İçeriğe geç

10. BÖLÜM: Sen İyi Ol

Sabah, boğazımdaki dayanılmaz ağrı ve başımın içini zonklatan sızıyla uyandım. Sanki gece boyunca biri beni dövmüş, sonra da yatağıma bırakmıştı. Her yanım ağrıyordu. Yataktan kalkmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Güçlükle doğrulup elimi yüzümü yıkadım, ardından hastaneye gitmek üzere üzerimi giyindim.

Hastanede yapılan kontrollerin ardından ateşimin yüksek olduğu söylendi. Serum takıldı ve doktor bir haftalık rapor yazdı. Serumun bitmesini beklerken Ahu’yu aradım. Hem okulda olamayacağımı haber vermek hem de merak etmesini önlemek istiyordum.

“Efendim, Hifa kuşum?” diye açtı telefonu Ahu.

“Günaydın canım.”

Sesimdeki halsizliği hemen fark etmişti. “Hifa, iyi misin sen? Sesin neden böyle? Ne oldu?”

“Hastalandım. Hastanedeyim, serum alıyorum. Doktor bir hafta rapor verdi. Bu hafta okulda olamayacağım, sana haber vermek istedim.” Konuşurken birkaç kez öksürmek zorunda kaldım.

“Tamam bir tanem. Yanına geleyim mi? Tek başına bekleme. Eve geçince sana çorba da yaparım.”

“Hayır, hayır. Gelme. Ben hallederim. Çok kötü değilim, biraz ateşim varmış. İlaç verdiler. Çorbayı da bir şekilde hallederim.”

“Geliyorum hatta!”

“Ahum, lütfen gelme. Size de bulaşsın istemiyorum. Kendimi kötü hissedersem ararım, söz.”

Ahu’nun sesi bu kez daha kararlı çıktı. “Söz verdin bak. Bir şey olursa hemen arayacaksın. Saat kaç olursa olsun abinle geliriz, tamam mı?”

“Tamam canım. Allah razı olsun. Öpüyorum seni, Allah’a emanetsin.”

“Ben de seni öpüyorum bir tanem. Kendine dikkat et. Allah’a emanetsin, seviyorum seni.”

Ahu’yla konuşmamızdan yaklaşık yarım saat sonra serumum bitti. İlaçlarımı almak için eczaneye uğradım, ardından raporumu teslim etmek üzere okula geçtim. İşlerimi tamamlayınca eve döndüm. Üzerimi değiştirip kendimi yatağa bıraktım. O an tek istediğim, biraz olsun uyuyabilmekti.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum. Telefonun sesiyle gözlerimi açtığımda annemin aradığını gördüm. Boğazım yanmasına rağmen sesimi toparlamaya çalıştım. İyi olduğumu söyleyerek onu telaşlandırmamayı umuyordum ama annem sesimdeki değişikliği hemen anladı. Hafif bir soğuk algınlığı geçirdiğime güçlükle ikna oldu. Konuşmayı bitirdiğimizde ateşimi yeniden ölçtüm; düşmüştü.

Yataktan kalkıp biraz dolaştım. Hava kararmaya başlamıştı ki telefonum yeniden çaldı. Arayan Miraç’tı. Neden aradığını merak ederek telefonu açtım.

“Efendim, Miraç?”

“Nasılsın Hifa?”

“Fena değilim. Biraz hastayım.”

“Biliyorum. Murathan söyledi. Geçmiş olsun.”

“Teşekkür ederim. Bir şey mi olmuştu, ne için aramıştın?”

“Hifa, evinin önündeyim. Aşağıya inebilir misin?”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Anlamadım, neden evimin önündesin? Bir şey mi oldu? Asım iyi mi?”

“Asım iyi, telaşlanma. Annem sana yemek hazırladı. Onları getirdim.”

“Ay, Ayşin teyzem neden zahmet etti?”

“Hadi, bekliyorum.”

Telefonu kapatıp montumu giydim. Yağmur yağıyordu; kapüşonumu başıma geçirip anahtarlarımı cebime attım ve aşağı indim. Güvenliğin dışına çıktığımda Miraç’ı arabasına yaslanmış, beni beklerken gördüm. Adımlarımı duyunca başını kaldırdı. Göz göze geldik. Ona hafifçe gülümsedim.

