Alarm çalmadan birkaç dakika önce uyandım.
Daha doğrusu gözlerimi açtığım anda öyle bir doğruldum ki sanki biri beni yatağın içinden fırlatmıştı.
Birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Beyaz duvarlar.
Çalışma masası.
Sandalyenin arkasına asılmış forma.
İstanbul.
Arden Koleji.
Bugün.
“Harika.”
Sesim sabahın köründe düşündüğümden daha boğuk çıktı.
Telefonumu elime alıp saate baktım.
Alarmıma daha dört dakika vardı.
Hayatım boyunca alarmdan önce uyanan insanları anlamamıştım. O sabah onlardan biri olduğum için kendimden biraz rahatsız oldum.
Ama tekrar uyumaya da cesaret edemedim.
Zaten uyuyamazdım.
Karnımın içinde anlamsız bir hareketlilik vardı. Sanki bugün okula değil de hayatımın en önemli sınavına gidecektim.
Yataktan kalkıp perdeyi açtım.
İstanbul gri bir sabaha uyanmıştı.
Gökyüzüne baktığım anda Nil’in dün geceden beri defalarca söylediği şey aklıma geldi.
ETEĞİ GİY.
Sanki hayatımın geri kalanını belirleyecek bir karar veriyormuşuz gibi yaklaşık beş kere yazmıştı.
Telefonum tam o sırada titredi.
Ekranda Nil’in adını görünce şaşırmadım.
Aramayı açtım.
“Günaydın.”
“Uyandın mı?”
“Hayır Nil, uykumda konuşuyorum.”
“Sabah sabah başlama.”
Arka plandan birkaç kişinin sesi geliyordu.
“Neredesin?”
“Servisteyim. Okula gidiyorum.”
“Bu saatte mi çıktın?”
“Sen de birazdan çıkacaksın zaten.”
Haklıydı.
Ama bunu kabul etmeye niyetim yoktu.
“Heyecanlı mısın?” diye sordu.
“Hayır.”
“Yalan.”
“Biraz.”
“Ne giyiyorsun?”
Gözlerimi kapattım.
Bu sorunun geleceğini biliyordum.
“Forma.”
“Çok komiksin Cansu. Hangisi?”
“Pantolon.”
Telefondan öyle bir tepki geldi ki sanki büyük bir suç işlemişim gibi hissettim.
“Cansu!”
“Ne?”
“Eteği giyecektin.”
“Kim söyledi?”
“Ben.”
“Evet. Tam olarak bu yüzden giymiyorum.”
“İlk günün!”
“Nil, hava buz gibi.”
“Çorap giyersin.”
“Hayatta olmaz.”
“Bir kere beni dinle.”
“Daha ilk günden okulun bahçesinde donarak ölürsem ikinci gün ne giyeceğimin hiçbir önemi kalmaz.”
Karşı taraftan uzun bir iç çekiş geldi.
“Seninle uğraşılmıyor.”
“Bunu yıllardır biliyorsun.”
“Tamam. Pantolonu giy. Ama saçını bari güzel yap.”
Aynaya baktım.
Saçlarım uyku boyunca kendi kararlarını vermişti.
“Tarayacağım.”
“Cansu.”
“Ne?”
“Tarayıp bırakmak saç yapmak sayılmıyor.”
“Benim dünyamda sayılıyor.”
Nil bir şey söyleyecekti ama arka taraftan ona seslenildiğini duydum.
“Tamam, kapatmam lazım. Okula geldik galiba.”
“Tamam.”
“Bana yaz. Her şeyi.”
“Daha gitmedim bile.”
“Cansu.”
“Tamam, tamam.”
“Ve eteği son kez düşün.”
“Görüşürüz Nil.”
Telefonu kapattım.
Bir saniye sonra mesaj geldi.
ETEĞİ GİY.
Gülerek telefonu yatağın üzerine attım.
“Takıntılı.”
Dolaptan kumaş pantolonu çıkardım. Üzerine uzun kollu polo yaka forma üstümü giydim.
Aynanın karşısına geçtiğimde ilk tepkim fena olmadığı yönündeydi.
Saçlarımı taradım. Bir süre toplasam mı diye düşündüm.
Sonra vazgeçip açık bıraktım.
Nil bugün beni görse muhtemelen hakkımdaki bütün umutlarını kaybederdi.
Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Soğuk su gözlerimde kalan uykuyu biraz olsun aldı.
Gözlerimi ovuşturup komodinin üzerindeki gözlüğüme uzandım.
Camlarını temizleyip taktım.
Numaram yüksekti.
Oldukça.
Gözlüğüm yanımda olmadığında dünyanın tamamı benim için sınırları birbirine karışmış renklerden ibaret hâle geliyordu.
Camların ardından aynaya tekrar baktığımda yüzüm sonunda netleşti.
“İşte şimdi insan oldun,” diye mırıldandım.
Tam o sırada kapı açıldı.
Annem başını içeri uzattı.
“Cansu’cuğum, hazır mısın?”
“Sayılır.”
Kapıyı biraz daha açıp içeri girdi.
