Kâtibin parmaklarının gezindiği sert tuşların tıkırtısı tüm mahkeme salonunun sessizliğinde yankılandı. Hâkim bakışlarını önünde duran dosyadan kaldırdı. Gözleri karşılıklı durmuş kendisinin kuracağı cümleleri bekleyen iki genç insanda gezindi. Duygudan yoksun sesi ikisini inceleyen gözlerine eşlik etti.
“Gereği düşünüldü.”
Titreyen elleri birbirleriyle oynarken bakışları zeminde sabit bir noktaya dönen kadını inceledi. Ardından usulca adama baktı. Gözleri karşısında duran kadının titreyen ellerinde sabitti.
“Davacının davasının kabulü ile tarafların evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle Türk Medeni Kanunu’nun 166. Maddesi uyarınca tarafların boşanmasına…”
Hâkim konuştukça kadının boynu daha çok büküldü. Sanki hâkim konuştukça o yerin dibine giriyormuş gibiydi. Yasa maddeleri, tazminat miktarları peş peşe hâkimin ağzından dökülürken adam usulca gözlerini kapattı.
Aylar önce hastanenin geniş koridorunda ‘Eğer bu çocuğu doğurmak isterseniz, ölebilirsiniz. Bir mucize olup siz yaşasanız bile, bebeğin yaşama ihtimali yüzde on beş. Üzgünüm hanımefendi. İkinizde ölebilirsiniz.’ dendiğinde hissettiğinden daha ağır şeyler hissediyordu. Tüm hislerinden kaçan adam, şimdi bir kâğıt parçasıyla evliliğinin bitirilişini dinliyordu.
Hâkim sözlerine devam etti: “İstinaf yolu açık olmak üzere karar verildi. Geçmiş olsun.”
Hâkimin tokmağı masaya indi. O tok ses tüm salonu sararken kadının gözleri sıkıca kapandı. Vücudu tüm gücünü yitirmiş gibi arkasında duran sandalyeye yığıldı. Bitmişti. Aralarında geçen her şeye rağmen artık sadece iki yabancılardı.
Mahkemedeki kalabalık karar sonucu salonu terk ederken adam gözlerini bir an olsun ayırmadığı kadının koltukta oturan vücudunu inceledi. Bir adım atmak iyi olduğundan emin olmak istedi fakat ayakları olduğu yere mıhlanmıştı sanki. Elleriyle destek aldığı önündeki masadan uzaklaştı. Gözlerini bir an kapattı ve derin bir nefes aldı. Boğazındaki yumrunun geçmesini umarak hafifçe öksürdü ve gözlerini açtı.
Adımlarını kadına doğru yöneltmek üzereydi ki kadının ondan önce davranmış, oturduğu yerden çoktan kalkmış ve karşısında ona doğru yürümeye başlamıştı. Gözleri asil kadının adımlarını izlerken yavaşça bakışlarını gözlerine kaldırdı.
Elini kaldırdı ve tutmasını umarak ona doğru uzattı. Tam o uzatmış haldeyken hissettiği bir rüzgâr dalgası eşliğinde, yıllardır tanıdığı ve âşık olduğu koku burun deliklerinden bütün kan hücrelerine adeta saldırı düzenledi. Bir kez olsun gözlerinin buluşmadığı kadın, yanından usulca sıyrılıp gitmişti.
Eli havada kadının arkasından bir müddet bakakaldı. Omzuna konan el ile kadının arkasında bıraktığı koca boşluğu itinayla izleyen gözlerini ayırabildi.
Göğsünde büyüyen hislerle elini kalbine doğru götürdü ve avuç içiyle birkaç kez vurdu. Sanki derdine çare olacakmış gibi üzerindeki takım elbisenin kravatını çözüp üst iki düğmeyi sökercesine açtı. Boğazını sıkan hayalet bir elden kurtulmak ister gibi avuç içlerini boynuna sürterek gömleğinin yakasını çekiştirdi.
