İçeriğe geç

9. BÖLÜM

Mezarlıkta ağlamaktan gözlerim şişmiş, artık sızım sızım acımaya başlamıştı. Serdar’a mesaj çekip Sunaylarda kalacağımı haber vermiştim; en azından şimdilik gerçeği böyle bilecekti. Şimdilik diye geçiriyordum içimden, çünkü artık Beray’ın varlığını o da öğrenecekti. Bugünden sonra sustuğum, yuttuğum ne varsa hepsini tek tek ortaya dökecektim. Hem de ne pahasına olursa olsun.


Evin şöminesini yakmak için uzun süre bir savaş versem de sonunda becerebilmiştim. Bu eve en son Beran ile gelmiştik... Kendime mutfakta kahve yapmaya gittiğimde gözlerimin daha fazla yanmaya başladığını hissedip lavaboya yöneldim, avuç avuç su çarpıp saçlarımı toplayarak enseme su vurdum. Bundan sonrası 2015 yılında bu hikâyeye bulaşan hiç kimse için kolay olmayacaktı. Çünkü bu masada en çok yara alan, en çok hırpalanan bendim; şimdi sıra bana ve hayallerime kıyanlardaydı. Sunay ve Büge hariç. Eğer Serdar da bu enkazın altında kalacaksa, o da buna dahildi. Çünkü ben artık çok yorulmuştum; yıllardır bu ağır yükü sırtımda taşıyıp, sanki omuzlarımda hiçbir şey yokmuş gibi davranmaktan ezilmiş, nefessiz kalmıştım.


Tam o sırada kapı çaldı.


Önce olduğum yerde duraksadım. Çünkü buraya geldiğimi kızlar dışında kimseye söylememiştim ve adada bu mevsimde yerliler dışında kimsenin olmaması gerekiyordu. Geldiğim saatten beri Osman Amca dışında insan bile görmemiştim. Beran ile her zaman gittiğimiz o kafe bile sezon olmadığı için kapalıydı.


Kapıyı açmadan önce antredeki küçük pencereden dışarıya baktım. Gelenler Sunay ve Büge’ydi. Büge, o kadar düğün hazırlığının, telaşının ortasında her şeyi bırakıp koşa koşa yanıma gelmişti. Ben asla bu iki kadının hakkını ödeyemezdim.


Kapıyı açtığımda, gözlerimden yeniden yumruk gibi iri yaşlar süzülmeye başlasa da, dudaklarımda hayatta kalmaya çalışan zayıf bir gülümseme vardı.


‘’Seni böyle bir durumda yalnız bırakacağımı düşünmedin herhalde,’’ dedi Sunay kollarını boynuma dolarken.


Böyle arkadaşlara sahip olduğum için o kadar şanslıydım ki... Onlar arkadaş değil, benim köklerim, ailemdi.


‘’ İçeri geçin, kapıda kaldınız’’, dedim. Sesim titriyordu ama belli etmemek için büyük bir çaba harcıyordum.


Sunay elindeki poşetleri bar masasının üzerine bıraktı. İkisi de kabanlarını çıkarıp askılığa astıktan sonra çantalarını alıp salona yürüdüler.


‘’Dolapta adam akıllı bir şey yoktur ve sen de her zamanki gibi yine ağzına lokma koymazsın diye bakkaldan ne bulduysak aldık, itiraz istemiyorum, yiyeceksin.’’ dedi Büge.


Stresli, acı dolu dönemlerimde yemek yeme yetimi tamamen kaybederdim. Beran bile geçmişte bu huyumdan çok şikâyetçi olurdu... Tamam dercesine sessizce kafamı salladım. Şöminenin yanındaki mindere oturdum; onlar da hemen karşımdaki koltuğa yerleştiler.


‘’Sen keşke gelmeseydin Büge.’’ diye mırıldandım gözlerimi ellerime dikerek. ‘’Sana karşı gerçekten mahcup hissediyorum. Daha mimari projeyi bile bitirip teslim edemedim.’’


Gerçekten de mahcuptum. Benden harika bir iş çıkarmamı istemişti ama ben son günlerde ona yardım dahi edememiştim.


‘’ Ey Allah’ım ya... Saçmalamayı keser misin Ayliz? Düğünü biraz daha erteleyeceğiz, ben öyle uygun görüyorum. Çünkü benim baş nedimem henüz bana nedimelik yapacak psikolojide değil!’’


