Sabah gözlerimi açtığımda ev sessizliğe bürünmüştü. Serdar çoktan uyanmış, iş için evden çıkmış olmalıydı. Yatakta öylece tavana bakarak uzandım. Bugün için ne Büge’nin o her zamanki neşeli sunumuna ne de ofisteki o boğucu masaya adım atmaya gücüm vardı. Geçen gün sahilde duyduğum o ağır haber, kulaklarımda çınlayan "evleniyormuş" kelimesi bütün iç organlarımı söküp almış gibi hissettiriyordu. Hepsinden öte, takvime baktığımda kanımın donduğu o gerçeği hatırladım: Bugün, ondan vazgeçtiğim o kara günün, kızımın ölüm yıldönümüydü.
Komidinin üzerine uzanıp telefonumu elime aldım. Ekranı açtığım gibi bir sürü cevapsız arama ve mesajla karşılaştım. Hepsini görmezden geldim; hiçbirine geri dönmeyi aklımın ucundan bile geçirmedim. Yavaş adımlarla mutfağa geçip makineye filtre kahvemi koydum. Bir yandan kahvenin damlama sesini dinlerken, bir yandan da içimdeki o korkunç ikilemle boğuşuyordum: Serdar’a Beran’ın döndüğünü söylemeli miydim, söylememeli miydim?
Kahve makinesi bitiş sinyalini verip öttü. Kupamı alıp yatak odama geri döndüm, yatağın kenarına çöktüm. Telefonumun ekranındaki tarihe bakarken, içimdeki o acı bir kez daha bütün hücrelerimi sardı.
Kızımdı o benim. Onu kaybedeli tam 8 yıl oluyordu. Aradan geçen zamana rağmen acısını bir saniye bile unutamamışken, bugün onun ölüm yıldönümü olduğunu nasıl unutabilmiştim? Kendi kendime lanet okudum. Hızlıca üzerimi değiştirmem gerektiğini biliyordum. Dolaptan, o gün onu kaybederken üzerimde olan simsiyah, kolları lastikli elbisemi çıkardım ve üzerime geçirdim. Saçlarımı aceleyle sıkı bir at kuyruğu yaptım. Çantamı ve arabanın anahtarını kapıp evden dışarı fırladım. Serdar’a haber vermeyecektim; zaten onun bu acıdan, bu geçmişten, o küçük mezardan haberi dahi yoktu. Bunu dünyada bilen sadece iki insan vardı: Sunay ve Büge.
Otoparka inip arabayı çalıştırdım. Kapıdan tam çıkacağım sırada telefon tutacağındaki telefonum çalmaya başladı. Arayan Sunay’dı. Derin bir nefes alıp açtım:
“Alo, Ayliz napıyorsun canım?”
“İşim var Sunay, çok acil mi?”
“Gidiyor musun?”
“Evet, gidiyorum. Eğer dönmeyecek olursam bu akşam Serdar’a sizde kalacağımı söyleyeceğim, olur mu?”
“Tabii ki olur, saçmalama. Ama bu sefer benim de gelmemi ister misin Ayliz? Beran’ın gelme yükü varken bir de bugün... Emin misin?”
“ Sunay, beni düşünmen çok güzel ama yalnız gitmeliyim. Büge dışında kimseye söyleme lütfen. Öpüyorum, görüşürüz.”
Cevap vermesine izin vermeden telefonu kapattım. Arabayı yola çıkardım ve her yıl bugün adaya giderken yaşadığım o ağır filmi zihnimde sarmaya başladım.
Otoparka arabayı çekip akbil basarak turnikelerden geçtim. Vapura doğru yürürken denizin o tuzlu kokusu ve rüzgârın keskin dalgası yüzüme çarptığı anda, geçmişin hayaletleri etrafımı sardı. Beran’la nerdeyse her fırsatta kaçtığımız o adalardan biriydi burası. Vapurun dışındaki boş banklara oturur, iskeleden aldığımız simitleri martılara atardık. Hava buz gibi dahi olsa, vapurun içinde oturmak yerine dışarıda o rüzgârı ve deniz kokusunu ciğerlerimizin en derinlerine kadar çekmeyi seçerdik.
