Sabah, göğsümün ortasında adeta kanat çırpan minik kuşların neşesiyle açtım gözlerimi. Daha önce hissetmediğim, içimi ılık ılık dolduran tarifsiz bir mutlulukla uyandım. Dün park girişinde Beran’ın o saf ve acemi itirafı zihnimde taze bir film şeridi gibi dönüyordu. Artık adını koymuştuk; arkadaştan öteye geçen o ince çizgiyi, ikimiz de korkmadan atlamıştık.
Hızlıca yataktan kalkıp dolabımın önüne geçtim. Bugün her zamankinden farklı olmalıydı. Üzerime zarif, tenimi nazikçe saran şık bir V yaka bluz geçirdim. Üzerine ise güneş ışığını andıran, üzerimde hareket ettikçe hafif altın sarısına kaçan parlak ceketimi giydim. Altına da üzerime en çok yakıştırdığım, dolabımın kurtarıcısı en sevdiğim kot pantolonumu çektim.
Aynanın karşısına geçip elime fırçayı aldım, saçlarımı şekillendirmek için tam hareket etmiştim ki telefonum ekrandaki o tanıdık titreşimle sarsıldı. Ekranı çevirdiğimde kalbim tekletti.
Gönderen: Beran
‘’Sevgilin yarım saat sonra kapında olacak. Çok süslenme :)’’
Mesajı okurken yüzüme yayılan o aptal ve engel olamadığım gülümsemeyle öylece kaldım. Sevgilin kelimesi zihnimde yankılanıp duruyordu. Henüz Sunay’ın da Büge’nin de hiçbir şeyden haberi yoktu; odada derin uykularındaydılar.
Yüzümdeki gülümsemeyi aniden toparlayıp, ciddi ve salaş bir tavır takınmaya çalışarak parmaklarımı klavyede gezdirdim:
Gönderen: Ben
‘’Tamam bitanem, bekliyorum’’
Gönder tuşuna bastığım an midemdeki o tatlı ve heyecanlı kelebekler fırtınaya dönüştü. Bugün okul dışında, ilk kez normal bir çift olarak baş başa görüşecektik. Okulun o koridorlarındaki gizli saklı hallerimiz geride kalmıştı; şimdi dışarıda, gerçeğe karışan bir hikâyenin başındaydık.
Heyecandan midemin kasıldığını, boğazımdan lokma bile geçmeyeceğini fark ettiğimde kahvaltı sofrasına oturmaktan vazgeçtim. Mutfağa geçip kendime sadece sıcak, demli bir filtre kahve hazırladım. Sabahı o kahveyle, pencerenin kenarında dışarıyı izleyerek ve yarım saat sonra gelip hayatımı değiştirecek o adamı bekleyerek geçirdim.
O anın büyüsüne kapılmış, neyin beni beklediğini zihnimde tartmaya bile çalışmadan sadece o saf aşkın heyecanına teslim olmuştum. Kendi kendime dalıp gitmiş, geçmişin ve geleceğin nerede bittiğini unutup sadece o dakikayı yaşarken, telefonumun ekrandaki o ani titreşimiyle irkildim.
Gelen mesaja baktığımda şaşkınlıktan donakaldım: Beran’ın geliş saatine kadar oturup bütün bunları düşündüğüme inanamıyordum. Zaman adeta buhar olup uçmuştu. Mesajda kısa ve net bir cümle yazıyordu:
“Geldim sevgilim.”
Kalbim göğüs kafesimi döverken hızla çantamı omzuma astım, ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğim gibi merdivenlerden aşağıya, onun yanına koştum.
Beran arabasından inmiş, sağ koltuk kapısına yaslanmış bir şekilde beni bekliyordu. Apartman kapısından çıktığımı gördüğü an yüzünde yayılan o devasa gülümseme, beni kalbimin tam ortasından vurdu. Gözleri adeta neşeyle gülüyordu. Ona doğru yürürken yine o alışıldık kızıllık yanaklarımı sardı; önüme düşen o inatçı saç telini yere bakarak utançla kulağımın arkasına itmeye çalıştım.
