Kapıyı ısrarla çalan bu kişi de kimdi?
Kanepede öylece yatıyordum. Hastaneden çıkalı kaç gün olmuştu, bilmiyordum. Geldiğim günden beri kanepede öylece yatıyordum. Geçen günleri, kazayı ve ailemi düşünüyordum. Darmadağın olmuştum. Hiçbir duygum, hiçbir hevesim, hayata dair hiçbir bağım kalmamıştı.
Ne yapacağını bilemez bir hâlde öylece kalakalmıştım. Kanepede yatıyordum ki kapı kırılırcasına çalmaya başladı.
Kalkacak mecali kendimde bulamıyordum. Hafifçe doğruldum. Kim olduğunu sormak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Sehpanın üzerinde duran bastonumu aldım. Onun da yardımıyla ayağa kalkabildim. İki elimle bastona dayanmış bir şekilde yavaşça kapıya doğru yöneldim.
O kadar harap ve bitap düşmüştüm ki seslenecek takati kendimde bulamıyordum. Zor da olsa kapıya kadar gelmiştim. Elimi kapının tokmağına koydum ve kapıyı araladım.
Konuşamıyor, kendimi bitkin hissediyordum. Hastaneden geldiğimden beri yemek yememiştim. Açlığın verdiği halsizlikle bitkin bir vaziyetteydim.
Kapıyı açtığımı gören davetsiz misafir, kadife gibi yumuşacık sesiyle bana doğru seslendi:
— Ooo, maşallah Ayhan Bey! Hele şükür, kapıyı açabildiniz. Hastaneden taburcu olalı iki gün oldu ama sizden bir haber alamadık. Bir bakayım dedim, ne var ne yok…
Bu ses, şarkı gibi kulaklarıma çarpınca birden kendime geldim.
Evet, o gelmişti…
Zeynep'ti bu!
Yine nükteli bir şekilde beni iğneliyordu. Bense sadece ona bakıyordum. Bu hâlimi gören Zeynep birden ciddileşti.
— Aman Allah'ım! Senin bu hâlin ne?
Şaşkın bir ifadeyle içeriye daldı. Koluma girdi ve beni yavaş adımlarla geriye döndürdü.
— Sen ne yaptın kendine böyle? İki gündür hiçbir şey yiyip içmedin mi? Bu ne sorumsuzluk!
Bana söylenmeye başlamıştı. Yavaşça içeriye kadar getirip kanepeye bıraktı.
— Allah'a şükür, iyi ki düşünmüşüm. Senin evde bir şey yapamayacağını bildiğim için sana birkaç çeşit yemek yapıp getirmiştim. Hemen bunları ısıtıp hazırlayayım. Boğazından sıcak birkaç lokma geçsin.
Evde içme suyu olup olmadığını sorarak peş peşe sorular yöneltti.
Bense onu izliyordum.
Zeynep elindekilerle birlikte mutfağa gitti. Biraz sonra elinde bir bardak suyla geldi.
— Şundan birkaç yudum al. Hiç acele etme, yavaş yavaş…
Ben hiç itiraz etmeden Zeynep'in dediklerini yapıyordum. Dediği gibi sudan birkaç yudum aldım. Yavaşça birkaç yudum daha…
Zeynep mutfakta getirdiği yemekleri hazırlamış, tepsiye koyarak kanepenin yanına getirmişti.
— Ayhan Bey, niçin böyle yapıyorsun? İnsan iki gün aç durur mu? Kendine niye eziyet ediyorsun?
Beni azarlıyordu.
Sıcacık tarhana çorbası mis gibi kokuyordu. Sanki annem yapmıştı. Çorbanın kokusu o kadar güzeldi ki beni alıp geçmişe götürmüştü.
— Sen dur! Kaşığı tutamazsın. Baksana, konuşacak mecalin bile yok. Sen dur, ben sana yediririm.
Çorbaya birkaç parça da ekmek doğradı ve bana yedirmeye başladı.
Güzel tarhana çorbası boğazımdan aşağı inerken tüm hücrelerim uyanıyordu. Yavaş yavaş kendime geliyordum.
Benim en sevdiğim tarhana çorbasını ve musakkayı yapmıştı. Bir ondan, bir bundan ağzıma veriyor, beni beslemeye çalışıyordu.
Ben hiç konuşmadan onun beni yedirmesini ve bana bakmasını seyrediyordum. O da konuşmayı kesmiş, tüm dikkatiyle beni yavaş yavaş beslemeye çalışıyordu...
Ayhan Bey bunları anlatırken sesi titriyordu.
Doktor Nusret Bey hastasını pür dikkat dinliyordu.
Ayhan Bey anlatmaya devam etti:
— Evet, beni azar azar yedirdi, içirdi. Hemşire olduğu için bu gibi durumlarda nasıl davranılması gerektiğini biliyordu.
