Miraç Ulukurt:
Sabah annemin sesiyle uyandım. Kulaklıkla uyuyakalmışım. Annem, seslendiği hâlde beni duymadığıma ve alarmı bile işitmediğime söyleniyordu. Kulaklığın birini kulağımdan çekip gözlerimi araladım.
“Müzik dinlerken uyuyakalmışım validem. Bir şey olmaz.”
“Allah aşkına oğlum, kulaklıkla uyunur mu? Hadi kalk artık. Saat öğlen on iki oldu. Sen bu kadar geç kalkmazdın. Gece geç mi geldin?”
“O kadar olmuş mu? Evet, anne. Murathan’la oturduk biraz. Eve gelince de hemen uyuyamadım.”
“Neyse, kalk da kahvaltını yap.”
“Tamam. Yüzümü yıkayıp mutfağa iniyorum.”
Yataktan kalkıp lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Telefonuma baktım; herhangi bir bildirim yoktu. Cebime koyup mutfağa indim. Kahvaltıdan sonra üzerimi değiştirdim ve birkaç imza işini halletmek için karargâha uğradım. Ardından Asım’ı okuldan alacaktım. Ona kitapçıya gideceğimize söz vermiştim.
İşlerimi bitirince okuluna geçtim. Asım önce etrafına bakındı, sonra arabayı ve beni fark etti. Koşarak yanıma geldi, kollarını boynuma doladı.
“Hoş geldin abiciğim!”
“Hoş buldum aslanım. Bin bakalım. Aç mısın? Önce yemek yiyelim mi?”
“Açım abi. Hamburger yiyelim mi?”
“Olur, abim. Ne istersen.”
Arabaya binerken birden aklına gelmiş gibi sordu: “Abi, Hifa ablamı da çağıralım mı?”
“Hifa ablanın işleri vardır. Geçen gün görüştük zaten. Biraz da baş başa vakit geçirelim, olur mu?”
“Ama Hifa ablam benden asla sıkılmaz. Bir soralım.”
“Abicim, ablanı çok sevdiğini biliyorum. Ama bugün abi kardeş vakit geçirelim.”
“Tamam abi.”
Sesinden biraz bozulduğunu anlamıştım. “Küstün mü?” diye sordum.
“Hayır, abi. Küsmem.”
Önce karnımızı doyurduk, sonra sahafa gittik. Asım heyecanla çocuk kitaplarının bulunduğu bölüme yöneldi. Ben de bilim kurgu ve polisiye raflarının arasında dolaşmaya başladım. Hifa’nın önerdiği kitaplardan birkaçını ve ilgimi çeken başka eserleri seçtim.
Aklım ise kitaplarda değildi. Hifa’ya rahatça mesaj atmak, onunla konuşmak istiyordum. Ona karşı hissettiklerimi söyleyecektim. Artık korkaklık etmeyecek, bahanelerin arkasına saklanmayacaktım. Onun yanında bir başkasını görme ihtimali bile içimi sıkarken geri durmanın anlamı yoktu.
Asım’ın yanına gidip seçtiklerini de aldık. Ardından eksik defter ve kalemlerini tamamlamak için kırtasiyeye geçtik. Rafların arasında dolaşırken burnuma tanıdık bir koku geldi. Hifa’nın kokusuydu. Ardından sesini duydum. Sesin geldiği yöne doğru istemsizce döndüm. Kalem reyonunda görevliyle konuşuyordu; dolma kalem kartuşu soruyordu. Bir süre sesine dalıp gitmiş olmalıyım. Sonra adımı duydum.
“Miraç?”
Kendime gelip ona baktım. “Nasılsın Hifa?”
“İyiyim. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim.”
Elindeki kalem kutusunu gösterdi. “Dolma kalemimin kartuşları bitmişti, onları almaya geldim. Sen kırtasiyede ne yapıyorsun?”
“Asım’ın alacakları varmış. Onları almaya geldik.”
“Asım nerede?”
“Defterlerin olduğu tarafta, seçiyor.”
Bir an kaleme baktım. “Sen dolma kalem mi kullanıyorsun? Nasıl, güzel mi? Ben de merak ediyorum ama hiç alıp kullanmadım. Uçları, kartuşları derken hangisini alacağımı bilemedim. Sonra vazgeçtim.”
“Vazgeçmeseydin, alıp deneseydin keşke. Yazı yazarken kalın mı yazmayı seversin, ince mi?”
“Bilmiyorum ki. Fark etmez galiba. Ama kalın yazı daha iyi olabilir.”
“Bak, fark ediyormuş,” dedi gülerek.
Gülüşünü seyrederken gözlerini kaçırdı. Tam o sırada Asım koşarak yanımıza geldi.
“Ablam!” diye seslenip Hifa’ya sarıldı.
Asım’ı kıskandığım bir yanım vardı: Hifa’ya hiç çekinmeden sarılabiliyordu. Ben ise onun karşısında çoğu zaman söyleyeceklerimi unutuyordum.
“Ablam, ne işin var burada?” diye sordu Asım.
Hifa sahte bir sitemle, “İnsan ablasını görünce ‘Ablam, nasılsın?’ der. ‘Ne işin var?’ diye mi sorar?” dedi.
Asım hemen toparlandı. “Ay ablam, nasılsın? Seni birden görünce şaşırdım.”
Hifa onun saçlarını karıştırdı. “Şaka yapıyorum canım. Kalem almaya gelmiştim.”