Onun bu halini gören arkadaşı omzundaki elini çekti ve hızlıca yan taraftan çektiği sandalyeye oturttu.
“Sakin ol, Ali. İyisin. Bana bak kardeşim.” Omuzlarından tuttuğu ellerini sıkarak Ali’nin sırtını dikleştirdi.
“İyisin oğlum, iyisin.” Dedi sessiz ve sakin tonla. Derin nefesler alarak kafasını arkaya eğip bakışlarını mahkeme salonunun geniş tavanına çevirdi. Vücudu kısa süre sonra rahatlamaya başladı. Elleriyle dizlerinden destek alarak oturduğu sandalyeden kalktı.
“Gidelim.” Diyebildi. Sesi duyulmaktan kaçınır gibi sessiz, gözleri görülmekten korkar gibi pişman bakıyordu. Arkadaşının yüzünü görmesine izin vermeyerek sırtını döndü. Birkaç dakika önce kadının gidişini izlediği kapıya doğru yürüdü ve kalabalık koridorun tüm gürültüsünün kulaklarına hücum etmesine izin verdi.
Biraz ileride avukatıyla el sıkışan kadına bakışları sabitlendi. Göğsünde hissettiği yabancı duygularla elini tekrar kalbinin üstüne koydu. Karşısındaki adama gülümseyerek bakan kadını öfkeyle süzdü.
“Hiçbir şey yaşanmamış gibi nasıl gülümseyebilir?” Kalabalığın gürültüsü arasında kendi sesi bile yabancı gelmişti. Yanındaki adamın duyup duymadığını anlamak için kısa bir bakış attı. Gözleri hemen ardından tekrar kadına döndü. Görüş açısına giren uzun, sarı saçlı ve siyah elbiseli kadını izledi. Fakat kadın ona hiç bakmıyordu.
“Gidelim, Berat.” Eskiden ses tonunda kuşlar cıvıldayan kadın, artık boğuluyor gibi konuşuyordu. Berat, kısa süreliğine elini Ali’nin omzuna koydu.
“Akşam sana uğrarım. Dikkat et kendine kardeşim.”Bakışları karşısında yüzüne dahi bakmayan kadında olan Ali, hafifçe kafasını Berat’a doğru çevirdi.
“Sıkıntı yok kardeşim. Sen Aslı’nın yanında ol. Daha yeni anne baba oldunuz. Herkesten çok onun sana ihtiyacı var.” Aslı, kurduğu cümleyle bakışlarını kısa süreliğine Ali’ye çevirdi.
“Sana gitmesi daha iyi olur. Hare birkaç gün bizde kalacak.” Bir anlığına kaşlarını kaldıran Ali kafasını aşağı yukarı salladı. Cevabını alan Aslı, arkasını döndü ve hızlıca avukatıyla konuşan Hare’nin yanına gitti. Sağ elini Hare’nin sağ omzuna atıp sol eliyle sol omzunu hafifçe sıktı. Hare’nin saçlarının arasına küçük bir buse kondurup sıkıca sarmaladı. Hare’nin gözlerini kapatıp buruk bir şekilde gülümsediğini gören Ali, kafasını hafifçe sağa doğru yatırıp derin bir nefes aldı.
Berat’ın eli omzunu daha çok sıktı ve kısa süre sonra omzundaki yerini terk edip sırtına birkaç kez hafif hafif vurdu. Berat’ın yanından gidişini, Hare’ye sıkıca sarılışını ve birkaç cümle kuruşunu izledi.
Kısa süre sonra el ele tutuşmuş, uzun koridorun sonundaki kapıdan çıkan iki arkadaşını izledi. Dudaklarına yerleşen hafif gülümsemeyle kafasını çevirdi ve bakışlarının kadına dönmesine izin verdi. Hâlihazırda kendisini izleyen ela gözleri görmesiyle gözleri büyüdü. Dudaklarındaki gülümseme silindi. Derin bir nefes alıp adım attı. Ali adım atar atmaz Hare arkasını dönmüş, bir an bile ardına bakmadan uzun koridorda ilerlemişti.
