktı.
"Beklemiyordum seninle karşılaşmayı. Ne işin var burada oğlum?"
Nefesimi tuttum.
"Yemekteyim başkanım."
"Onu görüyorum," diye yanıtladı Başkan. "Kadıköy neresi, burası neresi... Seni buralara kadar getiren kim?"
O da yalan konusunda çok iyi olmadığından birkaç saniye bekledi.
Masanın altında korkuyla gözlerimi kapattım.
"Menajerim, Fikret abi."
Fena bir yanıt değildi.
Örtünün üzerinde gölge hissettim, muhtemelen Başkan masaya eğilmişti. "Menajerin ruj mu sürmeye başladı evladım?"
Gözlerimi sıkı sıkıya yumdum. Bardakta rujumun bıraktığı iz kalmış olmalıydı. Ruj sürmemeliydim! Rujumun renginden, kim olduğumu anlamazdı değil mi?
Saçmalıyordum.
"Eee..." dedi Dağhan, iç çekti, boğazını temizledi, ardından yutkundu. "Aslına bakarsanız..."
"Sevgilini getirdin."
Dağhan sessiz kalınca, Ahmet başkan keyifli bir kahkaha attı. "Oğlum, neden saklıyorsun? Zaten geliyordu kulağıma bir şeyler, biz de haber takip ediyoruz elbette. Madrid'deymiş kız arkadaşın, senin için mi geldi?"
Konuyu bana çekmemesinin iyi hissettirmesi gerekiyordu ama Ahmet Başkan'ın bile Sophie'den haberdar olduğunu fark etmek mideme yumruk atılmış gibi hissettirdi. İçimde bir kıskançlık alevi yükseldi.
Dağhan sorusuna cevapsız kalınca Ahmet başkan "Tamam, tamam," dedi daha fazla üstüne gitmeyerek. "Aldım ben cevabımı. Gençsiniz oğlum, olur böyle şeyler, takılacaksınız elbette. Ama basına dikkat edin, şu sıra istemediğimiz bir haber çıkmasın."
Dağhan hafifçe boğazını temizledi. "Dikkatliyim başkanım."
"Güzel." Telefonu çalınca kapattı. "Bunlar da bu mekanı nereden bulmuşlar anlamadım gitti. Altı üstü bir saç yıkama sabunu. Ne bu gizlilik."
"Efendim başkanım?"
"Vellaro ekibi," diye yanıtladı başkan. "Vuko'nun reklam yüzü olmasını istiyor. Projenin gizli tutulmasını istediklerinden burayı ayarlamışlar. Bana sorarsan reddederim, sana yaptıkları hiç doğru değildi. Ama merak etme, hakkını onlarda koymayacağım. İliklerini sömüreceğim adilerin."
Vellaro'nun Dağhan'la ilgisi neydi ki? Ne konuda hakkını yemişlerdi? Anlayamadım. Zaten aklım hâlâ Sophie mevzusundaydı. Biz yemekteydik ama karşısındaki kadın, Sophie olarak düşünülmüştü. Olacak iş miydi?
"Sorun yok başkanım."
Görmüyordum ama Başkan'ın Dağhan'ın omuzuna dokunduğunu düşündüm. "Arkadaşın dönmeden gideyim. Size afiyet olsun."
Örtü hafifçe aralandığında Dağhan'ın oturduğu kısma baktım. Örtünün altından bana bakarken göz göze geldik. "Çıkabilirsin," dedi alçak bir sesle.
"Gözlüğüm."
"Ne?"
"Gözlüğümü ver. Çantamın içinde." Sesim sandığımdan sert çıkmıştı. Garip bir şekilde, hâlâ Sophie olayına takılı kalmıştım.
Dağhan doğruldu, örtüyü bıraktı. Yeniden örtüyü araladığında gözlüğümü uzattı.
Alelacele gözlüğümü taktım, saçlarımı yüzümün iki tarafına alarak yüzümü biraz gizledim. Şapkam arabada kalmıştı. "Vuko gelmeden çıkalım."
Dağhan'ın bakışları yüzümde sabitlendi, bu teklifimden memnun olmamış görünüyordu ama itiraz da edemedi. Görünmek istemediğimi biliyordu.
Görünmemeliydik. Bu aramızdaki şey, her neyse... Bir süre... Gizli tutmalıydık.
Dağhan'ın hesabı ödemesinin ardından hızlıca mekandan çıktığımızda dışarıdaki serin hava yüzüme çarptı. Ceketim ellerimdeydi ama giymek istemedim, içeride gerilmiş, sıcaklamış ve terlemiştim.