Yanına yaklaştığımda hafifçe eğilip gülümsedi:
‘’Hoş geldin sevgilim... Sen bu kadar güzel gülmeyi nereden öğrendin?’’
Bu soruyla beni bir kez daha utancımdan yerin dibine sokmuştu. İçimde adını tarif edemediğim, o göğsümü kabartan devasa bir duygu vardı. Artık net bir şekilde fark ediyordum ki, biz tam anlamıyla lise aşıkları gibi davranıyorduk ve ben buna kesinlikle engel olamıyordum.
Gözlerimi kaçırarak, utangaç ama bir o kadar da içten bir sesle karşılık verdim:
‘’Hoş buldum... Gerçekten çok hoş buldum. Sen de hayatıma hoş geldin.’’
O sırada Beran, arabanın sağ kapısını açıp binmemi bekledi. İçeri geçtikten sonra kapıyı nazikçe kapatıp şoför koltuğuna geçti. Emniyet kemerini taktıktan sonra bana dönerek kafasını hafifçe eğdi:
‘’Gitmek istediğin bir yer var mı, yoksa her şey anlık mı gelişsin küçük hanım?’’
Gözlerimin içindeki o parıltıyla ona bakıp gülümsedim:
‘’Her şeyin tıpkı bizim bu aşık halimiz gibi anlık gelişmesini istiyorum.’’
Birbirimize bakıp gülüştükten sonra Beran kontağı çalıştırdı. Yol boyunca uzun bir sessizlik hakim oldu; dışarıdaki akıp giden manzaraya dalmışken, bu huzurlu sessizliği Beran’ın çalan telefonu bozdu. Telefonu açıp kulağına götürdü ve konuşmaya başladı. Karşı tarafı duyamadığım için sadece Beran’ın söylediklerini yakalayabiliyordum:
‘’Ben gelemem, kız arkadaşımla dışarıda olacağız...’’
‘’Siz oturun, belki Ayliz gelmek ister ise sonrasında geliriz...’’
‘’Yapma be kardeşim, erken haber vermedin ki...’’
‘’Tamam tamam, eğer Ayliz ile kararımız değişirse haber veririz, hadi selam söyle...’’
Telefonu kapatıp ceketinin cebine koyduğunda meraktan çatlayacak duruma gelmiştim ama kime ait olduğunu sormak ile sormamak arasında kaldım. Neyse ki Beran meraktan çatlamama izin vermedi, sessizliği hemen kendisi bozdu:
‘’Arayan mahalleden çocukluk arkadaşımdı. Kız arkadaşıyla buluşacakmış, bizi de davet ettiler ama ben sana sormadan senin adına karar vermek istemedim. Hem bu bizim ilk randevumuz... İlk randevumuzda beni hemen herkesle tanıştırmaya başladın deme diye gözünü de korkutmak istemedim hani,’’ diyerek neşeyle kahkaha atmaya başladı.
Ben de bu neşesine daha fazla dayanamayarak onun kahkahasına eşlik ettim. Bir an durup içimden geçirdim: Ben Beran’ın bu gülüşünde kaybolmayı ne zamandır yapıyorum? Ve bu adam, hiçbir şey yapmadan hayatımın merkezine nasıl bu kadar kolay oturabiliyor? Allah’ım, nolur yanlış yapıyorsam bana bir işaret göster...
Düşüncelerimden sıyrılıp ona doğru döndüm:
‘’Çok isterim evet, ama bugün bütün vaktimi seninle geçirmek istiyorum. Günümüzün gidişatına göre karar verelim, ama birlikte olur mu? Ayrıca insanlarla tanıştırmana gelince; aile haricindeki herkes ile tanışabilirim, çünkü şu an için çok erken.’’
Beran kaşlarını hafifçe kaldırarak muzip bir ifadeyle yanıt verdi:
‘’Ama annem seni çok merak ediyor.’’
Annesi mi? Daha dün başladığımız bir şeyde bugün iki mi oluyordu? Büge’ye ve Sunay’a bile henüz tam anlamıyla anlatmamışken, Beran bunu ne ara annesine anlatmıştı? Sanki karşımda Beran’ın annesi duruyormuş gibi yine yerin dibine girdim.
