12 MART 2015
Sabahın ilk ışıkları odanın ince tülünden içeri sızarken, gözlerimi uykusuzluktan kıpkırmızı ve şişmiş bir halde açtım. Aynaya şöyle bir göz attığımda halim içler acısıydı; dün gece sabaha kadar tavanı seyretmenin bedeli ağır ödenmişti, resmen gözlerim kapanıyordu.
Odanın içinde ayak sesleri duyuldu; Sunay ile Büge uyanmış, mutfaktan gelen tabak sesleriyle kahvaltı hazırlığına koyulmuşlardı bile. Yanıma geldiklerinde halimi görüp anında kahkahayı bastılar.
‘’Kızım bu ne hal!’’ diye güldü Sunay, elindeki çay bardağıyla masaya geçerken. ‘’Sabaha kadar Beran’ı rüyanda sayıklayıp ağladın galiba, gözlerin şişmiş panda gibi geziyorsun ortalıkta!’’
Büge de hemen ona katıldı, alttan altta dalga geçmeye çalışarak: ‘’Valla öyle, çocuk henüz seni görmeden bu haliyle korkup kaçmasın ortalıktan Aylizciğim, kendine gel biraz!’’
Bir yandan kahvaltı sofrasını hazırlayıp masaya yerleşirken, ikisi de benim bu perişan halimi görünce aniden işin ciddiyetini fark ettiler. Kahvaltı masasına oturduğumuz andan itibaren o alaycı tavırları anında kayboldu ve beni sakinleştirmek için birden taraf değiştirdiler.
Büge önümdeki peynir tabağını biraz daha kenara iterken yumuşak bir ses tonuyla konuştu: ‘’Şaka bir yana Ayliz, cidden iyi misin? Bak yüzün solmuş, çocukla buluşacaksın diye kendini bu kadar paralama lütfen. Alt tarafı bir kahve içeceksiniz, derin bir nefes al.’’
Sunay da hemen destek çıktı, elimi tutarak sıkıca sıktı: ‘’Aynen öyle bitanem. Korkma sakın, altından kalkamayacağın hiçbir şey yok. Biz buradayız, ne zaman istersen arkandayız. Sadece sakin ol ve akışına bırak.’’
Kahvaltı bittikten sonra zaman kaybetmeden odaya hazırlanmaya geçtik. Dün gece uzun tartışmalar sonucunda netleşen kombinimi üzerime geçirdim: Bordo kazağım, gri kumaş pantolonum ve siyah deri ceketim. Aynanın karşısında son kez saçlarımı düzelttikten sonra evden çıkıp birlikte okulun yolunu tuttuk.
Kampüse vardığımızda heyecanımız doruktaydı. Sunay ile Büge kendi derslerinin olduğu amfiye doğru ayrılırken, ben de Beran’la sözleştiğimiz gibi adımlarımı yavaşça kantine doğru yönlendirdim.
Kantine doğru yürürken içimde kopan fırtınayı tarif etmem imkansızdı. Her adımımda kalbim göğüs kafesimi zorluyor, ellerim buz kesiyor, midemde ise o sabah ilk anından beri yerleşen o tatlı ve ürpertici kelebekler kanat çırpıyordu. Uzaktan o turuncu montu görecek miyim korkusu, ya gelmezse endişesi ve ya gelirse ne konuşacağım paniği zihnimi tamamen esir almıştı. Kulaklarımda sadece kendi kalp atışlarımın o sağır edici sesi vardı; sanki etraftaki onca gürültü bir anda silinmiş, dünya bizim aramızdaki o mesafeye indirgenmişti.
Kantin kapısına doğru son adımlarımı atarken, kaderin elleri beni bambaşka bir köşeden yakalayıverdi. Tam içeri gireceğim sırada, karşıdan gelen o tanıdık siluetle burun buruna geldik: Serdar. Yıllar sonra evleneceğim, hayatımın şu anki yerleşik düzeni olan adamla, o dönemin acemi ve habersiz hallerimizle kampüsün ortasında karşılaşıvermiştik. Gözlerimiz bir anlığına birbirine değdi. Ne o bir adım attı ne ben; aramızdaki o görünmez mesafe buz gibi bir resmiyetle kaplandı. ‘’Günaydın,’’ dedi sadece, sesi mesafeli ve düzdü. ‘’Günaydın,’’ diye karşılık verebildim. Başka tek bir kelime etmeden, yüzlerimizi hemen diğer yöne çevirip kendi yollarımıza devam ettik. Gelecekte aynı yastığa baş koyacağımız o adamla geçmişin tozlu koridorlarında böyle yabancı gibi teğet geçmemiz içimde garip bir sızı bırakmıştı ama o an bunu düşünecek halde değildim.