Bana baktığı anda yüzü aydınlandı.
“Ay, çok güzel olmuşsun.”
Gözlerimi hafifçe kıstım.
“Anne, forma giydim.”
“E ne olmuş?”
“Okuldaki birkaç yüz kişi de aynı şeyi giyecek.”
“Onlar benim kızım değil.”
Bu cümleye verecek cevap bulamadım.
Annem yanıma gelip saçlarımı eliyle hafifçe düzeltti.
“Saçını açık bırakman da çok yakışmış.”
“Nil de saçımla uğraşıyordu az önce.”
“Nil’in zevki varmış.”
“Nil bana etek giydirmeye çalışıyor.”
Annem pencereye baktı.
“Bu havada mı?”
“Teşekkür ederim.”
“Pantolon gayet güzel olmuş.”
Annemin desteğini aldığım için gereksiz bir zafer duygusuna kapıldım.
“Hadi,” dedi. “Kahvaltıya in. İlk gün aç gidemezsin.”
Telefonumu ve çantamı alıp onun peşinden aşağı indim.
Kahvaltı masası çoktan hazırlanmıştı. Nesrin Teyze masada oturuyordu.
“Günaydın güzel kızım.”
“Günaydın.”
Masaya yaklaşırken gözüm istemsizce etrafta dolaştı.
Beklediğim biri yoktu.
Yan odadaki çocuk.
Dün gece eve geldiğini duymuştum. Nedense sabah aşağı indiğimde onunla burada tanışacağımızı düşünmüştüm.
Aynı okula gideceğimizi bildiğim için en azından okulun kapısından tamamen tek başıma girmeyeceğim fikri biraz içimi rahatlatmıştı.
Ama ortalarda görünmüyordu.
Nesrin Teyze baktığım yeri fark etmiş olacak ki gülümsedi.
“Pamir’i arıyorsun herhâlde.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Pamir?”
“Benim oğlum.”
“Ha.”
Demek adı Pamir’di.
“Uyuyor hâlâ,” dedi Nesrin Teyze.
“Uyuyor mu?”
“Gece çok geç geldi. Uzun süre de araba kullanmış. Sabah erkenden kaldırmaya kıyamadım.”
Saatime baktım.
“Okula gitmeyecek mi?”
“Gidecek canım. Biraz geç gider artık.”
Hayatım boyunca okula geç kalmayı bu kadar sakin karşılayabileceğim bir seviyeye ulaşamamıştım.
“İstersen biraz bekle,” dedi. “Birazdan uyandırırım. Beraber gidersiniz.İlk gününde yanında olması iyi olur.”
Başımı hafifçe salladım.
Bir an beklemeyi düşündüm.
Aslında istiyordum.
Yeni okuluma ilk kez gidiyordum. Sınıfı bilmiyordum, binayı bilmiyordum, orada tek bir kişiyi bile tanımıyordum.
Ama saate tekrar baktığım anda vazgeçtim.
“Yok,” dedim. “İlk günden geç kalmak istemiyorum.”
Annem kahvesini masaya bıraktı.
“Ben bırakırım seni.”
“Gerek yok anne. Okul yakın zaten, değil mi?”
Nesrin Teyze başını salladı.
“Yakın.”
Bu cevabın ne kadar tartışmaya açık olduğunu birazdan öğrenecektim.
“Yürürüm o zaman. Hem yolu öğrenmiş olurum.”
Annem kaşlarını çattı.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Telefonun yanında mı?”
“Elimde.”
“Şarjın?”
“Var.”
“Konum—”
“Anne.”
“Tamam.”
Kahvaltımı bitirip çantamı omzuma taktım. Montumu giyerken Nesrin Teyze bir kez daha seslendi.
“Pamir’i uyandırsam gerçekten. Beraber gidersiniz.”
“Yok Nesrin Teyze, hiç sorun değil.” Ayakkabımı geçirip doğruldum. “Zaten yakınmış.”
Gerçekten bunu söyledim.
Zaten yakınmış.
İnsanın sonradan hatırlayıp kendine kızdığı bazı cümleleri vardı.
Bu da onlardan biri olacaktı.
İlk on dakika gayet iyiydi.
Hava soğuktu ama yürümek hoşuma gitmişti. Kulaklığımı takmış, bir elim montumun cebinde ilerliyordum.
On beşinci dakikada okul hâlâ görünmüyordu.
Sorun değildi.
“Yakın” kişiden kişiye değişen bir kavramdı sonuçta.
Yirminci dakikada telefonumu yeniden çıkardım.
Haritadaki mavi noktaya baktım.
Sonra okula.
Sonra tekrar mavi noktaya.
Kaşlarımı çattım.
Yürüyerek 26 dakika.
“Ne?”
Ekranı yakınlaştırdım.
Sanki yakınlaştırınca süre azalacakmış gibi.
Azalmadı.
Başlangıçta ne kadar sürdüğüne bakmak aklıma gelmemişti.
Nesrin Teyze yakın demişti.
Ben de inanmıştım.
Benim hatamdı.
Kesinlikle benim hatamdı.
Saatime baktım.
Sonra kalan yola.
