Sabahın ilk ışıkları, Mert’in odasının ince tül perdesinden içeri süzülürken gece boyunca dinmeyen yağmur nihayet durmuştu. Islak asfaltın üzerinde güneşin ilk yansımaları parlıyor, pencerenin önündeki yaşlı çınarın yapraklarından son damlalar ağır ağır toprağa düşüyordu. Mert alarm çalmadan uyandı.Aslında uyandığı andan beri aklında tek bir şey vardı.Masasının üzerinde duran siyah deri defter. Dün akşam onu defalarca açıp kapatmış, sahibine ulaştırmanın en doğru yolunu düşünmüştü. İçindeki sayfaları merak etmesine rağmen yalnızca ilk cümleyi okumuş, daha fazlasını okumayı kendine yakıştıramamıştı. Defter başkasına aitti. Ve anılar da…. En az insanların kalpleri kadar özeldi. Kahvesini hazırlarken gözleri yine deftere kaydı. İç kapağındaki isim sanki ona bakıyordu.Defne Yılmaz. İçinden, “Bugün seni bulacağım.” diye geçirdi.
…
Üniversite kampüsü önceki güne göre çok daha hareketliydi.Koridorlarda öğrenciler koşuşturuyor, kantinden yükselen kahve kokusu binanın içine yayılıyordu. Mert doğruca güzel sanatlar fakültesine geçti. Daha önce bu binaya hiç gelmemişti. Duvarlar öğrencilerin yaptığı fotoğraflar ve tablolarla doluydu. Her köşede başka bir renk, başka bir hikâye vardı. Koridorun sonunda fotoğraf bölümünün kapısını görünce derin bir nefes aldı. Kapıyı hafifçe tıklattı. İçeriden orta yaşlı bir kadın çıktı. Buyurun? Affedersiniz… Defne Yılmaz’ı arıyordum. Kadın gülümsedi. Dersteydi ama az önce çıktı. Muhtemelen arka bahçededir. Mert teşekkür ederek bahçeye yöneldi. Bahçe sessizdi. Birkaç öğrenci çimlere oturmuş sohbet ediyor, bazıları fotoğraf çekiyordu.Tam geri dönecekken büyük meşe ağacının altında diz çökmüş birini gördü. Elinde fotoğraf makinesi vardı. Küçük bir serçeyi çekmeye çalışıyordu. Mert istemsizce gülümsedi. Sanırım bir şeyinizi düşürmüştünüz. Defne irkilerek arkasını döndü.Önce Mert’e baktı. Sonra elindeki deftere. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Defterim…
Ayağa kalkıp hızla yanına geldi. Onu nerede buldun? Otobüs durağında. Defne defteri iki eliyle tuttu. Sanki kaybettiği eski bir dostunu bulmuş gibiydi. İçine baktın mı? Mert kısa bir sessizlikten sonra başını salladı. Sadece ilk cümleyi gördüm. Defne rahat bir nefes verdi. İyi ki. Mert merakla sordu. Bu kadar önemli mi? Defne birkaç saniye sustu. Sonra ağacın altındaki banka oturdu. Yanındaki boş yeri işaret etti. Otur. Mert çekinerek yanına geçti. Defne defteri dizlerinin üzerine koydu. Ben fotoğraf çekiyorum. Biliyorum. Ama aslında fotoğraf değil… Durdu. Anı biriktiriyorum. Mert sessizce dinliyordu. Babam yıllar önce bana bir şey söylemişti. ‘Neyi unutacağından korkuyorsan onu yaz.’
O günden beri yaşadığım her önemli günü bu deftere yazıyorum. Parmakları kapağın üzerinde gezindi. Mutlu olduğum günleri… Üzüldüğüm günleri…
Korktuğum günleri… Ve tanıştığım insanları. Mert gülümseyerek sordu. Beni de yazdın mı? Defne kahkaha attı. “Daha tanışalı bir gün oldu. Belki ilginç bulmuşsundur. Biraz. Biraz mı? Evet. Neden? Defne başını yana eğdi. Çünkü sen fazla sessizsin. Bu kötü mü? Hayır. Gürültülü insanlar kendilerini anlatır. Sessiz insanlar ise başkalarını dinler. Mert ilk defa biriyle konuşurken kendini rahat hissediyordu. Sanki Defne onu yargılamıyor, olduğu gibi kabul ediyordu. Bir süre sessizlik oldu. Ama bu rahatsız eden bir sessizlik değildi. İkisinin de hoşuna giden türdendi. Rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyor, güneş dalların arasından yüzlerine vuruyordu. Defne aniden ayağa kalktı. Gel. Nereye? Sana bir şey göstereceğim.
Kampüsün arka tarafındaki küçük gölete doğru yürümeye başladılar. Yol boyunca Defne durmadan konuşuyordu.Çektiği fotoğraflardan… Çocukluğundan… Annesinin yaptığı limonlu kekten… En sevdiği şarkılardan… Mert ise daha çok dinliyordu. Ara sıra gülümsüyor, kısa cevaplar veriyordu. Göletin kenarına geldiklerinde ördekler suyun üzerinde süzülüyordu. Defne makinesini kaldırıp birkaç kare çekti. Sonra hiç beklenmedik bir anda objektifi Mert’e çevirdi.“Dur.” “Ne oldu? Kıpırdama. Niye? Gülümsedin. Ee? İlk defa. Mert şaşkınlıkla yüzünü çevirdi. Abartıyorsun. Hayır. Dün otobüste hiç böyle gülmemiştin. Deklanşör sesi duyuldu. Çektin mi? Evet. Ama haberim bile olmadı. Defne makineyi indirip gülümsedi. En güzel fotoğraflar izin istemez. Mert istemsizce güldü. Belki de gerçekten uzun zamandır bu kadar içten gülmemişti. Ve o gün, ikisi de henüz farkında değildi… Bir fotoğrafın, yıllar sonra unutulmaya yüz tutmuş bir hafızanın en kıymetli anahtarlarından biri olacağını.
Göletin kıyısında geçen o birkaç dakikadan sonra ikisi de konuşmadan yürümeye devam etti. Sessizlik, yabancılar arasında oluşan gergin bir boşluk değil; birbirini yeni yeni tanımaya başlayan iki insanın paylaştığı huzurlu bir andı.Kampüsün taş yollarında ilerlerken Defne bir anda durdu. Acıktım. Mert gülümsedi. Daha on bir bile olmadı. Mutluyken daha çabuk acıkıyorum. Bu nasıl bir mantık?Bilmiyorum. Ama çalışıyor. Mert ilk kez kahkaha attı. O zaman kantine gidelim. Defne başını iki yana salladı. Hayır. Neden? Çünkü kantindeki tostlar insanlığa karşı işlenmiş bir suç. Mert istemsizce güldü. Peki? Kampüsün arkasında küçük bir kafe var. Çok az kişi bilir. En güzel sıcak çikolatayı onlar yapıyor. Demek beni gizli mekânına götürüyorsun. Belki de seni test ediyorum. Nasıl yani? Eğer sıcak çikolatayı sevmezsen arkadaş olamayız. Bu biraz ağır bir kural. Hayatta bazı şeyler önemlidir. Mesela? İyi kahve. Kitap kokusu. Yağmur. Ve sıcak çikolata. Mert başını salladı. Tamam. Sınavı kabul ediyorum.