İçeriğe geç

8. BÖLÜM

Yıl: 2015

Beran’ın arkadaşlarıyla o ilk buluşmamız gayet güzel geçmişti geçmesine ama o gün arkadaşında sezemediğim, içime bir kurt gibi düşen tuhaf ve değişik bir his vardı. Kötüyü asla düşünmek istemiyordum, beynimi susturmak, içimdeki o sebepsiz huzursuzluğu süpürüp atmak istiyordum ama bir türlü başaramıyordum. Buluşmanın ardından, o gece o heyecanı ve stresi tek başıma kaldıramayacağımı bildiğim için Bügelere kalmaya gitmiştim. O gece hayatımızda yapmadığımız kadar çok kaynatmış, gülmekten artık gözlerimizden yaşlar akmış, karın kaslarımız ağrımıştı.


Ama sabah olmuştu ve bizi yataktan kaldırıp, hazırlanıp o soğuk kampüse götürecek ilahi bir güce ihtiyacımız vardı. Oysa ben o gücü bırakın kendimde bulmayı, parmağımı bile kıpırdatamayacak kadar yorgun hissediyordum. Çünkü bugün Beran’ın dersi yoktu; o okulda olmayacaktı ve bu yüzden okul, gözümde anlamını tamamen yitirmiş, gitmek için içimde zerre kadar heves bırakmamıştı.


Zor bela yataktan sürünerek kalktım, banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. İçimde hâlâ adı koyulamayan, ne tarafa çeksem elimde kalacak olan o tarifi imkansız his duruyordu. Bunun sonu iyi mi olacaktı kötü mü, Allah biliyordu.


İçeriden gelen tıkırtılardan Büge’nin de uyandığını fark ettim ve odadan ona “Günaydın” diye seslendim. Büge yorganın altından boğuk bir sesle, “Ayliz sana da günaydın ama ben biraz daha uyumak istiyorum, ne olur bugün resmi olarak izinli sayılalım ve okula hiç gitmeyelim! Kızlar regl olduğunda bence acil durum izin kullanma hakları olmalı, ben bu sisteme de hayata da çok usandım!” diye sızlanmaya başladı.


Onun bu sabah enerjisine Sunay da dayanamadı. Gözlerini ovuşturarak yastığı kafasına siper etti: “Büge, sabah sabah bu ses senin hangi pilinden geliyor Allah aşkına? Sus ne olur, başımı patlattın!”


Demek ki yalnız değildim; bugün benden başka kimse o okula adım atmak istemiyordu.


İstemsizce gülümsedim, komodinin üzerinden telefonumu alıp Beran’a parmaklarım titreyerek o mesajı gönderdim:


Gönderen: Ben


’’Günaydın bitanem’’


Daha ekranı kapatmama bile izin vermeden, saniyesinde telefon titredi ve mesaj geldi:


Gönderen: Beran


’’Günaydın güzelim’’


Gönderen: Ben


’’Sohbet açık, mesaj atmamı bekliyordun herhalde?’’


Gönderen: Beran


’’Hayır, ben de tam sana günaydın yazmak için sohbete girmiştim. Hatta daha elimi yüzümü dahi yıkamadım, sanırım kalp kalbe karşı çünkü aynı anda uyanmışız.’’


Ekrana bakarak bu mesajı okurken istemsizce gülümsedim. Gerçekten de aynı anda uyanıyorduk. Garip hissediyordum, hem de kelimelerle anlatamayacağım kadar garip. Aradan sadece birkaç gün geçmişti ama Beran’ın bende uyandırdığı duygular o kadar derindi ki, her şey pamuk ipliğine bağlı gibiydi. Acaba onun için de mi böyleydi? Çok merak ediyordum.


Hemen ardından yeni bir mesaj daha düştü ekrana, öncekine cevap vermemi bile beklemeden:


Gönderen: Beran


’’Bugün antrenmanım var. Dersin kaçta bitiyor, seni almaya geleyim.’’


Gönderen: Ben


’’Dersim 2’de bitecek ama antrenmanda zaten yeterince yorulacaksın, gelme istersen yarın okulda görüşürüz olmaz mı?’’