‘’Annene gerçekten söyledin mi?’’ diye sordum, hayır demesini beklercesine.
Ama Beran gülerek başını salladı:
‘’Evet... ama ben söylemiş sayılmam yani. Evet, ben söyledim ama söylemedim de! Çünkü annem yüzümdeki o aşık sırıtmalardan anladı hemen durumu.’’
Şaşkınlıktan kalakalmıştım. Demek ki Beran da tıpkı benim gibi etrafa garip garip gülümseyen, halinden belli bir liseli aşık gibi dolanıyordu ortalıkta. Her şey çok güzel olacak diye geçirdim içimden yeniden.
O sırada Beran, AVM’nin Starbucks’ının önünde arabayı durdurdu ve motoru kapattı:
‘’Kahve içelim bence, hem ısınmış oluruz... Gerçi ben senin gülüşünle ısınıyorum ama...’’
Asla durmuyordu! Tek bir an bile iltifat etmeden, beni utandırmadan durmayı bilmiyordu sanki. Hafifçe başımı sallayarak gülümsedim. Beran arabayı park ettikten sonra birlikte Starbucks’ın içerisine doğru yürümeye başladık.
Starbucks’ın kapısından içeri adımı attığımız andan itibaren içimdeki o heyecan yerini tatlı bir huzura bırakmıştı. Kasaya ilerleyip siparişlerimizi vereceğimiz sırada kartımı çantamdan çıkarıp uzatmak istedim ama Beran hemen bileğimden nazikçe tutup eliyle kartımı geri itti.
‘’Asla,’’ dedi, sesindeki o net ve itiraz kabul etmez tonla. ‘’Benim yanımda bir daha asla hesaba yeltenme, Ayliz.’’
Ona şaşkınlıkla bakarken kahvelerimizi alıp kafenin en köşesindeki dışarıya bakan masaya geçip oturduk. Sandalyeme yerleştiğim an Beran bana doğru biraz daha eğildi ve ciddi ama bir o o kadar da güven veren o cümleleri fısıldadı:
‘’Param olmadığı zaman zaten haberin olur. Ve öyle bir durum olduğunda da seni göğsümü gere gere dışarıya çıkartmam zaten, bunu da sakın unutma.’’
Bu söylem beni derinden etkilemişti. Sadece basit bir cömertlik değildi bu; ileride karşılaşabileceğimiz olası zorlukları, yükleri birlikte göğüsleyebileceğimizin, hayatı ortaklaşa sırtlayabileceğimizin en saf işaretiydi. Henüz birbirimizi çok yeni tanıyorduk; bu yüzden masadaki ilk dakikalarımız kaç kardeş olduğumuz, kiminle yaşadığımız, ne zamandır bu mahallede olduğumuz, hangi lisede okuduğumuz ve hangi takımı tuttuğumuz gibi klasik, güvenli günlük rutin sorularla geçti.
Ama ben içimdeki o merak kurdunu daha fazla susturamadım. Birkaç dakikalık sessizliğin ardından dayanamayıp gülerek sordum:
‘’Şey... Merak ediyorum da, nasıl olur da bu kadar yakışıklıyken etrafında kimse olmaz? Yani, nasıl boşta kaldın bugüne kadar?’’
Beran bu sorum karşısında kafasını geriye atıp kahkahayı kopardı. Gözlerinin içindeki o neşeli parıltıyla bana dönüp cevap verdi:
‘’Etrafımda kimse olmadığını kim söyledi ki? Tabii ki vardı. Ama mesele şu: Ben o kızları istiyor muydum? Sen diğerlerinden çok ama çok farklısın, Ayliz. Hem bak, dün de söyledim; hâlâ o masum utanma duygun var ve bu benim için dünyadaki her şeyden daha değerli. Diğer kızlar gibi bodoslama dalıp, aslında yapılmaması gereken bir erkeğe ilk adımı atma eylemini sen gerçekleştirmedin...’’
Cümlesi yarıda kesilmişti, sanki aklından geçen ama söylemekten son anda vazgeçtiği başka şeyler de vardı gibi duruyordu. Onu bu kadar direkt sıkıştırdığım için kendimi aniden gergin hissettim; sormasaydım belki daha rahat olurdum ama içimde tutamazdım.