Beran’ın her seferinde gözlerimin içine bakarak söylediği o cümle kulaklarımda çınladı:
“Kızımız olursa adını Beray koyalım. Beran’ın Ber’i, Ayliz’in Ay’ı olur mu?”
Beray... Her vapur dönüşümüzde bunu tekrarlardı. Sabahları erkenden yola çıktığımız için ikimizden biri mutlaka diğerinin omzunda uyuşakalır, diğeri ise uykusunu bölmemek için kıpırdamadan onu izlerdi. Tüm günü adada geçirirdik. Çocuk gibi parkta sallanarak, sahil cafesinde kahve içerek, denize girerek... En sevdiğimiz tepeye tırmanıp bütün adayı ayaklarımızın altında seyrederdik. Bazen aptal sebeplerden kavga edip “Beni dinleyen kadar tepeden aşağı yürümeyeceğim” diye yeminler ederdik ama bu ada bizim her anımıza şahitti. Bu vapur... Yaşlanınca burada yaşayacaktık. Çünkü burası, aşkımızın yeniden doğduğu yerdi. Sessizdi, sakindi; Beran da ben de birbirimizden başka hiç kimseyi istemiyorduk yanımızda. Ben evden yürütecektim işlerimi, gerektiğinde şehre geçecektim; Beran da antrenörlüğe geçecekti. Tüm planımızı kurmuştuk. Ne o an ne geçmiş ne de gelecekle ilgili konuşmadığımız tek bir detay kalmamıştı. Sadece soyadını almam ve aynı evde, onunla uyanmam kalmıştı geriye.
Ben bunları düşünürken vapur çoktan kalkmış, dalgaları yararak ilerlemeye başlamıştı. Rüzgâr suratıma öyle sert vuruyordu ki, sanki “Aklını başına topla, bütün bunları düşünmeyi bırak artık” der gibi tokat gibi çarpıyordu. Babaannemin evinin anahtarını da almıştım yanıma. Eğer dönüş saatim çok geçe kalırsa bu gece orada kalacaktım; Sunay’a o yüzden telefonda Serdar’ın onlarda kaldığımı bilmesini tembihlemiştim.
Ortalama kırk beş dakika süren yolculuk, vapurun iskeleye yanaşmasıyla son buldu. Kokusu bana on bir yıl öncesini, en saf olduğumuz zamanları hatırlatan o adaya ayak basmıştım. Hiçbir şey, hiçbir esnaf, asfalt, hatta yerdeki tek bir taşın yeri dahi değişmemişti.
Sağ tarafıma dönüp baktım; çıkmaz bir sokaktı orası. İlerideki beyaz evin önündeki taşta, ilk gelişimizde anı olsun diye çektiğimiz yüzlerce fotoğrafımız vardı. Şimdi o fotoğraflar gerçeğin değil, sadece birer hayaletin anısıydı. O gün üzerimde turuncu bir kumaş pantolon vardı; çünkü onu tanıdığım günden beri turuncu, hayatımın en vazgeçilmez rengi olmuştu. Onun kalbime işlediği gibi, giydiğim her şeye işlemişti o renk.
Sonra sağ taraftaki kafeye baktım. Öğrenci harçlıklarımızı birleştirip “Acaba hesaba yetiyor mu?” diye ceplerimizi saydığımız o masaya... Sol tarafa döndüm. Yürüyeceğim yola sapmadan önce Osman Amca’yı gördüm. Yıllar onu teğet geçmiş gibiydi; her gelişimizde Beran bana buradan papatya tacı ve magnet alırdı. Evde bir Kınalıada magnetçisi açacak kadar birikmişti o magnetler.
“Kolay gelsin Osman Amca, nasılsın?”
Başını kaldırıp baktı, yüzünde şaşkın bir ifade belirdi:
“Ayliz? İnanmıyorum güzel kızım, sen mi geldin? Gel buyur, bir çay içelim.”
“Yok eve çıkacağım Osman Amca, belki dönüşte uğrarım burada olursan.”
“Tamam kızım, tamam nasıl istersen. Dikkat et, istersen kapıdaki bisikleti al, aşağı inince verirsin, çıkma o kadar yokuşu.”
O yokuşu bu sefer arabayla değil, ayaklarımın üzerinde, acısını sonuna kadar hissederek çıkmak istiyordum.