Umarım bu söylediğimi yanlış anlamaz, onu ektiğimi veya istemediğimi düşünmez diye içten içe gerildim. Gerçekten yorgun argın gelip hırpalanmasını istemiyordum.


Gönderen: Beran


’’Senin yanında yorgunluğumu unuttuğum için gelmek istiyorum zaten güzelim.’’


Gönderen: Ben


’’Tamam o zaman, 2’de bitecek dersim. Sana da uygunsa olur o zaman.’’


Gönderen: Beran


’’Uygun değilse bile seni görmek için uygunluk oluşturulur. Seni seviyorum, kahvaltını güzel yap, 'yemek yiyemiyorum' diye bir cümle duymak istemiyorum, öptüm güzel gülüşünden.’’


Her cümlesinin, her kelimesinin kalbimin ta ortasında kelebekler uçurduğu o mesaja uzun uzun baktım. Bu çocuk, her geçen gün kendini bana biraz daha, kelimenin tam anlamıyla sırılsıklam aşık ediyordu.


Sadece “Tamam bitanem” yazıp ekranı kapattım ve arkamda hâlâ homurdanmaya devam eden Büge ile Sunay’a döndüm. Hâlâ “Sen beni neden karga sesinle uyandırdın?” ve “Neden hâlâ güzellik uykundan kalkamadın?” diye birbirleriyle didişip duruyorlardı. Onlar didişmeye devam ederken kalkıp üzerimi giymeye karar verdim; yoksa bugün hep birlikte derse geç kalacağız ve aramızda akıllı, sorumluluk sahibi davranan tek bir insan bile olmayacaktı. O da bu seferlik ben olmalıydım.


Bütün o sabah neşesini ve didişmelerini evin içinde bırakıp nihayet okulun bahçesine gelebilmiştik. Bugün nedendir bilmem, kampüsteki herkesin suratı beş karıştı ve sanki havada gergin bir elektrik, kavga edilecek yer arayan bir kalabalık vardı. Büge ile Sunay’ın ilk dersleri hemen başladığı için hızlıca binaya yöneldiler, arkalarını dönmeden aceleyle, “Haberleşiriz, dikkat et kendine!” diye bağırdılar.


Ben de kampüs bahçesinde oturup ders saatimi bekleyecek sakin bir köşe arıyordum ki gözüm Serdar’a takıldı. Yani... Sadece tanıdık bir yüz olduğu için Serdar’a. Bahçedeki bankların ve masaların hepsi ana baba günü gibi doluydu; sanki hocalar sözleşmiş gibi tüm okulun dersini bugüne sıkıştırmıştı.


Her gördüğümde sadece uzaktan başımla selamlaştığım, bir iki kelime ettiğim o adamın oturduğu masaya doğru gidip gitmemekte tereddüt ettim. Ama ders başlayana kadar okulun dışındaki kafelerde de sürünmek istemiyordum. Sonunda ayaklarım beni o masaya taşıdı.


“Müsade var mı?” dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. “Tüm masalar dolu da... Eğer kimseyi beklemiyorsan dersim başlayana kadar oturabilir miyim?”


Kafasını kaldırdı. Alnına dökülen o koyu renkli saçlarını parmaklarıyla geriye doğru itti, dirseklerini masaya dayamışken hafifçe arkasına yaslanarak oturma pozisyonunu düzeltti ve, “Tabii ki oturabilirsin,” dedi. “Ayliz’di, doğru hatırlıyorum değil mi?”


Elimi sandalyenin ahşap sırtlığına attım, tam oturacakken duraksayıp, “Evet, Ayliz,” dedim. Çantamı sandalyenin kenarına astım, elimdeki kitapları masanın üzerine koydum. Onunla olabildiğince göz göze gelmemeye, bu iletişimi en kısa kesitten bitirmeye çalışıyordum ama Serdar’ın bu sefer benimle konuşmaya, sanki bir şeyler kurcalamaya niyeti vardı belli ki.


“Beran yok mu bugün?” diye sordu aniden.


Sanırım geçen gün okulda oturmuş olmamız dedikodu kazanında çoktan kaynayıp tüm okula yayılmıştı.