Tam o sırada sessizliği bozan şey telefonumun keskin cızırtısı oldu. Ekrana baktığımda içime bir korku düştü: Arayan Sunay’dı.
Beran’ın hemen yanındayken bu telefonu açmak tam bir kabustu. Kalkıp uzaklaşsam, bu sefer de onun gözünde bir güven problemi oluşturmaktan korkuyordum. Çaresizce, olduğum yerde telefonu açmaktan başka çarem yoktu. İçimden dualar ederek, umarım Beran’ın yanında olduğumu anlar da saçma sapan bir şey söylemez diye geçirdim.
‘’Efendim Sunay?’’ dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.
Telefonun diğer ucundan Sunay’ın o telaşlı ve sitemkar sesi kulaklarımı doldurdu:
‘’Neredesin sen sabahtan beri? Sana ulaşmaya çalışıyoruz, mesaj atıyoruz cevap vermiyorsun, en sonunda aramak zorunda kaldım! Telefonla konuşmayı sevmiyor olabilirsin ama bizi meraktan çatlatma gibi bir özelliğin olduğunu bilmiyordum doğrusu!’’
O an beynimden vurulmuşa döndüm. Eyvah! Grubun sesini tamamen sessize aldığımı o an hatırlamıştım. Sunay’ın bu çıkışını Beran’ın duymaması için içimden ardı arkasına yalvarıyordum.
Yutkunarak hızla araya girmeye çalıştım:
‘’Gece çok uyuyamadım da... O yüzden grubu sessize almıştım. Şeydeyim, dışarıdayım... Daha sonra arayayım mı ben sizi?’’
Ama Sunay bunu asla kabul etmedi. Aksine, ses tonunu daha da yükseltti; sanki hoparlör açıkmış ve Beran her kelimeyi bizzat duyuyormuş gibi bağırmaya başladı:
‘’Ne saçmalıyorsun sen? Ne uyuyamaması, ne akşamı?! Bana nerede ve kiminle olduğunu hemen söyleyecek misin, Ayliz?!’’
Artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Tek tek açıklama yapmam, bu gizliliğe bir yerde son vermem gerektiğini acı bir şekilde fark ettim. Beran gibi doğrudan “Biz sevgiliyiz” diye cümle aleme karşı haykıramıyordum insanlara karşı. Derin bir nefes alıp yumuşak bir ses tonuyla konuyu toplamaya çalıştım:
‘’Sunaycığım... şu an AVM’deyim. Yanımda Beran var, yeni geldik o yüzden konuşamıyorum. Daha sonra konuşalım mı? Beran’a çok ayıp oluyor çünkü, sanki onunla buluşmaya değil de sizinle telefonla konuşmaya gelmişim gibi hissediyorum…’’ Umarım söylediklerimi Beran yanlış anlamamıştır diye geçirdim içimden.
Son cümleyi özellikle Beran’a duyurmak ve durumu kurtarmak için biraz daha net söylemiştim. Telefonun diğer ucunda Sunay’ın aniden yaşadığı şaşkınlığı ve muhtemelen yanında duran Büge’nin elleriyle ağzını kapatarak ona eşlik ettiğini, o sessiz kıkırdamalarını adeta kemiklerimde hissettim.
Sunay hemen toparlayıp:
‘’Tamam canım, akşam görüşürüz o zaman! Öpüyorum seni, Beran’a da selam söyle!’’ deyince, sanki idam sehpasından son anda kurtulmuş gibi derin bir oh çektim.
‘’Tamam canım, ben de seni öpüyorum, dikkat et,’’ diyerek telefonu kapattım.
Telefonu masaya bırakır bırakmaz Beran, o meraklı ve keskin bakışlarıyla hemen asıl soruyu patlattı:
‘’Neden sevgili olduğumuzu arkadaşlarına hâlâ söylemedin?’’
Hiç düşünmeden, içimdeki o en doğal savunmayla cevap verdim:
‘’Söyleyeceğim tabii ki... Ama bunu özellikle kızlara yüz yüze söylemem gerekiyor.’’