Derin bir nefes alıp kantinin kapısından içeri adım attım. Gözlerim hızla etrafı taradı ve onu hemen buldum. Beran, girişin solundaki üçüncü masada, sırtındaki o turuncu montuyla oturuyordu.
Masaya doğru yürümeye başladığımda hissettiğim heyecandan bacaklarım titriyor, dizlerim neredeyse taşıyamıyordu beni. Zihnimde kendi kendine sorup duruyordum: Şu an gerçekten yürüyen ben miyim, yoksa başka biri mi? Adımlarım sanki yerden kesilmiş gibiydi.
Masaya yaklaştığımda başını kaldırdı ve gözlerimiz yeniden birbirini buldu. Yutkunarak hafifçe kıpırdandım. ‘’Oturabilir miyim?’’ diye sordum, sesimin titremesini engellemeye çalışarak.
Beran, yüzündeki o samimi ve tatlı tebessümle sandalyeyi işaret etti: ‘’Tabii, güzel hanımefendi, oturabilirsiniz. Hatta şu an fark ettim de, fotoğraflarınız fake değilmiş, gerçekte gerçekten de güzelmişsiniz.’’
Bu doğrudan ve iltifat dolu cümle karşısında ikimiz de masumca gülümsemeye başladık. Çantamı yavaşça masanın üzerine bırakıp sandalyeyi çektim ve ciddiyetimi korumaya çalışarak tam karşısına oturdum.
Beran meraklı bakışlarını üzerimden ayırmadan konuyu açtı: ‘’Hangi bölümde okuyorsun?’’
‘’İç mimarlık,’’ diyebildim, sesim biraz kısık çıkmıştı.
Bunun üzerine hemen omuzlarını hafifçe yukarı kaldırıp kafasında kurduğu espriyi patlattı: ‘’O zaman benim kalbimin de mimarlığını yapabilirsin yani, falan...’’
Yanaklarımın alev alev yandığını, kiraz gibi kızardığını hissettim. Gözlerimi hemen ondan kaçırdım, utançtan ellerim birbirine girmişti. Konuşmaya çalıştığımda sesim titriyor, kelimeler boğazıma diziliyordu. Sessizliğe gömüldüğümü görünce Beran, aradaki o gerginliği yumuşatmak için hemen öne doğru eğildi ve ciddi ama bir o kadar da içten bir tonla konuştu:
‘’Bak, yanlış anlamanı istemem; ben böyle her gördüğü kıza sulanan bir insan değilim, sakın öyle düşünme. Sadece seni ve bakışlarını, ayrıca bu masum utanmalarını oldukça samimi bulduğum için bu şekilde yaklaşıyorum. Ama eğer bundan rahatsız olursan kesinlikle yapmam, sorun değil. Bunu bana açık açık söyleyebilirsin.’’
O anki dürüstlüğü ve inceliği karşısında bir kez daha utandım ama içim de bir o kadar rahatlamıştı. Hafifçe gülümseyerek başımı kaldırdım. ‘’Hayır, tabii ki rahatsız olmuyorum... Sadece alışık olduğum bir durum değil,’’ dedim. Ardından merakla sanki bilmiyormuşum gibi ekledim: ‘’Sen hangi bölümde okuyorsun?’’
Beran derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. ‘’Pilotluk okuyorum. Aslında içimde hep futbolcu olmak vardı, futbol tutkum büyüktü ama babaannem ve ailemin ısrarlarıyla mecburi bir şekilde buradayım, okuyoruz işte.’’
Birkaç saniye duraksadı, gözlerini gözlerime dikti ve kalbimi yerinden oynatan o cümleyi fısıldadı: ‘’Ayliz utanınca ayrı bir güzel oluyorsun.’’
