İçeriğe geç

Bölüm 2

Velhasıl kelam, 14 yaşıma bastığımda, Çankaya’da Ankara’nın en iyi liselerinden birini kazanmıştım.

Çevremdeki insanlar, o küçük, varoş bir mahalledeki semt ilkokulundaki, zihin dünyaları da en az

hayatları kadar ufak muhitimdeki akranlarımın hepsi artık geride kalmışlardı. Zaten birçoğu okulu

ortaokuldan sonra bırakmıştı. Kendilerini inandırdıkları bu süslü fakir edebiyatı klişeleriyle bir birey

olma yolundaki başarısızlıklarını, kıt bakış açılarını, yetersizliklerini, kendilerini geliştirmemekteki bu

inatçı isteklerini asla terk etmemişlerdir. Hayattaki tüm bu sorunlarının temel kaynağı olan

parasızlığın her şeyi tek kalemde çözeceğini sanarak sözde ‘’ hayata atılmışlardır’’. Ne önemi vardır ki

onlar için sevdiği bir işi yapmanın sonunda kazanacağı paranın cömertçe verilmiş bir hediye gibi

hissettirmesinin. Matematikleri kötü olsa da nedense rakamlarla araları pek iyidir. Okumuş insanın

kazandığı parayı hakir görür, onlardan fazla para kazandığında böbürleneceği günü iple çekerler. O

zaman hayatları boyunca kendilerince verdiği bu saçma sapan tek taraflı kıyas ve mücadele anlam

bulacaktır zira onlar için. Ama hiç düşünmezler ki. İnsan aslında sadece bir kere adına yaşam denilen

coşkunca akan bir nehre kapılabilme özgürlüğüne sahip olur. En güzel yaşlarında, en mutluluğa

doyumsuz olacağı günlerde kirli, paslı bir arabanın altında conta sıkmak veya bir ustanın yanında

çıraklık yaparak bu kendince adam yerine dahi koymadığı okumuş insanların yıllarca hizmetlerini

yapmak için heba ederler gençliklerini, yetişkinliklerini ve kısaca anlamsız ömürlerini. Şansları varsa,

çıraklığını yaptıkları işin ustası olurlar. Ama ancak hayatlarının son demlerinde anlarlar ne boş bir

savaş verdiklerini. Günde 15-16 saat çalışır, 20’li 30’lu yaşlarında en verimli ve enerjik oldukları

dönemde sadece para kazanma hırsıyla yaşarlar. 50’li yaşlarında arzu ettikleri miktardaki parayı

kazandıkları zaman, bu parayı harcamaları için bir sebep kalmadığını fark ettiklerinde ise artık çok

geçtir. Dünyevi hiçbir şeye pahası dışında bir değer biçmediklerinden dolayı görgüsüzlerdir. Edebiyat,

sanat ve kadim medeniyetlerin tarihi onlar için küçümsenecek, amiyane tabirleriyle ‘’ entel-dantel ‘’

işidir. Güya görgü, onlar için paranın sahibine aittir. Paralarını da genelde, arkalarından sonradan

görme dediğimiz çocuklarına bırakırlar. Ama para sadece bir araçtır. Hayat, sevdiğin işi yapmamak

için fazlaca kısadır.

Lisede güzel bir çevrem oluştu. Görece nezih bir semtte bulunan okulumda, mürekkep yalamış,

eğitimli ailelerinin çocuklarıyla tanışmam, 70’li yıllarda radyodan sesini duyduğu bir spikeri,

televizyonun ekranında görüp hayranlıkla izleyen bir köy çocuğunun hayranlığıyla aynıydı. O

arkadaşlardan en yakın olduğumsa, beni gerçekten düşünmemin ve sorgulamamın yalnızlığından

kurtaran, bana yoldaşlık yapan Serkan’dır. Onunla kütüphanede *Ana kitabına aynı anda el uzatırken

tanıştık. Serkan, Ankara’daki en ünlü restoran zincirlerinden birinin sahibinin oğlu olduğunu duyduğum, attığı her adımda asil bir ışık birikintisi saçan ve insanların oldukça sevdiği bir çocuktu. Her

ne kadar kendimi insanlardan soyutlamış olsamda, iyi bir gözlemciydim. İnsanların bu tarz tılsımlı

insanları içlerinde ne kadar büyüttüğünün ve karşılarına en ufak bir bahaneyle çıkan her kim olursa

olsun haksız olsa dahi sorgulamadan bu insanların tarafına geçtiğini önceleden de görmüştüm. Daha

lise hayatımın başında kaybetmemek adına , istemeyerekte olsa kitabı rafa geri koydum. Sanki içimi

okumuş gibi, Serkan usulca yaklaştı ve sessizce ‘’ İlk sen gördün, senin hakkındır. Sen okuduktan

sonra bana verirsin artık bir ara ‘’ diyerek elimi çektiğim kitabı sıkıca elime tutuşturdu. Ona 10

