İçeriğe geç

BÖLÜM 1 — İKİ MUM

Valizimin fermuarı kapanmıyordu.

Üçüncü kez üzerine oturdum, fermuarı iki elimle kendime doğru çektim. Birkaç santim ilerledi, sonra yine aynı yerde takıldı.

Elimi bıraktım.

“Tamam,” diye mırıldandım. “Sen kazandın.”

Ayağa kalkıp odama baktım.

Dolabımın kapakları açıktı. Yatağın üzerinde katlanmayı bekleyen kıyafetler vardı. Kitaplarımı çalışma masamın yanına iki ayrı yığın hâlinde dizmiştim; götüreceklerim ve götürmek isteyip valize sığdıramadıklarım.

Kapının önünde ise annemin hazırladığı koliler duruyordu.

Birinin üzerinde büyük harflerle adım yazıyordu.

CANSU.

On sekiz yıllık hayatımın birkaç karton kutuya sığabildiğini görmek hoşuma gitmiyordu.

İki gün sonra bu odada uyanmayacaktım.

Sabahları karşımdaki dolabı görmeyecek, pencereyi açınca aynı sokağa bakmayacak, geceleri kapımı kapatıp kendimi dünyadan soyutladığım bu yatağa uzanmayacaktım.

İstanbul’da başka bir oda beni bekliyordu.

Annem, Nesrin Teyze’nin üst kattaki boş odalardan birini benim için hazırladığını söylemişti.

Ama bir odanın içine kıyafetlerimi yerleştirmem, orayı benim odam yapmaya yeter miydi bilmiyordum.

Telefonum yatağın üzerinde titredi.

Ekranda Demir’in adını görünce düşüncelerim dağıldı.

Demir:
Hâlâ bitmedi mi?

Henüz cevap yazamadan ikinci mesaj geldi.

Demir:
Senin hızınla Yasemin Teyze seni de koliye koyup İstanbul’a gönderecek.

Ben:
Valiz benden nefret ediyor.

Cevabı birkaç saniye içinde geldi.

Demir:
Yardım edeyim. Geliyorum.

Telefonu elimde tutup 2 dakika boyunca mesajına baktım.

Sonra kapıya.

Annem aşağı kattaydı. Birazdan yukarı çıkıp ne kadar ilerlediğimi kontrol edeceğini biliyordum.

Ama annem evde olmasaydı da Demir’in gelmesini istemezdim.

Ben:
Bugün gelme.

Bu kez cevap gecikti.

Demir:
Niye? Bir şey mi oldu?

Bir şey olmuştu.

Üstelik birkaç gündür değil, neredeyse bir yıldır oluyordu.

Sadece Demir bilmiyordu.

Belki de biliyor ama benim söylememi bekliyordu.

Parmaklarımı klavyenin üzerinde gezdirdim.

Seni gördüğümde senden ayrılmam gerektiğini hatırlıyorum.

Yazmadım.

Bana sarıldığında eskisi gibi hissetmediğim için suçluluk duyuyorum.

Onu da yazmadım.

Üç yıldır hayatımdasın ve seni tamamen kaybetmekten korktuğum için ikimize de haksızlık ediyorum.

Hepsini sildim.

Sonunda:

Ben:
Annem bugün biraz kötü. Onunla kalayım. Zaten yarın görüşeceğiz.

Demir’in cevabı bir süre gelmedi.

Sonra:

Demir:
Tamam. Bir şeye ihtiyacın olursa ara.

Ardından yeni bir mesaj düştü.

Demir:
Seni seviyorum.

Ekrana baktım.

Eskiden bu cümlenin cevabını düşünmezdim.

Üç yıldır yüzlerce kez söylemiş, yüzlerce kez duymuştum.

Ben de seni seviyorum.

İki saniye.

Bitti.

Şimdi ise ne kadar geç cevap verirsem aradaki sessizliğin o kadar anlam kazanacağını düşünüyordum.

Aslında Demir’i seviyordum.

Sorun da tam olarak buydu.

Onu hayatımdan çıkarmayı düşünemeyecek kadar seviyordum.

Ama artık sevgilim olarak sevmiyordum.

Bunu kendime kabul ettirmem aylarımı almıştı.

Ona nasıl söyleyeceğimi hâlâ bilmiyordum.

Ben:
Ben de seni seviyorum.

Mesajı gönderdim.

Telefonu yatağa bıraktığım sırada yerde duran gri sweatshirt gözüme çarptı.

Eğilip aldım.

Kolundaki silik kahve lekesi hâlâ belli oluyordu.

Demir iki yıl önce kahveyi üzerime dökmüştü. Bardağı elinden kayınca yüzü öyle bir hâl almıştı ki kızmak yerine gülmeye başlamıştım. O ise yarım saat boyunca özür dilemişti.

Sweatshirtü aylardır doğru düzgün giymiyordum.

Elimde tutup valize baktım.

Sonra katlayıp içine koydum.

Ben biraz böyleydim.

Bir şey bir zamanlar benim için önemli olmuşsa, artık işe yaramıyor olması onu bırakmamı kolaylaştırmıyordu.

Eski sinema biletlerini saklardım.

İnsanların yıllar önce verdiği küçük notları çekmecelerimde tutardım.

Telefonumdaki mesajları silemezdim.

Giymediğim kıyafetleri atamazdım.

İnsanlarda da çok farklı olduğum söylenemezdi.

Belki Demir hâlâ bu yüzden sevgilimdi.

Bakışlarım çalışma masamın üzerinde duran fotoğrafa kaydı.

Belki o fotoğrafın hâlâ orada durmasının sebebi de aynıydı.

Çerçeveyi elime aldım.