Uzunca içine çektiği soğuk hava ciğerlerindeki sıcak havayla dans etti. İçinin titrediğini hissetti. Gözlerini kapattı ve yüzünü gökyüzüne çevirdi. Birkaç saniye öylece durduktan sonra gözlerini açtı. Gökyüzünün asaleti karşısında kısa süreliğine büyülendikten sonra dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Demek evren bile bugünü böyle bir ihtişamla karşılıyor.” Bakışları önünde merdiveni inip çıkan kalabalığın arasında gezindi.
“Öyleyse ben neden böyle hissediyorum.” Titreyen sesine gözyaşlarını akıtması için yalvaran dolmuş gözleri eşlik etti. Boğazında oluşan yumrunun geçmesini umarak birkaç kez yutkundu. Çare olmadığını görünce parmak uçlarıyla boynuna hafifçe dokundu.
“Artık olmaz. Kızıma gözyaşlarımı göstermeyeceğime söz verdim.” Sırtını dikleştirdi, kararlı adımlarla önündeki basamakları indi. Kaldırımda durup bir süre taksi bekledi. Yoğun trafiğin arasında uzun süre bekledikten sonra önünde duran taksiye bindi. Taksiciye bakmadan gideceği yeri söyledi. Bakışları camdan dışarıda, yanından geçtiği binalarda gezindi.
Bir süre sonra taksinin durmasıyla cüzdanından çıkardığı parayı uzatarak ücreti ödedi. Taksiden inip karşısında duran sonuna kadar açık geniş kapıya baktı. Dolu gözlerine rağmen dudaklarına yerleştirdiği gülümseme ile mezarlığa doğru adımladı. İsimler yazılı taşlara bakarak adımlarının ezbere bildiği mezara doğru yürüdü. Küçük mezarın başına geldikten sonra usulca eğilip mezar taşını öpücüklere boğdu. Alnını taşa yasladı.
“Anneciğim.” Kafasını sağ omzuna doğru çevirip sağ gözünden düşen yaşı hızlıca sildi ve tekrar alnını taşa yasladı.
“Özür dilerim.” Dudaklarının arasından süzülen buhara, toprağı ağır hareketlerle seven eli eşlik etti. Gözleri kısa süreliğine parmağındaki alyansa kaydı ve sıkıca gözlerini kapattı. Kapanan gözlerinin ardından dayanamayan gözyaşları, yanaklarından süzülüp mezar taşına düştü.
“Yo yo, hayır kızım. Ağlamıyorum.” Derken iki eliyle gözlerini hızlıca sildi.
“Senin olduğun her yer cennetken nasıl ağlamak mümkün olsun can tanem.” Mezar taşını öptü.
Avuçlarının altındaki toprağın birazını aldı. Sımsıkı kapattığı elini açtı. Parmaklarının arasından düşen toprak tanelerini izlerken gözlerini sımsıkı kapattı. Dudaklarının arasından kaçan iniltiye engel olamadı. Hafifçe eğilerek alnını mezara yasladı ve o andan itibaren kendini tutan vücudu sarsılmaya başladı. Ağaçların hışırtısı dışında hiç ses olmayan mezarlığın içinde hıçkırmaları dolaştı.
Toprakla dolu avucunu sımsıkı kapatıp göğsüne bastırdı.
“Özür dilerim can tanem. Çok özür dilerim.“ Hıçkırmaları arasında zorla konuşarak hafifçe yana doğru uzandı. Bir eli mezarın üstünde, toprakla dolu öbür eli kalbinde, küçük mezarın yanına kafası gelecek şekilde uzandı. Dizlerini kendine çekti. Vücudu cenin pozisyonunu almış halde gözyaşlarını dökmesi dakikalar sürmüştü.
