Artık aşağı inme vakti gelmişti.
Annemin seslenişiyle bunu bir kez daha idrak ettim. Valizlerimi yanıma alıp odamdan çıktım ve merdivenlerden yavaşça aşağı indim.
Dışarıda bizi Nil ve Demir bekliyordu.
Nil benim en yakın kız arkadaşımdı. Demir hakkımda ne biliyorsa Nil çok daha fazlasını biliyordu. Son günlerde yaşananların neredeyse her ayrıntısını ona anlatmış, geceleri saatlerce telefonda konuşmuştum.
Şimdi ikisi de karşımda durmuş gitmemi bekliyordu.
Ve ikisinin de gözleri doluydu.
Daha doğrusu Demir’in gözleri doluydu.
Nil ise hüngür hüngür ağlıyordu.
Elinde bir mendil vardı ve birkaç saniyede bir burnunu siliyordu. Gözlerinin etrafı kıpkırmızı olmuştu. Beni görünce biraz sakinleşir diye düşündüm ama tam tersine, yüzümü gördüğü anda dudaklarını daha fazla büzüp yeniden ağlamaya başladı.
Onu öyle görünce bir anda güldüm.
Önce küçücük bir gülüş çıktı ağzımdan.
Sonra kendimi tutamadım.
Gülmemem gerekiyordu.
Bunun komik olan hiçbir yanı yoktu.
Ama sanırım son birkaç gündür içime attığım ne varsa bedenim artık onlarla ne yapacağını şaşırmıştı. Ağlamaktan yorulmuş, üzülmekten sıkılmış ve sonunda yanlış duyguyu seçmiş gibiydi.
Annem bana şaşkınlıkla baktı.
Demir’in yüzündeki ifadeden onun da ne yaptığımı anlamadığını görebiliyordum.
Nil ise ağlamaya devam ediyordu.
“Sen…” dedi hıçkırıklarının arasında. “Sen ciddi ciddi gülüyor musun şu an?”
Bu soru gülmemi daha da kötü hâle getirdi.
“Elimde değil,” diyebildim zar zor. “Yemin ederim elimde değil.”
Nil bana inanılmaz kırılmış gibi baktı.
Bu kez toparlanmaya çalıştım.
Yanına gidip ona sarıldığım anda gülüşüm yerini boğazımda büyüyen tanıdık yumruya bıraktı.
“Ne olur böyle yapma,” dedim saçlarına doğru. “Tamamen birbirimizden kopuyormuşuz gibi davranma. Lütfen.”
“Çünkü kopuyoruz,” dedi burnunu çekerek.
“Nil…”
“Tamam, tamam.”
Ama söylediklerine rağmen bana daha sıkı sarıldı.
Ben de onu bırakmak istemedim.
Son günlerde hayatımda değişmeyen o kadar az şey kalmıştı ki elimde kalanları iki elimle tutmak istiyordum.
Nil’den ayrıldığımda gözlerim Demir’i buldu.
Az önceki gülme krizimden eser kalmamıştı.
Onunla göz göze geldiğim anda içimdeki suçluluk yeniden kendini hatırlattı.
Birkaç gün önce düşünmek için zamana ihtiyacım olduğunu söylemiştim.
Ama içten içe bunun yalnızca zamanla ilgili olmadığını biliyordum.
Demir’i seviyordum.
Bunu inkâr etmiyordum.
Sadece artık onu eskiden sevdiğim şekilde sevmiyordum.
Ve o hâlâ bunu bilmiyordu.
Demir tek kelime etmeden yanıma geldi ve kollarını etrafıma sardı.
Ben de kollarımı boynuna doladım.
Başımı omzuna yaslayıp gözlerimi kapattım.
Kokusunu içime çektim.
Belki de ona son kez böyle sarılıyordum.
Bunu düşünmek bile canımı acıttı.
Ayrılık gerçekten kötü hissettiriyordu.
İnsan gitmek istediği bir şeyden bile ayrılırken üzülebiliyordu.
“Sadece bir okul yılı,” dedi kulağıma.
Kaşlarımı hafifçe çattım ama ondan ayrılmadım.
“Belki de sadece bir dönem.”
Başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Ne?”
Gülümsedi.
“Daha fazla kalmayacağından eminim. Seni tanıyorum.”
Bir şey söylemedim.
“Bir süre sonra geri dönmek isteyeceksin.” Omuz silkti. “Hem hayat bizi öyle kolay kolay koparamaz.”
İçimde bir yer acıdı.
Keşke mesele yalnızca İstanbul olsaydı.