Annem, babam ve ben.

Dört yıl önce Akyaka’da çekilmişti.

Babam kolunu omzuma dolamıştı. Annem yanımızdaydı. Güneş yüzümüze vurduğu için üçümüz de gözlerimizi kısmıştık ama gülüyorduk.

O günü hatırlıyordum.

Arabada sevdiğim bir şarkıyı üç kez üst üste açmıştım. Babam dördüncü kez başa almak istediğimde benimle birlikte söylemeye başlamış, annem ikimizi de susturmakla tehdit etmişti.

Şimdi o fotoğraftaki adamla birkaç gün önce öğrendiğim şeyleri yapan adamı aynı kişi olarak düşünmekte zorlanıyordum.

Babamdan nefret etmek istiyordum.

Bunu yapabilirsem her şey daha kolay olurmuş gibi geliyordu.

Ama çocukken ateşim çıktığında bütün gece odamda bekleyen de oydu.

Bisikletten düşüp dizimi parçaladığımda beni kucağında arabaya taşıyan da.

Doğum günlerimde beni ilk kutlayan kişi olmak için Demir’le yarışan da.

Bir insanın eşine yaptığı şey, kızıyla yaşadığı bütün iyi anıları da yok ediyor muydu?

Bilmiyordum.

Fotoğrafı valize koymak için kaldırdım.

Sonra vazgeçip masaya bıraktım.

Yanıma alamıyordum.

Atmaya da kıyamıyordum.

Tam bana göre.

İki gün sonra annemle İstanbul’a gidiyorduk.

Babam Muğla’da kalıyordu.

Demir burada kalıyordu.

Arkadaşlarım burada kalıyordu.

Ben ise başka bir şehre, başka bir eve ve başka bir okula gidiyordum.

Bir hafta önce bunların hiçbirini bilmiyordum.

Bir hafta önce hayatımdaki en büyük problem, Demir’e karşı hislerimin değişmiş olmasıydı.

Sonra annemle babamın yirminci evlilik yıl dönümü geldi.

Ve her şey değişti.

“Cansu, şu tabakları masaya bırakır mısın?”

Mutfak tezgâhının yanında duran iki tabağı alıp salona geçtim.

Annem masanın başında durmuş, peçeteleri yerleştiriyordu.

Tabakları önüne bıraktım.

“Bunlar burada mı olacak?”

“Biraz sağa al.”

Söylediğini yaptım.

Annem birkaç saniye baktıktan sonra tabağı yeniden sola çekti.

Kaşlarımı kaldırdım.

“Ben niye taşıdım o zaman?”

Yüzüme bakmadan hafifçe gülümsedi.

“Fikrimi değiştirdim.”

“Son yarım saatte beşinci kez.”

“Abartma.”

“Dördüncü olsun.”

Bu kez yüzüme baktı.

Yorgun görünmesine rağmen gözlerinde hafif bir gülümseme vardı.

“Yardım etmek istemiyorsan odana çıkabilirsin.”

“İstiyorum. Sadece masanın yarım santim sola kayınca bir şeyin değişiceğine emin değilim.”

Cümleyi söyler söylemez yüzündeki ifadeden üzüldüğünü anladım.

“Şaka yaptım.”

Annem kızmadı.

Masanın kenarındaki sandalyeyi çekip oturdu.

“Biliyorum.”

Bir süre sessiz kaldı.

Ben de karşısındaki sandalyeye oturdum.

“Aranız gerçekten kötü mü?”

Soruyu daha önce birkaç kez sormayı düşünmüş ama vazgeçmiştim.

Bu kez annem kaçmadı.

“Son zamanlarda iyi olduğumuzu söyleyemem.”

“Ne zamandır?”

“Bir süredir.”

“Niye?”

Annem masadaki düğün albümüne baktı.

“Tek bir sebebi yok.”

“Babayla kavga mı ettiniz?”

“Keşke sadece kavga etseydik.”

Kaşlarımı çattım.

Annem bunu fark edince açıklamak zorunda hissetmiş olmalıydı.

“İnsan biriyle uzun süre birlikte yaşayınca her sorunun bağırarak ortaya çıkmadığını öğreniyor. Bazen kavga bile etmiyorsun. Sadece konuşmayı bırakıyorsun.”

“Hiç konuşmuyorsunuz gibi değil.”

“Gün içinde konuşuyoruz. Senin okulun, benim işlerim, onun şirketi, eve ne alınacak… Ama bunlar konuşmak değil, Cansu.”

Başımı hafifçe salladım.

Ne demek istediğini anlıyordum.

Son birkaç aydır evdeki sessizlik gerçekten değişmişti.

Eskiden annemle babam tartışır, birkaç saat sonra yine normal konuşmaya başlarlardı.

Son zamanlarda ise babam geç geliyor, annem nedenini sormuyor, ikisi aynı salonda oturup birbirlerine bakmadan vakit geçiriyorlardı.

“Bugün bu yüzden mi böyle bir masa hazırladın?”

Annem albümün kapağını parmağıyla düzeltti.

“Yirmi yıl az değil.”

“Değil.”

“Bir şeylerin kötü gidiyor olması, onları düzeltmeye çalışmayacağım anlamına gelmiyor.”

“Babam da düzeltmek istiyor mu?”

Annem birkaç saniye sustu.

“Bunu bu akşam anlamayı umuyorum.”

İlk kez yüzüne daha dikkatli baktım.

Sabahtan beri durmadan bir şeylerle uğraşmasının sebebi mükemmel bir yıl dönümü hazırlamak değildi.

Gergindi.

“Onunla direkt konuşsan?”

“Konuşacağım.”

“Daha önce konuşmadın mı?”

