İçeriğe geç

6. Bölüm : Dikiş

Geceyi sevmezdim. İnsanlar karanlıktan korkardı çünkü içinde ne olduğunu görmezlerdi, bense bilinmezin içinde neyin saklandığını, hangi gölgenin nefes alıp hangisinin sadece bir boşluktan ibaret olduğunu bildiğim için sevmezdim. Bilmek, çok daha ağır bir yüktü.

Kontağı kapattığımda, eski İstanbul mahallelerinden birinin dar ve yorgun sokağındaydım. Yarım yamalak yanan bir sokak lambasının cılız sarı ışığı, çatlamış asfaltın üzerine kirli ve titrek bir örtü gibi yayılmıştı.

Evin önünde iki ekip aracı duruyordu. Mavi ve kırmızı ışıklar, eski binanın taş duvarlarına ritmik bir huzursuzlukla vuruyordu. Polis şeridi çoktan çekilmişti. Kapıda bekleyen memur beni gördüğünde hafifçe doğruldu ama yüzündeki örtülü memnuniyetsizliği gizleme gereği bile duymadı.

"Başkomiserim.” dedi, sesinde sadece bürokrasinin gerektirdiği kadar saygı vardı.

Emniyetteki meşhur "Kutara Hanedanı’nın torpilli kızı" etiketim yüzünden kimse benimle fazla muhatap olmak istemezdi. Selamını sadece başımla onaylayıp tek kelime etmeden sarı şeridin altından geçtim. Açıklamaya ya da kendimi ispatlamaya ihtiyacım yoktu. Kim olduğum lanet olası magazin haberlerinde bile konuşulurdu. Her hafta saçma sapan doğruluk payı olmayan dedikodulara konu oluyordum. Ne şöhret ama!

Kapı yarı aralıktı. İçeri adım attığımda, holü aydınlatan beyaz ışık yüzüme tokat gibi çarptı. İlk fark ettiğim şey sessizliğin yoğunluğu oldu. Bu, sıradan bir ölüm sessizliği değildi. Odadaki sesler normalden daha fazla yutuluyor, havada asılı duran toz zerreleri bile hareket etmeyi reddediyordu. Tek kaşım havalandı. Bu normal miydi?

“Baş komiserim hoş geldiniz!” Serin gülümseyerek başıyla beni selamladı. Sonunda tanıdık, kim olduğumu ve ne olmadığımı bilen biri!

Onu görünce yüzümdeki sert ifade, istemsizce de olsa biraz gevşedi. “Serin…”

Gözleri bir anlığına yüzümde gezindi. Fazla dikkatliydi. Bu yüzden işinde iyi bir polisti aynı sebepten bazen fazlasıyla sinir bozucuydu.

“İyi misiniz?” diye sordu, sesini diğerlerinin duyamayacağı kadar alçaltarak. “biraz solgun görünüyorsunuz.”

“Sabaha karşı cinayet mahalline çağrılan insanların cilt bakım rutini genelde aksıyor.” dedim, bakışlarımı evin içine çevirerek. Dudaklarının kenarı kıpırdadı ama gülmedi. Beni tanıyordu. Şakaya saklanan cevapların çoğu zaman cevap olmadığını bilirdi.

“Bu sefer farklı bir şey var.” dedi.

Elimi kaldırıp onu susturdum. Sert değildi hareketim, en azından öyle olmasını umdum ama Serin’in cümlesi dudaklarının arasında yarım kaldı. Bakışlarımı ona çevirmeden, “Kuralımızı biliyorsun.” dedim alçak bir sesle. “Önce ben bakarım. Sonra sen anlatırsın.”

Serin dudaklarını birbirine bastırdı. Bir anlığına yüzünden mahcup bir gölge geçti. “Üzgünüm.” dedi fısıltıyla.