“Hayır.”
Adımlarımı hızlandırdım.
Birkaç dakika sonra hızlı yürümek yetmedi.
Koşmaya başladım.
Çantam her adımda omzumda zıplıyor, açık bıraktığım saçlarım yüzüme dolanıyordu.
Nil’in sabah saçımı güzel yapmam gerektiğine dair konuşması artık başka bir hayatın problemiymiş gibi geliyordu.
Bir köşeyi dönerken nefes nefese söylendim.
“Yakınmış.”
Biraz daha koştum.
“Çok yakın gerçekten.”
Karşıdan gelen bir kadın bana garip baktı.
Umurumda değildi.
Okulun büyük giriş kapısını gördüğüm anda içimden neredeyse şükrettim.
Son birkaç metreyi de koşarak geçip bahçeye girdim.
Ellerimi dizlerime dayadım.
Bir.
İki.
Üç nefes.
Sonra başımı kaldırdım.
Zil henüz çalmamıştı.
“Yetiştim.”
Bunu yüksek sesle söylediğimi fark edince etrafıma bakındım.
Kimse benimle ilgilenmiyordu.
İyi.
Daha ilk dakikadan kendi kendine konuşan yeni kız olarak tanınmaya gerek yoktu.
Montumun önünü düzelttim ve bahçenin içine doğru ilerledim.
Okul dışarıdan gördüğümden bile büyüktü.
Ama ilk dikkatimi çeken bina olmadı.
İnsanlardı.
Herkes ayrı bir telden çalıyordu.
Birileri bahçenin bir köşesinde yüksek sesle gülüyor, bazıları merdivenlerde oturmuş ellerindeki kahveleri içiyor, bazıları telefonlarına bakıyordu.
İki haftalık tatilde birbirlerini yıllardır görmemiş gibi sarılanlar bile vardı.
Ben ise bütün bu insanların arasında kimseyi tanımıyordum.
Tam binaya yönelirken birkaç metre ileride duran bir grup dikkatimi çekti.
Üç erkek ve iki kız.
Gözüm önce sarışın kıza kaydı.
Uzun saçları kusursuz görünüyordu. Makyajı sabah saati için bana göre biraz fazlaydı ama kötü durmuyordu. Açık renk gözleri uzaktan bile seçiliyordu.
Bütün dikkatini karşısındaki çocuğa vermişti.
Ama çocuk ona aynı ilgiyi göstermiyordu.
Grubun içindeki en dikkat çekici kişi oydu.
Uzundu.
Diğer iki çocuğa göre daha yapılıydı. Montu açıktı, bir eli cebindeydi.
Ama onu asıl dikkat çekici yapan fiziğinden çok tavrıydı.
Umursamaz görünüyordu.
Sarışın kız konuşurken arada bir etrafına bakıyor, kısa cevaplar veriyordu. Kız bir ara koluna dokunduğunda yalnızca dönüp baktı.
Ne gülümsedi.
Ne de aynı samimiyetle karşılık verdi.
Grubun diğer kızı da oldukça bakımlıydı. Koyu saçları düzgünce yapılmış, makyajı belirgindi ama yüzünde daha sıcak bir ifade vardı.
Diğer iki erkek de uzun ve yapılıydı.
Ama ortadaki kadar dikkat çekmiyorlardı.
En azından benim gözüme.
Bir an fazla uzun baktığımı fark ettim.
Tam kafamı çevirecekken ortadaki çocuk bana baktı.
Göz göze geldik.
Bakışını hemen kaçırmadı.
Sanki beni bir yerden çıkarmaya çalışıyormuş gibi birkaç saniye yüzüme baktı.
Ben de ne yapacağımı bilemeyip gözlerimi çevirdim.
Tam o sırada sarışın kızın da bana baktığını gördüm.
Bir ona baktı.
Bir bana.
Sonra tekrar ona.
Herhâlde beni ilk kez gördüğü içindir, diye düşündüm.
Ama hemen ardından bunun biraz saçma olduğunu fark ettim.
Bu çocuk okulda okuyan herkesi tanıyor olamazdı.
Yüzlerce öğrenci vardı.
Her yeni yüzü böyle inceliyorsa gününün yarısını insanlara bakarak geçiriyor olması gerekirdi.
Üzerinde durmadım.
Şu anda daha önemli bir problemim vardı.
Sınıfımın nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Binaya girince etrafıma bakındım.
Koridor düşündüğümden daha kalabalıktı. Birileri dolaplarının önünde duruyor, birileri merdivenlere yöneliyor, herkes nereye gideceğini biliyormuş gibi hareket ediyordu.
Ben hariç.
Telefonumu çıkarıp okuldan gönderilen bilgiye baktım.
11-A.
Tamam.
Sınıfımı biliyordum.
Nerede olduğunu bilmiyordum.
İleride elinde birkaç dosyayla yürüyen orta yaşlı bir kadın gördüm ve yanına yaklaştım.
“Affedersiniz?”
Kadın durdu.
“Efendim?”
“11-A’yı arıyorum. Yeni geldim de…”
Yüzündeki ifade yumuşadı.