Keşke bizi birbirimizden ayırabilecek tek şey araya girecek yüzlerce kilometre olsaydı.
Oysa ben biliyordum.
Bu şehirde kalsam bile bizi birbirimizden koparabilecek biri vardı.
Ben.
Demir’in bundan haberi yoktu. Bana hâlâ aramızdaki en büyük problemin gidecek olmam olduğunu düşünerek bakıyordu.
Onun umutlu olması suçluluğumu daha da artırıyordu.
Gülümsemeye çalıştım.
“Umarım,” dedim.
Söyleyebildiğim tek şey buydu.
Biraz sonra annem de Nil ve Demir’le vedalaştı.
Nil anneme sarılıp yeniden ağlamaya başlayınca az önce bastırmayı başardığım gülme isteği geri geldi ama bu kez kendimi tuttum.
Demir valizlerimi arabanın bagajına yerleştirdi.
Annem şoför koltuğuna geçti.
Ben de son kez eve baktım.
Hayatımın yıllarını geçirdiğim ev birkaç metre uzağımda duruyordu.
İki gün önce odamda valizimin üzerinde oturup gerçekten gideceğime inanmaya çalışıyordum.
Şimdi gidiyordum.
Tam arabanın kapısını açacaktım ki sokağın başından gelen bir araba dikkatimi çekti.
Önce önemsemedim.
Sonra arabayı tanıdım.
Elim kapının üzerinde kaldı.
Babamdı.
Araba birkaç metre ilerimizde durduğunda ne yapacağımı bilemedim.
Göz ucuyla anneme baktım.
Direksiyonun başında hareketsiz duruyordu.
Babam arabadan indi.
Demir bagajın kapağını kapatırken durdu.
Nil sessizleşti.
Kimse konuşmuyordu.
Babamın bana doğru attığı her adımda içimde birbirine zıt onlarca duygu yükseliyordu.
Kızgınlık.
Özlem.
Hayal kırıklığı.
Ve hepsinin arasında beni en çok öfkelendiren şey…
Onu hâlâ babam olarak görüyor olmamdı.
Karşımda durdu.
“Kızım,” dedi.
Uzun zamandır bu kelimeyi onun ağzından duymamışım gibi geldi.
Bir şey söylemedim.
Normalden daha yorgun görünüyordu. Gözlerinin altında hafif morluklar vardı.
“Seni görmeden gitmene izin veremezdim.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Babam birkaç saniye sustu.
“Sana yaşattıklarım için…” dedi sonunda. “Annene yaşattıklarım için. İkinize yaptıklarım için gerçekten çok özür dilerim.”
Ben yüzüne bakmaya devam ettim.
Özür dilerim.
İki kelime.
Bir insanın yıllardır bildiği ailesinin aslında sandığı şey olmadığını öğrenmesinin karşılığı iki kelime olabilir miydi?
Bilmiyordum.
“Yaptığım şeyin bir açıklaması olduğunu söylemeyeceğim,” diye devam etti. “Çünkü yok. Ne söylersem söyleyeyim yaptıklarımı değiştirmeyecek.”
Gözlerini kısa bir an yere indirdi.
“Ama senin bilmeni istediğim bir şey var.”
Tekrar bana baktı.
“Ben ne olursa olsun senin babanım.”
Boğazımdaki yumru büyüdü.
“Annenle aramızda ne yaşanırsa yaşansın, benim yaptığım hatalar ne kadar büyük olursa olsun bunların hiçbiri sana olan sevgimi değiştirmiyor.”
Bir şey söylemek istedim.
Söyleyemedim.
“Belki biraz uzaklaşmak sana iyi gelecek,” dedi. “Ama nerede olursan ol, başına ne gelirse gelsin beni arayabilirsin. Her zaman yanında olacağım.”
Gözlerimin dolduğunu hissedince yüzümü hafifçe çevirdim.
Ağlamak istemiyordum.
Özellikle onun karşısında.
“Belki şu an bana inanmak istemiyorsun. Buna da hakkın var.” Sesi biraz daha kısıldı. “Ama yine de bilmeni istiyorum. Ben senin arkandayım. Her zaman.”
Evet, yaptığı şey yanlıştı.
Hem de öyle bir yanlıştı ki belki hayatımızın geri kalanını tamamen değiştirmişti.
Ama ne olursa olsun o benim babamdı.
Canımdan çok sevdiğim babam.
Ona ne kadar kızgın olursam olayım, arkamı dönüp öylece gitmek o an yapabileceğim bir şey değildi.
Belki güçsüzlüktü.
Belki de yalnızca onu hâlâ seviyor olmamdı.
Bilmiyordum.