Cevap vermedim. Buna gerek yoktu. Beni yeterince uzun zamandır tanıyordu. Cinayet mahalline girdiğimde kimsenin ilk izlenimini, panikle söylenmiş bir cümlesini ya da korkuyla şişirilmiş tahminini duymak istemezdim. Çünkü insanlar gördükleri şeyi anlatmazdı, gördüklerinden korktukları şeyi anlatırdı. O korku da bir olay yerinin üzerine sis gibi çöker, gerçek izleri örterdi.

Benim önce kendi sessizliğime ihtiyacım vardı.

Lanetli gözlerim görürdü. Ruhların duvarlara sürtünerek bıraktığı soluk izleri, ölüm anında havada kırılan görünmez çizgileri, bir bedenin içinden sökülüp alınan son nefesin mekâna açtığı boşluğu… Lanetli kulaklarım duyardı. Parkenin altında sıkışıp kalmış fısıltıları, perdelerin kıvrımlarına sinmiş korkuyu, insan kulağının sadece sessizlik sandığı ince ve kirli uğultuyu. Bu yüzden önce kimseyi dinlemezdim. Önce gördüğüme bakar, duyduğumu ayırır, sonra yaşayanların anlattığı sanrıları ölülerin bıraktığı hakikatleri birbirine sürterdim.

Serin bunu bilirdi. O yüzden geri çekildi. Sadece yarım adım. Ama bu yarım adım bile benimle diğerleri arasına görünmez bir duvar örmeye yetti. O benim paravanımdı. Meraklı bakışları, gereksiz soruları ve “Kutara yine tuhaf bir şey yapıyor” diye fısıldaşmaya hazırlanan polisleri benden uzak tutan sessiz bir sınır.

Olayın işlendiği odaya yöneldim. Serin de arkamdan geldi. Ayak seslerini bilinçli olarak benim ritmime uydurduğunu fark ettim. Ne çok yakın, ne çok uzak. Varlığını hissettirecek kadar yakınımda, beni bölmeyecek kadar gerimdeydi.

Zihnimi susturmaya çalıştım. Bir cinayet mahalline girmek, sıradan bir odaya girmek gibi değildi. Hele ki kurbanın ruhu daha önce sana uğramışsa. Bu sık olurdu. Ölüm, özellikle de ani ve vahşi bir ölüm, insana ait son enerjiyi parçalayarak dışarı savururdu. Ruh ne olduğunu anlamaz, nereye gideceğini bilmez, bazen kendisini görebilecek tek çatlağı bulup oradan içeri sızardı. eşiğine geldiğimde durdum.

O çatlak çoğu zaman bendim.

Yatak odamda kabusumun içinden fışkıran dikişli ağızlı ruhun burada olacağını biliyordum. Ya da daha doğrusu, yerde yatan bedenin ona ait çıkmasına hazırlanmıştım. Alışmıştım.

Derin bir nefes aldım ve içeri girdim. Gördüğüm manzara, göğsümün içindeki bütün sahte hazırlığı tek hamlede paramparça etti.

Kalbim kaburgalarıma öyle sert çarptı ki bir an sesi odadaki herkesin duyduğunu sandım. Bakışlarım önce zemine, sonra salonun ortasındaki kusursuz boşluğa, ardından o boşluğun tam kalbinde yatan bedene kaydı. Evet. Yani hayır Yanılmamıştım. O buradaydı. Bu doğruydu...

Yatak odamın karanlığında bana bakan, rüyamın içinden gerçekliğe sızan, ağzındaki paslı dikişler koparken annemin sesiyle beni suçlayan ruhun sahibi yerde yatıyordu. Yüzü ölümün donuk ağırlığıyla taş kesilmişti ama ben onu tanıdım. Ruhunu görmüş birinin bedenini tanımamak mümkün değildi.

Fakat beni durduran şey o değildi. Beklediğim manzara bu değildi. Çünkü yerde bir beden daha vardı.