“Bugün dersi yok,” dedim kafamı kaldırarak. “Tanışıyorsunuz sanırım...” Aslında daha önce tanışıp tanışmadıklarını tam olarak bilmiyordum, sadece bunu öğrenmek için lafı ortaya atmıştım.


“Tanışıyor sayılırız,” dedi hafifçe kaşını kaldırarak. “Birlikte olmanıza şaşırdım doğrusu. Beran pek kimseyle muhatap olmazdı çünkü okulda.”


“Evet... Ben de okulda bile pek denk gelmemiştim hiç ama, oluverdi işte.” Gülümser gibi yaptım. “Senin de dikkatinden kaçmamış anlaşılan.”


“Tüm okul sizi konuşuyor,” dedi düz bir sesle. “Sadece benim dikkatim değil yani.”


Bu söylediğine verecek bir cevabım olmadı, başımı sallayıp önümdeki kitaplara döndüm. O da zaten konuyu uzatmadı, üstelemedi. Aramızdaki bu tuhaf ve anlamsız konuşma nereye varacak diye içten içe merak ediyordum; zaten ben Serdar ile durup dururken neden laflıyordum, onu da tam anlamış değildim ya, neyse ki sonunda ders saatim gelmişti.


Hemen yerimden kalkıp Serdar’a kısa bir teşekkür mırıldandım, çantamı omzuma atıp masadan uzaklaştım.


Ders boyunca telefonum her zamanki gibi sessizdeydi. Sınıfın kapısından dışarı adım attığım an, ilk işim elimi çantama atıp Beran’dan bir mesaj veya arama var mı diye ekranı kontrol etmek oldu.


Ekranı açtığımda o bildirim oradaydı:


Gönderen: Beran


’’Güzelim, antrenmanda bileğimi burktum. Çocuklardan müsait olan kim varsa beni eve bırakacak, haberin olsun, gelemiyorum yanına. Aklın bende kalmasın, seni seviyorum. Eve geçince haber ver.’’


Mesajı okuduğum an, içimde bir yerlerin buz kestiğini hissettim. Sanki onun canı yandığı gibi, benim de bileğim sızlamıştı. Anında telefonun arama rehberine girip Beran’ın numarasını tuşladım.


Çalıyor... Çalıyor... Açmadı.


Derin bir nefes alıp bir kez daha aradım. Yine açmadı.


Üçüncü kez, dördüncü kez aradım. Yoktu, açmıyordu. O açmadıkça, içimdeki o korku dalgası büyüdü, yerini deli bir meraka ve panike bıraktı. Gerçekten sadece basit bir burkulma mıydı bu, yoksa benden sakladığı daha büyük bir şeyler mi vardı?


Kolumdaki saate baktığımda kızların dersinin çoktan bitmiş olması gerektiğini fark edip hızla adımlarımı kantine yönlendirdim. Bugün benim başka dersim yoktu ama onların bir dersi daha vardı.

Kantine girer girmez Sunay oturduğu yerden elini kaldırarak onları fark etmemi sağladı. Masalarına doğru yürürken nefes nefeseydim; çünkü hâlâ Beran’a ulaşamamış olmanın verdiği panik boğazımı sıkıyordu. Bir hışımla sandalyeye çöktüm ve onlar tek bir soru bile soramadan, içimdeki tüm fırtınayı ortaya döktüm:

‘’Kızlar... Beran ayağını burkmuş! Ayağı mı bileği mi bilmiyorum ama ulaşamıyorum. Evini bilmiyorum, gidip göremiyorum; şu an evde mi onu da bilmiyorum! Antrenmandaymış, takım arkadaşlarından kim müsaitse artık o bırakacakmış eve. Yedi kez aradım ama açan yok telefonunu... Telefonu sessizde mi, yoksa daha ciddi bir şey mi oldu, öğrenmem gerekiyor!’’