Bir adım attım ve ona sarıldım.
Babamın kolları etrafımı sardığı anda gözyaşlarımı daha fazla tutamadım.
Ama kendimi tamamen bırakmak istemiyordum.
Eğer bir kez gerçekten ağlamaya başlarsam duramayacakmışım gibi hissediyordum.
Bu yüzden uzun sürmedi.
Ondan yavaşça ayrıldım.
Babam hâlâ yüzüme bakıyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Biliyorum.”
Söyleyebildiğim tek şey buydu.
Sonra arkamı döndüm.
Nil ve Demir hâlâ birkaç metre ötede duruyordu. Nil yine ağlıyordu. Demir ise sessizce bana bakıyordu.
İkisine de gülümsedim ve el salladım.
Ardından arabaya bindim.
Annem motoru çalıştırdı.
Ve gittik.
Yolun ne kadarını uyanık geçirdiğimi bilmiyordum.
Bir noktadan sonra camdan dışarı bakmaktan sıkılmış, telefonumla uğraşmaktan vazgeçmiş ve koltuğa iyice gömülmüştüm.
Son birkaç günün yorgunluğu da üzerine eklenince ne zaman uyuyakaldığımı fark etmedim.
Beni uyandıran annem değildi.
Navigasyondu.
“Hedefinize ulaştınız.”
Kadının sesi arabanın içinde öyle yüksek yankılandı ki olduğum yerde irkildim.
Gözlerimi aralayıp doğruldum.
“Geldik,” dedi annem.
Navigasyonun az önce bunu yeterince açık bir şekilde söylediğini belirtmek istedim ama henüz konuşacak kadar ayılmamıştım.
Başımı cama çevirdim.
Ve birkaç saniye hiçbir şey söylemeden dışarı baktım.
Karşımızda büyük, gösterişli bir ev duruyordu.
Daha doğrusu benim “ev” kelimesini duyunca kafamda canlandırdığım şeyden oldukça uzaktı.
Geniş bir bahçesi, yüksek duvarları ve dışarıdan bile dikkat çeken büyük pencereleri vardı.
Ben Nesrin Teyze’nin evini nedense daha küçük, sade ve sakin hayal etmiştim.
Burasıysa hiçbir şekilde sade değildi.
Böyle bir hayat bana tamamen yabancı değildi. Annemle babamın maddi durumu her zaman oldukça iyiydi ve çocukluğum boyunca hiçbir şeyin eksikliğini çekmemiştim.
Ama bizim evimiz hiçbir zaman sahip olduğumuz şeyleri bağıran bir ev olmamıştı.
Annemle babam gösterişten hoşlanmazdı.
Belki de bu yüzden karşımdaki ev bana olduğundan bile daha görkemli görünüyordu.
Anneme döndüm.
“Burası mı Nesrin Teyze’nin evi?”
“Evet.”
Yüzümdeki ifadeyi görünce kaşını kaldırdı.
“Beğenmedin mi?”
“Beğenmemek değil de…” Tekrar eve baktım. “Biraz gösterişli değil mi?”
Annem de eve doğru baktı.
“Biraz.”
Ona döndüm.
“Biraz mı?”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Tamam. Fazlasıyla.”
“Hah. Şimdi oldu.”
Annem emniyet kemerini çıkardı.
“Hadi. Valizleri indirelim.”
Valizlerimizi alıp büyük giriş kapısına doğru yürüdük.
Kapının önüne geldiğimizde zil aramaya başladım.
Sağa baktım.
Sola baktım.
Yoktu.
“Anne, bunların zili yok mu?”
Annem de kapının çevresine göz gezdirdi.
“Olması lazım.”
Tam o sırada üst taraftaki kamerayı fark ettim.
Bir an kameraya, sonra anneme baktım.
“Ha.”
“Ne?”
“Anladım.”
Annem şüpheyle yüzüme baktı.
“Ne anladın?”
Evi başımla işaret ettim.
“Ev gösterişli olunca kapı da gösterişli tabii. Sanırım kameradan görüyorlar bizi.”
Annem daha ne yaptığımı anlayamadan kameraya dönüp el sallamaya başladım.
Hem de bir iki kere değil.
Bildiğin, uzaktan gemi uğurluyormuşum gibi.
“Cansu.”
El sallamaya devam ettim.
“Görmemiş olabilirler.”
“Cansu, tamam.”
Annem kolumu aşağı indirdi.
Tam o sırada kapı açıldı.
Zafer kazanmış gibi ona döndüm.
“Bak. Gördün mü? Kameradan gördüler işte.”
