Velhasıl kelam, 14 yaşıma bastığımda, Çankaya’da Ankara’nın en iyi liselerinden birini kazanmıştım.
Çevremdeki insanlar, o küçük, varoş bir mahalledeki semt ilkokulundaki, zihin dünyaları da en az
hayatları kadar ufak muhitimdeki akranlarımın hepsi artık geride kalmışlardı. Zaten birçoğu okulu
ortaokuldan sonra bırakmıştı. Kendilerini inandırdıkları bu süslü fakir edebiyatı klişeleriyle bir birey
olma yolundaki başarısızlıklarını, kıt bakış açılarını, yetersizliklerini, kendilerini geliştirmemekteki bu
inatçı isteklerini asla terk etmemişlerdir. Hayattaki tüm bu sorunlarının temel kaynağı olan
parasızlığın her şeyi tek kalemde çözeceğini sanarak sözde ‘’ hayata atılmışlardır’’. Ne önemi vardır ki
onlar için sevdiği bir işi yapmanın sonunda kazanacağı paranın cömertçe verilmiş bir hediye gibi
hissettirmesinin. Matematikleri kötü olsa da nedense rakamlarla araları pek iyidir. Okumuş insanın
kazandığı parayı hakir görür, onlardan fazla para kazandığında böbürleneceği günü iple çekerler. O
zaman hayatları boyunca kendilerince verdiği bu saçma sapan tek taraflı kıyas ve mücadele anlam
bulacaktır zira onlar için. Ama hiç düşünmezler ki. İnsan aslında sadece bir kere adına yaşam denilen
coşkunca akan bir nehre kapılabilme özgürlüğüne sahip olur. En güzel yaşlarında, en mutluluğa
doyumsuz olacağı günlerde kirli, paslı bir arabanın altında conta sıkmak veya bir ustanın yanında
çıraklık yaparak bu kendince adam yerine dahi koymadığı okumuş insanların yıllarca hizmetlerini
yapmak için heba ederler gençliklerini, yetişkinliklerini ve kısaca anlamsız ömürlerini. Şansları varsa,
çıraklığını yaptıkları işin ustası olurlar. Ama ancak hayatlarının son demlerinde anlarlar ne boş bir
savaş verdiklerini. Günde 15-16 saat çalışır, 20’li 30’lu yaşlarında en verimli ve enerjik oldukları
dönemde sadece para kazanma hırsıyla yaşarlar. 50’li yaşlarında arzu ettikleri miktardaki parayı
kazandıkları zaman, bu parayı harcamaları için bir sebep kalmadığını fark ettiklerinde ise artık çok
geçtir. Dünyevi hiçbir şeye pahası dışında bir değer biçmediklerinden dolayı görgüsüzlerdir. Edebiyat,
sanat ve kadim medeniyetlerin tarihi onlar için küçümsenecek, amiyane tabirleriyle ‘’ entel-dantel ‘’
işidir. Güya görgü, onlar için paranın sahibine aittir. Paralarını da genelde, arkalarından sonradan
görme dediğimiz çocuklarına bırakırlar. Ama para sadece bir araçtır. Hayat, sevdiğin işi yapmamak
için fazlaca kısadır.
Lisede güzel bir çevrem oluştu. Görece nezih bir semtte bulunan okulumda, mürekkep yalamış,
eğitimli ailelerinin çocuklarıyla tanışmam, 70’li yıllarda radyodan sesini duyduğu bir spikeri,
televizyonun ekranında görüp hayranlıkla izleyen bir köy çocuğunun hayranlığıyla aynıydı. O
arkadaşlardan en yakın olduğumsa, beni gerçekten düşünmemin ve sorgulamamın yalnızlığından
kurtaran, bana yoldaşlık yapan Serkan’dır. Onunla kütüphanede *Ana kitabına aynı anda el uzatırken
tanıştık. Serkan, Ankara’daki en ünlü restoran zincirlerinden birinin sahibinin oğlu olduğunu duyduğum, attığı her adımda asil bir ışık birikintisi saçan ve insanların oldukça sevdiği bir çocuktu. Her
ne kadar kendimi insanlardan soyutlamış olsamda, iyi bir gözlemciydim. İnsanların bu tarz tılsımlı
insanları içlerinde ne kadar büyüttüğünün ve karşılarına en ufak bir bahaneyle çıkan her kim olursa
olsun haksız olsa dahi sorgulamadan bu insanların tarafına geçtiğini önceleden de görmüştüm. Daha
lise hayatımın başında kaybetmemek adına , istemeyerekte olsa kitabı rafa geri koydum. Sanki içimi
okumuş gibi, Serkan usulca yaklaştı ve sessizce ‘’ İlk sen gördün, senin hakkındır. Sen okuduktan
sonra bana verirsin artık bir ara ‘’ diyerek elimi çektiğim kitabı sıkıca elime tutuşturdu. Ona 10
saniyede , kendi içimde Soneler’de Sheakspeare’in atadığına benzer bir yücelik atfetmiştim ama
onun bu kalıplara ihtiyacı olmadığını anladım bir süre sonra . Ufak birkaç muhabbetten sonra arkadaş,
birkaç güne de sıkı birer dost olduk. Uzun yıllar da dostluğumuz baki kaldı . Beni ısrarla her hafta
sonu evlerine ailesiyle yemek yemeye davet eder, babasıyla yaptıkları sohbetlere kulak misafiri
olmamı severdi. Babası da gayet bilgili ve eğitimli biri olan Haluk beydi. Ailecek içten içte acıdığım
bana, asla bir eksiklik , noksanlık hissettirmemiş, beni bir kere bile incitmemiştirlerdir. Beni gerçekten
efendi ve samimi bulur, ürkekliğimden kaynaklı mesafeli ve saygılı tarafımı oldukça beğenirlerdi. Bir
de Serkan’ın abisi olan Harun Abi vardı. O da en az babası kadar kaliteli biriydi. Ağır ceza hakimiydi.