“Denedim. İşlerinin yoğun olduğunu söyledi.”

“Sen inanıyor musun?”

Annem hemen cevap vermedi.

“İnanmak istiyorum.”

Bu cevap hoşuma gitmedi.

Masadaki düğün albümüne baktım.

“Bunu da o yüzden çıkardın sanırım.”

“Biraz eski günleri hatırlarız diye düşündüm.”

“Babam saçlarını görünce depresyona girebilir.”

Annem istemeden güldü.

“Bunu onun yanında söylemeni özellikle rica ediyorum.”

“Yirmi yıllık evliliğinizi ben bitirmiş olmayayım.”

“Merak etme, o kadar kolay bitmez.”

Birkaç saniye sonra gülümsemesi kayboldu.

O an söylediği cümlenin bir hafta sonra aklıma geleceğini bilmiyordum.

Annem masadan kalkıp mutfağa yöneldi.

Ben de arkasından gittim.

Tezgâhın üzerinde yemekler hazırdı.

“Bir şeye yardım edeyim mi?”

“Salatayı dolaptan çıkarabilirsin.”

Buzdolabını açtım.

Arkamdan annemin sesi geldi.

“Demir’le aranızda bir şey mi var?”

Elim salata kâsesinin üzerinde durdu.

“Bu nereden çıktı?”

“Bir yerden çıkmadı.”

Kâseyi alıp döndüm.

“Öyleyse?”

“Son zamanlarda ondan bahsetmiyorsun.”

“Her gün anlatacak bir şey olmuyor.”

“Eskiden oluyordu.”

“İnsanlar üç yıl sevgili olunca her buluşmada yeni macera yaşamıyor.”

Annem bana birkaç saniye baktı.

Sorguya çekiliyormuşum gibi hissetmiyordum.

Daha kötüsüydü.

Beni gerçekten tanıdığı için baktığını biliyordum.

“Bir sorun varsa bana anlatmak zorunda değilsin,” dedi. “Ama kendine anlat.”

Gözlerimi devirmek istedim.

Yapmadım.

“Bana ilişki tavsiyesi verdiğinin farkındasın, değil mi?”

“Farkındayım.”

“Kendi evliliğin için konuşmak üzere masa hazırlarken.”

“Özellikle bu yüzden söylüyorum.”

Cevabı beklemediğim kadar sakindi.

“Bir şeyi zamanında söylemediğinde ortadan kaybolmuyor. Sadece konuşması daha zor bir hâle geliyor.”

Bu kez cevap veremedim.

Demir’le ilgili olarak tam da bunu yapıyordum.

Annem daha fazla üstelemedi.

Saat yediye yaklaşırken son hazırlıkları tamamladık.

Babam yedide geleceğini söylemişti.

Yedi geçti.

Yedi buçuk olduğunda annemin telefonu çaldı.

Ekrana baktığında yüzü aydınlandı.

“Hakan?”

Ben mutfağa geçmek üzereydim ama annemin birkaç saniye sonra değişen sesi beni durdurdu.

“Bugün de mi?”

Sessizlik.

“Hayır, kızmadım. Ama erken geleceğini söylemiştin.”

Bir süre dinledi.

“Ne kadar sürecek?”

Annem gözlerini kapattı.

“Tamam. Bekliyorum.”

Telefonu kapattı.

Bir şey sormadan önce kendisi söyledi.

“Toplantı uzamış.”

“Ne zamana kadar?”

“Bilmiyor.”

“Bugün yıl dönümünüz.”

“Biliyorum.”

“Babam da biliyor mu?”

Annem bana baktı.

“Sabahtan beri bunu konuşuyoruz, Cansu. Elbette biliyor.”

“Öyleyse toplantıyı başka biri yapamaz mı?”

“Şirket böyle işlemiyor.”

Sesinde beni susturmak isteyen bir sertlik yoktu.

Daha çok babamı savunmaya çalışırken kendisini de ikna ediyormuş gibi geliyordu.

Daha fazla konuşmadım.

Sekiz oldu.

Babam gelmedi.

Sekiz buçukta annem yemekleri yeniden ısıttı.

Dokuzu biraz geçerken telefonumu alıp babama mesaj gönderdim.

Baba, annem seni bekliyor. Ne zaman geleceksin?

Cevap gelmedi.

On dakika sonra bir kez daha kontrol ettim.

Yine yoktu.

Annem karşımdaki sandalyede oturmuş, eriyen mumlardan birini izliyordu.

“Babam cevap vermedi.”

“Toplantıdadır.”

“Anne, üç saattir toplantıda.”

“Cansu.”

Sesinden konuyu kapatmam gerektiğini anladım.

Telefonumu masaya bıraktım.

Tam o sırada anneminki titredi.

Ekrana baktı.

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Kim?”

“Ahmet.”

Ahmet Abi babamın yıllardır özel şoförlüğünü yapıyordu.

Ben kendimi bildim bileli hayatımızdaydı. Çok konuşan biri değildi ama doğum günlerimde mutlaka çikolata getirirdi.

Annem mesajı okudu.

Sonra bir kez daha.

Yüzündeki ifade birkaç saniye içinde değişti.

“Ne olmuş?”

Cevap vermedi.

Telefon ikinci kez titredi.

Annem bu mesajı da okuduktan sonra ayağa kalktı.

“Anne?”

Çantasını aldı.

“Ne oldu?”

Bu kez beni geçiştirmedi.

“Ahmet, babanın toplantıda olmadığını söylüyor.”

Kaşlarımı çattım.

“Nasıl yani?”

“Onu başka bir yere bırakmış.”

“Nereye?”

“Şehir merkezinde bir restorana.”

