İçeriğe geç

Bölüm Dokuz 💛 Kuvvetli Çekim

Herkese merhabalar!

Nasılsınız, umarım her şey yolundadır.

Yine yorumlarınızı delice merak ettiğim bir bölümle karşınızdayım. Keyifli okumalar!💙

Bölüm Dokuz 💛 Kuvvetli Çekim

"Seni hatırlıyor!"

Bilgisayarımda görünen Buğlem'in neşeli yüzüne karşılık benim suratım sirke satıyordu. Ona bu forma olayından bahsettiğimde attığı çığlıkla telefonum şiddetli ses uyarısı vermişti. Sağ kulağım hâlâ kaşınıyordu.

Yatağıma uzanıp kafamın arkasını yatak başlığına yasladım. "Bu iyi bir şey değil."

Kaşlarını çattı. "Nasıl değil?" derken kahvesinden bir yudum alıp gözlerini buruşturdu. Kahveyi şekersiz içmeyi deniyor ama alışamıyordu bir türlü. "Aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamış, sana lisede yaptığı jestin aynısını yapıyor. Bu ne demek, aklımdan çıkmadın, çıkarmaya da niyetim yok; sana sırılsıklam aşığım ama söyleyemiyorum, hiç söyleyemedim demek."

"Hayır," diye karşılık verdim ona. "Aslında başında seni tanımazlıktan geldim ama baktım kulüpteki diğer herkesle yakın bana uzaksın, buna dayanamıyorum demek." Başımı olumsuz anlamda salladım. "Çok düşük bir ihtimal de olsa beni gerçekten hatırlamadığından öyle mesafeli davranmasını isterdim biliyor musun? Bir sebebi olurdu. Altı dolu bir sebep. Ama yok. Tanımazlıktan gelmiş resmen, bu çok saçma. Ne yani, ne sanmıştı ki? İlk gördüğü an tanıdığını belli edip Merhaba Feza, dese üzerine mi atlayacaktım?"

"Yani..." dedi gözlerini kısarak. "Ben yapmayacağına emin olamazdım."

Tamam, iç sesim de biraz Buğlem'den yanaydı ama hayır. Tanıyıp da mesafeli davransa, aynı mesafeyi sürdürürdüm. Şimdi ne oldu? Adama sormazlar mı ne değişti diye? Ben sorardım.

"Konuyu Dağhan'ın yakışıklılığı ya da karizmatikliğinin dışında tutup, en yakın arkadaşını dinliyormuş gibi değerlendirir misin lütfen?"

"Tamam tamam..." diyerek başını bilgisayar ekranından kaldırdı ve boncuk gözlerini yeniden bana iliştirdi. "Sana hak veriyorum, başta hatırlamıyor gibi davranması bok gibi hissettirmiştir." Başımı eğdim. Gerçekten öyleydi. "Ama ona da hak veriyorum. Yani, adam buraya sakatlıklar ve büyük bir linçle döndü. Seni görünce de kalbi sakatlandı, bu hisle baş edemem diye düşündü. Hatırladığını belli ederse iletişimi düşük seviyede tutamayacağını fark etti ve en kolay yolu seçti." Sanki tüm olayları Dağhan'ın ağzından dinlemiş gibi konuşuyordu. Gözlem ve duygusal inceleme işini biraz azaltmalıydı. "Hatırlamıyor ayağına yattı ama başarılı olamadı. Çünkü benim ateşli bacım onu baştan çıkardı! Kalbini ellerine aldı, futbol topu gibi oynamaya başladı. Adam ne yapsın..."

Nefesimi serbest bırakarak güldüm, deliydi. "Abartma. Sadece... Yaptığının gereksiz bir hamle olduğunu fark etmiştir, o kadar."

Kaşlarını kaldırdı, "O senin fikrin," dedi fikrime katılmadığını belli eden bir tonlamayla. "Peki şimdi ne yapacaksın?"

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Hiçbir şey."

"Nasıl yani? Teşekkür falan etmeyecek misin? Ben olsam formayı çerçeveletip duvara asardım."

"Hayatıma eskisi gibi devam edeceğim."

"Delirme Feza," dedi son hecesini uzatarak. "Sen yıllardın bu adamın aşkını içinde büyüttün, karşına her çıkanı Dağhan uğruna reddettin hep. Kimseyle dikiş tutturamadın kızım, şimdi adam kartlar açık oynuyor, bak sakın, sakın uzak davranma. Ya, illa geleceği düşünmek zorunda değilsin, anı yaşa canım ya."

Onunla aynı düşünmüyordum. Zaten artık, birlikte olmasak daha iyiydi. İşimi seviyordum ve futbolculardan herhangi biriyle gönül ilişkisi kuracak olursam kulüpteki işime son verilirdi. Bunu istemiyordum. Önceden olsa belki Dağhan'ı seçerdim ama şimdi işimi daha çok seviyordum.

Evet, öyleydi.

Kesinlikle öyleydi.

Ağırlaşan göz kapaklarımla elimi ağzıma kapatıp esnedim. Bu konu üzerine yeterince düşünmüştüm ve artık uyumam gerekiyordu. Sabah olduğunda benim için hiçbir şey değişmiş olmayacaktı. Elimi ağzımdan çekerken "Çok uykum var," diye mırıldandım. Zaten yorulmuştum, abim omuzlarıma büyük yük bindirmişti. "Sonra konuşuruz."

"Belli canım çok yoruldun, uyu sen. Ben de şu video editine başlayayım."

"Dinlenmeyecek misin?"

"Bugünü boş geçersem iyice sarkar. En azından dosyaya başlayayım, işlerim birikti."

Akademik kariyerinde başarılı olmasa da sosyal medya hayatını inanılmaz iyi yönetiyordu. Bu konuda kendisine hayrandım doğrusu.

"Kolay gelsin."

"Öpüyoruuum," dedi ve el sallayarak görüşmeyi sonlandırdı.

Bilgisayarımı kapattım ve yatağımın solundaki komodinin üzerine bıraktım. Bakışlarım yeniden lacivert hediye kutusuna kaydı, aklımla kalbim çelişiyordu. Kalbime engel olamadan elimi uzattım, formayı çıkardım. Kabartmalı yüzeyinde gezdirdim parmak uçlarını, okyanus kokusunu içime çektim, kokusunu her soluyuşumda geçmiş ve şimdi birbirine karışıyordu.

Bunu neden yapıyordu? Yüreğime bir zoru mu vardı? Ümitleneceğimi bilmiyordu, hiç de farkında olmamıştı. İpleri yeniden onun eline vermek hayatımın hatasını yapmak olurdu.

Formayı indirip transtan çıkmış gibi başımı hiddetle salladım. Formayı kutuya yerleştirdim ve kutunun kapağını kapattım. Burada durmamalı, gözümden uzak olmalıydı. Gözden uzak olan, gönülden de uzak olurdu.

Kutuyu elime alıp yataktan kalktım, dolabıma ilerledim ve kapağını açarak kutuyu en alttaki boş rafa koydum. Burada olan burada kalırdı. Bir daha bakmayacaktım.

Derin bir nefes alıp dolabın kapağını kapattım. Tamamen karanlıkta uyuyamadığım için gece lambamın ışığını yaktıktan sonra odanın tavan ışığını söndürdüm.  Yatağa girdim ve kendimi Dağhan'ı düşünmemeye zorlayarak gözlerimi kapattım.

Telefonum titreyince uçuş moduna almak için yastığımın altına sıkıştırdığım telefonumu çıkardım, tam kapatacakken Buğlem'in WhatsApp'tan fotoğraf gönderdiğini fark ederek mesajı açtım.

Fotoğraf, Zenit hazırlık maçında Dağhan gol attıktan hemen sonra, tam bana baktığı anda çekilmişti. Etraftaki herkes buğuluydu, yalnızca Dağhan ve yedek kulübesinde oturan ben nettik. Benim sağ profilim onunsa sol profili görünüyordu. Gözlerimiz birbirine odaklanmıştı ve Dağhan'ın çehresinde yarım yamalak, etkileyici bir gülüş vardı. Bense, ona hayran, duygusal bir ifadeyle bakmıştım.

Birbirine aşık iki insan gibi bakmıştık birbirimize.

Bir filmin kapak fotoğrafı olabilecek düzeyde romantik bir fotoğraftı.

Kalbim sıkıştı.

Ve telefonum yeniden titredi.

Buğlem:

Ne kadar reddedersen et.

Ben bu bakışlarda aşk görüyorum hocam.

İtiraf etmeliydim ki...

Bu fotoğrafı kim görse aynı şeyi düşünürdü.

💙

Filtre kahveden nefret ederdim, ne uykumu açar ne de gerçek bir kahve tadı verirdi. Espresso fazla acı gelir, latteyse süt tadı fazla baskın olduğundan beni tatmin etmezdi. Bu yüzden genelde cappuccino içerdim, dengesi iyiydi.

Ama bu sabah, uyku sersemliğini ve dağılmış zihnimi toparlamak için cappuccinonun yeterli gelmeyeceğini düşündüğümden double shot espressoyla başlamıştım güne. Her yudumda yüzümü buruşturmama rağmen ancak böyle ayılabileceğimi düşünüyordum.