Asım elindeki defterlere baktı. “Ben de defter ve kalem alacağım ama seçemedim. Beraber seçelim mi?”
“Olur ablacığım. Gel bakalım.”
İkisi birlikte raflara doğru uzaklaşırken ben kasaya ilerleyip telefonuma gelen e-postaları okumaya başladım. Bir süre sonra Asım, elleri dolu hâlde tek başına yanıma geldi.
“Hifa ablan nerede?” diye sordum.
“Beni gönderdi. Kendisi de alacaklarını alacakmış.”
Asım’ın seçtiklerini ödedim. Poşetleri hazırlarken Hifa yan taraftaki kasaya geçti. Alışverişini tamamlayınca bana seslendi.
“Miraç.”
“Efendim Hifa?”
Elindeki küçük poşeti bana uzattı. “Al bakalım. Bir yerlerden başlaman, denemen için. Umarım beğenirsin.”
Heyecandan ellerimin titrediğini hissettim. Poşeti alıp içine baktım. Kahverengi bir defter, koyu mavi bir kalem ve maviyle siyah renkte iki kutu kartuş vardı. Defteri ve kalemi elime alıp şaşkınlıkla ona döndüm.
“Bunlar çok güzel. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Umarım severek kullanırsın. Kalın yazmayı sevdiğini söylemiştin; ona uygun bir uç aldım.”
“Çok severek kullanacağımdan emin olabilirsin.”
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Beni düşünüp sevdiğim renkte bir defter, gözlerimin rengini hatırlatan mavi bir kalem seçmişti. Bu küçük hediye beni öyle mutlu etmişti ki iki gün boyunca evde kendi kendime gülümseyip durdum. Kalemi kullanmaya, deftere tek bir nokta koymaya bile kıyamıyordum.
Sonunda aklıma bir fikir geldi. Hifa’ya karşı hissettiklerimi bu deftere yazacaktım. Onu düşünürken aklımdan geçenleri, içimde biriken cümleleri, belki birkaç şiiri… Sonra defteri ona hediye ederek kendimi anlatacaktım. Yüz yüze geldiğimizde dilim tutuluyordu. Belki yazdıklarım, söyleyemediklerimin yerine geçerdi.
Hifa, gönlüme giren ilk kadındı. Bu kalem de kullanacağım ilk dolma kalem olacaktı. İlklerimi ona anlatmak, kendimi bütün açıklığımla ona açmak istiyordum.
İki gün sonra Murathan’la konuşurken Hifa’nın hastalandığını ve raporlu olduğunu öğrendim. Onu görmek için bir bahane ararken annem yanıma geldi.
“Oğlum, Hifa hastaymış. Çorba ve yemek hazırlıyorum. Ona götürebilir misin? Götüremezsen Ahu gelecek.”
“Ben götürürüm anne. Hazır olunca seslen.”
Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Hava yağmurlu ve serindi. Üzerime uygun bir şeyler giyip annemin yanına indim. Tam o sırada seslendi.
“Sana seslenecektim oğlum. Hazır mısın?”
“Hazırım anne.”
Yemeklerin bulunduğu çantayı elinden aldım. Hifa’yı arayıp aşağıya inmesini rica ettim. Üzerine yağmurluğunu giyip geldi. Dışarıda beklememe söylendi; beni düşünmesi, eve varınca haber vermemi istemesi içimdeki sıcaklığı yeniden ortaya çıkarmıştı. Ondan ayrılmak zor geldi ama sonunda eve döndüm.
Akşam yemeğinden sonra odama çıktım. Kulaklığımı taktım, defterimi ve kalemimi alıp balkona çıktım. Hava iyice serinlemişti. Hırkamı üzerime çektim, bir sigara yaktım ve müzik listesinden “Evden Uzak- Kendimden Kaçarken” parçasını açtım. Sonra mavi kalemimi elime alıp defteri açtım. Mavi sardunyamın hediyesi olan kalemle içimdekileri yazmaya başladım.
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim. Üşüyünce içeri girmek için ayağa kalktım ve telefondaki saate baktım. Üç saattir balkondaydım. Hifa’yı düşünürken saatlerin nasıl geçtiğinden gerçekten habersizdim.
Ertesi sabah gözlerimi açar açmaz ona mesaj attım.
“İyi misin Hifa? Bugün nasılsın? Ateşin var mı?”
“İyiyim Miraç. Ateşim yok. Boğaz ağrım dışında daha iyiyim. Teşekkür ederim. Sen nasılsın?”
“İyi olduğunu okumak beni de iyi hissettirdi.”
Cevabı kısa süre sonra geldi: “Teşekkür ederim. Endişelenecek bir durum yok. Sağ olasın. Allah’a emanetsin. İyi günler dilerim.”
Son mesajı beklediğimden çok daha mesafeli gelmişti. İçim ürperdi. Yazdıklarımı yeniden okudum; yanlış bir şey mi söylemiştim? Önceki günü düşündüm. Onu kıracak bir davranışım olmuş muydu? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Peki neden bu kadar soğuktu?
“Ne demek, bir şey yapmadım. Sen de Allah’a emanetsin. Bir ihtiyacın olursa haber ver. İyi günler,” diye yazdım.
Cevap gelmedi. Yine aramıza aşamayacağım cümlelerle bir mesafe koymuştu. Ben ona yaklaşmaya çalıştıkça o geri çekiliyor, ben de nedenini anlayamıyordum.