Elim otomatikman duvara kapandı. Bu gördüğüm manzara karşısındaki şaşkınlığın bedenimde yaratttığı sarsıntıdan değildi bu hareketim. Avcumun içindeki çizgiler, duvarın soğuk dokusuyla buluştuğu an, taşın hafızası damarlarıma bir zehir gibi sızmaya başlardı. Odanın yaşanmışlığı, duvarın pürüzlerinden süzülüp zihnime dolarken, sadece gözlerimle değil, parmak uçlarımla da görmeye başlardım. Havada asılı kalan tereddüt ve duvarlara sinmiş gizli çığlıklar, avcumun içinden geçip ruhuma fısıldarlardı. Duvarın hafızasından izin almıştım. Artık görmeye başlayabilirdim. Fakat zihnimdeki dengeler sarsılmıştı.

İkinci beden, odanın geri kalanına ait değilmiş gibi duruyordu. Sanki salonun ortasına bırakılmamış da hiçliğin içinden yavaşça doğmuş, sonra da var olmaktan vazgeçmişti. İlk kurbanın yanında, ona neredeyse değmeyecek kadar yakın ama ondan tamamen kopuk bir yerde yatıyordu. Üzerinde kan yoktu. Boğuşma izi yoktu. Ölümün sıradan ağırlığı bile yoktu. Bedeni oradaydı ama varlığı hiçti...

Boğazımın ortasındaki yumru büyüdü. Gözlerim istemsizce odanın köşelerine kaydı. Perdelerin altına, duvar diplerine, tavanla birleşen karanlık çizgilere baktım. Ruhsal bir iz aradım. Bir kopuş. Bir yırtık. Bir çığlık kalıntısı. Ama ikinci bedenin etrafında hiçbir şey yoktu.

Ölüm her zaman iz bırakırdı. Kimi zaman çürük bir nefes gibi odanın köşelerine sinerdi. Kimi zaman kesik bir çığlık gibi duvarların içinde sıkışır, yıllarca oradan geçen herkese sebebini bilmedikleri bir ürperti bırakırdı. Genelde benim gördüklerim gri, gölgemsi bir bulut halinde mekânın içine yayılırdı tıpkı teyzemin benim evime yayılması gibi. Ruhun son geçtiği yeri, son korkusunu, son öfkesini, son pişmanlığını taşırdı bu izler. Ben bulutu görürdüm. Ruhların ardında bıraktığı ince dumanı, bu dünyayla öte taraf arasında sürtünürken dökülen kirli külleri görürdüm. O duman bana ipuçlarını gösterirdi. Yaşayanların göremediklerini. Gizli sırları.

Ama şu an bu odada sadece tek bir ruhun izi vardı. İşte imkânsız olan buydu. Burada iki ölü vardı. Birinin bütün ölüm enerjisi odanın damarlarına kadar işlemişti. Gri bulutu perdelerin kenarına, halının liflerine, tavandaki ince çatlağa kadar sinmişti. Muhtemelen bu onun eviydi. Peki ya diğeri?

Hiçbir şey.

Kişinin öldüğü yere ruhu sinerdi.

Serin arkamda kıpırdadı. Bir şey söylemek üzere olduğunu hissettim ama konuşmadı. İyi de yaptı. Çünkü o an duyacağım tek bir insan sesi bile, zihnimde güç bela tuttuğum dengeyi bozabilirdi.

Bir adım attım. Sonra bir adım daha. Salonun havası üzerime kapanıyordu. Beyaz ışık, yerdeki iki bedeni fazla net gösteriyor her ayrıntıyı acımasızca ortaya çıkarıyordu. Bedenlerden biri bana tanıdık, gecedeki kâbusun son sahnesiydi. Ama Beklenmedik olan  ikinci olandı...

Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı. İçimden tek bir düşünce geçti. Geçmişimin kanlı gecesi tam karşımda duruyordu.