“Hoş geldin, Miraç.”

“Hoş buldum.”

“Kusura bakma, buraya kadar zahmet etmişsin.”

“Ne zahmeti Hifa? Sen iyi ol yeter.”

Yağmurun altında beklediğini fark edince kaşlarımı çattım. “Peki, neden dışarıda bekledin? Islanmışsın.”

“Yağmuru severim. Bilerek indim arabadan.”

“Hava serin. Benim yüzümden sen de hasta olma. Hadi, daha fazla ıslanma.”

Gülümsedi. “Asker adamım ben Hifa. Birkaç yağmur damlasıyla hastalanmam. Dağda, soğukta, karın altında ne şartlarda çalıştım. Bu bana vız gelir.”

“Olsun. Şu an görevde değilsin.” Diyerek arabanın kapısını açtım. Yüzüne baktığımda gözlerinde alışık olduğumdan farklı, daha derin bir ifade gördüm.

“Hasta olan sensin. Hadi, sen de içeri gir. Daha fazla üşüme. İyi misin gerçekten? Sesin hâlâ iyi gelmiyor. Ateşini kontrol ettin mi? Gerekirse yeniden doktora gidelim.”

“İyiyim, ateşim düştü. Her şey için teşekkür ederim. Hadi artık bin, üşüdün.”

“Tamam, tamam. Kızma, biniyorum. Ama sen de içeri gir. Eve girdiğini göreyim, sonra gideceğim.”

“Teşekkür ederim. Allah’a emanetsin.”

“Teşekkür etme. Sen de Allah’a emanetsin. Bir şeye ihtiyacın olursa ya da kendini kötü hissedersen beni ara, tamam mı?”

“Teşekkür etme diyorsun ama teşekkür edeceğim şeyler yapmaya devam ediyorsun, komutanım.”

Gülümsedi. “Hadi git, daha fazla ıslanma. Görüşürüz.”

“Görüşürüz. Eve varınca haber ver. Yağmurlu havada merak ederim.”

“Tamam, haber veririm.”

Hızlıca binaya girdim. Montumu çıkarıp Ayşin teyzenin gönderdiği çorba ve yemekleri mutfağa taşıdım. Çorbanın kokusu içime işleyince annem geldi aklıma. Kaşığı ağzıma götürürken gözlerimin dolduğunu fark ettim. Birkaç damla yaş yanağımdan süzüldü. Kendimi toparladıktan sonra Ayşin teyzeyi arayıp teşekkür ettim. Tam telefonu kapatmıştım ki Miraç’tan eve ulaştığını bildiren bir mesaj geldi.

Sıcak bir şeyler yiyip ilaçlarımı içmek iyi gelmişti. Yeniden yatağa uzandım ve kısa süre içinde uykuya daldım.

Rüyamda Miraç’la bahçeli, daha önce hiç görmediğim ama tuhaf biçimde huzur veren bir yerdeydik. Elimi ellerinin arasına almıştı. Gözlerimin içine gülümseyerek bakıyordu. Mavi gözleri her zamankinden daha parlaktı. Ben de ona gülümsüyordum. Sonra elimi kaldırıp avucumun içine narin, sıcacık bir öpücük kondurdu.

Utanıp gözlerimi kaçırdım. Yanaklarıma kan yürüdüğünü hissedebiliyordum.

“Hifa, çok güzel gülüyorsun,” dedi.

Yeniden gözlerine baktım. “Utanınca yanakların kiraz tanesine dönüşüyor,” diye devam etti. “O kirazlardan birer kez öpebilir miyim?”

Sorusu beni daha da utandırdı. Gözlerimi kaçırıp başımı hafifçe salladım. İki eliyle yüzümü nazikçe kavradı. Gözleri artık çok yakındı. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Nefesimi tuttuğum sırada yanaklarıma yaklaşmaya başladı.

Tam o anda uyandım.

Ter içindeydim. Saçlarım alnıma ve yanaklarıma yapışmıştı. Saate baktığımda gecenin dördü olduğunu gördüm. Derin bir nefes alıp bir bardak su içtim. Bu adam bana zarardı; kalbime felaketti. Bir daha uyuyamayacağımı anlayınca banyoya gidip serin bir duş aldım. Belki düşüncelerimi biraz olsun düzene sokabilirdim.