Daha nefes almadan, farkında bile olmadan aynı hızla konuşmaya devam edecektim ki Büge birden elimi tutup sıktı:

‘’Canım, bir sakin ol, bir dakika... İki dakikada maşallah hint dizisi gibi bana bütün felaketleri sıraladın durdun! Dur bir, önce çocuk belki ağrıya dayanamadı, 'doktora götürün beni' dedi, ya da eve gitti ama hem antrenman yorgunluğu hem burkma acısı dayanamadı uyuya kaldı. Neden bu ihtimalleri değerlendirmiyorsun da annem gibi bütün kötü düşünceleri peş peşe sıralayıp kendini kötüye itiyorsun?

Sunay hemen lafa atladı, her zamanki o net ve tavizsiz haliyle:

‘’Büge’ye katılıyorum. Ayrıca evini bilsen ne olacaktı? Annesi, kardeşi evdeyken üç gündür hayatında olan çocuğun evine “geçmiş olsun” demeye mi gidecektin? Hasta ziyaretine giderken alınan meyve, çiçek ve sütlerden de al, tam olsun! Bir silkelenir misin Ayliz? Bir hafta olmadı ve sen kendini fazla kaptırdın bu çocuğa! Benim tanıdığım Ayliz bu değil, ne oluyoruz? Tamam, canı yanmış olabilir Beran beyimizin ama önce bir gururumuzu ve karakterimizi mi hatırlasak?’’

Sunay böyleydi işte; kim olursa olsun, karşısındaki ne kadar aşık ya da ne kadar canı yanmış olursa olsun asla kendi kişiliğinden taviz vermezdi, verdirtmezdi de. Aslında bir bakıma haklıydı da. Ben Beran’ı çok sevmiş olabilirdim, evet; belki bu kadar kısa sürede ruhumu teslim etmiştim ama kendimi birden onun kapısında kul köpeğe dönmüş gibi hissetmek de midemi bulandırmıştı.

Ağzımı açıp tek kelime edememiştim Sunay’ın bu sert çıkışı üzerine. Hem ne diyecektim ki? Haklıydı.

Büge, çaresizliğimi ve üzerimdeki o ezilmişliği anında fark edip araya girdi: ‘’Tamam, şimdi bunları konuşmanın sırası değil. Konuşmak da zaten şu an hiçbir şeyi değiştirmeyecek... Ama konuyu şimdi kapatmam, Sunay’a hak vermediğim anlamına da gelmiyor, bunu da altını çizerek bir kenara not düşeyim.’’

Beni Sunay’ın o haklı ama bir o kadar da yakıcı azarından kurtarmış olabilirdi belki ama ona hak verdiğini de gözüme sokmayı ihmal etmemişti, sağ olsun!

Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecekken, elbisemin cebindeki telefonumun ekranı aydınlandı. Arayan kişinin Beran olduğunu gördüğüm an, içimdeki o buz kalkanı çatladı, bütün panik yerini derin bir nefese bıraktı ve hızla telefonu açtım:

‘’ Güzelim?’’

‘’Beran! Neredesin? Kaç kere aradım, sana ulaşamayınca ne kadar panik oldum biliyor musun?’’

‘’Biliyorum güzelim, biliyorum... Sakin olur musun lütfen? Neredesin sen şu an?’’

‘’Konumuz şu an benim nerede olduğum mu gerçekten?!’’

Adam hala benim nerede olduğumu merak ediyordu, ben ise delirmenin eşiğindeydim!

‘’Güzelim, neredesin? Ona göre bir şey söyleyeceğim.’’

‘’Kantindeyim, kızlarla! Senden haber alamayınca onların yanına geldim, eve geçeceğim birazdan.’’

‘’Kantin camından bir otoparkın olduğu kısma bakabilir misin, telefonu kapatmadan?

Ne oluyordu şimdi? Oyun mu oynuyordu bu çocuk benimle, yoksa dalga mı geçiyordu? Söylediğini yapmak için aniden ayağa kalktım. Kızlar da “Ne oluyor?” dercesine bana baktılar ve meraklarına yenik düşerek onlar da arkamdan otoparkın gözüktüğü cam kenarına doğru geldiler.

Telefon kulağımdaydı. Otoparka bakan camdan dışarıya baktığımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi: Bileği kalın bir bandajla sarılı, tek kolunun altında koltuk değneği, üzerinde o turuncu montu ve ellerinde kocaman bir papatya buketiyle Beran, orada durmuş bana gülümsüyordu.