O gece de böyle olmuştu. Annem vahşice öldürüldüğünde, bütün dünya bağırmıştı ama o susmuştu. Kan vardı. Çığlık vardı. Sirenler, panik… Ama annemin ruhu yoktu. Tüm varlıkların sesini duyabiliyor, ölülerin ardında bıraktığı gri izleri görebiliyorken onunkini hiç görememiştim. Sanki annem öldüğü anda ruhu bu dünyadan çekilmemiş, doğrudan varoluştan silinmişti.

Hiçlik geceyi yutmuştu.

Ve tam yirmi yıldır, onu bulamadığım her gece aynı hiçlik beni de biraz yutuyordu.

Tam o esnada ciğerlerim birer buzul kristaline döndü. Soğuktu. Çok soğuktu. Dakikalardır içimde tuttuğumu fark etmediğim nefes, dudaklarımın arasından kesik bir buhar halinde fırladı. Serin’in bir adım yaklaştığını hissettim.

“Ayris?” diye fısıldadı.

Oda karardı. görebildiğim gerçekliğe doğru daha da  derinleşti. Beyaz ışık donuklaştı. Duvarların rengi çekildi. Sesler geriye düştü. Her şey daha karanlık, daha keskin, daha çıplak hale geldi. Bir tarafta ilk bedenin ardında bıraktığı gri ruh izleri odanın içinde ağır ağır kıpırdanıyordu. Diğer tarafta ise ikinci bedenin etrafında puslu, biçimsiz bir boşluk vardı. Ne bir sis, ne bir gölge iz bile değildi.

Hiçliğin kendisi.

Yirmi yıl sonra ilk defa aynı şeyi tekrar görüyordum. Işte o sırada önceki ziyaretçim yeniden belirdi. Salonun diğer ucunda, bedenlerin hemen ardında dikiliyordu. Aynı uzun siluet. Aynı çökük omuzlar. Aynı dikişli ağız. Göz çukurlarından sızan siyahlık, yüzünün alt kısmına doğru ağır ağır akıyordu. Bakışlarım yerde yatan bedenine kaydı ve o an fark ettim.

Ağzı gerçekten dikilmişti. Ruhunda gördüğüm şey bir sembol değildi. Bedenine yapılmıştı. Şimdi ruhunda taşıyordu.

Gözlerim yeniden onun ruhuyla buluştu. Hemen şimdi öğrenmem gerekiyordu. Diğerine ne olmuştu? Lanet olası ruhu neredeydi? İkisi aynı anda ölmemiş miydi? Eğer öyleyse, bu adam bunu görmüş olabilirdi. Belki anneme olan şeyin aynısını yaşamıştı. Belki yirmi yıldır kapalı duran o kapının ilk aralığı tam karşımdaydı.

Sıcak bir el elimi sardı.

Umurumda değildi ritüel için hazır olup olmadığım, yanımda tütsü, tuz, mühür ya da koruma çemberi bulunup bulunmadığı umurumda değildi. Sadece öğrenmek istiyordum. Günlerce aç kalmış bir insanın önüne konan yemeğe saldırması gibi, hakikate saldırmak istiyordum.

Elim hızla kolyeme gitti.

Zihnimin içinde ince bir kıkırtı yankılandı. Bana ait değildi. Serin’e de ait değildi. Tanımadığım bir ses, kulağımın içinden değil, doğrudan düşüncelerimin dokunulmaması gereken bir köşesinden fısıldadı

“İşte böyle Ayris. Çıkar o kolyeyi, hadi.”

Ruhlar böyle konuşamazdı. Ben izin vermeden, kendimi açmadan, kanalı aralamadan asla. Kolyeyi çıkarmamıştım. Davet kelimesini söylememiştim. Aramızda kapı yoktu. Bağ yoktu.

Ama ses içerideydi.  Kolyeyi sıkıca kavradım.

“Siktir…” diye korku dolu bir fısıltı kulağımın dibinde yankılandı.