Yüzümdeki kendinden emin ifadeyle içeri doğru bir adım atacaktım ki kapıda orta yaşlarda bir kadın belirdi.
Yüzünde eğlenmiş bir gülümseme vardı.
“Merhaba genç hanım,” dedi. “Ne yapıyordunuz siz orada öyle?”
Bir an duraksadım.
“Kameraya el sallıyordum.”
“Onu gördüm.”
“Kapıyı açmanız için.”
Kadın güldü.
“Yok güzelim. Kameraya el sallamanıza gerek yok.” Kapının hemen yan tarafını gösterdi. “Zilimiz şurada.”
Gösterdiği yere baktım.
Zil gerçekten oradaydı.
Hem de saklanmış falan değildi.
Gayet normal bir yerdeydi.
Birkaç saniye zile baktıktan sonra anneme döndüm.
Annem dudaklarını birbirine bastırmıştı.
“Bir şey söyleme.”
“Hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzün söylüyor.”
“Yol yorgunluğundandır,” dedi annem kadına.
Başımı salladım.
“Kesinlikle.”
Kadın valizlerimizden birine uzandı.
“Verin, yardımcı olayım.”
“Yok, ben alabilirim.”
“Aman bırak kızım.”
Valizi elimden aldı.
Evde birinin yardımcı olarak çalışıyor olması bana biraz garip gelmişti. Böyle bir şeyi ilk kez görmüyordum elbette. Çevremizde evinde yardımcısı olan insanlar vardı.
Yine de kendi hayatımda alışık olduğum bir şey değildi.
Annem ev işlerinin çoğunu her zaman kendisi yapmayı tercih ederdi.
Kadının peşinden içeri girdik.
Daha etrafa doğru düzgün bakamadan içeriden heyecanlı bir kadın sesi yükseldi.
“Yasemin!”
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim.
“Nesrin,” dedi annem.
Nesrin Teyze hızlı adımlarla yanımıza geldi ve anneme sımsıkı sarıldı.
“Hoş geldin canım benim. Sonunda geldiniz.”
Annem de ona sarıldı.
“Hoş bulduk.”
“Kaç yıl oldu doğru düzgün görüşmeyeli? Telefonda konuşmakla olmuyor işte.”
“Biliyorum.”
Onları izlerken ben de gülümsedim.
Nesrin Teyze’yi çocukluğumdan hatırlıyordum ama anılarım oldukça bulanıktı. Aklımda kalan birkaç görüntü ve sesi dışında pek bir şey yoktu.
Tam bunları düşünürken gözleri bana döndü.
Birkaç saniye yüzüme dikkatlice baktı.
“Cansu?”
Gülümsedim.
“Merhaba Nesrin Teyze.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Sen ne kadar büyümüşsün böyle!”
Yanıma gelip iki elini omuzlarıma koydu.
“En son gördüğümde küçücük bir çocuktun.”
“Epey zaman geçti,” dedim.
“Gerçekten öyle.” Yüzümü tekrar inceledi. “Bir de ne kadar güzel olmuşsun. Zaten küçükken de çok güzeldin ama insan yine de şaşırıyor.”
Biraz mahcup oldum.
“Çok teşekkür ederim.”
“Bu genlerle başka ne olacaktın zaten?” dedi anneme bakarak. “Aynı gençliğin, Yasemin.”
Annem hafifçe güldü.
“Biraz abartıyorsun.”
“Hiç de değil.” Nesrin Teyze yeniden bana döndü. “Maşallah, çok güzel bir genç kız olmuşsun.”
“Sağ olun Nesrin Teyze.”
Koluma sevgiyle dokundu.
“Hoş geldin güzel kızım. İnşallah burada kendini yabancı gibi hissetmezsin.”
“Teşekkür ederim. Bizi kabul ettiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim.”
“Aman, ne demek kabul etmek?” dedi hemen. “Burası sizin de eviniz.”
Sonra koluma girdi.
“Gel canım. Sana evi göstereyim. Odanı da gör, biraz dinlenirsin.”
İçeri doğru ilerlediğimiz anda bakışlarımı nereye çevireceğimi şaşırdım.
Evin dışı gösterişliyse içi daha da gösterişliydi.
Yüksek tavanlı geniş bir salon, tavandan sarkan büyük bir avize, neredeyse bir duvarı tamamen kaplayan pencereler…
Şaşırdığımı belli etmemeye çalışarak etrafa baktım.
Hayatım boyunca güzel evler görmüştüm.
Ama burası başka bir şeydi.
“Senin odan yukarıda,” dedi Nesrin Teyze.
Merdivenlerden çıktığımızda ise ev sanki bir anda değişti.