Uyandığımda henüz sabahın beş buçuğuydu. Sağlıklı bir uyku geçiremediğim için altı gibi yatağımdan kalkmış, espresso içip tesisin koşu parkuruna çıkmıştım. Altımda lacivert şortum, üzerimde kulübün sporcu atletlerinden vardı.

Bolu'nun yaz sabahları insanı kandırır, hava yaz gibi görünse de serinlik sonbahar ayazı gibi insanın derisine işlerdi. Normalde üzerime hırka alırdım ama bu sabah soğuğu iliklerime kadar hissetmek istemiştim. Kulaklığım takılıydı, bir süre kendime romantik şarkıları yasakladığımdan enerjik şeyler dinliyordum.

Aşktan uzak duracaktım.

Zamanı değildi.

Hem hayat, aşka ihtiyaç duymayacak kadar güzeldi.

Tesisin yürüyüş parkurunu yemyeşil çam ağaçları çevrelemişti, serçeler kendi aralarında minik bir konser veriyor, bulutların arasından belli belirsiz görünen güneş öğle vakti tamamen ortaya çıkmanın hazırlığını yapıyordu. Ve yolun tam karşı tarafından bana doğru Yunan heykellerini aratmayacak ölçüde kusursuz bir fiziğe sahip Dağhan Ulukan koşuyordu.

Ne?

Neydi?

Gerçekten bana mı geliyordu yoksa ben henüz uyanamamıştım da rüya mı görüyordum?

Enerjik şarkılarımla dolu listemin arasına Tarkan'ın İşim Olmaz şarkısı tam da bu anda nasıl girmişti bilmiyordum ama biz birbirimize doğru yaklaşırken şarkının kemanla başlayan introsu sahneye tuhaf bir şekilde film müziği havası katmıştı.

Romantik filmin, ağır çekim sahnesini yaşıyorduk tam da şu an.

Ben yavaşladım.

O hızlandı.

Başta ne yapacağımı bilemedim, dizginlemeye çalıştığım hislerimi kontrol altına almam gerektiğini biliyordum ancak karşı karşıya geldiğimizde günaydın demek gerekir miydi yoksa iş haricinde onu ne zaman görsem yolumu mu değiştirmeliydim bilmiyordum. Hazırlıksız yakalandığımdan karşı karşıya geldiğimizde Dağhan'ın konuşacak olduğunu anladım, büyük bir heyecanla başımı sağıma çevirip onu hiç görmemiş gibi yaparak yoluma devam ettim.

Gideceğini düşünerek çaktırmadan göz ucuyla arkama baktığımda Dağhan'ın biraz ilerledikten hemen sonra yönünü bana doğru çevirdiğini ve peşimden koştuğunu görünce gözlerimi büyütüp önüme döndüm. Birkaç saniye içinde yanıma geldi, hatta bununla da kalmayıp tam önümde durarak beni kapana sıkıştırdı. Bedenine çarpmamak için son anda frenledim kendimi.

Zihnimi dağıtmak için koşu yaparken koşunun ortasında, arkasındaki çam ağaçlarından daha yeşil olan, hafiften çekik gözleriyle karşılaşmak planlarım dahilinde değildi. Kalbim ağzımda atarken ne yapacağımı bilemeden hızla kulaklıklarımı çıkardım.

Sorgulayıcı bakışları çehremde gezinirken, "Günaydın," dedi.

Başımı eğerek "Günaydın," diye karşılık verdim ve konuyu uzatmamak adına yeniden koşmaya başlamak için sağa adımladım ama Dağhan bu sefer de o tarafa bir adım atıp yeniden önümü kestiğinde bedenlerimiz eskisinden daha yakın oldu birbirine.

"Ne yapıyorsun?" dedi hareketlerime bir anlam veremiyormuş gibi.

"Koşu yapıyorum." Soluk soluğaydım. "Ara vermemem gerekiyor, kronometre tutuyorum. Zaman geçiyor."

Dağhan'ın nefesi soğuk havada beyaz bir bulut olup yüzüme çarptı. "Kronometre," diye tekrar etti yanıtıma inanmıyormuş gibi. "Yalan konusunda biraz daha çalışabilirsin Feza. Daha inandırıcı yanıtlar bulman gerekiyor. Benden kaçıyorsun."

Dudaklarım aralandı ama ses çıkaramadım, ne söyleyeceğimi bilemedim çünkü. Yalnızca gülümsemeyi denedim ve "Kaçmak mı?" dedim. "Neden kaçayım ki senden? Selamlaştık işte, devam edecektim yoluma."

Yeniden koşmak için hareketlendim ama karşımda duvar gibiydi. Milim kımıldamıyordu. "Edemezsin," cevabını verdiğinde kaşlarımı kaldırdım. "Yani benimle konuşmadan, edemezsin."

"Bir problemin mi var?" diye sordum anlamazlıktan gelerek. "Diyet listende anlaşamadığın bir yiyecek varsa eğer mail atabilirsin, ya da WhatsApp'tan yazabilirsin. Gözden geçiririm tekrar."

Gülerken nefesini serbest bırakınca omuzları yükselip alçaldı. "Seninle diyet listemi konuşmak için yolunu kesmediğimi bilecek kadar zekisin."

Kaşlarımı kaldırdım. "Yolumu kestiğinin farkındasın yani?"

Üzerime doğru bir adım daha attığında nefesimi tuttum. Bunu kesinlikle bilerek yapıyor olmalıydı. "Bana başka çare bırakmıyorsun," dediğinde başımı biraz geriye attım. "Dün... Senin için gönderdiğim hediye, eline ulaştı mı?"

Sorusuyla aklımdaki belki gönderen Dağhan bile değildi, şüphesi de silinmiş oldu. Kalp atışlarım hızlanırken gözlerimi kapatıp açarak onayladım. "Ulaştı, gerçekten ince bir düşünce, gerek yoktu ama teşekkür ederim."

Konuyu nota getirmemesi için yeniden koşmak için bir adım attım fakat bu sefer de kolumu yavaşça kavrayarak engel oldu bana. Tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda gözlerini kıstı. "Bu kadar mı?"

"Boynuna mı atlamalıyım?"

"Bu da tercihlerim arasında olabilirdi tabii," dediğinde midemde yüzlerce kelebek aynı anda kanat çırptı. "Ama duymak istediğim..." Nefes alıp verdi. "Notu okudun mu?"

Özür dilemek konusunda en az abim kadar beceriksizdi, iki lafı bir araya getiremiyor, sanki dünyanın en zor cümlelerini kullanıyordu. Anlamıyor ayağına yatmayacaktım. Bunun benim için çok kayda değer olmayan bir şey olduğunu düşünmeliydi. Bundan dolayı başımla onayladım. "Okudum."

Yanıtımla suratındaki kasların gerildiğini fark ettim. Beklediği cevap bu değildi. "Ve?"

Omuz silktim. "Devamı yok. Bu kadar. Dediğim gibi, düşünceli bir hareketti ama formayı göndermesen de teşekkür için bir beklentim olmayacaktı. Yardımına karşılık yardım ettim sana, o kadar."

"Feza..." dedi sessizce. "Ben... Geldiğim gün, sana karşı davranışım..."

"Sen en iyisini yaptın," dedim konuyu nereye bağlayacağını bilerek. "Beni tanımak, bir zamanlar hayatında olduğum için sürekli omuzlarında benimle ilgili bir yük hissetmek zorunda değilsin. Yollarımız ayrıldı ve aramızdaki bağ da onunla birlikte koptu. Geçirdiğimiz yıllar ikimizi de birbirimize yabancı etti. Yani şimdi aksiymiş gibi davranmamıza gerek yok. Lisede değiliz. Birbirimizi görmesek hayatımıza hiç varolmamışız gibi devam edeceksek, şimdi de öyle yapalım. Profesyonellik anlamında da böyle olması gerekiyor."

Birkaç saniye boyunca söylediklerimi sindiriyormuş gibi sessiz kalarak yüzüme baktı. Nefes alıp verdi sonra bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki hava o kadar yoğunlaştı ki gövdelerimizin arasındaki o bir iki santimlik mesafeden kalp atışlarımı duyar diye endişe ettim.

"Gerçekten böyle mi düşünüyorsun," diye sordu alçak sesle. Uzun kirpiklerinin süslediği gözleri yüzümün her bir ayrıntısında dolaştı. Ne zaman bu yakınlıkta olsak, bakamadığı yılların öcünü almak istercesine derinden bakıyordu çehreme. "Yoksa böyle düşünmeye mi çalışıyorsun?"

Gözlerimi kısmadan edemedim. "Bu ne demek?"

"Şu demek," dedi bakışlarını benden ayırmadan. "Benden uzak, bana yabancıymış gibi konuşuyorsun ama söylediğin her kelimede ben eski Feza'yı görüyorum."

İçimde, hatırlamak istemediğim bir gençlik sancısı kıpırdadı. Dilimle dudaklarımı ıslattım. "Ama..." dedim. "Ben sende..." Sesim kısılınca daha iyi işitmek için biraz daha yaklaşınca bir adım gerileme ihtiyacı duydum. Zor tutuyordum kendimi. "Eski Dağhan'ı görmüyorum hiç."

Bakışlarının karardığını fark ettim. "Öyle mi?" derken sesi çatallandı. "Ne görüyorsun peki?"