Bu Serin’di.  Parmaklarım Ankh’ın soğuk yüzeyine kapandı. Zihnim, yıllardır kimsenin duymaması gereken o tek kelimeyi şekillendirmeye başladı. Kadim dilde bir davetti bu. Medyumun kendi iradesiyle kapıyı araladığını, bedeniyle ruhu arasında ince bir geçit açtığını ilan eden yasak bir sözdü. Sesli söylenmesi yasaktı çünkü kelimeler, doğru ağızdan çıktığında sadece anlam taşımazdı.

Kapı açardı.

"Flaranae einimae, vira apera"

Kolyeyi çıkaracaktım ki birden karşımda dikilen ruh kayboldu...

“Ne, hayır! Gidemezsin!..” acı dolu bir yakarış koptu dudaklarımın arasından.

“Oh tanrıya şükür...” Serin’in rahatlamış fısıltısını duydum.. Benimle birlikte odanın ortasına doğru savrulmuştu ama elimi bırakmamıştı. Parmakları bileğime neredeyse acıtacak kadar sıkı kapanmıştı.

“hayır”  deli gibi etrafımda dönmeye başladım. Ayris Kutara daha önce kontrolünü kaybettiğin olmuş muydu? Sanırım bu ilkti. “hayır hayır!”  başım dönüyordu. ve yetmezmiş gibi soğuktan bedenim titriyordu. Lanet olsun, o ruh ise gitmişti. Yirmi yıldır aradığım ipucuna, annemin ruhunun neden yok olduğunu açıklayabilecek ilk gerçek kırıntıya bu kadar yaklaşmışken elimden kayıp gitmişti.

“Başkomiserim.” Serin’in sesi bu kez sertti. Sadece endişeli değil, emrediciydi. “Sakinleşin.”

 Serin’in sert sesi beni ait olduğum yere geri getirdi. Siktir! Cinayet mahalindeydim etrafımda polisler, deliller, iki ceset ve açıklaması imkânsız bir boşluk vardı. Kendimi kaybedemezdim. Henüz değil. Ben Buzlar kraliçesi Ayris’dim!

Nefesimi toparlamaya çalışırken iki büklüm halde ellerimi dizlerime dayadığımı fark ettim. Kapıdaki genç polis memuru, gözlerini iri iri açmış bana bakıyordu. Ersin. Daha üç ay önce birimimize verilmişti ve yüzündeki ifade, sabah vardiyasına paranormal travmayla başlamaya hiç hazır olmadığını açıkça gösteriyordu.

“İşine dön çaylak!” Serin sert bir uyarıyla Ersin’i kendine getirdi. Polis memuru kendini toparlayıp odanın kapısından uzaklaştı. Serin bana döndü.

“Komiserim görmen gereken bir şey var...”

Ah, beni kendime getirme işini çok iyi biliyordu... Omuzlarımdan tuttu ve doğrulmama yardımcı oldu. Göz göze geldiğimizde yüzünde hâlâ korku vardı ama onu ustalıkla bastırmıştı. Sonra önümden ilerledi, ikinci cesede doğru yaklaştı. Cebinden çıkardığı eldiveni hızla eline geçirdi ve bedenin yanına çömeldi. İkinci adamın yüzüne ilk kez dikkatle baktım.

Göz kapakları kapalıydı fakat kirpiklerinin diplerinde ince, siyah iplikler seçiliyordu. İlk bakışta gölge sandım. Sonra ipliklerin deriye nereden girip çıktığını fark ettim.  Göz kapakları dikilmişti.

Midem içeriden kısa, sert bir yumruk yemiş gibi kasıldı. Yüzüme çıkmasına izin vermedim. İnsan bedeni bazen gereksiz dürüst davranıyordu özellikle de ölüler, yaşayanlardan daha dürüst olduklarında. Nefesimi burnumdan yavaşça verdim ve bakışımı dikişlerin üzerinde tuttum.

İnce, koyu renkli dikişler iki gözünü de mühürlemişti. Ağzı açıktı ama çığlık atmamış gibiydi. Daha çok, çığlık atma ihtimali bile elinden alınmış gibiydi. Korkutmak için yapılmamıştı bu.