Alt kattaki o ihtişam yukarıda neredeyse tamamen kaybolmuştu.
Duvarlar daha sadeydi.
Koridor daha sakindi.
Dekorasyon azalmıştı.
Aynı evin içinde başka bir eve geçmiş gibiydim.
Koridorun sonunda yan yana iki oda vardı.
Nedense daha Nesrin Teyze bir şey söylemeden soldakinin benim odam olduğunu düşündüm.
İç sesime güvenirdim.
Çoğu zaman.
“Burası senin odan,” dedi ve soldaki kapıyı açtı.
İçimden küçük bir zafer yaşamama rağmen belli etmeden peşinden girdim.
Oda düşündüğümden çok daha sadeydi.
Beyaz duvarları, pencerenin yanına yerleştirilmiş bir çalışma masası ve rahat görünen bir yatağı vardı. Büyük pencereden giren ışık odayı daha da ferah gösteriyordu.
Gösterişli değildi.
Ama güzeldi.
Hatta aşağıdaki salonı gördükten sonra bu odanın sadeliği bana iyi gelmişti.
Bir süre etrafı incelerken bakışlarım odanın köşesindeki dar merdivene takıldı.
“Nesrin Teyze?”
“Hı?”
Merdiveni gösterdim.
“Bu nereye çıkıyor?”
“Çatı katına.”
Başımı kaldırıp yukarı baktım.
“Çatı katı mı?”
“Evet. Ama uzun zamandır doğru düzgün el değmedi. Biraz eski, kirli ve dağınıktır.”
“Çatıya sadece buradan mı çıkılıyor?”
“Yok, yan odadan da çıkılıyor.”
Bakışlarım koridora kaydı.
“Orası oğlumun odası,” dedi. “Şimdi burada değil gerçi. Arkadaşlarıyla tatile gitti. Okullar açılana kadar da dönmez herhâlde.”
“Anladım.”
Yarıyıl tatilinin zaten son haftasındaydık.
Nesrin Teyze gülümsedi.
“Dönünce tanışırsınız. Eminim çok iyi anlaşırsınız.”
Ben de gülümsedim.
“İnşallah.”
“Sen biraz yerleş canım. Eksik bir şey varsa mutlaka söyle.”
“Tamam. Çok teşekkür ederim.”
“Ne demek.”
Nesrin Teyze çıktıktan sonra odanın ortasında birkaç saniye öylece kaldım.
Sonra bakışlarım kapıya kaydı.
Yan oda.
Normalde insanların özel alanlarına izinsiz girmek gibi bir huyum yoktu.
Hatta bundan özellikle hoşlanmazdım.
Ama merak denen şey bazen insanın görgü kurallarından birkaç saniyeliğine daha güçlü olabiliyordu.
Kapıyı aralayıp koridora çıktım.
Yan odanın kapısı tamamen kapalı değildi.
Bir an durdum.
Sadece bakıp çıkacaktım.
En azından kendime söylediğim buydu.
Kapıyı biraz daha açıp içeri girdim.
İlk fark ettiğim şey odanın ne kadar boş olduğuydu.
Benim odam hazırlanmış, düzenlenmiş ve içine biri gelecekmiş gibi görünüyordu.
Burasıysa neredeyse hiçbir şey anlatmıyordu.
Duvarlarda dikkat çeken pek bir şey yoktu. Yatak düzgünce toplanmıştı. Masanın üzerinde birkaç eşya dışında ortalık bomboş sayılırdı.
Bir insanın yıllardır kullandığı odadan çok, yeni yerleşilmiş bir odaya benziyordu.
Garipti.
Ama asıl dikkatimi çeken görüntüsü değildi.
Kokusuydu.
Odaya girdiğim anda fark ettiğim, ne olduğunu tam olarak çıkaramadığım bir koku vardı.
Parfüm gibi ağır değildi.
Deterjan ya da oda kokusu da değildi.
Temizdi.
Hafifti.
Ve garip bir şekilde akılda kalıyordu.
Birkaç saniye daha etrafa baktıktan sonra ne yaptığımı fark ettim.
Tanımadığım birinin odasına izinsiz girmiş, bir de durmuş odanın kokusunu analiz ediyordum.
İstanbul’daki ilk günüm gayet normal ilerliyordu.
Sessizce odadan çıkıp kendi odama döndüm.
Valizlerden birini yatağın üzerine koyup fermuarını açtım. Birkaç kıyafeti çıkarıp dolaba yerleştirdim.
Üçüncü tişörtte sıkıldım.
Sonra biraz uzanmak için yatağın örtüsünü düzelttiğimde bir şey fark ettim.