Benim yüzümden düğününü erteleyemezdi; on bir yıldır bu anı bekliyordu zaten. Askerlik olayları yüzünden bir yıl ertelenmiş, tam onuncu yıllarında evleneceklerken araya bu felaketler girmişti. Bunu on iki yıla çıkaramazdım.


‘’Hayır, kesinlikle hayır,’’ dedim bu sefer kesin ve net bir emir kipiyle. ‘’Düğün tam tarihinde olacak. Ve sevgili enişteme söyleyeceksin; eski en yakın arkadaşını da o düğüne çağıracak!’’


İkisi de aynı anda şok geçirdi. Düğüne çağırmak mı? dercesine yüzüme bakakaldılar.


‘’Suratıma öyle bakmayın, çağıracak.’’ diye yineledim.


Bahsettiğim kişi Beran’dı ve ben onunla yüzleşmeye, onu o kalabalığın ortasında görmeye hazırdım.


‘’Canım, bu çok ağır olmaz mı? Serdar da gelecek o düğüne... Yani hem Serdar hem Beran, aynı ortamda?’’


Sunay mantıklı olanı söylüyordu ama o an mantık süzgecinden çoktan vazgeçmiştim. ‘’Dua etsinler ki asıl yapacağımı o gün yapmayacağım Sunay. Büge’nin en güzel günü berbat olmasın diye biraz daha sabredeceğim. Serdar dahil buna dua etsinler.’’


İkini de daha çok meraklandırmıştım ama konuyu üstelemelerine izin vermeden hızla yön değiştirdim: ‘’Projen iki gün sonra elinde olacak, ustalarla görüştüm haftaya bugün evin teslim.’’


Büge kafasını hızla bana çevirip kaşlarını çattı: ‘’Nasıl yani? İki gün sonra mı? Düğün tarihinden önce bitmiş mi olacak yani o ev?’’


Ustaların kabul etmesi için ekstra astronomik bir ücret teklif etmiştim; neredeyse yirmi dört saat aralıksız çalışacaklardı ama Büge’nin bundan haberi yoktu. O ev, o tarihe o düğüne yetişecekti. Arkadaşıma verdiğim sözü tutmanın başka yolu yoktu.


‘’Haftaya bugün evin anahtarı elinde. Daha erken bir tarihte teslim etmiş olacağız ama sorun olmaz sanırım senin için?’’


Bir şaşkınlık dalgası daha geçirdiler. Normalde en az on gün sürecek o zorlu tadilatın nasıl beş gün içinde çözüleceğini, sürenin nasıl yarıya indiğini anlamamışlardı. Büge oturduğu yerden fırlayıp boynuma atladı: ‘’Sen gerçekten harika bir kardeşsin Ayliz, seni çok seviyorum!’’


Onların mutluluğu benim için her şeyden önde geliyordu. Çünkü ben ne zaman dipsiz bir kuyuya düşsem, onlar kendilerini ve hayatlarını askıya alıp beni oradan çekip çıkarıyorlardı. Ben bu fedakârlıkların altında eziliyordum. Sunay da koltuktan kalkıp diğer yanıma oturdu. Üçümüz şöminenin o çıtırdayan ateşi karşısında birbirimize sıkıca sarıldık.


Bekliyordum... O soruyu soracakları anı sessizce kolluyordum. Sanki ikisi de anlaşmış gibi ısrarla o konuyu açmıyordu.


‘’ Ne zaman soracaksınız?’’ dedim birden.


İkisi de bana sarılmayı bırakıp aynı anda, "Neyi?" diye sordu.


‘’Mezarlığa gitmemin nasıl geçtiğini ne zaman soracaksınız?’’ dedim yüzlerine bakmadan, dişlerimi ağlamamak için birbirine bastırarak.


İkisi de başını öne eğdi, derin bir sessizlik odayı kapladı.


‘’Hiç... Hiç bu kadar kötü geçmemişti,’’ dedim ve hıçkırarak ağlamaya başladım yeniden.  ‘’Doktor bana "Asla çocuğun olmayacak" dediği gün, Beran "Burayı çok seviyorum" diye beni apar topar buraya getirmişti. O gün bu adada kalmıştık. Bana ilk günlerdeki gibi o kadar ilgili, o kadar nazik davranıyordu ki... Son kez bana gerçek anlamda dokunuşuydu o gün. Sonrası ise tam bir zulümdü. Beray’a, "Ona asla kavuşamayacaksın" diyen o doktora inat, o gün ben içimdeki minik hayata kavuşmuştum…’’


Nefesim artık cümlelerimi taşımaya yetmiyordu. Dizlerimi karnıma kadar çekip ellerimi parmaklarımın arasında kilitledim, alnımı dizlerimin üzerine yaslayıp kapandım.