“Üst katta canım. Şu merdivenlerden çık, sağa dön. Koridorun sonlarına doğru göreceksin.”
“Çok teşekkür ederim.”
Merdivenlerden hızlıca çıktım.
Sağa döndüm.
11-C.
11-B.
Ve sonunda—
11-A.
Kapının önüne ulaştığım anda zil henüz çalmamıştı.
Bugün ilk kez şans benden yanaydı.
İçeri girdim.
Sınıftaki birkaç kişi bana baktı.
Ardından birkaç kişi daha.
Yeni öğrenciydim.
Normaldi.
Yine de aynı anda onlarca çift gözün üzerinize dönmesi insanın ellerini nereye koyacağını sorgulamasına neden oluyordu.
Tam nereye geçeceğimi anlamaya çalışırken zil çaldı.
Birkaç saniye sonra öğretmen sınıfa girdi.
Elindeki dosyaları masaya bıraktıktan sonra beni fark etti.
“Sen yeni öğrencimiz olmalısın.”
“Evet hocam.”
“Cansu, değil mi?”
“Evet.”
“Hoş geldin Cansu.”
“Hoş buldum.”
Tam konuşmaya devam edecekti ki sınıfın kapısı açıldı.
Bahçede gördüğüm beş kişilik grup içeri girdi.
Öğretmenin yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Gerçekten inanılmaz.”
Beşinin de yüzünde bu tepkiye oldukça alışkın olduklarını gösteren bir rahatlık vardı.
“Dönem değişti,” dedi öğretmen, “ama sizin zaman kavramınız hâlâ değişmedi.”
Grubun sağ tarafındaki çocuk hemen saatine baktı.
“Hocam aslında saat doğru. Biz yanlış geldik.”
Sınıftan birkaç kişi güldü.
Öğretmen çocuğa sertçe baktı.
“Berk.”
“Efendim hocam?”
“Bir gün de cevap verme.”
Çocuk gayet ciddi bir ifadeyle başını salladı.
“Deneyeceğim hocam ama söz veremem.”
Sınıftaki gülüşmeler arttı.
Ben de istemeden gülümsedim.
Demek grubun komiği buydu.
Öğretmen onu daha fazla dikkate almamaya karar vermiş olacak ki bakışlarını yanındaki çocuğa çevirdi.
Bahçede dikkatimi çeken çocuk.
“Pamir.”
İsmi duyduğum anda gözlerim istemsizce ona kaydı.
Pamir.
Nesrin Teyze’nin oğlunun adı da Pamir’di.
Ama hemen ardından birkaç gün önce Nesrin Teyze’nin söylediği şey aklıma geldi.
Pamir senden bir yaş büyük.
Bu çocuk benim sınıfımdaydı.
Yok artık.
Aynı kişi olması fazla tesadüf olurdu.
Koca İstanbul’da tek Pamir yoktu herhâlde.
Üzerinde durmadım.
Pamir öğretmene gayet rahat bir ifadeyle baktı.
“Hocam?”
“Yeni dönemin ilk günü.”
“Farkındayım.”
“Ve yine geç kaldın.”
Yanındaki Berk hemen araya girdi.
“Hocam olumlu tarafından bakarsak geçen döneme göre daha erken.”
Pamir başını ona çevirip kısa bir bakış attı.
Berk ellerini kaldırdı.
“Tamam, sustum.”
Öğretmenin sabrının sınırına geldiği yüzünden belliydi.
“Geçin yerlerinize. Beşiniz de.”
Grup sınıfın içine dağıldı.
Sarışın kız hiç düşünmeden Pamir’in yanındaki boş sandalyeye yöneldi.
Tam oturacakken Pamir çantasını sandalyenin üzerine bıraktı.
Kız durdu.
“Pamir.”
Pamir başını bile tam çevirmedi.
“Ne?”
“Çantanı al.”
“Başka yere otur.”
Kızın yüzündeki ifade değişti.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Pamir, saçmalama.”
Pamir ilk kez yüzünü tamamen ona çevirdi.
“Melis.”
Tek kelimeydi.
Ama ses tonundan konuşmanın devam etmesini istemediği belliydi.
Melis dudaklarını birbirine bastırdı.
Aralarında ne olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle sıradan bir oturma yeri tartışmasına benzemiyordu.
Yanlarındaki diğer kız Melis’in koluna hafifçe dokundu.
“Gel, buraya otur.”
Melis önce ona, sonra Pamir’e baktı.
Sonunda arka taraftaki boş sıralardan birine geçti.
Berk, Pamir’in yanından geçerken ona doğru eğildi.
“Sabah sabah aşk kokusu aldım.”
Pamir ona baktı.
“Berk.”
“Tamam.”
Berk iki adım attı.
Sonra geri dönüp,
“Ama kötü kokuyor,” dedi.
Bu kez yanlarındaki diğer çocuk onu kolundan çekip uzaklaştırdı.
Sınıftan yine birkaç kişi güldü.
Melis gülmüyordu.
Ben gözlerimi kaçırdım.