Yastık yoktu.
Yatağa baktım.
Sonra diğer tarafına.
Gerçekten yoktu.
Oda hazırlanırken unutulmuş olmalıydı.
Nesrin Teyze’ye seslenebilirdim.
Annemi çağırabilirdim.
Aşağı inip isteyebilirdim.
Ama uzun yolun ardından bunların hiçbirini yapacak enerjim yoktu.
Gözlerim yeniden kapıya kaydı.
Yan odada yastık vardı.
Üstelik sahibi birkaç gün daha burada olmayacaktı.
Bir tane alıp sonra geri koymanın kimseye zararı olmazdı.
En azından kendimi böyle ikna ettim.
Tekrar yan odaya geçtim.
Yatağın üzerindeki yastıklardan birini aldım.
“Bir haftalığına ödünç,” diye mırıldandım.
Sanki odanın sahibiyle bir anlaşma yapıyormuşum gibi.
Yastığı kendi odama götürüp yatağın üzerine bıraktım.
Bir süre sonra uzanıp yüzümü ona çevirdiğimde aynı kokuyu tekrar fark ettim.
Odadaki kokunun aynısıydı.
Demek kumaşa da sinmişti.
Garip olan, kokunun beni rahatsız etmemesiydi.
Tam tersine, son birkaç gündür ilk kez zihnimi biraz susturuyormuş gibi geldi.
Son zamanlarda doğru düzgün uyuyamıyordum.
Gözlerimi kapattığım anda düşünmemek istediğim ne varsa aklıma üşüşüyor, birini sustursam diğeri başlıyordu.
Ama o gece başımı yastığa koyduktan sonra ne zaman uykuya daldığımı hatırlamadım.
İstanbul’daki ilk birkaç günüm düşündüğümden hızlı geçti.
Annem evde oturup sürekli aynı şeyleri düşünmeme izin vermemeye kararlı gibiydi.
Ertesi sabah daha kahvaltı masasından kalkmadan,
“Hazırlan,” dedi.
“Nereye?”
“Çıkıyoruz.”
“Nereye çıkıyoruz?”
“İstanbul’a.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Anne, teknik olarak zaten İstanbul’dayız.”
Bana baktı.
“Cansu.”
“Tamam, hazırlanıyorum.”
O günden sonra neredeyse her gün dışarı çıktık.
Bazen Nesrin Teyze de bize katıldı.
Bazen yalnızca annemle ben gittik.
İlk gün Boğaz boyunca yürüdük.
Hava soğuktu ama güneş vardı. Denizin kenarında durup karşı tarafı izlerken İstanbul’un fotoğraflarda gördüğüm hâlinden daha farklı olduğunu düşündüm.
Daha kalabalık.
Daha gürültülü.
Daha yorucu.
Ama bir şekilde daha canlı.
Başka bir gün vapura bindik.
Annem martılara simit atmakta ısrar ettiğinde önce onu izlemekle yetindim. Sonra elimdeki simidin yarısını ne zaman martılara dağıttığımı fark etmedim bile.
“Alışıyorsun,” dedi annem.
“Martılara mı?”
“İstanbul’a.”
Cevap vermedim.
Belki haklıydı.
Belki de sadece o an hoşuma gitmişti.
Bir başka gün kalabalık bir caddede yürüdük. İnsanlar o kadar hızlı hareket ediyordu ki herkes aynı anda bir yerlere geç kalmış gibiydi.
İlk başta etrafıma bakmaktan yoruldum.
Sonra fark etmeden ben de onların hızında yürümeye başladım.
Annem bana bakıp gülümsedi.
“Neye gülüyorsun?”
“Hiç.”
“Anne.”
“İstanbul yürüyüşünü kapmışsın.”
İstemeden ben de güldüm.
Birkaç gün içinde evin yakınındaki bir kahveciyi sevdim.
Sokağımızı ezberledim.
Marketin hangi tarafta olduğunu öğrendim.
Navigasyonu açmadan eve dönebileceğim yolu bile biliyordum artık.
Bunlar küçük şeylerdi.
Ama bir yere alışmak belki de böyle başlıyordu.
Önce dönüş yolunu öğreniyordun.
Sonra hangi köşede ne olduğunu.
Sonra fark etmeden o yerin içinde kendine küçük bir alan açıyordun.
Nil’le neredeyse her gece görüntülü konuşuyorduk.
O da yarıyıl tatilinin son günlerini geçiriyordu. Bazen saatlerce hiçbir şey konuşmadan telefonda duruyor, bazen de ben İstanbul’da gün içinde gördüğüm en saçma ayrıntıyı bile ona anlatıyordum.