Bir sohbet esnasında bana, aslında benim iyi bir avukat olabileceğimi düşündüğünü söylemişti laf
arasında. Belki öylesine ağzından çıkıvermişti. Ama nedensiz bir şekilde, aniden Hukuk okumayı
gerçekten çok ister olmuştum, lisenin ikinci senesinde. Ankara Üniversite’si Hukuk Fakültesi’nin
binası canlanmaya başlamıştı her gece rüyalarımda. Önünden her geçtiğimde, kendimi kışlık bir
paltoyla, kampüsün bahçesinde tek başına; tüm zorluklara rağmen o buzlu toprağı delen kardelenleri
görürken canlandırırdım. Onurlu bir gülümsemeyle kaldıracaktım gözlerimi gri gökyüzüne ve ve bir
tirat patlatacaktım : ‘’ Dağıl ey hayatımın sisli geçmişi ! Daha güneşli günleri getireceksin bana bu boz
bulutların ardından!’’ Olmadı. Bulutlar sanki nazire yaparcasına bana, asla terk etmedi gökyüzümü.
O sene 16.cı yaş günümün ilk günlerinde maalesef bu elim olay meydana geldi. Ankara’da zaten
kimimiz kimsemiz yoktu. Annem ve babam kaçarak evlenip göçmüşlerdi Ankara’ya, ta Diyarbakır’dan.
O yüzden hiçbir akrabamızı bilmem, onların doğduğu topraklardan. Sadece babamın bir amca oğlu
Ankara’daydı. Onla da bir kere bile görüştüklerini hatırlamıyorum. Anneannem ve dedem, ben daha
çok küçükken rahmetli olmuşlar. Babamın tüm kardeşleri, gençken ölmüşler. Annemin ise cenazesine
bile gelmemiş hiçbir akrabası. Silmişler onu kaçtığında, sanki, kötü yola düşmüş gibi.Kardeşleri,
babam ve annemi bulup öldürmek için gelmiş Ankara’ya kaçtıklarında. Yapamamış ve geri dönmüşler.
Eminim birçok akrabamın babamın vefatından bile haberi olmamıştı. Ama bende bunları düşünecek
bir mecalde zaten yoktu. Komşuların yardımlarıyla ayakta kaldım bir süre ama, Sosyal Hizmetler, bir
süre sonra beni alıp, bir yetimhaneye yerleştirdi. Bulunduğumuz gecekonduda tek başıma ne
yapacaktım sanki, onların silüetleri rüyamda bile yalnız bırakmazken beni.
Yetimhanede 2 sene kaldım. Hikayeleri farklı dertleri ortak insanlarla yaşadım. Ruhani yalnızlığımı bir
an olsun aklımdan çıkaramadım. Bu süreçte Serkan ve Haluk abi, her ne kadar söylemeyi unutmuş
olsam da hep yanımda oldular. Hafta sonu izinlerimi hep onların yanında geçirdim. Okulda Serkan
beni bir saniye bile yalnız bırakmadı. Fakat, bunların sanki hiçbir anlamı yoktu benim için. Ruhum,
isteklerim, değer verdiğim her şey sanki bedenimi çoktan terk etmişti. Liseyi bitirdim ve
yetimhaneden ayrılma vaktim geldi. Söylediğim gibi, hiçbir isteğim yoktu hayata karşı. Üniversite
sınavına bile girmedim. Serkan her ne kadar zorlasa da bir türlü ikna edemedi beni onlarla yaşamama.
Sefillik içerisinde , Ankara sokaklarında turlamaya başladım günlerce. Bir zerdüşt gibi, tavaf ettim
meydanları. Yıllarca içten içe kınadığım insanların konumuna düşmüştüm artık . Hayat bazılarımıza bu
tarz dersleri vermeyi seviyor olsa gerek.