"Yetenekli bir futbolcu. İş arkadaşı." Sağ omuzumu kaldırıp indirdim. "Bu kadar."

Burnundan sessiz bir nefes verdi, gülümsedi ama o gülümseme gözlerine ulaşmadı. "Şimdilik," diye mırıldandı.

Kalbim bilmem kaçıncı kez kasıldı.

Bu kelimeyi böyle bir tonda kullanmamalıydı.

"Konu kapandı diye düşünüyorum," dedim daha net bir sesle. Ancak bu yanıtıma kendim bile inanamamıştım.

"Hayır," diye karşılık verdi. "Ben konunun doğru düzgün açılabildiğini bile düşünmüyorum daha."

Doğrulup aramızdaki mesafeyi artırırken kolumu tuttuğu yerden hafifçe çekti elini ama bakışlarını çekmedi. Elinin olduğu yer şimdi yokluğuyla kıvranırken ne söyleyeceğimi bilemeden bakakaldım yakışıklı suratına. Tam o anda akıllı saatimin sayacı alarm şeklinde ötmeye başlayınca bunu bir kurtarış zili bildim. Sol elimi kaldırıp saatime baktım ve "Süre bitti," dedim. "Yeniden başlatıp koşmam gerekiyor."

Kollarını göğsünde birleştirip "Seni durdurmuyorum," dediğinde gözlerimi kıstım. Tam üç kez durdurmuştu.

Derin bir nefes alıp verdikten sonra kaşlarımı kaldırarak "İyi çalışmalar," dedim ve kulaklarımı yeniden kulağıma taktım ve şarkıyı henüz başlatmadan koşmaya başladım.

Arkamdan "Ben aklımı seninle bozdum, hiç kimseyle işim olmaz," diye seslenince durdum ve anlamamış bir ifadeyle omuzumun üzerinden ona baktım. Gülümsedi. "Hangi insan koşarken bu şarkıyı dinler ki?"

Doğru ya, şarkı. Biz konuştuğumuzda kulaklarımdan alçak sesle çalmayı sürdürmüştü. "Ben seçmedim, denk geldi," diye açıkladım ama bunu yapmama gerek yoktu.

"İyi denk gelmiş," dedi ve söylediğinin üzerine düşünmeme fırsat vermeden "Keyifli koşular, Feza," diye ekledi ve daha fazla beklemeden arkasını dönerek koşarak uzaklaştı.

Beni yine aklımda bin bir türlü soruyla baş başa bıraktı.

Çünkü Dağhan Ulukan, hep böyle yapardı.

💛

Sonraki bir hafta benim için tam bir kaçma kovalamaca maratonuydu. Dağhan'la aynı kampın içinde birbirimizden tamamen uzak durma ihtimalimiz zaten yoktu ama o sanki bu durumu daha fazla zorlaştırmaya kararlıydı. Her sabah koşudan sonra tesadüfen koridorda karşılaşıyorduk, koşu için ne kadar erken çıkarsam çıkayım bir şekilde yolumuz kesişiyordu, antrenman aralarında bilerek yanıma oturuyor, yemek sırasında ne hikmetse tam benim arkamda oluyordu. Çok fazla konuşmuyorduk ama her karşılaşmamızda göz kırpmayı ya da ufaktan selam vermeyi asla ihmal etmiyordu.

Her seferinde iç sesimi susturup durumu sıradanlaştırmaya çalışıyordum ama kabul etmeliydim ki... Görmezden gelmeye çalıştığım varlığı, kalan her şeyi gölgede bırakıyordu.

Kampın son haftasındaydık ve şükürler olsun ki bu hafta öyle yoğun geçiyordu ki bana kalp krizi geçirttirecek ya da aklımı karıştıracak olaylarla meşgul olmadan kendimi ve zihnimi tamamen işime odaklanabiliyordum. Reha Hoca'yla sürekli iletişim halindeydim; eşi by-pass ameliyatı geçirdiği için kampa dönememişti, izin hakkını kullanıyordu. "Arkamda bıraktığım kişi sen olduğun için rahatım," diyordu bana. Onun bu güvenini sarsacak bir harekette bulunmadan görevimi hakkıyla yapmanın arzusuyla dolmuştum ben de doğal olarak.

Ligin başlamasına tam on dört gün vardı, ilk maç kendi evimizde, Antalya Spor'la oynanacaktı. Ahmet Başkan, çarşamba günü tesisleri ziyarete gelmiş ve teknik direktöründen sporcu koçuna, psikoloğundan fizyoterapistine kadar herkesi toplayıp ciddi bir konuşma yapmıştı. Bizim de en az futbolcular kadar sezonun önemini kavramamız gerektiğini, bunu yaparken taviz kabul etmeyeceğini sert ama motive edici bir dille söylemişti.

Geçen sezon kılpayı kaçan şampiyonluğun acısını çıkarmak istiyordu. Bu sezon her alanda Fenerbahçe'nin zirvede olması gerektiğini vurgulamıştı.

Toplantıda benden de futbolcularla sezon öncesi beslenme semineri vermem istendi.  Reha Hoca'nın geçen yıl sunduğu semineri hazırlayan kişi yine bendim; bu yüzden hazır sayılsam da ilk kez bizzat sunacak olmanın heyecanıyla doluydum.

Kusursuz, dikkat çekici, akılda kalıcı bir sunum hazırlamak için gecemi gündüzüme katmıştım.

Seminer günü geldiğinde her şeyim hazırdı fakat nabzım hiç hazır değildi. İlkokuldan bu yana, tahtaya kalkıp bir şeyler söylemem gerektiğinde dilim tutulur, kelimeler zihnimi kaybeder, dünyanın en özgüvensiz insanına dönüşürdüm. Sesim mutlaka titrerdi ve kekeme olurdum. Aştığımı düşünüyordum ama titreyen ellerim tam aksini söylüyordu.

Kampın küçük konferans salonunda herkes yerini almıştı. Ön sıralarda Alp, Vuko, Gökay ve Tuğrul abiyi görüyordum. Arkalarında oturan birkaç genç oyuncu "Acaba bugün ne yasaklanacak?" diye fısıldaşıyor, arada sırada gürültülü kahkaha sesi kulaklarımı aşındırıyordu. Dağhan önden üçüncü sıranın bana göre sol tarafındaydı, en kenardaydı. Elinde diğerleri gibi tableti vardı ama not almayacağına emindim, not almaktan nefret ederdi. Dizlerini hafifçe öne uzatmış, dirseklerini bacaklarına dayamıştı ve bana değil de elindeki tabletine bakıyordu. İyi ki bana bakmıyordu çünkü heyecanım seviye atlardı.

Sanki odadaki tek kişi bendim, projektör tüm ışıklarını yüzüme vuruyor ve herkes bana bir açığımı yakalamak için bakıyordu. Öyle olmadığını biliyordum ama hafif düzeyde sosyal anksiyetem vardı.

Sunum kürsüsündeki mikrofonu elime aldım, içime derin bir nefes çektikten sonra kendimi toparlayarak konuşmaya başladım. "Günaydın arkadaşlar."

Dağhan'a bakmamaya özen gösteriyordum ama konuşmaya başladığım andan itibaren başını tabletinden kaldırıp bana baktığına emindim.

"Günaydıııın Fezaaa Hocaaa," diyen Alp'in enerjik sesiyle salondan benim için güçlü bir alkış furyası koptu. Bu tarz konuşmalarda hep yapılırdı bu.

Gülümsedim, ardından boğazımı temizleyerek dikkatimi sunuma verdim. Sunum kumandasını elime alıp "İlk olarak..." dedim ve tuşa bastım ancak sunumun ilk sayfası açılmayınca gözlerimi kısıp kumandayı sallayarak yeniden bastım. Ama açılmıyordu.

"Hocam..." dedi Alp yeniden. "Kumanda mı bozuldu? Bir bakalım istersen?"

Yardıma sıkışmıştım ve gözlerim istemsizce Dağhan'a kaydı. Kıstığı gözleriyle beni izliyor, üstesinden gelip gelemeyeceğimi kontrol ediyor gibiydi. Gözlerimden taşan yardım çığlığını anlamış olacaktı ki yerinden kalktı ve kimse ne olduğunu anlamadan, sessiz adımlarla yanıma geldi, yanımda durdu ve elimdeki kumandayı yavaşça alıp pil yuvasını açtı, birkaç oynama yaptıktan sonra kapattı ve ileri tuşuna bastı. Slaytın ilk sayfası açıldığında tuttuğum nefesimi serbest bıraktım.

Sadece benim duyacağım bir tonda, "Sunum kumandasının pili gevşemiş, her şey yolunda" dedi. Kumandayı bana uzatıp yeniden avuçlarıma bıraktığında parmak uçları buz tutan tenime değdi. Sağ elindeki suyu kürsüme bıraktı. Gözlerimin tam içine bakarken belli belirsiz bir tonlamayla "Başlamadan önce su iç. Gayet iyi gidiyorsun, sakinleş," diye teskin etti.

Geri çekildiğinde kalbimin ritmi hâlâ düzensizdi ama bir yandan da rahatlamıştım garip bir şekilde. O basamaklardan inip yerine geçtiğinde teknik işlerden sorumlu Ender abi koşar adımlarla yanıma gelip "Her şey yolunda mı?" diye sordu.