‘’Bunları sürekli düşünmek zorunda değilsin Ayliz,’’ diye mırıldandı Sunay acıyla. ‘’Bunları her seferinde hatırlayıp her gün kendini cezalandırarak hayatı kendine zindan etmek zorunda değilsin. Artık bu yükün altında ezildiğini biliyoruz, görüyoruz ama bunu sen seçiyorsun... Hem bu acıyı Beran da bilmeliydi.’’


Sunay cümlesini bitirdikten sonra onay bekler gibi Büge’ye baktı. Büge sessizliği bozdu: ‘’Şimdi ne yapacaksın peki?’’


Başımı kaldırdım. Gözlerimdeki o saf keder, yerini yavaş yavaş keskin bir kararlılığa bırakmıştı. ‘’Geçmişte bana bilerek ya da bilmeyerek zararı dokunan, beni bu hale getiren, bu yükün altında ezilmeme sebep olan herkes ama herkes bedel ödeyecek! Kimsenin gözünün yaşına dahi bakmayacağım. Bu Serdar dahi olsa... Yapayalnız kalsam bile tüm sırlar ortaya dökülecek. Ben artık altında kalıp ezildiğim o yükü, tek başıma taşımaktan yoruldum; şimdi onların omuzlarına yükleme vakti.’’


Oturduğum yerden hızla kalkıp tam karşılarına dikildim: ‘’Benimle misiniz? Yoksa ben bu cephede yine tek miyim?’’


İkisi de bir an bile düşünmeden ayağa kalktı. ‘’Kızım sen ne saçmalıyorsun? O Beran’ın yıllardır ağzını burnunu dağıtmak istiyordum zaten, tabii ki seninleyim!’’ dedi Sunay.


Beklediğim cevaptı. Büge ise derin bir nefes alıp, ‘’Beran’ın suratına bir kere de ben tükürecek miyim? Yoksa gerçekten çok darılırım ha,’’ dedi.


Bana yardım edeceklerinden eminim zaten ama kimseyi bu ateşe zorla atmayacaktım; onlar kendi istekleriyle adımı atıyorlardı.


‘’Büge, senden tek ricam... Gerçekten Beran’la tekrar eskisi gibi iletişim kurman. Ona biraz daha yaklaşman, tıpkı eskisi gibi. Eğer evliyse eşini, değilse bile hayatındaki kişiyle tanışman gerekiyor.’’


Şok üstüne şok yaşatıyordum onlara bugün. ‘NE?! Neden ben evleneceği kişiyle tanışıyorum kızım, sen manyak mısın? Banane onun sevgilisinden, karısından! Asla yapmam öyle bir şey!’’


Ellerimi belime dayadım: ‘’Yapacaksın Büge. Çünkü o kadından da intikam alacağım.’’


Ortam, kurduğum bu son cümleyle birlikte buz kesti. Tahminimce şu an kızlar beni tanıyamıyor, içimdeki bu yabancı kadına korkuyla bakıyorlardı. O gece, daha fazla Beran konusunu derinleştirmeden tamamen Büge’nin düğün telaşlarına kafa yorduk. Ben hayatımda hiç düğün yapmamış, o beyaz elbiseyi giymemiş biri olarak bu duyguların neye benzediğini tam bilmesem de onların heyecanına ortak olmaya çalıştım.


Uyumak için yukarı kata yöneldim ama odanın kapısını açamadım. Geçmiş üzerimden bir tır gibi geçmişti sanki; kulaklarımda Beran’ın merdivenlerden yukarıya seslendiği, "Hayatım hadi kahvaltı hazır, ne kadar uykucu oldun ama sen, böyle olmaz ki!" cümleleri çınlıyordu. Odada yankılanan "Seni hep çok seveceğim güzel gülüşlüm" sesleri, zihnimde bir film şeridi gibi akıyordu.


Kızlar misafir odasında yatacaktı. Ben iki gündür yaşadıklarımın üzerine o odaya girip ruhuma üçüncü bir darbe daha vurmamak için aşağıda, salondaki koltuğa kıvrılmaya karar verdim.