Az sonra yemek faslı bitmiş, tabakları mutfağa taşımıştı. Biraz sonra elinde bir bardak çayla geldi.
Benim biraz sesim yerine gelmişti.
— Ne zaman? dedim. Ne zaman, ne ara bu çayı demledin?
Zeynep'in keyfi yerine gelmişti. Sesimi duyduğunda çok sevindiği her hâlinden belli oluyordu.
— Hoş bulduk efendim! dedi.
— Kendine geldiğine sevindim ama hastaneden çıktıktan beri bu sorumsuzluğuna göz yumamam. Neden böyle yapıyorsun Ayhan?
Birden ciddileşmişti. Ses tonu değişti.
— Ben buna razı olamam. Kendini suçlamana ve bu şekilde harap etmene dayanamıyorum artık. Yetmez mi kendini suçladığın? Bu kader, mukadderat, takdir-i ilahi… Ne dersen de adına! Artık olan oldu. Hiçbir şeyi geri getiremezsin. O yüzden onlar için dua edip hayata ve yaşama geri dönmelisin.
Baban seni işinin başında görmek istiyor. Artık tekrar işine dön ve bu evin ocağı yeniden tütsün. Annen hepsini evlendirmek istiyordu. Bu eve bir gelin getir ki annenin dileği gerçekleşsin. Sen mutlu ve mesut ol ki kız kardeşin de bahtiyar olsun. Aileni mutlu edecek bir yaşantı sür ve tekrar hayata geri dön, Ayhan!
— Ben de biraz daha uyumak istiyorum, dedim.
Yemeği yedikten sonra biraz daha kendimi toparlamıştım. Gücüm, mecalim yerine gelmişti. Kendimi iyi hissediyordum.
Zeynep'in bana söylediklerini kalbime ve beynime nakşetmiştim.
Evet, ben hayata geri dönmeliydim. Ailemin istediği şekilde yaşantıma devam etmeliydim.
Zeynep mutfakta ortalığı toplarken ona seslendim:
— Zeynep!
— Efendim?
— Dediğini yapacağım. Evet, hayatıma kaldığım yerden devam edeceğim.
Zeynep yine mutfaktan seslendi. Ellerini kaldırarak:
— Allah'ım, sana şükürler olsun! Ona güç, kuvvet ver. Dayanma gücü ver. Sabrını artır! diye dua etti.
Ben ona bakarken kendimden geçmiş, uyuyakalmıştım.
Ayhan Bey'i pür dikkat dinleyen Doktor Nusret Bey, sakin bir ses tonuyla sordu:
— Peki Ayhan Bey, işte ne güzel! O elem verici kazadan ağır yaralı olarak kurtuldunuz. Özenli ve dikkatli bir tedavinin ardından iyileşip evinize geldiniz. Sizi bu kadar karamsarlığa ve yalnızlığa iten sebepler neydi? Hem bahsettiğiniz gibi hayat eşinizi de bulmuşsunuz. Hemşire Zeynep Hanım sizi sevmiş, sizinle yakından ilgilenip size tekrar umut ve hayata bağlanma duygusunu harekete geçirmiş. Ne güzel! İşte tekrar mutlu olabilirsiniz. Bu gizem ve ızdırap da neyin nesi? Doğrusu anlayamıyorum.
Ayhan Bey başını kaldırdı ve Doktor Nusret Bey'e cevap vermeden baktı.
Bakışlarında derin bir hüzün vardı. Yüzünde çektiği ızdırabın izleri duruyordu.
— Sanki… Evet, dedi. Haklısınız. Allah bana bir şans daha vermişti. O kazadan yaralı olarak kurtulmuş ve ailemi kaybetmiştim. Fakat dediğiniz gibi Zeynep hayatıma girmişti. Onu çok sevmiştim. O benim her şeyimdi. Hayata bağlayan bağım, umudum, ümidim, aşkım ve sevdamdı. Fakat ben… Ben…
Sesi titremeye başladı. Biraz sonra hıçkırığa dönüştü.
Ayhan Bey elleriyle yüzünü kapatmış, birdenbire hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Doktor Nusret Bey, ne olduğunu anlayamadan şaşkın bir şekilde ayağa kalktı.
Birden ne olmuştu? Neden geçmiş zaman fiiliyle konuşuyordu Ayhan Bey?
Hastasına doğru birkaç adım attı.
O anda Ayhan Bey elini uzatarak dur işaretiyle Doktor Nusret Bey'i durdurdu.
— İyiyim, iyiyim… Maziye dönünce, o günler aklıma gelince kendimi tutamadım. Çünkü her şey geçmişte kaldı. Bugünüm ve yarınım karanlıklara gömüldü.