Büyük adliye binasının önündeki uzun merdivenlerin başından itibaren Hare’yi izleyen Ali, taksiye bindiği anda bile onu takip etmeyi bırakmamıştı. Onun nasıl olduğunu, ne yapacağını merak etmeden duramıyordu. Taksinin gelmekten korktuğu mezarlığın önünde durduğunu görünce, Hare taksiden iner inmez gaza basıp gitmek istedi. Fakat göğsünde oluşan bir his buna engel oldu. Hare’nin mezar taşları arasında ilerleyişini izlerken usulca kapıyı açtı.
Arabadan inip kapıyı sessizce kapattı. Bakışları Hare’nin üzerindeyken yavaşça mezarlığa doğru yürüdü. Göğsünde hissettiği inanılmaz hızlı ve şiddetli kalp atışlarıyla beraber, bakışlarını bir an olsun Hare’den ayırmadan mezar taşlarının arasından geçti. Onun durduğunu görünce bakışları küçük mezarı buldu. Kafasını sağa doğru yatırdı, derin bir nefes aldı. Aldığı nefes ciğerlerinde titredi.
Yavaşça olduğu yerde dizlerinin üstüne çöktü. Mezar taşını öpücüklere boğan Hare’yi izledi. Sağ gözünden çenesine süzülen gözyaşıyla önündeki toprağa eğilerek alnını yasladı. Verdiği titrek nefesler toprağa karıştı.
“Benim yüzümden.” Diyerek fısıldadı. Onlarca kez tekrarladığı bu cümle, göğsünde inanılmaz bir ağrıya sebep oluyordu. Elleriyle yerden destek alarak doğruldu. Mezarın yanına uzanmış sarsılarak ağlayan Hare’nin sırtını inceledi.
Bakışları mezar taşının üstünde yazılı ‘Masal Kanber’ ismine kaydı. Gözündeki yaşları silip yavaşça mezara doğru adımladı. Elini taşın üstüne koyarak hafifçe sevdi ve arkasından dolandı. Eli hâlâ taşın üstündeyken eğildi ve öptü. Diğer elini toprağa koyup sevdi.
Yere oturarak sırtını küçük taşa yasladı. Eli hâlâ toprağın üzerindeydi. Bakışları kısa süre sonra kendisini izleyen kadınla buluştu. Buruk bir şekilde gülümsedi. Hare’nin gözleri gülümseyen dudaklarında gezindi. Ali, gözlerinde kısacıkta olsa pişmanlık gördüğüne yemin edebilirdi.
Hare kafasını hafifçe sağa sola sallayarak gözyaşlarını sildi. Yerden destek alarak yattığı yerden kalktı. Eğilip taşı birkaç kez öptü. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp birkaç adım attıktan sonra duraksadı. Bir süre gökyüzüne baktıktan sonra derin bir nefes alıp Ali’ye döndü.
“Ben yarın gidiyorum.” Ali duyduğu cümleyle kaşlarını çattı.
“Ne demek gidiyorum?” Hare’nin derin nefes alıp bıkkın bir tavırla aldığı nefesi verişini izledi.
“Artık çok yoruldum.” Dedi dik tutmaya çalıştığı belli olan omuzlarının düşmesine izin vererek. Daha birkaç dakika önce sildiği gözyaşlarının yerini almak için hazırda bekleyen birkaç damla çenesine doğru aktı. Gözyaşları eşliğinde Ali’nin oturduğu yerden kalkışını izledi.
“Biliyorum.” Diyen Ali mezarın kenarından dolanıp Hare’ye doğru yaklaştı. Yaklaştığını gören Hare birkaç adım daha geriye gitti.
“Yapma.” Dedi sessizce. Sağ elini uzatarak durmasını işaret ediyordu. Ali kısa süreliğine titreyen eline baktı ve olduğu yerde durdu. Gözleri ela gözleriyle buluştu. Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş, gözlerinin altında cildinin tahriş olduğu belli olan kızarıklar vardı.
“Gitmemelisin Hare.” Hare gözlerini kapattı. İsmini onun ağzından duymak alıştığı bir şey değildi.
“Başa çıkamıyorum Asaf, sen de biliyorsun.” Ali içten içe gözlerini açsın istedi. Sessizce birkaç adım daha atarak yaklaştı.