Sabah olduğunda, pencereden içeri süzülen güneş yüzümü ısıttı. Doğrulup ellerimi başımın arasına aldım; küçükken azar işittiğimizde yaptığımız gibi dalgınca halının karmaşık desenlerini izlemeye başladım.


Bugünden sonra bir damla bile gözyaşı akıtmayacaktı kimse gözümden. Bugün Ayliz’in geri dönüş günüydü. Ben istemediğim sürece kimse beni kıramayacak, hayatımla oynayamayacak ve beni hiçbir şeye mecbur edemeyecekti. Başımın iki yanında duran ellerimle saçlarımı geriye doğru itip ayağa kalktım ve sessizce mutfağa geçip kahvaltıyı hazırladım. Kızların dün getirdiği ne varsa sofraya çıkardım: börekler, poğaçalar, domatesler, salatalıklar...


Merdivenden gelen ayak seslerinden kızların uyanıp aşağıya indiğini duydum. Dün gece konuştuğumuz o ağır konular hepimizi ruhen tüketmişti. Sessizce günaydınlaştıktan sonra kahvaltımızı ettik; klasik, sıradan şeylerden bahsettik: İyi uyudun mu? Bugün ne yapacaksın? gibi...


Tam o sırada telefonuma bir mesaj düştü.Gönderen: Serdar “Kargon geldi, çalışma masana bıraktım. İstersen şirkete de bırakabilirim.”


Çok güvendiğim o mimar arkadaşımdan, Büge’nin evinin projelerini hızlandırmasını istemiştim; o da beni kırmayıp hemen bitirmişti. Demek ki Büge’nin projesi iki güne hazır olacaktı. Tabii ki masada otururken “Bugün bitti” diyemezdim çünkü Büge ile bugün yarım gün yan yana olacaktık ama yarın sabah arayıp müjdeyi verebilirdim.


Gönderen: Ben “Şirkete bırakırsan çok mutlu olurum, teşekkür ederim.”


En azından Büge’ye projeyi ben tamamlamışım gibi şirkete davet edebilirdim, o yüzden evde durmasının bir anlamı yoktu. Kahvaltımızı bitirip üzerimizi değiştirdikten sonra kızlara bana bir saatlik bir izin vermelerini rica ettim; onlar da sevgiyle kabul ettiler.


Evden çıkıp merkeze indim. Hava o kadar güzel, o kadar aydınlıktı ki... İçimden, “Eski günleri hatırlamayacaksın Ayliz, saçmalamayı kes” diye kendime durmadan telkinlerde bulunuyordum.


Merkezdeki o her zaman bisiklet kiraladığımız dükkâna yöneldim. Bir bisiklet kiralayıp adanın dört bir köşesinde, ayak basmadık sahil bırakmayacak şekilde pedallamaya başladım. Adanın en ücra köşesindeki o taze havayı ciğerlerimin en derinlerine kadar çektim. Bir daha bu adaya ne zaman gelecektim bilmiyordum ama bu oksijen, bu doğa bana vereceğim intikam savaşında gerekli olan gücü verecekti. Kızımın mezarının olduğu o noktayı bir daha asla unutmamak üzere o havayı içime depoladım.


Bisiklet turum bittikten sonra aracı teslim ettim ve tekrar o dik yokuştan yavaş yavaş evin yolunu tuttum.


İçeriye girdiğimde kızlar arka bahçede kahve içiyordu; onları rahatsız etmeden yukarıya çıkıp hızlıca duş aldım ve üzerime rahat kıyafetler geçirdim. Aşağıya indiğimde onlar da hazırlanmıştı.


‘’Çıkıyor muyuz?’’ dedi Büge. Kafamı salladım. Elektrikli fişleri kontrol edip kapıyı iki kez kilitledikten sonra evden ayrıldık. Vapur saatine yetişmek için koşa koşa iskeleye doğru yürüdük.

Arkamı dönüp arkamda bıraktığım o bir avuç adaya son kez baktım. Geçmişim buradaydı. Kızım buradaydı. Ruhumun en masum parçası buradaydı.

Fısıltıyla, kimsenin duyamayacağı bir sesle kendi kendime söz verdim:Bir dahaki sefere çok farklı geleceğim... Seni seviyorum kızım... Seni seviyorum anneciğim... Seni seviyorum Beray’ım...