“İş yemeği olabilir.”

“Olabilir.”

Annem bunu söylerken ikimiz de sesine inanmadık.

“Neden Ahmet Abi sana bunu yazıyor?”

Telefonunu masaya koydu.

“Baban, ben ararsam toplantısının uzadığını söylemesini istemiş.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

“Niye?”

“Bilmiyorum.”

Annem çantasını omzuna taktı.

“Gidip bakacağım.”

Ben de ayağa kalktım.

“Ben de geliyorum.”

“Hayır.”

İtiraz etmek üzereydim ama devam etti.

“Beni dinle. Şu an ne olduğunu ikimiz de bilmiyoruz. Belki gerçekten açıklaması olan bir durumdur. Eğer öyleyse seni boş yere bunun içine sokmak istemiyorum.”

“Peki açıklaması yoksa?”

Annemin yüzündeki ifade değişti.

“Önce benim görmem gerekiyor.”

“Tek başına gitmeni istemiyorum.”

“Restorana gidiyorum, savaş alanına değil.”

Bunu şaka olsun diye söylememişti.

Sadece beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Telefonunu açacaksın.”

“Açacağım.”

“Bir şey olursa beni arayacaksın.”

“Arayacağım.”

Yanıma geldi.

Saçımı kulağımın arkasına itti.

“Burada kal. Yarım saat içinde dönerim.”

“Anne…”

“Cansu, lütfen.”

Sesindeki şey yüzünden daha fazla üstelemedim.

Kapı kapandıktan sonra salona döndüm.

Masa hâlâ hazırlanmıştı.

İki tabak.

İki kadeh.

İki mum.

Düğün albümü.

Her şey aynı yerdeydi.

Babamı aradım.

Telefonu çaldı.

Açmadı.

Tekrar aradım.

Yine açmadı.

Yaklaşık kırk dakika sonra dış kapının sesini duydum.

Koridora çıktım.

Annem içeri girdi.

Yüzüne bakmam yeterli oldu.

“Ağladın mı?”

Ayakkabılarını çıkarmadan birkaç saniye kapının yanında durdu.

Sonra çantasını konsolun üzerine bıraktı.

“Ne oldu?”

“Şu an konuşmak istemiyorum.”

“Babamı gördün mü?”

Gözlerini kapattı.

Sonra bana baktı.

“Evet.”

“Neredeydi?”

“Ahmet’in söylediği yerde.”

“Yanında biri var mıydı?”

Bu kez cevap vermedi.

İçimdeki kötü his büyüdü.

“Anne.”

“Babanla önce benim konuşmam gerekiyor.”

“Bana hiçbir şey söylemeyecek misin?”

“Şu an söylersem kendi öfkemi sana yüklemiş olurum.”

“Ben zaten korkuyorum.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse ne olduğunu anlamama yardım et.”

Annem birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonunda:

“Baban bana yalan söyledi,” dedi. “Şimdilik bilmen gereken bu.”

“Toplantı konusunda mı?”

“Evet.”

“Başka bir şey var.”

Soru değildi.

Annem yüzümü inceledi.

“Var.”

Bu kadar açık söylemesini beklemiyordum.

“Ne?”

“Bunu babanla konuştuktan sonra sana anlatacağım.”

“Niye?”

“Çünkü şu an gördüğüm şeye öfkeliyim. Seni de aynı öfkenin içine çekmek istemiyorum. Önce ondan bir açıklama duymak istiyorum.”

“Sen onun açıklamasına inanacak mısın?”

Annemin yüzünde acı bir ifade belirdi.

“Bilmiyorum.”

İlk kez gerçekten korktum.

Daha fazla zorlamadım.

O gece odama çıktığımda kapımı tamamen kapatmadım.

Aşağıdan gelecek sesleri duymak istiyordum.

Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum.

Babamın sesiyle uyandığımda telefonum 01.18’i gösteriyordu.

“Yasemin, beni dinle.”

Yatağımda doğruldum.

Annemin sesi hemen ardından geldi.

“Ben seni yeterince dinledim.”

Yorganı üzerimden atıp kapıya yürüdüm.

“Böyle konuşarak hiçbir yere varamayız.”

“Ben bir yere varmaya çalışmıyorum, Hakan.”

Koridora çıktım.

“Gördüğün şeyin açıklaması var.”

“Bu cümleyi kurarken kendini duyuyor musun?”

Merdivenlerin başında durdum.

“Cansu uyuyor.”

“Ben de birkaç saat önce senin toplantıda olduğunu sanıyordum. Bu gece hepimiz bir şeyleri yanlış sanmışız.”

“Yasemin.”

“Ahmet’e bana yalan söylemesini sen mi söyledin?”

Sessizlik oldu.

Kalbim hızlandı.

Merdivenlerden inmeye başladım.

“Ne oluyor?”

İkisi de bana döndü.

Babam salonun ortasında duruyordu.

Ceketini koltuğa bırakmıştı. Annem birkaç adım karşısındaydı.

Babam beni görünce yüzü gerildi.

“Cansu, odana çık.”

“Hayır.”

“Bu konuşmanın içinde olmanı istemiyorum.”

“Bir saattir sesinizi duyuyorum.”

“Yarın sana açıklayacağız.”

“Ne açıklayacaksınız?”

Babam cevap vermedi.

Anneme baktım.

O da konuşmadı.

“Babamı nerede gördün?”

Babam hemen:

“Cansu…”

dedi.

“Bana bak.”

Bakışlarını bana çevirdi.

“Ne yaptın?”

Cevap vermesi uzun sürdü.

Sonunda:

“Bir hata yaptım.”

İçimde bir şey sıkıştı.

“Ne hatası?”