"Yes Sir," cevabını veren Vuko'ydu. "Dağhan kaptanlıktan sonra teknik destek bölümünde geliştirmiş kendini."

Aklınca espiri yapmıştı fakat kendisinden başka gülen olmamıştı bu söylediğine. Ben de duymazdan gelerek Ender abiye baktım ve "Sorun yok Ender abi, hallettik," diye bilgilendirdim. Derin bir nefes alıp verdikten sonra Dağhan'ın getirdiği su şişesini açıp kuruyan boğazımı ıslatmak amacıyla bir yudum aldım. Ardından burnumu çektim ve açılan ilk sayfadan söyleyeceklerimi aklımdan çıkarmadan konuşmaya başladım.

"Evet... Sezon boyunca performansı etkileyen en temel unsurlardan biri doğru beslenmedir." Kurduğum bu ilk cümlenin ardından korktuğum başıma gelmedi ve kelimelerim rayına oturdu.

Sunum ilerledikçe notlar alanlar oldu, sorular soruldu, özellikle Instagram sayfası için fotoğraf çekildiği sıra herkes pürdikkat bana baktı. Alp arada laubali yorumlar yapıp Gökay'la şakalaştı, Vuko "Glisemik indeksi anlamadı ben," diye şikayet etti. Ama Dağhan'ın ağzını bıçak açmadı, sessizce izledi.

Semineri teşekkür ederek sonlandırdığımda oyuncular dersin sonlanmasını sabırsızlıkla bekleyen öğrencileri aratmayan bir edayla toparlanıp dışarı çıkmaya başladı. Alp çıkmadan evvel "Vallahi Feza hocam, bu yıl şampiyon olursak başarının yüzde otuzu senin," diye onurlandırdı beni. Payımın o kadar büyük olmadığını bilsem de gülümsemeden edemedim.

"Teşekkür ederim," dedim bilgisayarımı kapatırken. "Yüzde birine de razıyım."

O sırada ayaklanan Dağhan'a takıldı gözüm, yanındaki takım arkadaşı Semih'le konuşarak salondan çıkarken bana göz ucuyla dahi bakmadı. Hep söylüyordum, adam gel gitliydi. Bir zaman aşırı yakın davranırken başka bir zaman görmezden gelme konusunda ustaydı. Gel gitlerine kafa yormamam gerekiyordu. Böylesi daha iyiydi hem.

Onun bu hareketlerine kafa yormadan toparlandım ve çok geçmeden ben de konferans salonundan çıkıp dinlenmek için odama geçtim.

Dağhan Ulukan

Hayatımda bir şeylerin yavaştan yoluna girdiğini hissediyordum.

Bugüne dek duygularımı gizlemiş, ergenliğin verdiği bir takım saçma korkuların gölgesinde kalmıştım. Fakat şimdi, yirmi dört yaşımdayken kendi benliğimi yavaş yavaş bulduğumu hissediyordum. Zenit maçında attığım golün ardından küllenmek üzere olan heveslerim yeniden harlanmış, eski gücüme kavuştuğumu düşünmüştüm. Ancak bugün yapılan antrenmanda sağ arka adelemde hissettiğim kasılmalar bir şeylerin hâlâ orada beni beklediğini gösteriyordu. İçimde büyük bir korku vardı. Hakkımda sürekli kronik sakat haberleri dolaşıyordu ve onları haklı çıkarmaktan korkuyordum. Fizyoterapistim Hakan, bu tarz durumların olabileceğini söyledi, adeleyi gevşetti, masaj yaptı ve  bacağıma bir süre çok yüklenmemem gerektiği konusunda bilgilendirdi.

Ligin başlamasına sayılı günler kala kendini gösteren bu ağrı, içten içe tüm benliğimi rahatsız ediyordu.

Odamda yalnızdım. Oturduğum koltukta dizimi bir kendime çekiyor, bir ileri uzatarak ağrının hâlâ orada olup olmadığını kontrol ediyordum. Tam iyileştiğini düşünerek rahat edecekken bacağımı hafiften sağa çevirdiğim an bir sızı hissettiğimde hırsla dişlerimi sıkıp sağ elimle dizime yumruk attım.

Yumruluğumda korkumu ezebilecektim sanki. Aptalcaydı.

Başımı uzandığım koltuğun başlığına yasladım, nefes aldım, yavaşça vermeye çalıştım. Belki de İshak Hoca'nın dediği gibi psikolog seanslarını arttırmalıydım. Belki başka bir futbolcu için küçük bir ağrıydı ama ben hissettiğim en ufak şeyi beynimde büyük risk olarak kodluyordum. Dolayısıyla sakatlanma korkusu beni o kendime has cesur oyunumdan uzak tutuyordu.

Telefonum titrediğinde kapattığım gözlerimi açarak başımı hafifçe eğip ahşap, koyu kahverengi sehpanın üzerindeki telefonumun ekranına baktım. Fikret Arısoy ismini görünce omuzlarımı düşürdüm. Kendisi babamın eski dostu, benim babam hayatını kaybettikten sonraki menajerimdi. Bu saatte aramasının hayra alamet olmadığını biliyordum, yine kafam ütülenecekti ama açmama gibi bir şansım da yoktu.

İsteksizce doğruldum ve telefonumu elime alıp açarak kulağıma götürdüm. "Efendim Fikret abi."

"Alo, Dağhan. Nasılsın koçum? Müsait misin?"

Mental olarak müsait değildim. Hiç değildim. Ama bunu belli etme şansım da yoktu. "Müsaitim abi, buyur."

Kısa bir nefes aldı. Bu, "Sakin kal, biraz canın sıkılacak" nefesiydi, biliyordum.

"Bugün Vellaro'nun kreatif ekibiyle toplantım vardı. Biliyorsun, erkek bakım serisinin yeni yüzü için seninle anlaşmalarına çok yaklaşmıştık."

Başımı salladım, geçtiğimiz sezonun başında teklifi getiren onlardı ve çok istekliydiler, beni ikna edebilmek için kırk takla atmış, önüme milyon dolarlar sermişlerdi. "Evet. Bir problem mi var?"

"Normalde bu hafta sözleşmeler imzalanacaktı ancak şirket risk değerlendirmesi yapmış," derken sesindeki resmî ton hiç kaymadı. "Son haftalarda çıkan sakatlık haberleri, sosyal medya yorumları, Real Madrid'de oynamayışın ve basının 'kronik sakatlık' söylemi yüzünden yönetim geri adım attı."

Sanki biri mideme yumruk atmıştı. Hayır, bu reklamı çok istediğimden değildi ama aylar önce kapımda köle olanların şimdi yaşadıkları bu u dönüşü sarsıyordu beni. Tam düzelmeye başlamışken işittiklerimle yeni bir darbe daha alıyordum. Alaylı bir nefes çıktı ağzımdan. Umursamaz göründüm. "Yani beni istemiyorlar öyle mi? Aylar önce kapımda köpekti bu adamlar."

"Olay istememek değil, kişisel düşünme. Marka imajını korumak zorundalar. Sakatlık söylentileri dinene, sen yeniden kendini sahada gösterene dek senin üzerine kampanya çıkarmak istemiyorlar."

Birkaç saniye sessiz kaldım, sol elimle sol bacağıma yavaş yavaş vururken gözlerimi kapatım dişlerimi sıktım. "Bu markayı bir daha sakın önüme getirme. Kaç milyon sunarlarsa sunsunlar."

"Dağhan," diye müdahale etmeye çalıştı. "Kişisel algılama. Yaptıkları saçma evet ama herkes kendini düşünüyor. Bu iş böyle. Formun yeniden yükselinde bunlar yine ayaklarına kapanacak. Sen hâlâ Real Madrid'in oyuncususun, onlar senden vazgeçmedi, sadece kiralık olarak buradasın, unutma. Acele etmiyoruz, sen oyununa odaklan. Ben yine senin için başka reklamlar bulmaya çalışacağım."

"Çalışma," diye girdim araya. "Bir süre futbol harici hiçbir şeyde görünür olmak istemiyorum."

"Sonra değerlendirirsin. Öfkelisin şimdi, tanıyorum seni. Ama yapma. Hırslan, sahada göster gücünü oğlum. Bunların hepsi karaktersiz. Salla."

"Başka söyleyeceğin bir şey var mı?" dedim söyledikleriyle ilgilenmeyerek. "Yorgunum abi."

"Yok koçum, dinlenmene bak sen. İyi istirahatler."

Kapanış sesi duyulur duyulmaz telefonum elimde ağırlaşarak koltuğa düştü. Bacağım zonkluyor, beynim uğulduyor, içimdeki umut ipi inceldikçe inceliyordu. Bir süre yalnızca nefes alıp vererek bomboş beyaz tavanı izledim. Yıldıztepe Spor Kulübü'nde henüz on altı yaşımdayken Fenerbahçe Scout ekibi beni keşfetmiş, evime kadar gelmişlerdi. Futbolcu olmamı pek istemeyen annem çekimser davransa da yeni kaybettiğimiz babamın vasiyetini yerine getirmeyi borç bilmişti ve bunun, depresyona girmek üzere olan bana iyi geleceğini düşünüyordu. Eğitimime Fenerbahçe kolejinde devam edecek olmam da annemin içini rahat ettiren bir başka sebepti. Babamın yokluğunda futbola sarılmıştım, attığım her golde, her başarımda onu hissediyordum sanki. Bir noktadan sonra aldığım tüm başarılar kendimden çok onun içindi.