Bir gün dışarı çıktığında bana gönderdiği fotoğrafın altına,
Bensiz gezmeye fazla alışma.
yazmıştı.
Ben de,
Sen de bensiz ağlamaya alış.
diye cevap vermiştim.
Buna karşılık yaklaşık beş dakika boyunca bana birbirinden saçma çıkartmalar gönderdi.
Demir’le ise daha az konuşuyorduk.
Mesajlaşıyorduk.
Ama eskisi kadar değil.
Bazen telefon ekranında adını gördüğümde cevap vermeden önce birkaç dakika bekliyor, bazen de hiçbir şey değişmemiş gibi konuşuyordum.
Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordum.
İstanbul beni gündüzleri yeterince meşgul ediyordu.
Geceleri ise odamda yalnız kaldığımda sessizlik geri geliyordu.
Ve o sessizliğin içinde yastık vardı.
İlk gece geri götürmeye üşendiğim yastık.
İkinci gece de yatağımda kaldı.
Üçüncü gece de.
Sonra geri götürmeyi düşünmeyi bıraktım.
Bir noktadan sonra sanki başından beri yatağımın üzerindeymiş gibi görünmeye başladı.
Kokusu da öyle.
Ne olduğunu hâlâ tanımlayamıyordum.
Ama artık tanıyordum.
Garip biçimde beni rahatlatıyordu.
Muğla’dayken son günlerde geceleri saatlerce tavana baktığım olmuştu.
Buradaysa başımı yastığa koyduktan sonra düşüncelerim daha çabuk susuyordu.
Belki İstanbul’da bütün gün gezip yorulduğum içindi.
Muhtemelen öyleydi.
Yine de bir hafta boyunca o yastıkla uyudum.
Haftanın ortasında annem odama geldiğinde elleri boş değildi.
Kollarının arasında düzgünce katlanmış birkaç parça kıyafet vardı.
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bunlar ne?”
“Yeni okulunun formaları.”
Doğruldum.
“Şimdiden mi?”
“Okulla konuştuğumuzda hazırlamışlardı. Nesrin bugün teslim almış.”
Annem kıyafetleri yatağın üzerine bıraktı.
Önce koyu renk pileli bir etek.
Ardından göğsünün sol tarafında küçük bir okul arması bulunan uzun kollu polo yaka bir üst.
Onun kısa kollu hâli.
Kumaş pantolon.
Ve okulun eşofman takımı.
Uzun kollu üstü elime alıp armasına baktım.
Üzerinde sade harflerle okulun adı yazıyordu.
ARDEN KOLEJİ
Altında da küçük puntolarla kuruluş yılı vardı.
“Arden Koleji,” diye mırıldandım.
Annem bana baktı.
“Güzel okul.”
“Adı bile ciddi.”
Hafifçe güldü.
“Sen bir de içeri gir.”
Eteği elime aldım.
“Her gün bunları mı giyeceğiz?”
“Bildiğim kadarıyla evet. Etek ya da pantolon seçebiliyorsun. Beden eğitimi günlerinde eşofman.”
Kısa kollu polo tişörtü üzerime tuttum.
“En azından kötü değilmiş.”
“Ben de beğendim.”
Formaları yatağın üzerine yan yana dizdim.
İstanbul’a geldiğimden beri sürekli bir şeyler değişiyordu ama karşımdaki kıyafetler başka türlü hissettirdi.
Bir hafta boyunca şehri gezmek tatil gibi düşünülebilirdi.
Bu ise değildi.
Pazartesi sabahı gerçekten yeni okuluma gidecektim.
Ve o anda aklıma annemin bir hafta önce söylediği şey geldi.
Nesrin Teyze’nin oğlunun da aynı okulda olduğu.
Yan odadaki çocuk.
Birkaç gün sonra onunla tanışacaktım.
Bunun üzerinde fazla durmadım.
Formaları katlayıp sandalyenin üzerine bıraktım.
Pazar akşamı geldiğinde odam ilk günkü kadar yabancı görünmüyordu.
Valizler tamamen boşalmıştı.
Kıyafetlerim dolaptaydı.
Kitaplarım çalışma masasının üzerindeydi.
Şarj aletim yatağın yanındaki prize takılıydı.
Arden Koleji’nin forması ise sandalyenin arkasında asılı duruyordu.
Bir hafta önce eşyalarımı dolaba yerleştirmenin burayı benim odam yapmaya yetip yetmeyeceğini düşünmüştüm.
Hâlâ tam olarak benim odam gibi hissettirmiyordu.