Annem araya girdi.

“Cansu, şu an ayrıntıya girmeyelim.”

““Niye? İkiniz yine sıradan bir kavga ediyor gibi görünmüyorsunuz; boşanacakmışsınız gibi kavga ediyorsunuz

Cümleyi söyler söylemez ikisinin de yüzü değişti.

Bir anda söylediğim şeyin sandığımdan daha yakın olduğunu anladım.

“Boşanacak mısınız?”

Kimse cevap vermedi.

“Anne?”

Annem babama baktı.

“Ben böyle devam edemem.”

Babamın çenesi gerildi.

“Şu an öfkelisin.”

“Öfkeliyim, evet. Ama ne istediğimi bilmediğim anlamına gelmiyor.”

“Yirmi yıllık evlilikten bahsediyoruz.”

“Ben de tam olarak ondan bahsediyorum.”

Babam birkaç saniye sustu.

“Bunu Cansu’nun önünde konuşmayalım.”

“Cansu zaten olanların ortasında.”

Annem gözlerini sildi.

Sonra bana değil, babama bakarak konuştu.

“Ben boşanmak istiyorum.”

Salondaki hiçbir şey hareket etmedi.

Ama bana her şey bir anda yer değiştirmiş gibi geldi.

“Gerçekten mi?”

Sesimin ne kadar küçük çıktığını fark ettim.

Annem bana döndü.

“Şu an senden hiçbir şeyi anlamanı beklemiyorum.”

“Ben ne olduğunu bile bilmiyorum.”

“Yarın anlatacağım.”

“Niye şimdi değil?”

“Çünkü şu an hepimiz çok öfkeliyiz. Baban kendini açıklamaya çalışıyor, ben dinleyemiyorum. Sana bu hâlde bir şey anlatmak istemiyorum.”

Babam hemen:

“Ben kendimi aklamaya çalışmıyorum.”

dedi.

Annem ona baktı.

“Şu an bunun kelime seçimini mi tartışacağız?”

Babam sustu.

Ben birkaç saniye ikisine baktım.

Sonra daha fazla orada kalamadım.

Odama çıktım.

Kapıyı kapattım.

Telefonumu elime aldığımda kimi arayacağımı düşünmedim bile.

Demir.

İkinci çalışta açtı.

“Cansu?”

Arka planda oyun sesi vardı.

“Ne oldu?”

Sesimi duyunca oyunun sesini hemen kıstı.

“Annemle babam boşanacak.”

“Ne?”

“Annem boşanmak istediğini söyledi.”

Bir sessizlik oldu.

“İyi misin?”

“Hayır.”

İlk kez iyiymişim gibi davranmaya çalışmadım.

“Hiçbir şey anlamıyorum. Annem babamı bir yerde görmüş. Babam bir hata yaptığını söylüyor. Kimse bana ne olduğunu anlatmıyor.”

“Yanına geleyim.”

Saate baktım.

“Gecenin biri.”

“Umurumda değil.”

Gözlerim doldu.

“Gelme. Annem zaten kötü durumda.”

“Tamam.”

Bir süre sustu.

“Telefonu kapatmayalım o zaman.”

Yatağa oturdum.

Demir bana her şeyin düzeleceğini söylemedi.

Çünkü ikimiz de düzelip düzelmeyeceğini bilmiyorduk.

Sadece konuştu.

Bir ara okuldan bahsetti.

Sonra çocukken birlikte yaptığımız saçmalıklardan.

Beni birkaç kez güldürmeyi bile başardı.

Telefonu kapatırken sesi yeniden ciddileşti.

“Bir şey olursa hemen ara.”

“Tamam.”

“Ciddiyim.”

“Biliyorum.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Seni seviyorum.”

Gözlerimi kapattım.

“Ben de.”

Telefon kapandıktan sonra uzun süre ekranına baktım.

Demir’e yalan söylememiştim.

Ama ona gerçeğin tamamını da söylemiyordum.

Ertesi sabah annemi mutfakta buldum.

Üzerini değiştirmişti ama uyumuş gibi görünmüyordu.

Önündeki kahveye dokunmamıştı.

Karşısına oturdum.

“Babam nerede?”

“Ofise gitti.”

Bunu duyunca ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.

“Şimdi anlatacak mısın?”

Annem birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra telefonunu masanın üzerine bıraktı.

“Dün akşam Ahmet bana mesaj attığında, babanın toplantıda olmadığını söyledi.”

“Bunu biliyorum.”

“Baban, eğer ben ararsam toplantısının uzadığını söylemesini istemiş.”

Kaşlarımı çattım.

“Ahmet Abi’den sana yalan söylemesini istemiş.”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü başka bir yerdeydi.”

Annem telefonunu açıp mesajları bana gösterdi.

Yasemin Hanım, kusura bakmayın. Hakan Bey, siz ararsanız toplantısının uzadığını söylememi istedi. Bu yalana ortak olmak istemiyorum. Onu şehir merkezindeki bir restorana bıraktım. Yalnız değildi.

Altında annemin mesajı vardı.

Kiminle?

Ahmet’in cevabı kısaydı.

Bunu benim söylemem doğru olmaz. Konumu gönderiyorum.

Ardından restoranın konumu vardı.

Telefonu masaya bıraktım.

“Ahmet Abi daha önce de biliyor muydu?”

“Bilmiyorum.”

“Niye dün söyledi?”

“Babanın kendisinden açıkça yalan söylemesini istemesi sınırı olmuş olabilir. Bunu ona sormadım.”

Bu cevap mantıklıydı.

Ahmet Abi’nin bir anda ailemizin dedektifine dönüşmesinden daha mantıklı.

“Sen de restorana gittin.”