Ancak şimdi onu gururlandıramıyor, emanetine iyi bakamıyordum.

Uzun zamandır rüyalarıma dahi girmiyordu.

Boğazıma kocaman bir yumru oturdu, gözlerim doldu, dişlerimi sıktım ve dilimle dudaklarımı temizleyerek kendimi sakinleştirmeyi denedim.

Telefonum yeniden titrediğinde Fikret abinin aradığını düşündüm, daha fazla konuşmak istemediğim için telefonu kapatacaktım ama ekranda küçük kız kardeşimin fotoğrafını görünce yapamadım. Görüntülü arıyordu, birkaç gündür konuşmuyorduk ve beni özlemiş olmalıydı. Ben de onu özlemiştim. Tam şimdi bana iyi gelebilecek iki şeyden biri, Lina'ydı.

Diğerininse muhtemelen umurunda değildim.

Beni aradığında ekranda henüz anaokulundayken yüz boyaması etkinliğinin olduğu günden kalma, suratının kedi şeklinde boyandığı tatlı fotoğrafı çıkıyordu. O halini görünce bile gülümsemeden edemedim. Burnumu çektim, derin bir nefes aldım, gözlerimi kırpıştırıp yüzüme sahte bir mutluluk ifadesi yerleştirerek telefonu açtım. Görüşme bağlanır bağlanmaz Lina'nın yüzü doldurdu telefonu, ince telli sarı saçlarını iki yandan toplamıştı, üzerinde mavi bir tişört vardı. Başına sağına dönüktü ama ekranda yansımam belirince hemen yüzünü kameraya çevirdi ve iri, yeşil gözlerini büyüterek gülümsedi.

Gülümsemesi benim de yüzüme bulaştı hemen.

İki elini birden kaldırdı, parmaklarını açıp kapattı, ardından avucunu yana doğru salladı. "Merhaba," demekti bu.

Ben de aynı işareti yaptım. "Merhaba Lina."

Bu kez işaret parmağıyla göğsünü işaret etti, sonra üzgün bir ifadeyle başını yana eğerek dudaklarını büküp kaşlarını çattı. "Abim yok ve ben çok üzgünüm."

"Buradayım." Kalbimi işaret edip sonra onu gösterdim. Kalbindeyim demek istemiştim.

Yüzü hemen yumuşadı. O da kendi kalbini gösterdi sonra beni. "Ben de senin kalbindeyim."

Gülümseyerek başımla onayladım. Ardından sağ elimi yukarı kaldırım zamanı işaret ettim, parmağımla Lina'yı gösterdikten sonra iki elimi avuç içlerim yukarı bakacak şekilde açıp kaşlarımı kaldırdım. "Bugün neler yaptın?"

Bu sorumu bekliyormuş gibi heyecanla ekrana biraz daha yaklaştı. Elleri heyecanla hareket etti, ancak hareketleri çok hızlı yaptığından ne söylediğini idrak edememiştim.

"Yavaş," dedim gülerek. "Bir daha."

Bu sefer daha dikkatli yaptı.

"Bugün yüzmeye gittim. Su soğuktu ama sonra ısındı. Öğretmen 'korkma' dedi, ben de korkmadım. Öğretmenim çok iyi. Beni çok sevdi. Ben de onu çok sevdim."

Havada yüzüyormuş gibi kollarını hareket ettirdi.

"Böyle yaptım, senin öğrettiğin gibi. Öğretmenim çok iyi olduğumu söyledi ama ben sen yanımdayken daha iyi yüzüyorum aslında."

Söyledikleri sonlandığında hâlâ gülümsüyordu, onun için bu yalnızca güzel bir gündü ama benim boğazım düğümlendi. Canım kardeşim, çok özlemişti beni.

"Aferin sana," diye işaret ettim gülümseyerek. "Geldiğimde yarış yapacağız."

Gözlerini kocaman açtı. "Gerçekten mi?"

Başımı salladım.

Heyecanla alkış tuttu. "Çabuk gel!"

Bu işareti yaptıktan hemen sonra bakışları ekranın dışına kaydı. Küçük elini yukarı kaldırıp birini çağırdı, kısa bir süre sonra annem kadraja girdi. Buğday rengi saçlarını arkadan toplamıştı,  üzerinde yalnızca ev işi yaparken giyeceği tarzda salaş, rahat bir tişört vardı. Gözleri yorgun bakıyordu ama bana bakınca gülümseyerek toparladı.

"Merhaba oğlum."

"Merhaba anne."

Lina annemin kolunu çekiştirip beni gösterdi, bir şeyler anlattı, elleriyle büyük bir daire çizip sonra kalbine dokundu. Annem, şefkatle saçlarını okşayıp bana baktı.

"Seni çok özlemiş. Sahi oğlum, ne zaman döneceksiniz?"

"Ben de sizi özledim," dedim sessizce. "Son haftamız, az kaldı."

Annem ağır ağır başını salladı. O sırada Lina oyuncak bebekleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Annem, suratımı incelerken kaşlarını çattı. "Canın mı sıkkın?"

Ne kadar gülümsersem gülümseyeyim, görünmeyeni görürdü her zaman. Ona yalan söylemek, hislerini gizlemeye çalışmak zordu. "Hayır," diye yalanladım. Sağ elimle ensemi ovuşturdum. "Çok yorgunum, antrenman yoğun geçti."

"Hasta falan değilsin, değil mi?"

"Hayır anne, merak etme. Burada hasta olmaya izin yok. Benden önce fark ediyorlar durumu zaten."

"Ne iyi," diye karşılık verdi. "İyi ol da gerisi mühim değil. Sakın kendini çok sıkma oğlum, gayet iyi ilerliyorsun, görüyorum ben. Her şey yolunda."

"Anne," dedim bezgin bir sesle. "Bunlarla ilgili konuşmak istemiyorum." Hiçbir futbolcu istemezdi ailesiyle maç ya da kariyer hakkında konuşmayı. "Siz neler yapıyorsunuz? Mahallede her şey yolunda mı?"

"Çok," dedi neşeyle. "Burayı çok özlemişim. Bugün mahallenin kadınları toplanıp bize geldiler hoş geldine. Aynı samimiyet devam ediyor. Her şey bıraktığımız gibi, yalnızca..." deyip sessizleşti.

Baban eksik, diye tamamladım içimden. Kaç yıl geçerse geçsin, dolduramamıştık babamın boşluğunu. Dolduramayacaktık zaten, biliyordum.

Annem sessizliğin uzadığını fark etmiş olacaktı ki gülümseyip telefonu biraz aşağı eğdi. Lina yeniden kadraja girmiş, oyuncak bebeğini bana doğru uzatıyordu. Küçük elleriyle bebeği sallayıp bir şeyler anlattı, sonra beni işaret etti.

"Fırsat buldukça ara," dedi annem. "Şu sıralar çok daha duygusal. Her gün seni soruyor."

Başımı salladım. "Ararım, söz."

Lina bu sefer iki elini kalbine götürdü sonra bana doğru uzattı, elleriyle kalp işareti yapmasının ardından elini öperek öpücüğü bana gönderdi.

İyiden iyiye duygulandım. "Ben de seni çok seviyorum."

Annem telefonu kapatmadan önce son bir kez baktı bana. "Kendine dikkat et oğlum."

"Siz de dikkat edin. Allah'a emanet."

Ekran karardığında bir süre telefonu elimde tuttum. Odam yeniden sessizleşti ama içimdeki gürültü susmadı. Ailemle konuşmak iyi gelmişti fakat ruh halim daha depresif bir hale bürünmüştü birden. Hiçbir şeye yetemeyecek gibi hissettim. İçim karardı. Telefonumu kapatıp sehpanın üzerinde bıraktım ve çok fazla düşünmeden kafamı dağıtmak için odadan çıktım. Koridora çıktığımda tesisin içi alışılmadık derecede sessizdi. Artan antrenmanlar herkesi yormuş olduğundan, vakit de gece yarısına yanaştığından çoğu odasında istirahat ediyor olmalıydı. Dinlenme ve oyun salonunda birilerinin olacağını düşünüyordum, playstation oynamayı severdim, gereksiz muhabbetleri bazen kafam almasa da şu an ihtiyacım vardı. Kimse yoksa Alp ve Gökay'ı çağırırdım, genelde gelirlerdi.

Dinlenme salonunun kapısı aralıktı, içeriden loş bir ışık sızıyordu. Kapıyı sessizce ittim. Salon beklediğimden daha sakindi. Perdeler yarıya kadar çekilmişti, dışarıdan sızan ay ışığı zeminde silik bir çizgi bırakıyordu. Playstation açıktı, ekranda Beyond Two Souls'un loş, gri tonlara bürünmüş bir sahnesi donup kalmıştı, oyunun karakteri hareketsizdi, birinin oynatmasını bekliyordu. Bakışlarım ekranın karşısında kalan ikili deri koltuğa kaydığında sağ profili görebildiğim Feza oturuyordu.