Sahil boyunca yan yana yürürken aramızda yeniden bir sessizlik doğdu.
Dağhan'ın başını çevirip bana baktığını hissettim. "Üşüyor musun?"
Başımı olumsuz anlamda salladım, ona bakmadım. "Hava güzel."
"Bugünün böyle gelişmesini istemezdim. Daha önce kimseyle karşılaşmadım burada, benim için de garip oldu."
"Dünya küçük, oluyor böyle denk gelişler."
"Böyle giderse bir sonraki planımızı yurtdışında yapmak zorunda kalacağım."
Belli belirsiz gülümsedim.
Birkaç saniye yüzüme baktı. "Canını ne sıktı?"
Bakışlarım, ellerimdeydi. Ne cevap vereceğimi bilemedim önce, sonra, bir şeye başlamak üzere olduğumuzu hatırlattım kendime. Bunları konuşmak en doğal hakkımdı. Dudaklarımı ıslattım, nefes aldıktan sonra ona döndüm. "Ahmet Başkan... Senin kiminle yemekte olduğunu düşündü?"
Doğrudan Sophie'yi sormaktansa konuyu bu şekilde açmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm.
Sol elini kaldırıp ensesini ovuşturdu. "Sophie'yle."
"O kim?" dedim bu sefer. Magazinde gördüğümü belli etmemeyi denedim. "Herkes çok rahat onu ima ettiğine göre, hayatında belli bir yeri olmalı."
"Hayatımda belli bir yeri yok. Magazinde adım yalnızca onunla anıldığından, o geliyor akıllara."
"Sevgili miydiniz?"
"Hayır."
Gözlerimi kıstım. "Yakınlaştınız mı?"
"Yalnızca mesajlaştık ve bir iki kez kahve içtik."
"Ötesi yok yani?"
"Yok." Suratında yalan söylediğine dair en ufak bir emare yoktu. Zaten magazinde çıkan görüntüleri de bir kafede yahut yürüyüş yolundaydı. El ele olmadıklarını hatırlıyordum, yan yanaydılar ama başka bir yakınlık yoktu fotoğraflarında.
Yine de...
İçimdeki huzursuzluk sönmedi.
"Ahmet Başkan Sophie iması yaptığında sessiz kaldın ama."
"Onaylamadım da," diye düzeltti beni. "Yalan üretmekte pek iyi değilim, o öyle söyleyince düzeltmedim. Aksi bir yanıt versem, kim olduğun kurcalanacaktı. Bunu istemezsin diye düşündüm. Benim için de zor bir andı Feza, yalandan nefret ederim."
"Peki," diyerek önüme döndüğümde beni ikna etmediğini anlamış olacaktı ki gözlerini kıstı.
"Gel." Elimi tuttuğunda şaşkınca bir kendisine, bir de tuttuğu elime baktım.
Parmakları parmaklarımın arasında yerini alırken kalbim dumura uğradı, sıcaklığı sıcaklığıma karışırken gözlerimi kırpmadan baktım ona.
"Tekrar içeri girelim. Başkan'a, oradaki herkese söyleyelim, görüştüğümüzü. İnan bana bu beni mutlu eder. Ben gizli saklı işlerin adamı değilim."
Kalbim tekledi. Parmaklarının avucumu saran sıcaklığı, rüzgârın tenimde bıraktığı serinliği bastırdı. Bir yanım, elini daha sıkı tutmak istedi. Onunla o kapıdan içeri girip her söylenene, yasaklara rağmen dimdik durmak istedi. Gizli değil, açık olmak istedi.
Ama diğer yanım...
Diğer yanım yıllardır temkinliydi. Magazin başlıklarını, yalan yanlış yayılacak dedikoduları, kulüp içindeki bakışları, farklı ağızlardan çıkacak acımasız yargıları ön görebiliyordu. "Futbolcu sevgilisi" etiketi üstüne yapılınca, kimliğinin geri kalanının nasıl yutulacağını da.
Elimi elinden ayırmadan önüme döndüm ve "Daha neler," dedim. Yürümeye başladığımda o da adımlarıma eşlik etti.
"Ben ciddiyim," dediğinde hâlâ bana baktığını biliyordum. "İçten içe kıskanmanı da önleriz."
"Kim?" Başımı çevirip ona baktım. "Ben mi kıskanıyorum?"
"Sen," dedi yüzündeki çekici, aman, ukala gülümsemesi genişlerken. "Gizleyemiyorsun da."