“Evet.”

“İçeri girdin mi?”

“Hayır.”

“Neden?”

Annem ellerini birbirine kenetledi.

“Oraya giderken hâlâ yanlış anlaşılma olduğuna inanmak istiyordum. Arabayı karşı tarafa park ettim. Bir süre orada oturdum.”

“Sonra?”

“Babanla yanındaki kadın dışarı çıktı.”

Boğazım kurudu.

“Nasıl yan yana?”

Annem yüzünü buruşturdu.

“Bunu ayrıntılı anlatmak istemiyorum.”

“Anne.”

“Cansu, babanı başka bir kadınla gördüm. Arkadaş gibi görünmüyorlardı. Bunu anlayabilmem için daha fazlasını görmem gerekmiyordu.”

Bir süre konuşamadım.

Sonunda sormak zorunda olduğum şeyi sordum.

“Baba seni aldattı mı?”

Annem gözlerimin içine baktı.

“Evet.”

Tek kelimeydi.

Ama içimde bir yere oturması uzun sürdü.

Başımı iki yana salladım.

“Hayır.”

Annem hiçbir şey söylemedi.

“Babam yapmaz.”

Bunu söylediğim anda ne kadar çocukça duyulduğunu fark ettim.

Yine de geri alamadım.

“Ben de yapmayacağını düşünüyordum.”

“Belki yanlış anlamışsındır.”

“Keşke.”

Telefonunu eline alınca fotoğraf olduğunu anladım.

“Fotoğraf mı çektin?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü arabada otururken kendi gördüğüme bile inanmak istemedim. Eve döndüğümde kendimi ikna etmeye çalışacağımı biliyordum.”

Telefonunu bana uzattı.

“Bakmak zorunda değilsin.”

Bakmak istemiyordum.

Ama aldım.

Fotoğraf uzaktan çekilmişti.

Babam restoranın önünde duruyordu.

Yanında bir kadın vardı.

Babamın eli kadının belindeydi.

Bir süre yalnızca o ele baktım.

Sonra kadının yüzüne.

Tam seçilmiyordu.

İki parmağımla fotoğrafı büyüttüm.

Saçları.

Yüzünün kenarı.

Gözleri.

Bir şey tanıdık geldi.

Biraz daha büyüttüm.

Sonra bir doğum günü geldi aklıma.

Annemin mutfakta kahve içtiği bir kadın.

Bana aldığı pembe çanta.

Saçımı örerken canımı acıtınca özür dilemesi.

Telefonu tuttuğum elim gevşedi.

“Bu…”

Annem cevap vermedi.

Fotoğrafa tekrar baktım.

“Sedef Teyze mi?”

Annem gözlerini kapattı.

İçimdeki şey bu kez gerçekten çöktü.

Sedef Teyze.

Çocukken gerçekten teyzem olmadığını uzun süre anlamadığım kadınlardan biriydi.

Annemin en yakın arkadaşlarından biriydi.

Evimize sürekli gelirdi.

Doğum günlerimi bilirdi.

Beni tanırdı.

Babamı da annem sayesinde tanıyordu.

Bir dönem babamın şirketinde çalışmıştı.

Sonra yıllar önce bir anda hayatımızdan çıkmıştı.

“Nasıl olabilir?”

Annem başını iki yana salladı.

“Bilmiyorum.”

“Siz neden görüşmeyi bırakmıştınız?”

Yüzündeki ifade değişti.

“Bu başka bir mesele.”

“Bununla bağlantısı var mı?”

“Bilmiyorum.”

“Bana söylemediğin bir şey var.”

Annem bu kez kaçmadı.

“Var.”

Böyle açık söylemesini beklemiyordum.

“Ne?”

“Sedef’le arkadaşlığımızın bitmesinin başka nedenleri vardı. Ama babanla onun arasında ne zamandır böyle bir şey olduğunu bilmiyorum. İki meseleyi birbirine bağlayıp sana yanlış bir şey anlatmak istemiyorum.”

“Ne olduysa söyle.”

“Şu an değil.”

“Niye?”

“Çünkü bir gecede babanla ilgili öğrendiğin şey yeterince ağır. Sedef’le yıllar önce yaşadıklarımızı da bunun üzerine yığmak istemiyorum. Üstelik o olayın bugünkü durumla ilgisi olup olmadığını gerçekten bilmiyorum.”

Hoşuma gitmedi.

Ama en azından kaçamak bir cevap değildi.

Telefonu masaya bıraktım.

“Babam ne dedi?”

“Özür diledi.”

“Bu kadar mı?”

“Hayır. Ama geri kalanını dinlemeye hazır değilim.”

“Onu görmek istemiyorum.”

Annem başını salladı.

“Bunu anlıyorum.”

“Ne yapacağız?”

Bu kez annemin yüzü değişti.

“Sabah erkenden Nesrin’i aradım.”

“Nesrin Teyze’yi mi?”

“Evet.”

Nesrin Teyze annemin üniversiteden beri görüştüğü en yakın arkadaşlarından biriydi.

İstanbul’da yaşıyordu.

Onu hayatım boyunca birkaç kez görmüştüm ama annemle düzenli olarak konuşurlardı.

“Niye?”

“Bir süre bu evden uzaklaşmak istiyorum.”

Kötü bir his içime yayıldı.

“Nereye?”

“İstanbul’a.”

Bir süre yüzüne baktım.

“Sen mi?”

“İkimiz.”

“Ben gitmiyorum.”

“Bunu söyleyeceğini biliyordum.”

“Öyleyse niye ikimiz diyorsun?”

Annem hemen cevap vermedi.

“Çünkü burada seni bırakıp gitmeyeceğim.”