“Yok Osman Amca, bu sefer yürüyeyim yokuşu, bana da yürüyüş olur. Hadi sana kolay gelsin.”
“Sağ olasın kızım, sağ olasın.”
Sola dönüp dümdüz yürümeye başladım. Sağ taraftaki çocuk parkının solundaki dik yokuştan yukarı adımlarımı attım. Her gelişimizde Beran’a, “Hayatım kim çıkacak şimdi bu yokuşu ya, keşke bisiklet kiralasaydık” derdim. O da bana, “Parayı öğleden sonra balık ekmek yemek için saklıyoruz ama istersen seni kucağımda taşıyabilirim hayatım” diye gülerdi.
Her evin önünde bir hatıramız vardı. Her sokakta bir kavgamız, bir kahkahamız... Neden yapmıştın Beran bunu bize? Neden onca güzel anımızı hiçe sayıp, seni içimde diri diri gömmem için beni o hastane odasına mahkûm etmiştin?
Biraz daha ilerledim. Kitap ayracı olarak kullandığım, o siyah beyaz fotoğrafı çektiğimiz yere geldim. Gülüşü... O gün ben ona dönüp, “Böyle güzel gülmeyi nereden öğrendin?” diye sormuştum. Hiç düşünmeden, “Sevgilimden” demişti.
Yokuşun sonuna ulaşmıştım. Önce gitmem gereken tek bir yer vardı: Mezarlık.
Sağ sokaktan dönüp mezarlığın paslı demir kapısına yaklaştım. Çeşmenin yanındaki plastik bidonlardan birini alıp su doldurmaya başladım. Çantamdan çıkardığım siyah tülbenti başıma örtüp saçlarımı gizledim.
O an ayaklarımın bağı çözüldü. Hafiften bir panik atak dalgası boğazımı sıkmaya başladı ama bunu yapmak zorundaydım; Sunay bu yüzden, sırf bu nefessiz kalışlarımı bildiği için benimle gelmek istemişti.
Kızımın mezarına doğru ilerledim. O kadar küçücüktü ki... Daha ona veda ettiğimde elleri, burnu, gözleri tam anlamıyla oluşmamıştı bile. Mezarı bulmak, o minicik toprak yığını yüzünden her seferinde zorlaşıyordu ama ben yıllar önce bir işaret koymuştum oraya. Mor çiçekli ağacın sol çaprazındaki o minik çukur... Ne kadar basitti, değil mi? Ben ondan asla kopamamışken, onun mezarını tarif etmek hayatın bana sunduğu en acımasız sadülüktü.
Mezarı görünce gözyaşlarım sel gibi akmaya başladı, dudaklarım zangır zangır titriyordu. Dizlerimin üzerine çöktüm, parmak uçlarımla toprağına dokundum. Hıçkıramadım bile, boğazım düğümlendi, nefes alamadım.
“Beray... Kızım…”
Konuşamıyordum. Göğsüme batan o iğneli sancı, Beray’ı öldürmeye mecbur bırakıldığım günden beri oradaydı ve her nefesimde biraz daha derine batıyordu. Babası o zamanlar, “Bunu yapmaya mecbur değilsin” demişti ama hastaneye neden gittiğimi dahi tam olarak bilmiyordu. O ilişkiyi bitirmek zorunda olmadığımdan bahsediyordu. “Bitirdin, neden ağlıyorsun şimdi? Bitirme o zaman” diyordu. Ama benim ağladığım şey o adamla olan ilişkimin bitmesi değil, o ilişkiyi temelli gömmek için Beray’ı feda etmek zorunda kalışımdı. Eğer Beran’ın o bebekten haberi olsaydı, beni asla o klinikten içeri sokmazdı. Söylememiştim, söyleyememiştim.
Ondan tamamen vazgeçmeye gittiğim o soğuk hastane odasında, doktor bana cinsiyetinin kız olduğunu söylemişti. Toprağa biraz daha bastırdım parmaklarımı:
“Baban geldi biliyor musun, güzel kızım?”
Başımı mezar taşına yasladım.