Ama artık tamamen yabancı da değildi.
Bu da bir gelişmeydi.
Akşam yemeğinden sonra erkenden yukarı çıktım.
Annem arkamdan seslendi.
“Geç yatma.”
“Sanki uyuyabileceğim.”
“Uyursun.”
Keşke onun kadar emin olabilseydim.
Duş aldıktan sonra yatağa girdim.
Telefonumu elime alıp birkaç dakika Nil’le mesajlaştım.
YARIN BANA HER ŞEYİ ANLATACAKSIN.
Mesajına baktım.
Daha gitmedim bile.
Cevabı anında geldi.
ŞİMDİDEN SÖYLÜYORUM UNUTMA DİYE.
Gülümsedim.
Senin de okulun açılıyor. Kendi okuluna odaklan.
Üç nokta belirdi.
SEN YOKSUN. BENİM OKULUMUN ARTIK BİR ANLAMI YOK.
Bir saniye sonra yeni mesaj geldi.
AMA YİNE DE HER ŞEYİ ANLAT.
Telefonu göğsüme bırakıp güldüm.
Nil’in dramatikliği bazen yorucuydu.
Ama şu an iyi geliyordu.
Ona iyi geceler yazdıktan sonra telefonu şarja taktım.
Demir’den birkaç saat önce gelen mesaj hâlâ ekrandaydı.
Yarın için başarılar. Güzel geçecek.
Mesajı daha önce görmüş, cevap vermiştim.
Teşekkür ederim.
İki kelime.
Son günlerde ona verdiğim cevapların çoğu giderek kısalıyordu.
Bunu fark etmediğini sanmıyordum.
Sadece konuşmuyorduk.
Telefonu ters çevirip bıraktım.
Başımı yastığa koydum.
Bir haftadır kullandığım yastığa.
Artık kokusunu fark etmek için özellikle düşünmeme gerek yoktu.
Tanıdık geliyordu.
Bunun biraz garip olduğunu kabul edebilirdim.
Tanımadığım birinin odasından izinsiz aldığım yastığın kokusuna alışmıştım.
Bunu Nil’e anlatsam hayatım boyunca yüzüme vuracağına emindim.
Bu yüzden anlatmamıştım.
Işığı kapattım.
Oda birkaç saniye içinde karanlığa gömüldü.
Gözlerimi kapattım.
Yarın.
Yeni okul.
Yeni sınıf.
Tanımadığım insanlar.
Bunların hiçbirini düşünmemem gerektiğini biliyordum.
Ne kadar düşünürsem uyumam o kadar zorlaşacaktı.
Kendimi başka şeylere odaklamaya çalıştım.
Tam gözlerimin ağırlaşmaya başladığını hissediyordum ki alt kattan bir ses duydum.
Önce önemsemedim.
Annem ya da Nesrin Teyze’dir diye düşündüm.
Sonra sesi tekrar duydum.
Bir erkek sesi.
Gözlerimi açtım.
Ne söylediğini anlayamıyordum ama ses yabancıydı.
Birkaç saniye dinledim.
Ardından Nesrin Teyze’nin sesi duyuldu.
“Sonunda gelebildin!”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
Sonra hatırladım.
Oğlu.
Demek dönmüştü.
Bir süre aşağıdan gelen sesleri dinledim. Nesrin Teyze bir şeyler soruyor, erkek sesi kısa kısa cevap veriyordu.
Merak edip kalkmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Saat geç olmuştu.
Üstelik nasıl olsa yarın tanışacaktık.
Yorganı biraz daha üzerime çektim ve gözlerimi kapattım.
Bir süre sonra aşağıdaki konuşmalar kesildi.
Ev tekrar sessizleşti.
Tam sonunda uyuyabileceğimi düşünürken yan odadan hafif bir ses geldi.
Bir şey yere bırakılmış gibi.
Ardından birkaç adım.
Demek gerçekten gelmişti.
Birkaç saniye daha dinledim.
Başka bir ses gelmedi.
Kalkıp bakmak aklımdan geçti.
Yapmadım.
Bir insanın odasına ilk geldiğim gün izinsiz girmiş olmam yeterince kötüydü.
Bir de gecenin bir yarısı kapısına dayanmayacaktım.
Başımı yeniden yastığa gömdüm.
O tanıdık koku hemen burnuma geldi.
Bir haftadır geceleri beni en hızlı sakinleştiren şey hâline gelmişti.
Gözlerimi kapattım.
Yeni okul.
Yan oda.
Yarın.
Hepsi yavaş yavaş zihnimden uzaklaştı.
Ve sonunda uyudum.