“On sekiz yaşındayım.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse kararımı kendim verebilirim.”

“Verebilirsin. Bu yüzden sana emrivaki yapmak istemiyorum. Ama seçeneklerimizi gerçekçi konuşalım.”

Sandalyesinde biraz bana doğru döndü.

“Ben babanla aynı evde kalmayacağım. En azından şu an. Sen burada kalmak istersen ya bu evde babanla yaşayacaksın ya da başka bir yerde kalman gerekecek.”

“Babamla yaşayabilirim.”

Bunu söylerken bile içim daraldı.

Annem yüzümden anlamış olmalıydı.

“Yaşayabilirsin,” dedi. “O senin baban ve benimle olan evliliği, senin onunla ilişkini otomatik olarak yok etmiyor. Ama dün gece öğrendiklerinden sonra burada kalmanın sana gerçekten iyi gelip gelmeyeceğini düşünmeni istiyorum.”

Cevap vermedim.

“Benim okulum burada.”

“Onu da düşündüm.”

“Neyi düşündün?”

“Nesrin’in oğlu seninle aynı yaşta ve son sınıfta. İstanbul’da özel bir liseye gidiyor. Sabah Nesrin okulun idaresini aradı. Son sınıfta boş kontenjanları varmış ve dönem ortasında nakil kabul ediyorlarmış.”

Bir an ona baktım.

“Benim okulumu değiştirmeye mi karar verdin?”

“Hayır. Henüz hiçbir kayıt yaptırmadım.”

“Az önce okul aradığınızı söyledin.”

“Çünkü seni İstanbul’a götürüp sonra okul meselesini düşünmek sorumsuzluk olurdu. Gitmeye karar verirsek okulunun hazır olması gerekiyor.”

“Gitmeye karar verirsek mi?”

“Evet.”

“Sen kararını vermişsin.”

“Ben kendi adıma verdim.”

“Benim adıma da okul bulmuşsun.”

“Seçeneğin olup olmadığını araştırdım. Arada fark var.”

Sesini yükseltmiyordu.

Bu, daha çok sinirimi bozuyordu.

“Ben okul değiştirmek istemiyorum. Son sınıftayım.”

“Bunu çok iyi anlıyorum.”

“Arkadaşlarım burada.”

“Evet.”

“Demir burada.”

Bu kez kısa bir sessizlik oldu.

“Evet.”

“Bütün hayatım burada.”

Annem bana baktı.

“Benim de hayatım burada, Cansu.”

Sustum.

Cümleyi sakin söylemişti.

Belki de bu yüzden daha çok etkiledi.

“Öyleyse niye gidiyoruz?”

“Çünkü bazen bir yerde bütün hayatının olması, orada kalabileceğin anlamına gelmiyor.”

Bir an bekledi.

“Ben senden İstanbul’u sevmeyi istemiyorum. Nesrin’in evine bayılmanı da istemiyorum. Sadece şu anda burada, babanla aynı çatının altında kalmanın ikimize de iyi gelmeyeceğini düşünüyorum.”

“Senin için iyi olmayacak.”

“Benim için olmayacak, evet.”

Bunu inkâr etmedi.

“Ama senin için de olmayacağını düşünüyorum.”

“Ben ne düşündüğümü kendim biliyorum.”

“Öyleyse söyle.”

Ağzımı açtım.

Cevap veremedim.

Babamla aynı evde kalmak istemiyordum.

Ama Muğla’dan gitmek de istemiyordum.

İki seçenekten de nefret ediyordum.

“Bu haksızlık.”

“Evet.”

Başımı kaldırdım.

Annem devam etti.

“Haksızlık. Sana da bana da. Ama şu an elimizde herkesin mutlu olacağı bir seçenek yok.”

Bu cevap öfkemi söndürmedi.

Ama tartışabileceğim bir taraf bırakmadı.

“Nesrinlerde ne kadar kalacağız?”

“Bilmiyorum.”

“Şu anda karar veremem. Boşanma süreci başlayacak. Biz de ne kadar kalmak isteyip istemediğimize bakacağız.”

“Ya ben dönmek istersem?”

“Bunu o zaman konuşacağız.”

“Okulumu değiştirirsem dönem ortasında geri nasıl döneceğim?”

“Bu yüzden karar vermeden önce seninle konuşuyorum.”

Bir süre sessizlik oldu.

Sonunda:

“Peki okul?”

dedim.

“Ne olmuş?”

“Nesrin Teyze’nin oğlunun gittiği okul dedin.”

“Evet.”

“Niye özellikle orası?”

“Birincisi kontenjanı var. İkincisi Nesrin yıllardır o okulun sistemini biliyor. Üçüncüsü, yeni bir şehirde tamamen yabancı olduğun bir okula göndermek yerine en azından tanıdığımız birinin bulunduğu yerde olmanı tercih ederim.”

“Ben onu tanımıyorum.”

“Tanımak zorunda değilsin. Aynı okulda olması sana bakıcılık yapacağı anlamına gelmiyor.”

İlk kez söylediği bir şey mantıklı geldiği için sustum.

Annem devam etti.

“Okul iyi bir okul. Senin mevcut ders programınla da uyumlu. Nakil işlemlerinde sorun görünmüyor. Eğer benimle gelirsen kaydını oraya aldıracağız.”

“Kesin yani.”

“Eğer İstanbul’a gelirsen, evet.”

Bu kez sesinde tereddüt yoktu.

İşte o anda İstanbul ilk kez gerçekten bir şehir olmaktan çıktı.

Benim gideceğim yer oldu.

Başka bir ev.

Başka bir oda.

Başka bir okul.

“Ben bunu istemiyorum.”