saniyede , kendi içimde Soneler’de Sheakspeare’in atadığına benzer bir yücelik atfetmiştim ama

onun bu kalıplara ihtiyacı olmadığını anladım bir süre sonra . Ufak birkaç muhabbetten sonra arkadaş,

birkaç güne de sıkı birer dost olduk. Uzun yıllar da dostluğumuz baki kaldı . Beni ısrarla her hafta

sonu evlerine ailesiyle yemek yemeye davet eder, babasıyla yaptıkları sohbetlere kulak misafiri

olmamı severdi. Babası da gayet bilgili ve eğitimli biri olan Haluk beydi. Ailecek içten içte acıdığım

bana, asla bir eksiklik , noksanlık hissettirmemiş, beni bir kere bile incitmemiştirlerdir. Beni gerçekten

efendi ve samimi bulur, ürkekliğimden kaynaklı mesafeli ve saygılı tarafımı oldukça beğenirlerdi. Bir

de Serkan’ın abisi olan Harun Abi vardı. O da en az babası kadar kaliteli biriydi. Ağır ceza hakimiydi.

Bir sohbet esnasında bana, aslında benim iyi bir avukat olabileceğimi düşündüğünü söylemişti laf

arasında. Belki öylesine ağzından çıkıvermişti. Ama nedensiz bir şekilde, aniden Hukuk okumayı

gerçekten çok ister olmuştum, lisenin ikinci senesinde. Ankara Üniversite’si Hukuk Fakültesi’nin

binası canlanmaya başlamıştı her gece rüyalarımda. Önünden her geçtiğimde, kendimi kışlık bir

paltoyla, kampüsün bahçesinde tek başına; tüm zorluklara rağmen o buzlu toprağı delen kardelenleri

görürken canlandırırdım. Onurlu bir gülümsemeyle kaldıracaktım gözlerimi gri gökyüzüne ve ve bir

tirat patlatacaktım : ‘’ Dağıl ey hayatımın sisli geçmişi ! Daha güneşli günleri getireceksin bana bu boz

bulutların ardından!’’ Olmadı. Bulutlar sanki nazire yaparcasına bana, asla terk etmedi gökyüzümü.

O sene 16.cı yaş günümün ilk günlerinde maalesef bu elim olay meydana geldi. Ankara’da zaten

kimimiz kimsemiz yoktu. Annem ve babam kaçarak evlenip göçmüşlerdi Ankara’ya, ta Diyarbakır’dan.

O yüzden hiçbir akrabamızı bilmem, onların doğduğu topraklardan. Sadece babamın bir amca oğlu

Ankara’daydı. Onla da bir kere bile görüştüklerini hatırlamıyorum. Anneannem ve dedem, ben daha

çok küçükken rahmetli olmuşlar. Babamın tüm kardeşleri, gençken ölmüşler. Annemin ise cenazesine

bile gelmemiş hiçbir akrabası. Silmişler onu kaçtığında, sanki, kötü yola düşmüş gibi.Kardeşleri,

babam ve annemi bulup öldürmek için gelmiş Ankara’ya kaçtıklarında. Yapamamış ve geri dönmüşler.

Eminim birçok akrabamın babamın vefatından bile haberi olmamıştı. Ama bende bunları düşünecek

bir mecalde zaten yoktu. Komşuların yardımlarıyla ayakta kaldım bir süre ama, Sosyal Hizmetler, bir

süre sonra beni alıp, bir yetimhaneye yerleştirdi. Bulunduğumuz gecekonduda tek başıma ne

yapacaktım sanki, onların silüetleri rüyamda bile yalnız bırakmazken beni.

Yetimhanede 2 sene kaldım. Hikayeleri farklı dertleri ortak insanlarla yaşadım. Ruhani yalnızlığımı bir

an olsun aklımdan çıkaramadım. Bu süreçte Serkan ve Haluk abi, her ne kadar söylemeyi unutmuş

olsam da hep yanımda oldular. Hafta sonu izinlerimi hep onların yanında geçirdim. Okulda Serkan

beni bir saniye bile yalnız bırakmadı. Fakat, bunların sanki hiçbir anlamı yoktu benim için. Ruhum,

isteklerim, değer verdiğim her şey sanki bedenimi çoktan terk etmişti. Liseyi bitirdim ve

yetimhaneden ayrılma vaktim geldi. Söylediğim gibi, hiçbir isteğim yoktu hayata karşı. Üniversite

sınavına bile girmedim. Serkan her ne kadar zorlasa da bir türlü ikna edemedi beni onlarla yaşamama.

Sefillik içerisinde , Ankara sokaklarında turlamaya başladım günlerce. Bir zerdüşt gibi, tavaf ettim

meydanları. Yıllarca içten içe kınadığım insanların konumuna düşmüştüm artık . Hayat bazılarımıza bu

tarz dersleri vermeyi seviyor olsa gerek.