‘’Çok merak ettiğini biliyorum... Evime gel desem de “Daha yeni her şey, gelemem” diyeceğini, “İyiyim” desem de içinin rahat etmeyeceğini de biliyordum. O yüzden ben seni görmeye geldim.’’

Delirmişti bu çocuk. 

‘’Sen gerçekten delisin Beran... Yemin ederim delisin.’’

‘’Yağmurun altında beni daha ne kadar bekleteceksin? Şimdi de ıslanıp üşütüp alevler içinde yatak döşek yatayım istiyorsun herhalde, ha?’’

 ‘’Saçmalama, hemen geliyorum!’’

Telefonu yüzüne kapatmıştım. Kızlar hâlâ şaşkınlık içerisindeydi ama ben onlardan bin kat daha büyük bir şokun ortasındaydım. Sunay bile az önce söylediklerine pişman olmuş gibi, birden yumuşayan, buruk bir ses tonuyla mırıldandı: ‘’Bekletme çocuğu... Üşütecek, git çabuk.‘’

‘’Haberleşiriz, size iyi dersler…’’

Başka hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm ve kantinden, Beran’ın yanına, o an kokusunu ve varlığını dünyadaki her şeyden çok özlediğim o adamın yanına doğru koşar adım uzaklaştım.

Ama o an, o otoparka doğru yürürken içimde sabah oluşan o garip, o karanlık his yeniden nüksetti. Sanki bu kadar güzel gitmesi imkânsız olan şeyler çok uzun sürmeyecekmiş ve ben yaklaşmakta olan büyük bir felaketin, o dipsiz kuyunun içine doğru yuvarlanmak üzereymişim gibi hissediyordum.


Otoparka adımlarımı attığımda, yüzündeki o çocuksu ve içten gülümsemeyle bana doğru hamle yapan Beran’ın kolları arasında buldum kendimi. Koltuk değneğine rağmen beni öyle bir kucaklamıştı ki, sanki kemiklerim kırılırcasına sımsıkı sarılmıştı. Gün boyu içimi kemiren o korku, kokusunu içime çektiğim an buhar olup uçmuştu.

Ellerimle göğsünden hafifçe uzaklaşıp, elindeki o mis kokulu papatya buketini dikkatle aldım ve yüzüme yayılan o istemsiz gülümsemeyle gözlerinin içine baktım.

‘’Parka, her şeyin başladığı yere gidelim mi?’’ diye sordu, gözlerindeki o parıltıyla.

Ayağındaki bandaja ve koltuk değneğine şöyle bir baktım. Oraya kadar nasıl yürümeyi planlıyordu acaba?

‘’Bu ayakla nasıl gideceksin oraya gerçekten?’’ dedim, hem sitem ederek hem de içten içe gülerek. ‘’Sen bugün ne kullandıysan aynılarından ben de istiyorum, bu kafa başka türlü açıklanamaz çünkü!’’

Dalga mı geçiyordu benimle, yoksa ayağını burktu, ama düşerken kafasını da mı sert bir yere çarpmıştı cidden merak ediyordum.

Omuzlarını silkip, rahat bir tavırla, ‘’Ne olacak, ayağım kopmadı ya! Hem ben sevgilimi çok özledim, yürünür o yol,’’ dedi.

Biliyordum ki ne söylersem söyleyeyim beni dinlemeyecek, yine kendi bildiğini okuyacaktı. Zaten o an, elinden tutup kendimi bir kez daha ona teslim etmiştim bile. Diğer kolunun altında duran koltuk değneğiyle kampüsün içinden geçip parka doğru yürümeye başladık. Bir yandan kendi sakarlığıyla dalga geçiyor, bir yandan da benim telaşıma kıkırdayıp duruyordu.

Parka vardığımızda etraftaki bankların çoğu boştu. Güneşin altında sessiz sakin duran o ilk oturduğumuz bankı bulup yan yana çöktük.

Beran derin bir nefes alıp etrafa şöyle bir baktıktan sonra bana döndü:

‘’Her şeyin başladığı yerdeyiz...’’