"Yo," dedim uzatarak. "Kıskanmıyorum ki." İnandırıcı olmadığımı biliyordum. "Ayrıca kıskana da bilirim. Sonuçta sen de beni kıskanıyorsun, çiçekleri görüp bunlar kimden diye sordun ya. Dans ederken beni Çınar'ın elinden alıp kendini zorla partnerim yaptın. Vuko'yla kahve içmeme engel oluyorsun, hatta gülüşmeme bile katlanamıyorsun. Dolayısıyla kıskanmaya hakkım var. Yok mu?"
"Var," diye onayladı, sesinden güldüğünü anlıyordum. "Feza..."
Hızlı konuştuğumdan soluk soluğa kalmış bir halde döndüm. "Efendim."
"Çok güzel olmuşsun."
El eleydik. Yan yanaydık. El ele yürüyorduk. Bana, çok güzel olmuşsun diyordu.
Komada mıydım acaba?
Hani, bazı filmlerin sonunda öyle olurdu ya, kız kendini çok güzel bir dünyanın içinde bulurdu ama finalinde komada olduğunu öğrenirdik. Öyle bir şey mi yaşıyordum acaba?
"Allah korusun."
"Hı?"
Sesli mi söylemiştim?
Yutkundum. "Teşekkür ederim diyorum," dedim utançla. "Sen de çok yakışıklı olmuşsun."
Öyle bir güldü ki, gülüşü yüzüne yayıldıkça gamzeleri derinleşti, gözlerinin kenarında ince çizgiler belirdi, yüreğim kasıldı.
"Biliyorum," dedi büyük bir özgüvenle.
Ona bakarken, elimde olmadan alnımı omzuna dayadım; hafifçe ittim onu. "Ne kadar kendini beğenmişsin! Normalde hiç katlanamayacağım bir karakter."
Sessizce güldü. "Başkasına katlanma zaten," dedi alçak bir sesle. "Ben yeterim."
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. Ses tonu değişmişti. Şaka yapmıyordu artık. "Yeter misin?"
Bakışlarını bakışlarımdan ayırmadan, tüm ciddiyetiyle "Deneyelim," dedi.
Bu kelimeyi söylerken gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.
"Deneyelim" bir teklif değildi yalnızca; bir kapıydı. İçeri girersem geri dönüşümün olmayacağı bir kapı.
Gecenin sessizliğini bölen araba sesiyle birlikte yüzümüze vuran farların ışığı bakışlarımızı birbirimizden kopardı. Gözlerimi istemsizce kırpıştırdım.
Vale arabayı yanımıza doğru getirirken Dağhan elimi bırakmadı. Aksine, parmaklarını parmaklarımın arasına biraz daha sıkılaştırdı, daha kendinden emin bir şekilde tuttu elimi. Vale araçtan indiğinde kenarda anahtarı vermek için Dağhan'ı bekledi.
Bu sırada Dağhan ön yolcu kapısının önüne gelince kapıyı benim için açarken elini belimin hemen arkasına koydu zarifçe.
Arabaya bindiğimde kapıyı yavaşça kapatıp ön taraftan dolanarak valenin yanına gitti. Emniyet kemerimi taktığımda kapıyı açıp arabaya bindi. Çalıştırmadan önce bana baktı, içimi titreten bir gülümseme gönderdiğinde ona aynı şekilde karşılık verdim.
Önüne döndü, emniyet kemerini taktı ve arabayı çalıştırdı.
Yola çıktığımızda göz ucuyla ona baktım. El ele değildik belki artık ama sanki ruhen hâlâ elimi tutuyordu, avuç içlerimde hissettiğim karıncalanmanın başka bir açıklaması olamazdı.
O akşam, hayatın önümüze neler çıkaracağını düşünmeden, içten içe Dağhan'ın kalbimin yönünü değiştirdiğini kabul ettim. Sonrasında ne olacağını bilmiyordum ama ondan kaçmak istemediğimi biliyordum.
Gizli saklı da olsa...
Ona doğru yürümeyi seçecektim.
BÖLÜM SONU!
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Artık bir adım daha ilerideler. Hem birbirlerine yaklaşıyorlar hem de birbirlerinden uzak durmaları gerekiyor, sizce bu durum aralarındaki ilişkiyi nasıl besleyecek?
Gelecek bölümde neler olacak sizce?
Bu bölüm en sevdiğiniz/sevmediğiniz olay ne oldu?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum!
Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun.💛💙