İlk günümde insanların ilişki problemlerini çözmeye çalışmama gerek yoktu.
Öğretmen sonunda tekrar bana döndü.
“Cansu, kusura bakma. Seni ayakta beklettik.”
“Önemli değil hocam.”
“Kendini kısaca tanıt istersen.”
Bütün sınıf yeniden bana baktı.
Harika.
“Ben Cansu,” dedim. “Muğla’dan geldim. Bundan sonra burada okuyacağım.”
Bir an devam etmem gerekiyormuş gibi hissettim.
Aklıma hiçbir şey gelmedi.
“Bu kadar.”
Sınıftan birkaç kişi hafifçe güldü.
Berk’in sesi arka taraftan geldi.
“Kısa ve öz. Sevdim.”
Öğretmen ona bakmadan,
“Berk.”
dedi.
“Ben bir şey yapmadım hocam.”
Bu kez ben de gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Hoş geldin Cansu,” dedi öğretmen.
“Teşekkür ederim.”
Sınıfta birkaç boş yer vardı.
Cam kenarında iki sandalye.
Arka tarafta bir sıra.
Bir de Melis’in az önce oturmak istediği yer.
Nereye geçeceğimi düşünürken öğretmen sınıfa göz gezdirdi.
“Pamir’in yanı boş. Şimdilik oraya geçebilirsin. Sonra yer düzenine tekrar bakarız.”
Bir an ona baktım.
O da bana bakıyordu.
Bahçedeki bakışın aynısı.
“Tamam hocam.”
Çantamı omzumda düzelterek sıraların arasından ilerledim.
Yanına geldiğimde Pamir çantasını sandalyeden aldı ve yere bıraktı.
Hiçbir şey söylemedi.
Ben de oturdum.
Daha çantamı ayaklarımın yanına bırakmıştım ki arka taraftan Melis’in sesi yükseldi.
“Hocam, ciddi misiniz?”
Sınıf sessizleşti.
Başımı çevirip ona baktım.
Öğretmenin kaşları çatıldı.
“Ne konuda, Melis?”
“Orada oturması konusunda.”
Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim.
Öğretmenin yüzündeki ifade sertleşti.
“Bunda seni ilgilendiren bir durum göremiyorum.”
“Hocam ama ben—”
“Melis.”
“Ben zaten Pamir’in yanında oturuyorum.”
Pamir yanımda hiçbir tepki vermeden önüne bakıyordu.
“Hayır,” dedi öğretmen. “Senin kendi yerin arkada.”
“Ama hep orada oturuyorum.”
“Bu, oranın senin yerin olduğu anlamına gelmiyor.”
“Hocam—”
“Yeter.”
Öğretmenin sesi bu kez sınıfın tamamını susturdu.
“Cansu yeni öğrencimiz ve ben şimdilik orada oturmasını uygun gördüm. Bunun tartışmaya açık bir tarafı yok.”
Melis bana baktı.
Öyle bir baktı ki sanki sınıfa okumaya değil, şahsen hayatını mahvetmeye gelmişim gibi.
Ben de önüme döndüm.
Daha ilk ders başlamadan birinin sinirini bozmayı başarmıştım.
Yeni okul hayatım oldukça verimli başlıyordu.
Defterimi çıkarmak için çantamı açarken bir anda durdum.
O koku.
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Başımı çok belli etmeden hafifçe çevirdim.
Bir haftadır her gece başımı koyduğum yastıktan gelen o tanıdık koku.
Yanımdan geliyordu.
Yok.
Tesadüftü.
Olmak zorundaydı.
Ama birkaç saniye sonra aynı kokuyu yeniden aldım.
Bu kez doğrudan yanımdan geldiğine emindim.
Göz ucuyla Pamir’e baktım.
Nesrin Teyze’nin oğlunun adı Pamir.
Bu çocuğun adı Pamir.
Yastık da onun oğlunun odasındaydı.
Kaşlarımı çattım.
Belki yalnızca aynı kokuyu kullanan iki farklı insandı.
Sonuçta dünyada aynı parfümü kullanan milyonlarca insan vardı.
Gerçi bunun parfüm olduğundan bile emin değildim.
Bir haftadır o yastıkla uyuduğum için beynim her şeyi birbirine bağlıyor olabilirdi.
Mantıklı açıklama buydu.
Mantıklı açıklamalara ihtiyacım vardı.
Çünkü diğer ihtimal, bir haftadır izinsiz kullandığım yastığın sahibinin şu anda yanımda oturuyor olmasıydı.
Öğretmen tahtaya dönüp derse başladı.
Ben de bütün dikkatimi ona vermeye çalıştım.
Gerçekten çalıştım.
İlk birkaç dakika başarılı olduğumu bile düşündüm.
Sonra aklıma Demir geldi.
Sabah gönderdiği mesaj.
Güzel geçecek.
Ardından babamın vedalaşırkenki yüzü.
Annem.
Muğla.
İstanbul.
Melis’in az önceki bakışı.
Yanımdaki çocuk.
Yastık.
Öğretmenin tahtaya yazdığı şeylere baktım.
Bir satırını bile anlamamıştım.
Harika.
