İçeriğe geç

Karların Arasında Başlayan Hikayem

“Bazı insanlar dünyaya gözlerini açtıklarında ağlar. Benim hikâyemse daha ben doğmadan önce, karların arasında verilen bir yaşam mücadelesiyle başlamıştı.”

1996 Ocak ayıydı.

Anadolu'nun küçük bir köyünde, dağların gökyüzüne uzandığı, kışın insanın iliklerine kadar işlediği, kar yağdığında dünyanın geri kalanıyla bağlantısının kesildiği bir yerde dünyaya gelmişim. Henüz annemin karnındayken bile hayat benim için kolay olmayacağını belli etmiş gibiydi sanki. Çünkü benim bu dünyaya gelişim, öyle sıcak bir hastane odasında, doktorların ve hemşirelerin telaşlı ama güven verici bakışları arasında olmamıştı.

Ben, karların ortasında, dağ yollarında, çaresizliğin ve korkunun arasında doğdum.

O günü kendim hatırlamıyorum elbette. Ama büyüdükçe ailemden dinlediğim bu hikaye, her seferinde gözlerimin önünde aynı manzarayı canlandırır: Her yanı beyaz kesilmiş dağlar, görüş mesafesini kapatan kar ve tipi, soğuktan titreyen insanlar ve bir an önce dünyaya gelmek isteyen küçük bir kız çocuğu…

Annemin sancıları başladığında bir pazar sabahıymış. Kasabaya bin bir zahmet ve macerayla ulaşmışlar ama o gün hastanede nöbetçi ebe yokmuş. Annemleri şehir merkezine yönlendirmişler. Ne var ki benim dünyaya gelmek için seçtiğim zaman, onların planlarına uymamış. Bense beklemek istemiyormuşum belliki.

Babam direksiyon başındaymış. Büyük kuzenim Ahmet de ön koltukta onun yanındaymış. Arka koltukta ise annemle Gülse halam oturuyormuş. Kar öyle şiddetli yağıyormuş ki dağ yolunda ilerlemek neredeyse imkânsızlaşmış. Üstelik arabamız da arızalanmış. Bir tarafta annemin doğum sancıları, diğer tarafta kar ve soğuğun insanın nefesini kestiği dağlar…

Halamla kuzenim, arabadan inip arabayı itmek zorunda kalmışlar.

Düşünsenize… Bir kadın doğurmak üzere, kar her yeri kaplamış, yol belli değil, araba çalışmıyor ve etrafta yardım isteyebilecekleri hiç kimse yok. Issız ve dönemeçli bir dağ yolunda donarak ölme ihtimali de mevcut.

Belki de o an herkes aynı şeyi düşünüyordu: Ya yetişemezsek?

Ama hayatın bazen insanı en umutsuz görünen anda bile beklemediği bir kapıya götürdüğünü o gün öğrenmişler.

Şehir merkezine yetişemeden, tanımadıkları birinin evine sığınmak zorunda kalmışlar. Bir ebe çağrılmış. Ve ben, hiç tanımadığım insanların evinde, kışın ortasında, karların dünyayı sessizliğe boğduğu bir günde dünyaya gelmişim.

Fakat benim doğumum, annem için mücadelenin sonu değilmiş.

Babam 4 paket sigarayı arka arkaya yakıp içmiş doğmamı beklerken. Kuzenim Ahmet ise çorbasını içerken bir kaset kağıdına ''Merhaba minik kuş, bu gidişle baban nikotin zehirlenmesinden ölecek ve sen babasız kalacaksın.'' yazmış hatıra olarak.

Annem doğumdan sonra aşırı kanama geçirmiş. Öyle ki ölümle burun buruna gelmiş. Beni dünyaya getirmek için kendi hayatını ortaya koymuş.

Yıllar sonra bunları dinlediğimde, insanın daha ilk nefesini almadan önce bile, bir hikâyenin içinde olabileceğini düşündüm. Benim hikâyem, annemin hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide verdiği mücadeleyle başlamıştı.

Belki de bu yüzden, büyüdüğümde ne zaman zor bir şey yaşasam içimde bir yerlerden hep aynı his yükseldi.

Sanki ben daha dünyaya gelirken pes etmemeyi öğrenmiştim.

Ama o zamanlar bunların hiçbirini bilmiyordum.

Ben sadece küçük dağ köyünde mutlu olmayı bilen, ayakkabıları elleri çamurlu, saçları dağılan, merak ettiği her şeye burnunu sokan, her canı sıkıldığında oturup resim çizen küçük bir kızdım.

Ve benim dünyam, kocaman gökdelenli şehirlerden, çocuk parklarından değil; bir köy evinden, meyve ağaçlı ve civcivli bahçemizden, sobanın çıtırtısından, ve kışın penceremize dayanan karlardan ibaretti.