Onu görünce kalbim ansızın tekledi, doğru görüp görmediğimi anlamak amacıyla gözlerimi kırpıştırdım ve yeniden baktım. Oyun salonunda herkesi görmeyi bekliyordum ama Feza, beklediklerim arasında yoktu. Oyun kolunu elinde tutuyordu ama gevşeyen parmaklarından dizlerine düşmek üzere olduğu belliydi. Başını hafifçe önüne eğmişti, düzenli bir şekilde alıp verdiği nefesleriyle omuzları yükselip alçalıyordu.

Uyuyakalmıştı.

Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme canlandı. Bir an odadan çıkmayı düşünsemde bu fikir zihnimde pek fazla yer edemeden sessiz adımlarımı ona doğru attım. Yavaşça yanına gittim, karşısına geçtiğimde eğilip şöyle bir inceledim yüzünü. Işık vurdukça tonu değişen kumral saçları yüzünün bir tarafına düşmüştü, elimi uzatıp düzelterek rahat ettirmek istedim ama bundan rahatsız olabileceğini düşünerek yapamadım. Gitmeli, onu bu odada yalnız bırakmalıydım belki ama ona da yoktu cesaretim, ayaklarım yanına mıhlanmıştı sanki. Etrafımda olduğu an, kendisinden uzaklaşmama izin vermiyordu. Nasıl bir çekimdi bu?

Çok fazla düşünmeden sessizce ikili koltuğun boş tarafına oturdum. Düşmek üzere olan oyun kolunun ellerine ağırlık yaptığını düşünerek elimi uzattım ve onu sarsmamaya özen göstererek yavaşça elinden aldım. Bir anlık kıpırdansa da uyanmadı. Kolluk kısmında katlı şekilde duran Fenerbahçe logolu televizyon battaniyesini yavaşça alıp dizlerine örttüm, başı rahat durmuyordu, geriye yaslansa daha rahat ederdi ama uyanır diye müdahale edemedim. Ekrana döndüm, oyun kolunu kullanarak oyundan çıkış yaptım.

Fifa açmak üzereydim ki bir anda omuzuma yaslanan başla refleks olarak nefesimi tuttum.

Feza uykusunda yer değiştirmişti yalnızca. Alnı omuzuma denk gelmiş, sıcak yanağı kolumun sol tarafına yaslanmıştı. Ne yapacağımı bilemeden başımı çok hafif eğince saçlarının tanıdık çiçeksi kokusu burnuma dolarak aklımı allak bullak etti. Kıpırdayamadım.

Bir süre öylece kaldım. Ne oyunu açabildim ne de gözlerimi ekrandan ayırabildim ama ekranda gördüğüm hiçbir şeyin anlamı yoktu artık. Tüm düşüncelerimi omuzumda uyuyan Feza ele geçirmişti. Kalbim arsızca atıyordu, sesini duyup hissederek uyanmasından korkacağım derecede hızlıydı, yavaşlatmaya çalıştım ama nafileydi.

Elimi nereye koyacağımı bilemedim, omuzuma yaslanan başı geriye düşüp de kendisini rahatsız etmesin diye kolumu azıcık geriye atmayı düşündüm ama yanlış anlaşılırdı. Yanlış hissettirebilirdi. Yapmadım. Sadece olduğum yerde kaldım. Hiçbir şeyden habersizce, uyuyorken bile içimdeki rahatsızlığı hissetmiş gibi başını sol yanıma yaslayan Feza'nın varlığını seyrettim, nefes alışını dinledim.

Bir ara dudakları kıpırdadı, uykuyla uyanıklık arasında bir şeyler mırıldandı ama kelimeler anlaşılmıyordu. Başını biraz daha yanaştırdığında nefesimi tuttum, kolunu uzatıp bana sarıldığında hızlanan kalp atışlarım artık kulaklarımın uğuldamasına sebep oluyordu.

Ne yapacağımı bilemeden onu uyandırmayı düşünerek kıpırdandım fakat ansızın sehpanın üzerinden düşen oyun kolunun gürültüsüyle bana gerek kalmadan Feza irkilerek doğruldu. Başını kaldırdı, yanakları kızarmış, gözleri baygın bakıyordu. Art arda kırpıştırdı ela gözlerini ve kaşlarını hafifçe çatarak "Dağhan?" dedi sorar gibi. Sanki benim gerçek mi rüya mı olduğumu sorguluyordu. Yutkundu, hâlâ bana sarılıyordu ama henüz farkında değildi sanırım. "Senin ne işin var benim odamda?"

Şaşkın haline gülümsememek için kendimi zor tuttum, dudaklarımı birbirine bastırdım ve "Odan mı?" diye sordum. "Oyun salonundayız."

Yanıtımla birlikte gözlerini büyüttü, birkaç saniyelik düşünmenin ardından sonunda farkına vararak kolunu bir anda karnımdan çekti, oturduğu koltukta biraz sola kaydı ve etrafına bakıp yutkundu. "Ben..." dedi ama başta ne söyleyeceğini bilemeden oyun salonuna baktı. Sağ elini kaldırıp dudağının altını sildi. Utanmıştı.  Bakışları bana takıldığında konuşmayı sürdürdü. "Şey... Oyun oynuyordum. Uyuyakalmışım."

Başımı hafifçe salladım. "Farkındayım."

Eğildim, oyun kolunu yerden alıp sehpanın üzerine koyduğumda bakışlarıyla beni takip ettiğini biliyordum. Doğrulduğumda başımı tekrar ona çevirdim. Saçlarını kulak arkasına attı. "Sana yaslanmışım galiba," derken gözlerini benden kaçırıyordu. "Özür dilerim. Çok yorgundum, nasıl uyuduğumu bile bilmiyorum. Aslında odamda uyuyamadım, biraz oyun oynamak istedim. Hikayeli oyunlar uykumu getiriyor, Beyond Two Souls'u severim, film gibi. Ama amacım burada uyumak değildi, biraz vakit geçirip uykum gelince odama çıkacaktım ama işte..."

Hiç değişmemişti. Ne zaman heyecanlansa yaptığı her şeyi tüm detaylarıyla nefessiz kalana dek anlatır, karşısındaki kişinin kendisine ne söylediğini bile unuttururdu. İşin garip yanı, onu dinlerken zamanın akıp gittiğini unutuyordum. Sabaha kadar konuşsa dinlerdim sanki.

"Önemli değil Feza," dedim benden kaçırdığı gözlerini yakalayıp kaçıramasın diye bakışlarından ayırmadan. "Çok yoruldun bugün, uyuyakalman normal. Yanına geldiğimi fark edince de omuzuma yaslandın, önemli değil."

"Fark edince mi?" dedi kaşlarını çatarak. "Farkında değildim. Ben... Nereden bileyim senin geldiğini. Uyumasam bile gözlerim kapalıydı yani."

"Demek uyumuyordun?"

"Uyuyordum!" diye cevap verdi. Sonra ne yapmaya çalıştığımı anlayarak hiddetle kaldırdığı omuzlarını indirdi, dudaklarını büzüştürdü ve bana ters bir bakış attı. "Hiç değişmemişsin."

"Sen de," diye yanıtladım onu. Bıraktığım gibiydi. Üzerimdeki etkisi bile öyleydi. Kaldığımız yerden devam ediyorduk hayatımıza.

Aramızdaki sessiz bakışma yoğunlaştığında sessizce boğazını temizleyerek bakışlarını benden ayırdı. Sonra, dizlerindeki battaniye dikkatini çekti, tek kaşını kaldırarak bana baktı. "Sen mi örttün bunu?"

Bu defa bakışlarını kaçıran ben oldum, elimdeki oyun koluyla playstationın oyun kütüphanesine girdim ve fifayı buldum. Yutkunduktan sonra omuzumu kaldırıp indirdim. "Üşüyüp hasta olsaydın seninle ben ilgilenmek zorunda kalacaktım."

Tısladığını duydum. "Ben kendimi asla sana bırakmazdım merak etme."

Dudaklarımın bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı, göz ucuyla ona baktım. "Az önce hiç öyle görünmüyordun."

Yanaklarındaki kızıllığın rengi artarken dudakları aralandı, kapandı sonra yeniden aralandı. "Uyku esnasında yaptıklarımdan ben sorumlu değilim. Ayrıca..." Tek kaşını kaldırdı. "Sen niye buradaydın ki?"

"Canım sıkıldı, oyun oynamaya geldim. Ekranı en iyi gören koltuk burası."

"Beni niye uyandırmadın?"

"Kıyamadım," dedim hiç eveleyip gevelemeden. Dilinden nasıl sözcükler dökülürse dökülsün, verdiğim yanıtın bakışlarını daha çok yumuşattığını fark edebiliyordum. Hoşuna gitmişti.

Ben yeniden oyunla ilgilenmeye başladığımda bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu hissediyordum. Oynayacağım takımı seçmek için dolanırken "Niye canın sıkıldı?" diye sordu. Ne kadar aksi gibi konuşursa konuşsun hâlâ beni önemsediğini biliyordum. Borç falan hikayeydi.

İçime derin bir nefes çektim, başımı hafifçe sağıma eğdim. "Sezon öncesi her futbolcunun yaşadığı durumlar," diye yanıtladım yalnızca. "Nasıl geçecek bilmiyorum."