Kalemimi elime alıp tahtadakileri defterime geçirmeye başladım.
En azından anlamıyorsam bile yazabilirdim.
Yanımdan sayfa çevirme sesi geldi.
Göz ucuyla Pamir’e baktım.
Gayet sakin şekilde dersle ilgileniyordu.
Sanki birkaç dakika önce öğretmenden azar işiten ve bütün sınıfın ortasında Melis’le tartışan kişi o değilmiş gibi.
Ben ise ilk ders bitmeden son bir haftamı kafamın içinde yeniden yaşamıştım.
Haksızlık.
Bakışlarımı yeniden tahtaya çevirdim.
Bu kez gerçekten dinlemeye karar verdim.
Tam öğretmenin anlattığı şeyi yakalamaya başlamıştım ki zil çaldı.
Defterime baktım.
İki sayfa not almıştım.
Ne yazdığım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Bunu öğleden sonraki Cansu’nun problemi olarak bırakmaya karar verdim.
Öğretmen çıktıktan sonra sınıf birkaç saniye içinde dağıldı.
Sandalyeler çekildi.
Konuşmalar yükseldi.
Birileri dışarı çıktı.
Ben ise bütün sabah koşmanın ve gerginliğin etkisini ancak şimdi hissediyordum.
Gözlüğümü çıkarıp sıranın üzerine bıraktım.
Sadece birkaç dakika başımı koyup dinlenmek istiyordum.
Tam kollarımı sıranın üzerine yerleştirmiştim ki önümde birinin durduğunu fark ettim.
Başımı kaldırdım.
Melis.
Kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Ben de söylemedim.
Sonunda,
“Cansu’ydu, değil mi?” dedi.
“Evet.”
Beni baştan aşağı süzdü.
“Yeni geldin.”
Soru değildi.
“Evet.”
Birkaç saniye daha bekledim.
“Bir şey mi oldu?”
Bakışları kısa bir an yanımdaki boş sandalyeye kaydı.
Pamir ne zaman kalkmıştı bilmiyordum.
“Yok,” dedi.
“Tamam.”
Konuşmanın bittiğini düşünüp başımı kollarımın üzerine koydum.
Gözlerimi kapattım.
Melis hâlâ gitmemişti.
Bunu hissediyordum ama umursamadım.
Belki tepki vermediğimi görünce giderdi.
Gitmedi.
Birkaç saniye sonra önümden küçük bir tıkırtı geldi.
Gözlerimi açtım.
Her şey bulanıktı.
Elimi gözlüğümü bıraktığım yere uzattım.
Yoktu.
Başımı kaldırdığımda Melis’in elinde bulanık bir şekil gördüm.
Gözlüğüm.
“Onu verir misin?” dedim.
Melis gözlüğü elinde çevirdi.
“Numaralı mı bu?”
“Evet.”
“Çok mu?”
“Melis, gözlüğümü verir misin?”
Sesim biraz daha sertleşmişti.
Sınıftaki birkaç kişinin bize baktığını hissedebiliyordum.
Melis gözlüğü iki ucundan tuttu.
Bir an gerçekten yapacağını düşünmedim.
Sonra—
Çıt.
Olduğum yerde kaldım.
Gözlüğümün ikiye ayrılan çerçevesini sıranın üzerine bıraktı.
“Pardon,” dedi.
Pardon.
Bir saniye boyunca masanın üzerindeki bulanık şekle baktım.
“Sen ciddi misin?”
Cevap vermedi.
Topuklarının uzaklaşan sesini duydum.
Arkasından kalkıp bir şey söylemek istedim.
Sonra vazgeçtim.
Gözlüksüz hâlimle sıraya takılıp onun karşısında yere kapaklanmak istemiyordum.
“İnanamıyorum.”
Ses hemen yanımdan geldi.
Başımı çevirdim.
Bir kız bana doğru yaklaşıyordu.
En azından siluetinden kız olduğunu anlayabiliyordum.
Yanıma geldiğinde yüzünü biraz daha seçebildim.
“İyi misin?”
“Gözlüksüz hiçbir şey göremiyorum ama onun dışında harikayım.”
Kız güldü.
“Ben Sude.”
“Elini uzattıysan haberin olsun, göremiyorum.”
Kahkaha attı.
“Uzatmıştım.”
Elimi rastgele ileri doğru uzattım.
Bir şekilde elini buldu.
“Cansu.”
“Biliyorum. Az önce bütün sınıfa söyledin.”
“Doğru.”
Sude masanın üzerindeki kırık gözlüğümü eline aldı.
“Melis tam bir…”
Bir an durdu.
“İlk günün. Şimdilik yorum yapmayayım.”
“Bence gözlüğümü kırdığı noktada yorum yapma hakkını kazandın.”
“Doğru.”
Yanımdaki sandalyeye oturdu.
“Bu arada ben sana sınıfa girdiğinde el etmiştim.”
“Gerçekten mi?”
“Evet. Yanım boştu. Buraya gel diye işaret yaptım.”
“Görmedim.”
Sude gözlüğüme baktı.
“Onu şimdi anladım.”