“Ben yanındayım.” Sesi fazlasıyla şefkat doluydu. Hare’nin kapalı gözlerinin üstündeki kaşlarının çatılışını izledi.
“Sorunda bu ya zaten, sen yanımda olduğun için yapamıyorum.” Hare gözlerini açtı. Hemen önünde duran adama şaşkın ve kızgın bir ifadeyle baktı. Ali, yavaşça elini kaldırıp yanağından süzülen yaşı başparmağıyla sildi.
“Gidemezsin Hare. Kızımız buradayken gidemezsin. Biliyorsun.” Hare’nin gözlerinin doluşunu izledi. Zorluklada olsa bir adım geriye attı ve duygu dolu bakışlarla gözlerinin içine baktı.
“Burada olmayı hak etmiyorum. Ondan vazgeçen bendim, unuttun mu?” Ali havada duran elini indirdi. Kısa süreliğine gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırdı ve verdiği nefes eşliğinde gözlerini açtı.
“Öyle demek istememiştim.” Hare elini kaldırıp tekrardan durmasını işaret etti.
“Sana hiç kızmadım Asaf. Çünkü haklıydın.” Elini indirip kafasını yere eğerek bakışlarını yerdeki toprağa indirdi.
“Ben kendimi asla affedemeyeceğim, kendimden hep nefret edeceğim.” Kafasını kaldırıp Ali’ye baktı.
“Ama sana hiç kızmayacağım.” Ali ona yakınlaşmak, sarılıp teselli etmek istedi ama yapamadı.
“Gidersen hiçbir şey değişmeyecek. Sadece pişmanlığına pişmanlık ekleyeceksin.” Hare gülümsedi.
“Gitmezsem ölecekmiş gibi hissediyorum. Senin karşımda oluşuna dayanamıyorum. Ama en çokta…” Bakışları Ali’nin arkasındaki küçük mezara kaydı.
“Onun olmayışına dayanamıyorum.” Ali kafasını sağa yatırdı. Gitmemesini uman bakışlarla karşısındaki kadına bakıyordu.
“Ben yaşatırım seni. Olmaz mı?” Sesi bir an için titredi. Gözleri tüm şefkatiyle oradaydı ama o gözleri görmek için can atan kadın artık yoktu. Bakışları mezar üzerinde olan Hare, Ali’nin kurduğu cümle ile olduğu yerde çöktü. Düştüğünü sanan Ali, tutmak için uzanacaktı ki duyduğu cümlelerle kendisi de çökmek istedi.
“Anlamıyorsun değil mi? Ben kimseden değil, senden kaçıyorum Asaf. Beni öldüren şey senin varlığın.” Kafası dizlerinin arasına gömülü, kolları bacaklarını sarmış halde duran kadının titreyen, boğuk sesini dinledi. Bacaklarındaki tüm gücün gittiğini hissetti. Eliyle yanındaki ağaçtan destek alarak ayakta kaldı.
“Benden bu kadar mı nefret ediyorsun?” Ses tonundaki hüzün karşısındaki kadını hareketlendirip kafasını kaldırmasına sebep oldu.
“Tam tersine, sana o kadar çok aşığım. Ama âşık olduğum kadar ölüyorum.” Ellerini birleştirerek avuç içine başparmağını sürttü.
“Sana baktığım her an ihtimalleri düşünüyorum.” Kafasını hafifçe sağa eğdi ve gözlerini kapattı.
“Sana mı benzerdi? Huyu senin gibi mi olurdu? Bakışları seninkiler kadar güzel olur muydu?” Kapalı göz kapaklarının arasından sızan gözyaşı süzülerek dizkapağına düştü. Derin nefes aldı.
“İlk anne mi derdi yoksa baba mı? Yoksa o da benim gibi sana âşık halde mi büyürdü? Acaba gözleri ne renk olurdu?” Hayallerinde gördüğü her neyse dudaklarının hafifçe kıvrılmasına sebep olmuştu.
