Yemekten sonra fakültedeki odama geçip uluslararası bir konferans için bildiri üzerinde çalışmaya başladım. Kapım tıklatıldığında başımı kaldırdım.
“Gel.”
Kapı aralandı. Asım başını içeri uzatıp gülümseyerek sordu: “Hocam, müsait misiniz?”
“Gel hocasının gülü sana hep müsaitim.”
Asım içeri girerken arkasından Miraç göründü.
“Hocam,” dedi Miraç, “promosyon kabul ederseniz büyük boyuyla geldi.”
Gülerek ayağa kalktım. Asım, arkasında saklamayı pek başaramadığı bir buketi bana uzattı. “Sürpriz!”
Çiçekleri alıp onun boyuna eğildim. “Teşekkür ederim, ablasının bir tanesi,” diyerek sarıldım ve yanağından öptüm.
“Beğendin mi ablam?”
“Bayıldım. Sen alırsın da ben beğenmez miyim?”
Asım’ın bir sonraki cümlesi boğazıma düğümlendi: “Ama bunları abim seçti.”
Öksürüğümü bastırmaya çalışırken nefesim boğazıma kaçtı resmen. Miraç’ın bıyık altından güldüğünü gördüm.
“Asım seni özlemiş,” dedi. “Ben de evdeydim. Sana getiriyim dedim. Hem kitabını da sağ salim teslim etmek istedim.”
“Bu kadar çabuk okuyacağını beklemiyordum. Sende kalabilirdi.”
“Merak edince hemen okumak istedim. Başlayınca da bırakamadım.” Konuşurken elini ensesine götürdü, kirpikleri birkaç kez kırpıştı. Utanmış mıydı? Bu düşünce aklıma gelir gelmez kendimi toparladım.
“Peki, beğendin mi?”
“Karakterler ölmeseydi güzel kitaptı. Sonunu daha farklı yazabilirdi.”
“Daha farklı sonuyla hatırla o zaman. Ben sonuyla beni tatmin etmeyen kitaplara kafamdan başka bir son yazarım.”
Kaşlarını kaldırdı. “Hiç böyle düşünmemiştim.”
“Farklı bakış açısı,” dedim gülerek. Gözleri bugün daha parlak görünüyordu. O koyu mavi, yine bildiğim bütün renkleri unutturacak kadar dikkat çekici ve güzeldi.
Asım’a döndüm. “Kampüse park alanı yapıldı. İçinde bir de kafe var. Görmek ister misin?”
“Çok isterim, ablam!” Sonra abisine baktı. “Gidelim mi?”
Miraç hiç düşünmeden cevap verdi: “Hifa ablanın işi yoksa hemen gidelim.”
Çantamı aldım, odamı kilitledim. Asım bir elimden, Miraç diğer elimden tuttu. Böylece parka doğru yürümeye başladık.
Parkta Asım’la göz göze gelip başlarımızı salladık. İlk gördüğümüz iki boş salıncağa doğru koştuk. Aramızda sessiz bir anlaşma vardı: Parkta iki boş salıncak varsa mutlaka yan yana sallanırdık.
Miraç bizi ilk kez böyle görünce ne olduğunu anlayamadı. Salıncaklara oturduğumuzda Asım’la birbirimize bakıp kahkahalara boğulduk. Miraç ise suratını asmış gibi yanımıza geldi.
“E, ben ne yapacağım? Salıncakları kaptınız.”
Asım hiç düşünmeden karşılık verdi: “Bizi sallarsın işte. Güzel sallarsan seni de ben sallarım.”
Miraç başını iki yana salladı. “Peki bakalım. Hifa Hanım, sizi de sallamamı ister misiniz?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
Asım’ı olabildiğince yükseğe sallarken ben yavaş yavaş sallanıyordum. Bir süre sonra Asım yorulup durmasını istedi. Miraç yanımdaki boş salıncağa oturdu bana baktı ve gülümsedi ardından:
“Karargâhtan arkadaşlarım görse on yıl dalga konusu olurum,” dedi.
Gülmemek mümkün değildi. İri cüssesiyle salıncağa sığmaya çalışması gerçekten komikti. Telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim. Yüzündeki şaşkın ifade fotoğrafa öyle yansımıştı ki kahkahamı tutamadım.
“On yıllık alay konusu ifşanız elimde, komutanım!”
Miraç telefonumu almaya çalıştı ama salıncaktan kalkamadı. “Hocam, hukuken kişisel verilerin korunması kanununu ihlal ediyorsunuz. Bunu hukuk fakültesinde araştırma görevlisi olarak yapıyorsunuz bir de!”
“Dava edebilirsiniz, komutanım.”
Sonra birden gülümseyerek ekledi: “Sen böyle gülerken mi hocam… Boş verin. Dilediğin gibi çekebilirsin.”
Şakamın onu rahatsız ettiğini düşünerek fotoğrafı silmek için telefonumu açtım.
“Rahatsız oldun tabii. Sileceğim, sadece şaka yapmak istemiştim.”
“Gerek yoktu. Bana da yollayabilirdin, hatıra olurdu. Hemen sildin.”
“Rahatsız oldun diye.”
“Olmadım, olmam.”
Tam bir şey söyleyecekti ki Asım yanımıza koştu. “Hifa abla, hadi kayalım!”
Miraç şaşkınlıkla baktı. “Yok artık! Beraber mi kayıyorsunuz bir de?”
“Hayır, Asım kayıyor. Ben izliyorum,” dedim. Miraç’ın bakışı, söylediklerime pek inanmadığını gösteriyordu.
Asım kayarken onu izliyordum. Miraç yanıma geldiğinde sesi önceki şakacı hâlinden farklıydı.
“Teşekkür ederim.”
“Anlamadım. Ne için?”
“Kardeşimi böyle mutlu ettiğin için. Bugün gerçekten ben de mutlu olduğum için.”
“Ben bir şey yapmadım ki. Sürpriz yapıp gelen sizdiniz. Ben Teşekkür ederim asıl.”
“Sen teşekkür etme. Teşekkür edeceğin bir şey yapmıyorum,” dedi, sonra kendi sözlerine gülümseyerek ekledi: “Yani yapmıyoruz.”
“Çiçekler çok güzeldi. Teşekkür ederim.”
“Beğendiysen ne mutlu bize.”
Bir süre Asım’ı izledik. Sonra Miraç yeniden konuştu: “Asım seni gerçekten çok seviyor.”
“Ben de onu çok seviyorum.”
“Biliyorum. Ona bakarken gözlerinin içi gülüyor.”
Gülümsedim. Asım sevilmeyecek çocuk değildi. Sevecen, merhametli, kibar ve zekiydi. Onun yüzünün hep gülmesini istiyordum.
Miraç’ın sesi yumuşadı. “Ben görevdeyken yanında olduğun için de teşekkür ederim. Her gece benim için dua etmiş. Annem söyledi. Giderken bana ‘Allah’a emanet ol’ dedi. Bunu ondan ilk kez duydum. Ona sen öğretmişsin.”
“Asım’ın kalbi o kadar güzel ki… Hiçbir şey onu üzmesin, yüzü hep gülsün istiyorum. Yardımım dokunuyorsa ne mutlu bana.”
“Fazlasıyla,” dedi Miraç.