İstemeden güldüm.
“Benim görme kabiliyetim bu camlara fazlasıyla bağlı.”
“Pamir’in yanına oturunca beni görmedin herhâlde diye düşündüm.”
“Kesinlikle görmedim.”
“İyi. Kişisel algılamıştım.”
“Yeni tanıştığım birini ilk üç dakikada neden görmezden geleyim?”
“Ne bileyim? İnsanlar garip.”
“Bu konuda bugün yeterince kanıtım var.”
Sude gülümsedi.
Sonra sesi biraz daha ciddileşti.
“Bak, sana bir şey söyleyeyim. Ben o beşliyi eskiden beri yakından tanıyorum.”
“O beşli?”
“Sabah geç kalanlar.”
“Ha.”
“Uzun hikâye. Sonra anlatırım. Ama Melis’i fazla takmamayı öğrenmen senin için en iyisi.”
Masadaki kırık gözlüğe baktım.
“Bence tanışma şeklimiz biraz sert oldu.”
“Biraz mı?”
“Nezaketimi korumaya çalışıyorum.”
Sude güldü.
“Bir de Melis’le Pamir sevgili.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Sevgili mi?”
“Evet. Ama bir süredir araları bayağı bozuk. Sabah gördüğün şey de muhtemelen ondandı.”
“Beni neden ilgilendiriyor peki?”
“Normalde ilgilendirmiyor. Ama hocanın seni Pamir’in yanına oturtması Melis’in kafasında belli ki ulusal krize dönüştü.”
“Benim suçum değil.”
“Değil zaten.”
Bir saniye düşündü.
Sonra bir anda neşelendi.
“Gel sana lens alalım.”
Başımı ona çevirdim.
“Ne?”
“Lens.”
“Sude, ben lens kullanmıyorum.”
“Bugün başlarsın.”
“Harika. Gözlüğümü kırdılar diye kişiliğimi de mi değiştireceğiz?”
“Bence bu yaşta gözlüğü bırakmanın vakti gelmişti zaten.”
Bir an sessiz kaldım.
“Tamam, ne yapacağız? Lens kullanmıyorum diye okulu mu bırakacağız?”
Sude kahkaha attı.
“Drama seviyeni sevdim.”
“Teşekkür ederim.”
“Buraya yakın bir AVM var. İçinde optikçi de var. Gideriz, bir çözüm buluruz.”
“Ders?”
“Bir gün hiçbir şey olmaz.”
“Daha ilk günüm.”
“Az önce gözlüğünü ortadan ikiye ayırdılar. Bence geçerli mazeretin var.”
Bunda haksız değildi.
İdareye gidip durumu anlattığımızda kırık gözlüğümü görünce düşündüğümden daha kolay izin aldık.
Annemle de kısa bir telefon görüşmesi yaptım.
Başta kendisinin gelmesini istedi ama iyi olduğumu, Sude’nin yanımda olduğunu ve yalnızca yeni gözlük ya da lens için çıkacağımızı söyleyince kabul etti.
Bir süre sonra kendimi Sude’nin koluna tutunarak okuldan çıkarken buldum.
“Basamak,” dedi.
Ayağımı son anda kaldırdım.
“Bunu biraz daha erken söyleyebilirdin.”
“Öğreniyorum.”
Okulun önünden bir taksi çevirdik.
Sabah evden çıkarken bütün derdim okula geç kalmamaktı.
Şimdi ilk günümün ortasında, kırık gözlüğümle tanışalı yarım saat olmuş bir kızın koluna tutunup alışveriş merkezine gidiyordum.
İstanbul ilk günüm için biraz fazla hevesli davranıyordu.
AVM’ye girer girmez doğruca optikçiye gittik.
Sude daha ben ağzımı açamadan durumu anlatmaya başladı.
“Arkadaşımın gözlüğü kırıldı. Numarası da yüksek. Lens kullanabilir mi diye bakacaktık.”
Optikçi kadın bana döndü.
“Daha önce lens kullandın mı?”
“Hayır.”
Gözlük numaramı söyledim. Gerekli kontroller ve ölçümler yapıldıktan sonra uygun lensleri denemem için verdiler.
İşin zor kısmı bundan sonra başladı.
İlk denememde gözümü kapattım.
İkincisinde lens parmağımda kaldı.
Üçüncüsünde Sude arkamda gülmemek için ağzını kapatıyordu.
Ona aynadan baktım.
“Çok yardımcı oluyorsun.”
“Ben hiçbir şey yapmıyorum.”
“Tam olarak sorun bu.”
Dördüncü denememde sonunda birini takmayı başardım.
Ardından diğerini.
Birkaç kez hızlı hızlı göz kırptım.
Önce görüntü garip geldi.
Sonra netleşti.
Karşımda duran Sude’nin yüzü bir anda bulanık bir şekilden insana dönüştü.
“Aaa.”
Sude kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”
“Yüzün varmış.”
Kahkaha attı.
“Çok komiksin.”
Aynaya döndüm.
Ve birkaç saniye hiçbir şey söylemeden kendime baktım.
Garipti.