Başımı kaldırıp parka baktım. Evet, haklıydı. Her şey tam da burada, bu bankta, bu ağaçların altında başlamıştı. Kafamı onu onaylarcasına salladım. Elindeki papatyaları daha sıkı kavrayıp, ‘’Çiçekler için çok teşekkür ederim... Senin iyi olduğunu bilmek, burada böyle karşıma dikildiğini görmek bile bana yeterdi aslında,’’ diye mırıldandım.

Beran bu sözümden hiç memnun olmamış gibi, hafifçe kaşlarını çatıp itiraz edercesine baktı:

‘’Seni telaşlandırdığım için bir özür bu, küçük hanım. Ama asıl konumuza gelelim... Neden sabah Serdar ile oturuyordun sen?’’

Kulaklarıma inanamayarak ona döndüm. Serdar ile oturmamı nereden biliyordu? Şu anki durumumuzla, adamın ayağını burkmuş olmasıyla ve benim onun için kopan paniklerimle bunun ne alakası vardı Allah aşkına?

‘’Sen bunu nereden biliyorsun ki?’’ diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek.

Yüzüne takındığı o hafif ukala ama bir o kadar da yakışıklı tavırla, ‘’Sorumun cevabı değil bu,’’ dedi.

Sinirlerimin aniden zıpladığını hissettim. İçimdeki o yumuşacık sevinç dalgası yerini aniden hafif bir öfkeye bırakmıştı. Serdar ile oturmuş olmam onu neden bu kadar germişti ki?

‘’Oturacak başka boş masa yoktu kampüste!’’ diye çıkıştım, sesim biraz yüksek çıkmıştı. ‘’Onu tanıdığım ve başka çarem olmadığı için masasına oturabilmek adına izin istedim, o da sağ olsun müsaade etti, oturdum. Bu kadar! Sen bunu nereden biliyorsun Beran?’’

Soruyu resmen üzerine basa basa, inatla tekrarlamıştım. Artık gerçekten sinir olmaya başlıyordum; çünkü bu adam hiçbir şeyi saklayamıyor ama her şeyi de bir şekilde görüp içine atıyordu ve ben bu gizemli hallerinden nefret etmeye başlıyordum.


‘’Ayliz, ben yanında olmasam da ne yaptığını biliyorum.’’

Sanki söylediği şey en sıradan, en normal cümleymiş gibi, yüzünde o rahat ifadeyle söylemişti bunu. Ne demek istiyordu? Beynimden vurulmuşa dönmüştüm.

‘’Tekrar soruyorum Beran! Benim Serdar ile görüşmemde ne gibi bir problem olabilir ki? Buna görüşmek dahi denmez, alt tarafı aynı masada beş dakika oturup kalktık!’’

Ağzını açtı, sanki bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama aniden vazgeçti. Sustu. Öyle bir yüz ifadesi takındı ki, sanki ben ne anlatsam boştu, ben onu asla anlamazdım ve o da kendini yormaya niyetli değildi.

‘’Kıskanıyorum,’’ dedi.

Cümlesi ortama bomba gibi düştü. Ne demekti şimdi bu? Bu nasıl bir kıskançlık komedisiydi böyle? Beran’ın bu rahatlığı sinirlerimi iyice zıplatmıştı.

‘’Ne saçmalıyorsun sen? Sen sanırım benim merakımı gidermeye değil, bana hesap sormaya geldin bu ayağınla!’’

‘’Sesini yükseltiyorsun.’’

‘’Sesimi yükseltmiyorum Beran! Kıskanabilirsin, tamam ama senin bu yaptığın şey... Sen yokken peşime birilerini takıp beni takip ettirmen normal bir şey değil! Ben eve geçiyorum, görüşürüz!’’

Arkama bile bakmadan banktan kalkıp yürümeye başladım. Arkamdan tek ayakla seke seke, dengesini kaybetme pahasına gelmeye çalıştı.

‘’Ayliz, dur bir dakika!’’ Durmadım.

‘’Ayliz, herkes bize bakıyor, bir bekler misin?’’ Durmadım.

‘’Ah, bacağım!’’