“Sekiz yıl önce senden vazgeçmem için beni hastaneye getiren ve varlığını bugüne kadar asla bilmeyen baban…”
Beran hep, “Ben çok güzel bir baba olacağım Ayliz” derdi. Kendimizden çok Beray için hayaller kurardık. Adını o bulmuştu. Sosyal medyadaki tüö hesaplarının biyografisine hep Beray yazıyor, biri “İleride çocuk istiyor musunuz?” diye sorduğunda, “Kızımızın adı çoktan belli” diyerek gülüyordu.
Beray’dan vazgeçmek için girdiğimiz o klinik, normal bir devlet hastanesi değildi. Normal şartlarda ondan vazgeçme sürem çoktan dolmuştu ama bir şekilde... İçeriye benimle birlikte Beran da gelmişti. Ona asla odaya gelmemesini, dışarıda beklemesini söylemiştim; o ise başka bir kadınsal rahatsızlığımdan dolayı geldiğimi sanıyor, ağlamalarımı sadece ilişkinin bitişine yoruyordu.
Hemşireye, Beran’ın duymayacağı şekilde yalvarmıştım: “Kimlik numarası, isim soyisim almıyorsunuz, değil mi? Sadece ücreti ödeyeceğim ve işlemi yapıp çıkacağız, doğru mu?” Hemşire acıyan gözlerle başını sallamıştı.
Beni hazırlamak için odaya aldıklarında doktor defalarca emin olup olmadığımı sormuştu. Vazgeçerim diye belki de bana cinsiyetini fısıldamıştı: “Kızınız olacak, eminsiniz değil mi? Babası dışarıdaysa çağıralım, belki konuşmak istersiniz?”
İstememiştim. Beray böyle bir hayatı hak etmiyordu. Annesinin neşesini yitirmiş, gözlerindeki rengin sönmüş halini görerek büyümesini; gün gelip babasının o fevri ve bozuk psikolojisinin annesinin hayatını zindana çevirmesine şahit olmasını istememiştim.
Operasyon bittikten sonra ayakta duracak halim yoktu. Hemşireye teşekkür edip Beran’ın elini tutarak klinikten ayrılmıştık. Asansöre bindiğimizde ben içten içe hıçkırarak ağlıyordum ve her hıçkırığımda içimdeki o kanamanın arttığını hissediyordum. Kanamam olup elbiseme geçer diye o yüzden simsiyah giyinmiştim o gün.
Beran dışarıda bana dönüp, “Ayliz, bu kadar ağlayacaksan bitirmeyelim! Bak, sana düzeleceğimi söylüyorum!” diye kendi dünyasında saçmalayıp duruyordu. Ben onu duymuyordum bile; o kendi öfkesinin ve düzeleceğinin inancındaydı, ben ise en çok da cinsiyetinin kız olduğuna ve kendi ellerimle Beray’ı öldürdüğüme yanıyordum.
Biz çıktıktan sonra o minik parçayı oradan alıp buraya, Kınalıada mezarlığına gömmeyi Sunay ile Büge halletmişti. Şu an başında gözyaşı döktüğüm bu toprak, onların elleriyle kazıldığı topraktı.
“Berayım... Beni affet ne olur. Çünkü ben babana tekrar güvenemezdim. Şimdi yaşasaydın sekiz yaşında olacaktın. Babanın dediği gibi, gülüşün bana mı benzeyecekti, gözlerin babana mı? O kadar çok merak ettim ki…”
Gözyaşlarımı kabanımın koluyla silip fısıldamaya devam ettim..
“Canım kızım, mis kokulu olacağına o kadar emindim ki... Özür dilerim senden vazgeçmek zorunda kaldığım için anneciğim. Özür dilerim Berayım. Annen her gün senin yanına gelebilmek için dua ediyor ama çok yakında göreceksin... Çok yakında kavuşacağız.”
Ayağa kalktım, toprağa son kez veda eder gibi dokundum.
“Artık mezarına yalnız ben değil, baban da gelecek. Çünkü ben evlenip mutlu olamadıysam, babanın da bu dünyada huzur bulmaya hakkı yok. Baban o bozuk psikolojisiyle senden vazgeçmeme sebep olduysa... Artık benim sekiz yıldır tek başıma taşıdığım
bu ağır yükü, onun da omuzlarında taşıma vakti geldi.”