Yüzüm aynı yüzdü.
Ama yıllardır görmeye alıştığım hâlinden farklı görünüyordu.
Gözlüğüm yüzümün öyle doğal bir parçası hâline gelmişti ki onsuz kendimi görmeye alışık değildim.
Gözlerim daha büyük görünüyordu.
Daha doğrusu gerçekten büyüktüler.
Yüksek numaralı camların arkasında bu kadar belirgin olmadıklarını ilk kez fark ediyordum.
Kirpiklerim de daha çok ortaya çıkmıştı.
Sude yanıma gelip aynadan bana baktı.
Bir süre sustu.
“Cansu.”
“Hı?”
“Sen gözlüğün arkasında bunları mı saklıyordun?”
Kaşlarımı çattım.
“Neyi?”
“Gözlerini.”
“Gözlerimi saklamıyordum. Görmeye çalışıyordum.”
“Ciddi söylüyorum. Gözlerin çok güzelmiş.”
İstemeden aynaya tekrar baktım.
“Yani gözlük takınca çirkin miydim?”
“Hayır!”
“Biraz öyle söyledin.”
“Gözlük de yakışıyor.” Başını yana eğdi. “Ama böyle gözlerin daha fazla ortaya çıkıyor.”
“Lens lobisinin maaşlı çalışanı gibisin.”
Sude güldü.
“Teşekkür etmek yerine laf yiyorum.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Lensleri ve gerekli şeyleri aldıktan sonra mağazadan çıktık.
Sude daha ilk mağazanın önünde yavaşlamaya başladığında kolundan tuttum.
“Hayır.”
Şaşkınlıkla bana baktı.
“Daha hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzünden belli.”
“Sadece bakacaktım.”
“Bugünlük yeter.”
“Beş dakika?”
“Sude.”
“Tamam.”
İşlemler tahmin ettiğimizden uzun sürmüştü. Saate baktığımızda okulun bitmesine çok az kalmıştı.
Geri dönüp son dakikaları sınıfta geçirmek yerine eve gitmeye karar verdik.
Zaten izinliydik.
Taksiye bindik.
Önce Sude’nin adresini söyledik.
Yol boyunca birbirimizi biraz daha tanıdık.
Muğla’yı sordu.
Nil’i anlattım.
O da okuldan, öğretmenlerden ve alışmam gerektiğini düşündüğü birkaç şeyden bahsetti.
Bazı insanlarla konuşmaya başlamak zordu.
Sürekli sıradaki cümleyi düşünmeniz gerekirdi.
Sude’yle öyle değildi.
Bir konudan diğerine geçmek için uğraşmıyorduk.
Konular kendi kendine değişiyordu.
“Bu arada,” dedi bir ara, “sabah sana gerçekten el etmiştim.”
“Bunu üçüncü kez söylüyorsun.”
“İçimde kaldı.”
“Göremiyordum Sude.”
“Şimdi görüyorsun.”
Elini yüzümün önünde salladı.
“Görüyor musun?”
Elini tuttum.
“Bir daha yaparsan lensleri de çıkaracağım.”
Gülerek elini çekti.
Taksi bir süre sonra Sude’nin evinin önünde durdu.
Kapıyı açmadan önce bana döndü.
“Yarın okula geleceksin, değil mi?”
Şaşkınlıkla baktım.
“Niye gelmeyeyim?”
“İlk gün gözlüğünü kırdılar. İnsan bir sorgular.”
“Bir gözlük için okul bırakacak kadar dramatik değilim.”
“Güzel.”
Kapıyı açtı.
“Eve gidince yaz.”
“Yazarım.”
“Lenslerle uyuma.”
“Biliyorum.”
“Çıkaramazsan ara.”
“Tamam anne.”
“Rica ederim kızım.”
Gülümsedi.
“Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Sude indikten sonra şoföre Nesrin Teyze’nin adresini söyledim.
Arka koltuğa yaslandım.
Sabah evden çıkarken bugünün nasıl geçeceğine dair kafamda onlarca farklı senaryo vardı.
Hiçbirinde gözlüğüm kırılmıyordu.
Hiçbirinde daha ilk günümde okuldan izin alıp tanışalı birkaç saat olan bir kızla optikçiye gitmiyordum.
Ve kesinlikle hiçbirinde eve lensle dönmüyordum.
Telefonumun siyah ekranındaki yansımama baktım.
Kendime hâlâ biraz yabancı görünüyordum.
Ama kötü değildi.
Sadece farklıydı.
Taksi bir süre sonra evin önünde durdu.
Ücretini ödeyip indim.
Bahçe kapısından geçerken sabah buradan çıkışımı düşündüm.
Sanki üzerinden bir gün değil de birkaç hafta geçmiş gibiydi.
Büyük giriş kapısının önünde durdum.
Bu kez zili bulmakta zorlanmadım.
İlerleme.
Düğmeye bastım.
Birkaç saniye bekledim.
İçeriden ayak sesleri geldi.
Kapı açıldı.
Başımı kaldırdım.
Ve olduğum yerde kaldım.
Kapının karşısında duran kişiyi tanıyordum.