Sözünü duyduğum an kalbim cız etti; hemen arkamı döndüm. Bacağına ne olmuştu, yoksa üzerine mi bastı, kötü bir şey mi oldu diye endişeyle baktım. Ama o an, sırf arkamı dönüp ona bakayım ve yanına gelebileyim diye bunu tamamen uydurduğunu, kahverengi ela karışımı gözlerindeki o muzip parıltıyı görünce anladım.

Neredeyse yanıma ulaşıp elleriyle kollarımca sımsıkı kavradı.

‘’Ayliz, tamam, belki normal olmayabilir... Ama sana olan aşkım da normal değil! Kıskanıyorum. Gülüşünü başkası görünce kıskanıyorum, gözlerinin içinde başkası da kaybolur diye kıskanıyorum! Bu benim en doğal hakkım. Seni erkek sinekle bile paylaşamam, kusura bakma.’’

Kollarımı ellerinden kurtarmak için onu hafifçe itekledim.

‘’Neden peşime adam taktın peki?!’’ diye çıkıştım hala öfkeyle.

‘’Adam takmadım! Bizim sınıftaki kızlar görmüş, onlar söyledi.’’

Kızlar? Şimdide kopya çekme sırası bendeydi, aynı hamleyi ona iade edecektim.

‘’Kızlar, he? Sen neden kendi sınıfından kızlarla konuşuyorsun peki?’’

‘’Abartma Ayliz, alt tarafı aynı sınıftayız, mecbur konuşuyoruz.’’

‘’Abartmıyorum! Neden görüşüyorsun? Ben de kıskanabilirim, benim de duygularım var Beran!’’

‘’Sen şu an sadece benimle ödeşmeye çalışıyorsun.’’

Hava giderek soğuyordu. Üşümüştüm; rüzgâr parka doğru şiddetini artırmıştı. O sırada Beran aniden sırtındaki o ikonik turuncu montunu çıkardı ve omzlarımın üzerine örttü. O kadar ani olmuştu ki itiraz bile edemedim; çünkü üzerime sinen o sıcaklık ve kokuya gerçekten ihtiyacım vardı. Niyeti tartışmayı sonlandırmak falan değildi, halinden gayet memnundu.

‘’Ben ödeşmeye çalışmıyorum,’’ diye mırıldandım sesimi alçaltarak. ‘’Senin gözlerine bakmasın kimse. Sesini dahi duymasın istiyorum.. Sen nasıl aynı şeyleri istiyorsan. Bu benim en doğal hakkım.’’

‘’Tamam,’’ dedi yumuşak bir sesle.

‘’Tamam mı? Gerçekten mi?’’

‘’Evet. Neden itiraz edeyim? Sevgilim öyle istiyorsa öyledir, ötesi yok. Senin için tamam değil sanırım?’’

‘’Tamam... merak etme.’’

Gözlerini üzerimde gezdirip gülümsedi. ‘’Montum çok yakıştı.’’

Ben de gülümsedim; çünkü gerçekten de o turuncu montun üzerine sinmiş olan kokusu, o an içimdeki bütün öfkeyi alıp götürmüş, yerine tatlı bir huzur bırakmıştı.

‘’Hadi fotoğraf çekilelim!’’ dedi heyecanla. ‘’Montun kapşonunu tak, saçların ıslanacak. Hem mor ve turuncunun uyumuna da bak sen!’’

Telefonunu çıkarıp ön kamerasını açtı.

‘’Bekle, papatyalarım çıkmıyor!’’ dedim, ellerimdeki buketi düzeltmeye çalışarak.

Ve o an, ekranın önünde bir selfie çekildik. İkimizin de ağzı kulaklarımıza varacak şekilde güldüğü, saçlarımın rüzgârdan dağıldığı, üzeriöde kendi mor kabanım, onun omzuma attığı turuncu montu ve ellerimde kocaman papatya buketimle... Ne profesyonel bir makyaj vardı ne de bir filtre. Hayatımda yaşadığım en saf, en doğal mutluluktu bu.

Tartışmıştık, evet. Ama hiçbiri önemli değildi. Çünkü biz o gün ilk tartışmamızdan galip çıkmıştık. Aşkımız galip çıkmıştı.

Ben bu çocuğa resmen, kelimenin tam anlamıyla sırılsıklam aşıktım.