Kaşlarını hafifçe kaldırarak sordu:
‘’Tepkilerini ölçmek için mi, yoksa başka özel bir sebebi var mı?’’
‘’Tepkilerini ölçmek için tabii ki... Çünkü başımıza neler geldi bilmiyorsun, bunu ilerleyen zamanlarda sana anlatırım, şu an için anlatmak çok da doğru olmaz. Bu arada... Bu kahveyi ilk defa deniyorum, gayet güzelmiş, teşekkür ederim tavsiyen için.’’
Beran konunun kapanmasına izin vererek hafifçe gülümsedi:
‘’Damak zevkim güzeldir. İstersen kahvemiz bittikten sonra AVM’nin yukarısına çıkıp yemek de yiyebiliriz, ben biraz acıktım.’’
Hafifçe başımı salladım ama içimdeki o tuhaf huzursuzlukla mırıldandım:
‘’Çok iyi olur... Ama ben birkaç gündür, hatta belki birkaç haftadır doğru dürüst yemek yiyemiyorum. Yani açlığımı bile hissetmiyorum sanırım, bir tür yeme bozukluğu gibi bir şey oluştu... Belki daha sonra yesek, ya da hani mahalledeki arkadaşının sevgilisinin yanına geçeriz diye düşünmüştüm ben aslında...’’
Beran hemen endişeyle öne doğru eğildi:
‘’Olabilir aslında, geçebiliriz yani sen de istiyorsan eğer. Seni de ilk günden zorlamış olmayayım.’’
Gözlerimi ondan kaçırarak masaya baktım çünkü gözlerimin içine o kadar yoğun ve sevgi dolu bakıyordu ki, kalbim gerçekten yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Toparlanıp sözlerime devam ettim:
‘’Hayır, zorlamak değil... Sadece arkadaşına da ayıp olacak sonuçta. Biz sadece bugün görüşmeyeceğiz ki, ilerleyen zamanda da tekrardan baş başa görüşebiliriz. Ama bu sebepten dolayı insanların kalbini kırmaya da gerek yok bence.’’
Beran hayranlıkla yüzüme baktı, başını hafifçe yana eğdi:
‘’Bu kadar ince düşünceli olmak zorunda mısın? Çünkü ben bu açıdan hiç bakmamıştım... Ya da gerçekten doğru söylüyorlar, erkekler kadınlar kadar ince düşünceli olamıyor.’’
Utanarak hafifçe gülümsedim:
‘’İnce düşünmek demeyelim de, biraz empati diyelim aslında buna. Çünkü aynı şeyi bizim arkadaşımıza yaptığımızı düşün; gelmek istemediğinde arkasından her türlü şeyi söyleme hakkı doğabilir bize. Fikir sadece! Dediğim gibi, yanlarına gitmemize hiçbir problem yok, eğer senin için de yoksa...’’
Beran yüzündeki o tatlı tebessümle başını salladı:
‘’Tabii ki benim için de bir problem yok. Zaten dün telefonda senden bahsettikten sonra hemen eli ayağı birbirine dolandı! Açık söylemek gerekirse ben bugüne kadar doğru düzgün hiçbir kızla konuşmadım. Konuştuklarım da en fazla iki üç hafta sürdü; onları önemseyip ne arkadaşıma, ne anneme, ne bir yakınıma hiç kimseye söylemedim ve bahsetmedim aslında... Herkesin merakı da bu yüzden. Sen özelsin, bunu en başından beri söylüyorum. Biraz da bu meraktan bizi çağırmış olabilirler.’’
Bu sözler karşısında içimdeki bütün buzlar eridi. Hafifçe gülümsedim:
‘’O zaman meraklarını giderelim hadi... Kahvemizi içip kalkalım, sen de arkadaşını arayıp geleceğimizi söyle.’’
Sanki yıllardır tanışıyormuşuz, hayatımızın her anını birlikte örmüşüz gibi bir uyum vardı aramızda. Kahvelerimizi bitirip masadan kalkarken, gelecekte bu masanın hatırasının kalbimde ne büyük bir yangına dönüşeceğinden bihaber, adımlarımı ona ayak uydurarak attım.