Haluk abi bu sergüzeştlikle dolu günlerin birinde beni aradı ve serseri bir mayın gibi ortalıkta dolaşmamdan çok rahatsız olduğunu,
benim de Serkan gibi onun bir oğlu olduğumu ve yanında çalışmamı istediğini söyledi. ‘’ Madem okumak gibi bir isteğin artık yok, bari birlikte çalışalım. Hem sen sürünmemiş ol hem de aklım sende
kalmasın’’ dedi. Bana restoran zincirlerinin birinde garsonluk yaparak bu işe sıfırdan
başlayabileceğimi ve yavaş yavaş yükselerek alaylı olarak bir meslek edinmem gerektiğinden bahsetti.
Onlarla yaşamayacağımı da bildiğinden, lojmanda kalmamı teklif etti. Bu sefer biraz düşündüm ve
teklifini kabul ettim. Ama bu insanlara bu kadar yük olmak gerçekten gururuma dokunuyordu. Babam
hayatını ben kimseye muhtaç olmayayım, el açmayayım diye adamıştı bana ve düşmüştü soğuk
toprağa. Onsuz ilk yılımda en yakın arkadaşımın babası dahi olsa birine el açar olmuştum. Askere
gitmek istedim, tecilim bittiği gibi. Çünkü o zamana kadar Haluk Amca’dan kurtuluşumun bir yolu
olmadığını biliyordum ve zaten bu kadar iyi niyetli, babacan birinin karşılıksız, naifçe yardım etme
isteğini suistimal etmekte en az ona muhtaç olmak kadar kötü bir şeydi. Üzerimde az emeği yoktu.
Serkan, bu arada yurtdışında okuma kararı almış ve bizimle vedalaşıp İngiltere’ye yerleşmişti ben işe
başladıktan biraz sonra. Belki de bundandır, Haluk abi beni onun bir hatırası olarak görüp, yanından
daha da ayırmak istemiyordu . Ama ben kendimi gittikçe bir fazlalık gibi hissedip kendi ayaklarım
üzerinde durmam gerektiğine dair konuşmalar yaparken buldum ayna karşısında. İlk yaptığım iş para
biriktirip, ehliyetimi almak oldu. En azından araç kullanabileceğim bir iş bulabilirim belki zamanla
diye. Zaten param sadece kitaplara gidiyordu. Lojmandan dışarı adımımı bile atmak istemiyordu
canım. Ehliyet alırken, nedense araba sürmekten farklı bir haz aldığımı fark ettim. İlk defa Haluk
Abi’den bir şey isteyerek bana düzenli bir şekilde araba kullandırmasını ve sürüş konusunda beni
tecrübelendirmesini istedim. O da vakit buldukça yan koltuğumda oturarak diğer zincirleri
denetlemeye gittiğinde daha fazla araba kullanma fırsatı bulmamı sağladı. İyi bir şoför olmaya
başladığımı düşündüğüm zamanlardan birinde Haluk abi, bana onun makam şoförlüğünü yapmamı
teklif etti. Biraz kem küm etsem de kabul ettim. Askere gidene kadar da onun yanında çalışmaya
devam ettim. Günler ve aylar çabuk geçti. Artık vakit gelmek üzereydi. İşten birliğime teslim olmama
3 gün kala ayrıldım. Serkan’da sömestr tatili için gelmişti. Oturduk, dertleştik. Eski günlerdeki gibi,
yine bir akşam yemeğinde hep beraber oturduk. Herkes nedense sanki o masada beni son kez
göreceklerini biliyor ama bana bunu sormaya çekiniyor tavırlarla gözlerimin içine bakıyordu. Haluk
Abi en son dayanamadı ve sordu.
- Yahu oğlum sen neden uzun dönem yapıyorsun ki şu askerliği. Hem de acemiliğin Foça! Büyük bir
ihtimal doğu da tehlikeli bir bölgede askerlik yapacaksın. Bildiğin gibi, terör denilen belaya
kaybettiğimiz binlerce genç var. Senin de onlardan biri olabileceğin hiç mi aklına gelmiyor? Hiç mi
düşünmüyorsun gençliğini, geleceğini. Seni de bir evlat,kardeş gibi bağrına basan bizleri. Neredeyse
2 senedir yanımda çalışıyorsun. Aldığın maaşı da harcadığını görmedim. Fena bir birikmişin de yok.
Para göndereceğin bir yer des…-Dedikten sonra, gözlerini önüne eğdi.Utanarak ve başını bir şey
olmamış gibi tekrar kaldırarak - yani paranı kimse de yemiyor. Neden askerliği kısa dönem yapıp,
çabucak yanıma, işinin başına dönmeyi seçmedin ki. Askerliğinden sonra başka bir şehre gidecek ve
gelmeyeceksin değil mi seni Ankara’da bağlayan bir şey kalmadığını düşünerek. Bak evladım. Ben seni
ilk tanıdığım gün, Serkan’a söylediğim tek şey senin ne kadar efendi ve gururlu bir çocuk olduğun ve
onun seni örnek alması gerektiğini söylemek oldu. Sen bizlerin gönlünde sadece sen olduğun için yer
ettin. Maddi durumundan dolayı sana acıyacak gözlerle bakacak veya seni bir kere dahi olsa sevap
işlemek için önüne sadaka atılan bir dilenci gibi görüp; bir köle gibi yanımızda besleyecek biri olarak
görmedik. Kaldığın yetimhane müdürü, benim liseden arkadaşımdı. Senin bizlerle kalmanı dahi
ayarlamıştım bir şekilde, bin bir hatır ve ricayla. Sen istemediğin, için, içimiz yana yana senin
yetimhane de kalmana göz yumduk. Ama artık bize bunu yapmaya hakkın yok. Bizi bu kadar senedir
tanımadıysan, içinde bir yerlerde hala sevemediysen; bizleri el olarak görüyorsan sana bir şey
demeyeceğim. Yolun açık olsun evladım. Her zaman burada bir Haluk Abi’n var, bunu da bil lütfen.
dedi. Tek kelime dahi etmedim, edemedim. Onları ne kadar çok sevdiğimi bilmelerini isterdim.
Kendimle çeliştiğimin de farkındaydım. Bu kadarının bencillik olduğunu, bu insanların bana karşı olan bu karşılıksız tevazularına ihanet ettiğimin de farkındaydım. Ama bunu yapacak takatim yoktu
dediğim gibi. Haluk Abi’ye, hakkını helal et dedikten sonra ellerinden öptüm ve Serkan’ımla da
vedalaşıp evlerinden ayrıldım.
Gizliden gizliye beklediğim o gün sonunda gelmişti. İşte, 19 Şubat 2011 günü birliğime teslim olacağım
gündü. Valizi toparladım, kaldığım lojman odasının kapısını son kez kilitledim. Kahverengi valizimi
yerinden kaldırdım ve 15 aylık bu uzun periyodun ilk kısmını geçireceğim İzmir-Foça’ya doğru yola
çıktım.