Doktor Nusret Bey kalakalmıştı. Ne geri masasındaki koltuğuna gidebiliyor ne de ileriye gidebiliyordu. Öylece kalakaldı.
— Bu ne demekti şimdi? Neden? Ne geçmişte kalmıştı?
Bu arada komşularımızdan, annemin yadigârı birkaç teyzeyi de yanıma alıp bir gün haber vermeden çiçeğimi ve çikolatamı alarak çat kapı Zeynep'in evine gittik.
Zeynep şaşırmış, ne yapacağını bilememişti. Ailesi, annesi ve babası da aynı şekilde şaşkınlıkla karşılamıştı bizi.
— Eve gelen misafire bir şey denmez. Buyurun! dediler.
Annemin yadigârı teyzelerim, benim adıma Allah'ın emri ve Peygamberimizin sünneti gereğince Zeynep'i oğlumuz Ayhan'a istiyoruz, dediler.
Bu bir anda gelişen olay karşısında Zeynep ve ailesi ne diyeceğini bilememişti.
Bize müsaade ederek kızlarıyla görüşüp düşünüp araştırdıktan sonra haber vereceklerini söylediler.
İçim içime sığmıyordu. Çok sevdiğim Zeynep'i nihayet istemiştim.
Zeynep'in de bunu hiç beklemediğini biliyordum. Onun da için için mutluluktan uçtuğunu hissediyordum. Duygularımız karşılıklıydı.
Bakalım ailesi ne cevap verecekti? Heyecanla tekrar bizi davet edecekleri günü bekliyordum.
Nihayet beklediğim o güzel haber geldi.
Zeynep'in ailesi evlenmemiz için onay vermiş ve benim gelip bir kez daha kızlarını kendilerinden istememi haber vermişlerdi.
Bu haberi alınca sevinçten çılgına dönmüştüm. Mutluluktan uçuyordum.
Annemin ahiretliklerim dediği teyzelerimin yanına uçarcasına gittim ve güzel haberi onlara verdim.
Tez zamanda hazırlıklarımızı yapıp bir kez daha Zeynep'lerin kapısını çaldık.
Hayatım belki planladığım gibi gitmemişti ama şu anda her şey istediğimiz gibi gidiyordu.
Bu elem verici kaza olalı yaklaşık bir sene olmuştu.
Ben Zeynep'le düğün hazırlıklarına girişmiş, yavaş yavaş da olsa hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Artık düğün için her şey hazırdı.
Yakın çevremden ve akrabalarımdan pek iyi sözler işitmesem de ben düğün için her şeyi hazırlamış, davetiyeleri bile bastırmıştım.
Uzun lafın kısası, Doktor Nusret Bey, üç dört ay içinde düğünümüzü yaptık ve evimin ocağı tekrar yandı.
Ben kendi ailemi kurmuş, mutluluğu yakalamıştım.
Huzurlu ve mutluydum. Allah'a şükrediyordum.
İstediğim gibi beni önemseyen, bana değer veren ve her şeyden önemlisi beni çok seven, hayata yeniden bağlanmamı sağlayan bir eşim vardı.
Bu şekilde hayatıma devam ediyordum.
Güzel, mutlu günler ve başarılar hayatımın doğal akışında devam ediyordu.
Büyük bir boya firmasının distribütörü, dağıtıcı firması olmuştum. Marmara Bölgesi'ne dağıtım yapıyordum.
O yüzden arada bir müşterilerimi ziyaret etmem ve çalıştığım inşaat firmalarına tanıtım yapmak için şehir dışına çıkmam gerekiyordu.
Gittiğim zamanlar birkaç gün o bölgede konaklıyordum..
— Bir gün…
Bir gün, dedi Ayhan Bey.
Sesi biraz gerilmişti. Sert ve öfkeli bir hâl almıştı.
— Bir gün gittiğim iş gezisinden planladığım günden erken dönmüştüm. Hava kararmak üzereydi. Akşamüstüydü.
Biraz önce evime gitmek ve çok sevdiğim eşime kavuşmak için hızlıca arabayı sürüyordum.
Mahalleye girmiştim. Evimiz mahallenin ortasında, iki katlı ve bahçeli bir evdi.
Eve doğru yaklaştığımda birden ani bir frenle durdum.
Evimizin kapısı açıldı. Dış lamba yandı.
Bir adam evden çıktı.
Ben sokağın tam girişindeydim. Farları söndürdüm.
Arkasından Zeynep de kapının önünde belirdi.
Adam ona doğru döndü. Elini tuttu ve ona sarılıp vedalaştı.
Ben kalakalmıştım. Öylece bakıyordum.
Bu nasıl olurdu?
Hiçbir anlam veremiyordum. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım.
Bu nasıl olurdu?
— Zeynep… dedim.
Zeynep…