Korkutmak isteyenler daha gösterişli olurdu. Daha çok kan, daha çok vahşet. Burada başka bir şey vardı. Sessiz, sabırlı, neredeyse saygılı... Görmesi engellenmişti.

Ellilerinin sonunda olmalıydı. Solgun teni, ölümden çok balmumunu andırıyordu. Yüz hatları düzgündü ama ifadesinde silinmişlik vardı, sanki kişiliği derisinin altından kazınmış, geriye yalnızca insan formunda boş bir kalıp bırakılmıştı.

Serin, sağ elinin parmaklarını dikkatlice açtı. Avuç içi yukarı döndüğünde zaman bir anlığına durdu.

Kalbim tekledi. Yarım bir yay. Ve onun içinde dikine uzanan üç çizgi.

Sembol, solgun avucun ortasında beni selamladı. Sanki bu cinayet mahallinin en başından beri beklediği tek kişi bendim.

Annem… Annemin göğsündeki o sembol..  Yer ayaklarımın altından kayacak gibi oldu.

Tam o anda hol tarafından daha ağır bir ses yükseldi.

Lanet olsun sırası mı!

“Başkomiser Kutara geldi mi?”

Bu sesin kapıdaki genç polis memuruna ait olmadığı belliydi. Emniyet koridorlarında duvarları hizaya sokmaya alışmış, kısa cümleyle oda dolduran bir sesti. Serin’in başı hemen kapıya döndü. Ben de ikinci cesedin avucundaki sembolden gözlerimi ayırmadan bir saniye durdum.

Rauf.

Harika.

Gecenin eksik kalan tek tarafı amir baskısıydı.

Holde ayak sesleri çoğaldı. Kapıdaki memurun telaşlı sesi geldi. “Müdürüm, olay yeri inceleme hâlâ-”

“Biliyorum,” dedi Rauf. “O yüzden buradayım.”

Serin eldivenli elini cesedin avucundan çekti. Bana baktı. Bakışındaki soru açıktı Bu saatte Rauf neden burada?

Ben de bilmiyordum.

Ve bu hoşuma gitmedi.

Şakaklarımdaki ağrı tam o anda yeniden kıpırdadı. Çok kısa. Çok ince. Ama yeterince tanıdık. Uğultu kafamın arkasından yükseldi. İnlememek için yutkundum. Canımı yakıyordu. Sembol avucun içinde bir anlığına bulanıklaştı. Yarım ay. Üç çizgi. Sonra başka bir görüntü üstüne bindi  ateşler içinde yanan bir çocuk. Ateş çemberi, ayna, Behiye Sultan’ın sesi, annem. Aynadaki yüzüm, yaratığa dönen çocuk…

Gözlerimi kırptım.

Geç.

Lütfen sadece geç…

Uğultu birkaç saniye daha sürdü. Sonra geri çekildi. Dışarıdan bakıldığında muhtemelen ufak bir baş ağrısı tepkisi vermişim gibi görünmüştü. Serin’in dikkatinin Rauf’a kaymış olması, o an için küçük bir lütuftu.

Holün girişinde Rauf belirdi.

Üzerinde koyu renk paltosu vardı. Gözleri önce bana, sonra yerdeki iki bedene, sonra Serin’in yanında açıkta duran sembole kaydı. Orada birkaç saniye uzun kaldı.

“Müdürüm” dedim.

Rauf başıyla kısa bir karşılık verdi. “Durum?”

“İki erkek cesedi,” dedim. “İlkinin ağzı dikilmiş. İkincisinin göz kapakları. İkinci bedenin avucunda sembol var.” Bunu söylerken tekrar kalbim tekledi. “Olay yeri inceleme devam ediyor.”

Rauf’un bakışı sembole indi.

“Kimlik?”

“Ön tespit bekliyoruz. Kesinleşmeden isim vermek istemiyorum.”