"Bence çok güzel geçecek," dediğinde başımı çevirip yüzüne baktım. Her baktığımda kalbimin kasılıp ritminin hızlanması hiç mantıklı değildi. Bakışlarımız buluştuğunda hafiften gülümsedi. "Antrenmanlarda seni izliyorum. Yani, hepinizi izliyorum. Sen... Gerçekten iyisin, bence burada sakatlığını beklediğinden kolay atlatacaksın. Kendinden şüphe etme Dağhan. Şüphe etmeyecek kadar iyisin. Fifa'da takımıma seni as oyuncu seçtiğimde takımım genelde kazanıyor."

Kaşlarımı çattım. "Fifa oynarken beni mi seçiyorsun?" Bu defa gülümsememi tutmadım.

Bakışlarını kaçırdı. "Real Madrid'i seçiyorum," diye düzeltti. "Ronaldo'dan bu yana Fifa'daki favori takımım. Senin de özelliklerin bayağı iyi oyunda."

Yanlış duymuyordum, gerçekten oyunda takımına beni dahil ediyordu. Ve ben bu kızı, gördüğümde tanımazlıktan gelmiş, kendini benim gözümde değersiz hissettirmiştim. Kendime yumruk atmak istiyordum.

"Gururlandım," dedim gizleme gereksinimi duymadan. "En çok hangi özelliğimi seviyordun?"

"Çok hızlısın, fiziğin gayet iyi, çok iyi şut atıyorsun bir de. Ayrıca, gol sevincin de çok tatlı. Yani, oyunda..."

Kahkaha attım. "Gol sevincim mi?"

"Evet," deyip önüne baktı. Yeniden utanmıştı.

"Yani ben kendim için tatlı demezdim ama... Teşekkür ederim, sen de çok tatlısın." Başa belasın ve çok güzelsin, diye tamamladım içimden söylediğimi.

İltifatımı yanıtsız bıraktı, bakışlarını benden ayırıp soluklandı. "Ben... Gideyim, iyi eğlenceler sana."

Toparlanıp kalkacağını anlayarak yersiz bir telaşa kapıldım. "Otursana," dediğimde kalkmak üzereyken durdu ve tek kaşını kaldırdı. "İnsan yemiyorum Feza, bir el Fifa oynasak kimse profesyonelliğinin zedelendiğini düşünmez, merak etme." Boştaki kolu ona uzattım. Geçmişte onlara gittiğimde, Emir'le bilgisayarda PES oynarken Feza yanımıza gelir, ben de oynayacağım derdi. Emir reddetse de ben oynasın bir şey olmaz diyerek dahil ederdim oyunumuza, bilgisayar kolunda nasıl şut atacağını falan sabırla öğretmiştim ona. Acaba hatırlıyor muydu? Hatırlamasını isterdim.

"Yalnız kalmak istersin diye düşündüm."

"Yanlış düşünmüşsün. Buraya gelme sebebim kalabalık olacağını düşündüğümdendi. Kimse olmasaydı Alp ve Gökay'ı çağıracaktım." O zaman onları çağır, der diye düşündüğümden hemen ekledim. "Muhtemelen uyumuşlardır. Rahatsız etmeyeyim."

Bir anlık kararsızlık yüzüne yansını. Ayağını geri çekti sonra tekrar ileri attı. Gitmekle kalmak arasında sıkışıp kaldığı her halinden belliydi. Nihayetinde dudaklarını birbirine bastırdı ve pes eder gibi nefesini verip koltuğa oturdu. "Pekâlâ," dedi temkinli bir tonla. "Bir el oynarım. Ama dikkat et, yenilirsen üzülme."

Gülümsedim. Beni yenebileceğini düşünmesi de tatlıydı. Ona uzattığım kolu alacağı sırada kolu geriye çektim. Eli, boşlukta kalınca gözlerini kıstı. Çok geçmeden konuştum. "Kazananın ödülü ne olacak?"

"Hmm," diye mırıldandı. "Ben kazanırsam..." Elini çenesine koydu. "Buldum. Yarın Tom Odell konser biletleri satışa açılacak. Kendim alacaktım ama eğer kazanırsam biletimi sen alırsın. Ön sıradan, VIP. Hatta kulise girme şansı olanlardan olursa çok mutlu olurum."

Tom Odell mi? Lisede de seviyordu bu herifi. Değişmeyen bir özelliği daha. Elbette alırdım.

"Olur," dedim.

"Sen kazanırsan?"

"Vuko'yla kahve içmeye gitmeyeceksin."

Bir an durdu. Kaşları havaya kalktı, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Ne?" dedi şaşırdığı ses tonundan belliydi. "Ben de ciddi bir şey söyleyeceksin sanıyorum."

"Ciddiyim," diye karşılık verdim duruşumu bozmadan.

"Sebep?"

"Bu konularda Vuko'nun duruşunu sevmiyorum," dedim hızlıca.

"Bu konuya neden bu kadar takıldığını anlayamıyorum."

Sebebini anlamıyor olamazdı. Daha açık konuşmamı bekliyordu fakat gerçek sebebi söylesem çok ileri gittiğimi düşünebilirdi. Başımı eğdim. "Benim ödülüm bu, aklıma başka bir şey gelmiyor. Kabul mü?"

Birkaç saniye boyunca yüzüme kıstığı gözleriyle, ifademden hislerimi anlamak istercesine baktı. Sonrasında sesli bir şekilde nefes alıp verdi. "Tamam, zaten kazanamayacağın için sorun yok."

En son ne zaman kaybettiğimi bile hatırlamıyordum bu oyunda. Ama çaktırmadım.

Oyun kolunu hiç tereddüt etmeden aldı. Ben Fenerbahçe'yi seçtim, o içinde benim de bulunduğum Real Madrid'i seçti. Ekranda kadrolar dönerken göz ucuyla ona baktım. "Beni ilk on bire koyacak mısın?"

"Tabii ki," diye yanıtladı. "En iyi oyuncularımdan birisin."

Güldüm. Ciddiydi. O oyuncularını seçip kadrosunu oluştururken ben bir süre onu izledim. Gerçek bir teknik direktör gibi ciddiydi, tüm ilgisini oyuna vermişti ve gerçekten hırslı görünüyordu. Başını çevirmeye yeltendiğinde bana bakacağını anlayarak hızla toparlandım ve ekrana döndüm.

Kadrolarımızı hazırladığımızda toplamda on dakika sürecek maçımız başladı.

İlk dakikalarda, sevinmesini istediğim için çok baskılı oynamadım, birkaç pas hatası yaptım.

Feza ilk presi yaptığında kaşlarımı kaldırdım. Gerçekten iyiydi ve ona sunduğum fırsatları beklediğimden iyi karşılıyordu. Kalecime attırdığım kısa pası öne geçerek kaptı, hızlı bir pas attı ardından ikinci pası atacakken defans oyuncumla araya girip topu uzaklaştırdım.

"Off," dedi dişlerinin arasından. "Niye bu kadar geriye yaslandın? Tek kale maç yapmıyoruz."

"Bu da bir strateji," diye karşılık verdim sakince.

Top yeniden ona geldiğinde oyuncumu topu alan kişinin üzerine koşturdum ama topu almayı denemedim. Bu vesileyle Feza rahatlıkla ilerledi ve kaleciyle karşı karşıya geldiğinde topu tam doksana attı.

"Gol!" diye bağırdı oyun kolunu yukarı kaldırarak, golü atan oyundaki Dağhan Ulukan'dı. Gülerek bana baktı. "Üzülme Dağhan, bak oradaki seviniyor." Çenesiyle ekranı işaret etti.

Göz ucuyla ona baktım, seviniyordu ve gözlerinde meydan okuyan bir parıltı vardı. İnatlaşmak isteyerek "Fazla sevinme, maç bitmedi," dedim.

Ona gol sevincini yaşattıktan sonra ikinci yarı oyundaki gerçek becerilerimi konuşturmaya başladım. Presi artırdım, alanı daralttım, oyunu onun yarı sahasına yıktım. Otuzuncu dakikada ilk golümü attım. Elli ikinci dakikada iki, altmışta  üç ve  altmış ikide skor tam olarak 4-1'di.

Yetmişinci dakikaya geldiğimizde beşinci golü atacağım an Feza "Hayır!" diye bağırdı. "Hile var, hile yapıyorsun. Dur bir, fırsat ver! Oyun kolunu kontrol etmem lazım, bu normal değil! Şike var!" diyerek koluma uzandığında güldüm ve hiç istifimi bozmadan kollarımı yukarı kaldırarak oyuna devam ettim. Feza oyunda savunma yapmayı bırakarak tamamen bana döndü. Oturduğu koltukta doğruldu, bir eliyle oyun kolunu bıraktı ve iki eliyle koluma uzandı.

"Dur artık," dedi gülerek ama sesinde ciddi bir isyan vardı. "Bu normal değil. Kimse bu kadar üst üste gol atamaz."

"Gerçek hayatta da atıyorum," diye karşılık verdim kışkırtıcı derecede sakin bir tonla. "Şaşırmaman lazım."

"Ama bu bir oyun," dedi. "Durur musun?" Durmadım, aksine bir gol daha attım. "Bu ne? Hile yazıyordunuz siz GTA'da. Kesin yine öyle bir şey! Kolları değişelim, bakayım!"

"Ne hilesi?" derken artık gülümsemem kahkahaya dönüşüyordu. "Bu oyunda öyle bir şey yok."