Annem birkaç saniye sessiz kaldı.

“Biliyorum.”

Kaşlarımı çattığımda devam etti.

“Bunu geçiştirmek için söylemiyorum. Gerçekten biliyorum. Ve sana kızmıyorum.”

“Ben sana kızıyorum.”

“Buna da hakkın var.”

Söyleyecek bir şey bulamadım.

Annem kahvesini eline aldı.

Soğumuştu.

Bir yudum almadan tekrar masaya bıraktı.

“Biraz düşün,” dedi. “Bugün karar vermek zorunda değilsin.”

“Sen ne zaman gitmek istiyorsun?”

“Bu hafta içinde.”

“Bu kadar hızlı mı?”

“Evet.”

“Neden?”

Gözleri bir an mutfağın kapısına kaydı.

“Çünkü şu an bu evde her ses duyduğumda babanın geldiğini düşünüyorum. Böyle yaşamak istemiyorum.”

İlk kez yalnızca kendi hayatımın değiştiğini düşünmekten vazgeçtim.

Karşımda annem vardı.

Ama yalnızca annem değildi.

Yirmi yıllık evliliğinin bir gecede sandığı şey olmadığını öğrenmiş bir kadındı.

Bunu anlamak öfkemi ortadan kaldırmadı.

Sadece nereye yönelteceğimi biraz daha zorlaştırdı.

Sonraki birkaç gün çok hızlı geçti.

Babamla doğru düzgün konuşmadım.

O birkaç kez aradı.

İlkinde açmadım.

Dördüncüsünde açtım ama konuşmak istemediğimi söyledim.

Sanırsam yirmincisinde bunu kabul etti.

Açmadığım için vicdan azabı çekiyordum ama konuşsam bile içimdeki öfke geçmeden bir şeyin değişmeyeceğini biliyordum. O yüzden ertelemek en iyisi diye düşündüm.

Annem avukatla görüştü.

Nesrin Teyze sürekli aradı.

Ben ise önce İstanbul’a gitmeyeceğimi söyledim.

Sonra Demir’e anlattım.

Sonra bütün gece düşündüm.

Babamla aynı evde kalma fikrinin, Muğla’dan ayrılmak kadar kötü hissettirdiğini kabul etmem biraz zaman aldı.

Sonunda annemle gittim.

Daha doğrusu gitmeye karar verdim.

Okul nakil evraklarım hazırlandı.

Nesrin Teyze’nin oğlunun okuduğu lisede yerim ayarlandı.

İki gün sonra İstanbul’a gidecektik.

Ve ben şimdi valizimin üzerinde oturmuş, bunu gerçekten yapacağımı kabullenmeye çalışıyordum.

Kapı hafifçe tıklandı.

Annem içeri girdi.

“Nasıl gidiyor?”

Kapanmış valizi gösterdim.

“Büyük bir zafer kazandım.”

Dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.

“O kadar kıyafeti tek valize sığdırdığına şaşırdım.”

“Tek valiz değil.”

Yatağın altındaki diğerini ayağımla biraz öne çektim.

Annem ona baktı.

“Bu daha mantıklı.”

Odaya birkaç adım attı.

Yarısı boşalmış dolabı görünce yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Garip görünüyor.”

“Bence korkunç.”

“Biraz.”

Çalışma masamın üzerindeki fotoğrafı gördü.

Bakışları birkaç saniye üzerinde kaldı.

“Onu götürmek zorunda değilsin.”

“Biliyorum.”

“Atmak zorunda da değilsin.”

Ona baktım.

“Onu da biliyorum.”

Fotoğrafı elime aldı.

Bir süre baktı.

Sonra masaya geri bıraktı.

Babamla ilgili ne hissettiğini sorabilirdim.

Sormadım.

Bazı soruların cevabına hazır olmadığımı artık öğrenmiştim.

Annem kapıya doğru ilerledi.

“Akşam yemeğini yarım saate hazırlayacağım.”

“Tamam.”

Kapıdan çıkmadan önce durdu.

“Cansu.”

“Hı?”

“Bu karar için bana kızgın olduğunu biliyorum.”

“Biraz.”

“Birazdan fazla.”

“Birazdan fazla.”

Başını salladı.

“Yine de benimle geldiğin için teşekkür ederim.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Sen benim annemsin.”

“Bu, gelmek zorunda olduğun anlamına gelmiyordu.”

Bir süre birbirimize baktık.

“Burada kalmak da istemedim,” dedim sonunda.

“Biliyorum.”

Bu kez söylediği kelime sinirimi bozmadı.

Çünkü gerçekten biliyordu.

Annem aşağı indi.

Ben odada kaldım.

Kapının önündeki valizlere baktım.

Sonra yarısı boş dolabıma.

Çalışma masamdaki aile fotoğrafına.

Demir’in kahve döktüğü sweatshirtüme.

Birkaç gün önce hayatımın tamamının burada olduğundan emindim.

Şimdi aynı hayatı valizlere sığdırıp başka bir şehre götürmeye çalışıyordum.

İki gün sonra kendi odamın kapısını arkamdan kapatacaktım.

İstanbul’da hiç görmediğim bir evin kapısından içeri girecektim.

Üst katta benim için hazırlanmış yabancı bir odada uyuyacak, pazartesi sabahı daha önce hiç görmediğim bir okulun koridorlarında yürüyecektim.

Bunların hiçbirini istemiyordum.

Ama bazen hayatınız değişmeden önce sizden izin istemiyordu.

Ben o sırada İstanbul’la aramdaki yüzlerce kilometrenin hayatımdaki en büyük mesafe olduğunu sanıyordum.

Yanıldığımı henüz bilmiyordum.