“Ruh hâlin?”

Ruh halim mi? Tamam bu soru beklenmedikti. Ya da Rauf’ın bana karşı her zaman babacan olduğu tarafından bakarsak beklenilirdi, ama asla ve hiçbir zaman olay yerinde bu halde olmazdı.

Soruyu kimsenin duymayacağı kadar alçak sormuştu. Başka biri olsa bunu kişisel ilgi sanabilirdi.

“Çalışabilir durumdayım.” Gözlerimi kırpıştırdım.

Gözleri bir an yüzümde kaldı. Bana inanıp inanmadığını anlamadım. Rauf bazı bakışları özellikle okunmaz bırakırdı sanırım amirlik denen mesleki hastalığın yan etkisiydi.

“Bu dosya bu odada gördüğümüzden daha büyük görünüyor Ayris” dedi.

Yutkundum. Anlamıştı. Elbette anlardı. Benim için bunun  ne anlama geldiğini bu odada bilen tek kişiydi. Muhtemelen buraya hepimizden önce gelmişti. Vakaya bakıp gerekeni yapmak için ayrılmıştı.

Bakışımı cesedin avucundaki sembolden ayırmadım. “Öyle görünüyor.”

Sesim beklediğimden daha düz çıktı. Rauf cevap vermedi. Bir adım yana çekildi.

Serin sessizce arkamda duruyordu. Varlığı omzumun arkasında ince bir destek gibiydi; görünmez ama yerinde. Rauf onu da fark etti, sonra tekrar bana döndü.

“Merkez dosyaya özel destek atadı.”

İçimdeki her şey bir anlığına durdu. Dur ne?

Özel destek. İç sesim duymamışım gibi tekrarladı.

Emniyet dilinde bu iki kelimenin fazla anlamı olurdu. Hiçbiri insanı rahatlatmazdı. Biri gelip dosyanı güçlendirebilirdi. Biri gelip dosyanın üzerine oturabilirdi. Biri de gelip seni tekmeleyebilirdi. Devletin yardım etme biçimleri bazen suç mahallinden daha yaratıcıydı.

“Görevlendirmenin kapsamı nedir?” dedim. Sesim sakindi. İçimdeki memnuniyetsizlik dışarı sızmamıştı.

 “Dosyanın komutası sende kalıyor.”

Bu kısmı özellikle söyledi. Benim hangi cümleye takılacağımı biliyordu. Beni yıllardır izliyordu bazen babacan bir sabırla, bazen de dosya kapağına sıkıştırılmış sinir krizi gibi. Yanılmamıştım. Biliyordu.

“Uzmanlık alanı?” sesim güçlü çıktı.

“Fail davranışı, ritüel sahneleme, travma izi ve Adli nöro psikolog”

Nöro psikolog. Devlet onaylı. Devlet onaylı baş belası…

Şakaklarımın arkasındaki uğultu, kelimeyi duyduğu anda yeniden incecik kıpırdadı. Kafatasımın içinde kirli bir hayvan uykusunda dönmüş gibi oldu.

“Bu aşamada gerekli görüldü” dedi Rauf.

Gerekli görüldü… “Anlaşıldı.”

Rauf’un gözleri kısa bir an üzerimde kaldı. “Ayris.”

Başımı ona çevirdim.

“Bu dosyada kimse tek başına hareket etmeyecek.

Her şey o lanet olası sembolün geldiği yerle alakalıydı değil mi? O sembol bundan yirmi yıl önce annemin cesedine kazınmıştı. Katili bulunamamıştı. Dosya takipsizlikten kapatılmıştı. Tek lanet olası tanık ben olduğumdan söylediğim şeyler travma ile dolu olduğu için katilin bulunamayışındaki payın tek büyük dilimi bana aitti. İşte bu gün bu yüzden buradaydım.

Bu yüzden mesleğim buydu.

Bu yüzden otuz iki yaşında en genç ve yetenekli başkomiser olmayı başarmıştım.