"Ya, kesin yoktur."

Oyun kale vuruşuyla başlayacağı anda Feza refleksle tekrar üzerime hamle yaptı. Havada tuttuğum oyun koluna uzanmak için biraz doğruldu, ben yukarı kaldırdıkça o da yükseldi. Ben doğrulunca o da doğruldu ve beni öyle bir çekti ki ansızın birlikte dengemizi kaybederek koltuğun minderine doğru savrulduk.

Her şey bir anda olmuştu.

Sırtım yumuşak minderle buluşurken Feza'nın ağırlığı üstüme geldi, oyun kolu parmaklarımızın arasından kayıp sehpanın kenarına çarpıp tok bir ses çıkararak yere düştü.

Nefesim göğsümde sıkıştı. Feza'nın avuç içleri refleksle omuzlarıma baskı yapmış, düşmemek için tutunmaya çalışmıştı ama bu bizi daha da yakınlaştırmıştı, hızlanan nabzımı hissetmemesine imkan yoktu. Güzel yüzü yüzüme öyle yakındı ki bakışlarında karışan heyecan ve paniği net bir şekilde görebiliyor, titrek nefesini çehremde hissediyordum.

Oyun sesi arka planda akıyor, tribün uğultusu ekrandan odaya taşıyordu ama biz bambaşka bir boyuttaydık.

"Ben..." deyince bu defa benim bakışlarım takip etti konuşmasını. Tamamlayamadı, belki de ne söyleyeceğini bile bilmiyordu. Konuşmak için konuşmuştu ama devamını getirememişti.

"Sen..." dedim ben de gözlerim yüzünün her noktasında gezinirken.

Tam o saniyede masanın oyun salonunda yükselen telefon sesiyle Feza, transtan çıkmış gibi gözlerini kırpıştırdı ve irkilerek geri çekildi.

Aramızdaki büyü telefon sesiyle bozulmuştu.

Hızla doğruldu, saçların kulağının arkasına attı, yanakları eskisinden daha da kırmızıydı şimdi. Benim bir farkım var mıydı peki? Sersemlemiştim. Az önce aramızda ne olmuştu öyle?

Gözlerini kaçırarak koltuğun diğer ucuna geçti, sehpanın üzerinden telefonunu aldı ve ekrana baktıktan sonra "Arkadaşım arıyor," diyerek ayağa kaldı. "Aramasını bekliyordum. Gitmeliyim." Bahçe kapısına doğru yürüdü, sonra arkasını döndü çünkü oradan odalara çıkış yoktu. Elini ensesine attı, göz ucuyla bana baktı. "Sen kazandın, kabul," dedi ve başka bir şey söylemeden hızlı adımlarla oyun salonundan çıkıp beni üzerimde kalan sıcaklığı ve serseme çevirdiği nabzımla oyun salonunda yalnız bıraktı. O gittiğinde, dudaklarımda yarım yamalak bir gülümsemeyle birkaç saniye öylece boşluğa baktım.

Kabul etmek gerekirse Feza bana iyi geliyordu.

Ve bu, düşündüğümden çok daha tehlikeliydi.

Feza Derin

Dağhan Ulukan'ın omuzunda uyumuştum.

Dağhan Ulukan'a uykumda sarılmıştım.

Ve bunlardan daha kötüsü varsa o da şuydu ki...

Dağhan Ulukan'ın üzerine (uyanıkken) düşmüştüm.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi gözlerime mukayyet olamamıştım. Aklımdan geçenleri okuyabildiğine emindim ve ondan etkilendiğimi arkama bakmadan yanından kaçarken yüzde bin beş yüz hissettirmiştim. Tesislerin yerini yarmak, içine girmek ve asfaltı üzerime kapatarak hayatıma yerin dibinde devam etmek istiyordum. İnanılmazdı. İnanılmazdım. Hayır, düştüysen düş, hemen kalksana kızım! Ne diye bekliyorsun adamın üzerinde dakikalarca? Telefonum çalmasa kalkıp gitmeyi de akıl edemeyecektim. Sahi, telefonum çalmasa ne olacaktı?

Aklıma gelen düşüncelerle yanaklarım kırmızılaşmayı bırakıp alev almıştı artık, emindim. Odamdaki kaloriferden daha sıcaktı. Elimle başımın kenarına vurup "Salak Feza, salak," dedim. "Senin neyine oyun oynamak? Kalk gitsene kızım! Zaten hoşlanıyorsun adamdan. Ne kadar uzak durursan o kadar iyi olur demedik mi kaç kere!"

Başımı yastığıma gömüp çığlık attım ve attığım çığlığı bu şekilde bastırdım. Telefonum üçüncü kez titreştiğinde yastığı yüzümden çekip kulağıma tuttum.

"Aradığınız numaraya şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneme..."

"Feza!" diye bağıran Buğlem'in serzenişlerimi hiç umursamadığı belliydi. "Bak ben seni arıyorsam mutlaka önemli bir şey vardır. Neden açmıyorsun? Sosyal medya çalkalanıyor kızım."

"Buğlem, Influencer dedikodusu yapacak havamda değilim hiç."

"Peki ya Influencer olma yolundaki gizemli kişi sensen?"

Gözlerimi kıstım. "Ne?"

"Vlogu izlemedin mi?"

Bugün Fenerbahçe Zenit maç vlogunu yayınlamıştı ama henüz bakmaya fırsatım olmamıştı. "Yok, çok yoğundum. Odama yeni geldim. Şimdi bakacaktım," diye yalan söyledim.

"Neler kaçırdın neler," dedi ve mesaj bildirimi geldi. "WhatsApp'a bak."

Bezgin bir nefes alıp vererek WhatsApp'ı açtım ve Buğlem'in attığı mesajı açtım. Bu, Dağhan'ın gol attıktan sonra bana bakıp gülümsediği anın SS'iydi.

"Bu fotoğrafı daha önce atmıştın."

"Bu benim çektiğim fotoğraf değil akıllım, videodan bir izleyicinin aldığı ekran fotoğrafı. Dağhan'ın sana güldüğünü fark etmişler, TikTok, Instagram, X... Her yerdesin şu an, Dağhan'ın fanları seni arıyor."

Kalbim sıkıştı.

Buğlem söylediklerini destekleyen ekran fotoğraflarını tek tek bana attı. İlk görselde büyük harflerle "DAĞHAN ULUKAN KİME BAKIYOR?"  yazıyordu.

İkinci videoda yazan "Fenerbahçe kampında aşk mı başladı?" cümlesiydi.

Kimi Sophie olduğumu söylemiş, kimiyse Sophie'nin esmer olduğunu öne sürmüştü. Kimileri çok şanslı olduğumu yazmış kimileriyle yaşımın Dağhan'dan büyük olabileceğini ortaya atmıştı. Allah aşkına... Yüzüm görünmüyordu bile!

Anksiyete krizi yüklenirken telefonu elimden indirip yatağın üzerine bıraktım. Mideme sert bir yumruk yemiş gibi hissettim. Ayağa kalktım, odanın içinde bir iki adım atıp durdum. Ellerim titriyordu. Adını bilmediğim binlerce insan beni konuşuyordu.

Üstelik, Dağhan'la beni konuşuyorlardı.

Bizi.

Birlikteymişiz gibi.

Telefonum yeniden titrediğinde korkuyla açtım ve Buğlem'den gelen mesajı okudum.

Buğlem:

Fenerbahçe'nin en güzel yengesi olmaya hazır mısın?

Keyifli görünüyordu ama ben hiç öyle değildim. Uzaklaşmaya çalıştıkça Dağhan'a itiliyordum ve bu iş iyice çığırından çıkmaya başlamıştı. Telefonu sessize aldım. Ardından yüzüstü yatağın üzerine bıraktım. Bir süre öylece kaldım, ne düşünmem nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Sanki biri zihnimin fişini çekmişti.

Ben Feza Derin,

Bir zamanlar sırılsıklam aşık olduğum Dağhan Ulukan'dan şimdi ardıma bakmadan kaçmaya çalışıyordum fakat ben kaçtıkça kendimi onun kollarında buluyordum. Bu saatten sonra hiçbir şey benim kontrolümde değildi, asıl korkutucu olan buydu.

Bölüm Sonu!

Bu bölümde de görsel hazırlayacaktım ama öyle yoğun bir hafta geçirdim ki bölümü yayınlamadan önce son kez okumaya bile fırsatım olmadı. Sürç-i lisan ettiysek affola...🫠

Bölümü nasıl buldunuz?

Bu bölümde en sevdiğiniz/sevmediğiniz sahne ne oldu?

Gelecek bölümde neler olacak sizce? (İstanbul'a dönülecek, lig başlayacak, Feza ve Dağhan yeniden aynı mahall... Öhm, neyse susuyorum.)

Çoook güzel şeyler olacak çok! :)

Bu arada, kurgu hazır olsa da yeni bölümleri güncel olarak yazıyorum biliyorsunuz. Yarın yurtdışına çıkıyorum, iki hafta burada olmayacağım o nedenle

20 Aralık Cuma

ve

27 Aralık Cuma günü bölüm gelemeyecek.

Ondan sonra eski düzende devam edeceğiz canlarım.

Sizi seviyorum, mutlu günlerimiz olsun.

💛💙