O kısacık andan sonra gözlerini açtı. Kafası hâlâ eğik, gözleri kızarmış, kaşları çatık ve dudaklarını birbirine bastırır halde Ali’nin gözlerinin içine bakıyordu. Ali yere, Hare’nin karşısına eğildi.
“Bu benim için de böyle Hare, biliyorsun.” Hare kafasını kaldırıp karşısındaki adama baktı.
“Anlamıyorsun.” Dedi konuşmakta zorlanırken. Gözyaşları bir türlü durmak bilmiyordu. Sol elini göğsüne bastırdı ve konuşmaya başladı.
“Bütün bunların yaşanamamasının sebebi benim.” Kafasını dizlerinin üstündeki sağ kolunun üstüne yatırarak Ali’ye baktı.
“Bana bunları hatırlatan tek kişi de sensin.” Ali gözlerini kapatıp yutkunmaya çalıştı.
“Bu yüzden gitmeliyim. Seninle yapamıyorum, sensiz yapabilir miyim bilmiyorum. Ama denemek zorundayım. Lütfen beni anla Asaf, başka yol bulamıyorum.”
Olduğu yerde gözyaşlarını sildi. Elini bir an için kaldırdı. Ali’nin kapalı gözlerinin ardında yanağına elini koymak, omzundan tutarak kendine çekip sıkıca sarılmak istedi. Yapamadı. Havadaki elini dizlerine koyarak destek aldı ve yavaşça ayağa kalktı. Birkaç adım geriye gidip hâlâ aynı pozisyonda duran adama gülümsedi.
“Hoşça kal Ali.” Ali Asaf’ın kaşlarını çatışını, kafasını sola yatırışını izledi. Gülümseyerek bakışlarını mezara çevirdi.
“Özür dilerim anneciğim.” Gülümseyen dudakları titriyordu. Arkasını döndü, gitmemek için direnen vücudunu zorlayarak adımlarını attı. Kafası öne eğik, gözleri kapalı bekleyen Ali, dizlerinden destek alarak ayağa kalktı ve gözlerini açtı. Peşinden gitmek, onu tutmak ve engel olmak istedi ama yapamazdı. Ona engel olmak sadece ikisine de yıkım getirirdi. Çoktan enkaz altında kalmış iki insanı daha çok dibe çekmenin hiçbir duyguda vasfı yoktu. Sessizce gözden kaybolan kadını izledi.
Ağır adımlarla arkasını dönüp mezara yürüdü. Eğilerek toprağın üstüne elini koydu ve sırtını taşa yaslayarak oturdu. Avucunu doldurarak toprağı sıktı. Toprak dolu elini dudaklarına götürüp öptü.
“Annene çok kızma olur mu Masal’ım. Öfkeni bana kus, ona sadece sevgin kalsın.” Yavaşça süründü ve mezara doğru döndü. Bir kolunu kafasının altına koyarak uzandı. Gözleri dolmuş halde gülümsedi.
“Orası çok soğuk mu, üşümüyorsun değil mi?” Gittikçe kısılan sesi ve gözünden düşen yaşla beraber kafasını toprağa yasladı. Sessizce ağlıyordu. Bir kolunu mezarın üstüne atmış sanki sarılıp onu ısıtmaya çalışır gibiydi. Gözleri kapalıydı. Belki de hayalinde şuan sarıldığı toprak değildi.
O gece Ali Asaf mezarlıktan hiç gitmedi. Gitmekten kaçtığı mezar, kalabildiği tek yer haline gelmişti. Sessiz gözyaşları arasında, kızına sarılarak uyumanın hayaliyle gerçekten uyumuştu.
Hare ise arkadaşlarının evine gelmiş, tek arkadaşının yeni doğmuş bebeğinin uyuyan küçük vücudunu izlemiş ve kaybettiği ihtimaller üstüne gözyaşları dökmeye devam etmişti. Sabahın erken saatlerinde kimseye haber vermeden aldığı ufak bir valiz ile hayatının geçtiği şehri terk etmişti.