Bu cümle karşısında sanki yerin dibine girmiştim; yüzüm kirazdan da öte bir kırmızıya büründü, sesim tamamen kesildi. Konuşamayacak kadar utanmıştım ama yüzümü kaplayan o saf ve güzel gülümseme her şeyi ele veriyordu. Beran bunu gördüğünde, içimi eriten o gülüşüyle yeniden öne eğildi ve: ‘’Bu kadar güzel gülmeyi nereden öğrendin?’’ diye sordu.
Tam o sırada, içimde dalgalanan o tatlı utangaçlıkla yeniden gülümseyecekken, kantinin kapısı açıldı. İçeri giren Büge ile Sunay’ı gördüm.
Beran onları anında fark etti ve hiç düşünmeden elini havaya kaldırıp seslendi: ‘’Büge, Büge buradayız!’’
Büge ile Sunay kapının girişinde donakaldılar. Uzaktan bizi birlikte görünce şaşkınlıktan gözleri kocaman açıldı. Kendi aralarında hızla fısıldaşmaya başladıkları her hallerinden belliydi: ‘Acaba gitsek mi? Ama baş başa buluşacaklardı, şimdi araya dalmak çok saçma olmaz mı?’ diye tereddüt etseler de, meraklarına yenik düşerek masaya doğru yürümeye karar verdiler.
Masaya yaklaştıklarında biri sağımda diğeri solumda yerini aldı. Büge hemen duruma el atıp buzları eritmek için söze girdi: ‘’Eee, ne yapıyorsunuz bakalım?’’
Beran gülerek ikisine baktı ve anlamlı bir tebessümle karşılık verdi: ‘’Aynı sokakta oturuyoruz ama hayat işte... Bak, Ayliz olmasa sesini duyup yüzünü görüp konuşacağımız yokmuş. Aynı okuldayız ama annelerimiz bizden daha sık görüşüyor!’’
Beran’ın bu tatlı ve samimi çıkışının ardından masa, üzerimizdeki tüm o gerginliği unutturan sıradan ve keyifli sohbetlere evrilmeye başladı. Derslerden, kampüs hayatından, haftanın yorgunluğundan bahsettik ama ben ne kadar normal görünmeye çalışsam da, Beran’ın her bakışında yanaklarımın alev alev yanmasına engel olamıyordum. Utangaçlığım her halimden belli oluyor, gözlerimi masadaki ahşap desenlerden bir an olsun kaldıramıyordum.
Aradan geçen neşeli dakikaların ardından Büge saatine şöyle bir göz attı ve telaşla yerinde kıpırdandı:
‘’Eyvah! Arkadaşlar, bizim ders başlamak üzere, kaçmamız lazım yoksa yoklama alacaklar!’’
Sunay da hemen başını sallayarak ayağa kalktı. Beran’la vedalaşıp, bana göz kırparak hızla amfinin yolunu tutmak üzere masadan ayrıldılar.
Böylece kantinde yine baş başa kalmıştık. Onların gitmesiyle masanın etrafındaki o kalabalık hava dağıldı, yerini yeniden aramızdaki o yoğun ve baş döndürücü sessizliğe bıraktı. Tam o sırada Beran, sandalyesini biraz daha bana doğru yaklaştırdı. Hiç beklenmedik bir hamleyle öne doğru eğilip uzandı ve masanın üzerindeki elimi avucunun içine alarak nazikçe sıktı.
Parmaklarımın ucundan karnıma doğru yayılan o sıcaklıkla kalbim tekletti. Beran, gözlerimin içine bakarak, sesindeki o yumuşak ve etkileyici tonla fısıldadı:
‘’Benden utanıyor olman çok hoşuma gidiyor... Çünkü bana eskilerdeki aşkları hatırlatıyorsun.’’
Gözlerim şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Aşk mı? diye geçirdim içimden, zihnimde alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Daha dün birbirini yeni gören iki insanız, ne ara aşk kelimesi geçti aramızdan?
Beran, yüzümdeki o şaşkın ifadeyi ve duraksamamı anında fark etti. Toparlamak istercesine hemen gülümsedi ve elini hafifçe sallayarak:
‘’Aşk lafın gelişiydi yani... Gerçekten şimdi böyle utanan kızların kalmadığını dile getirmek istedim, sen fazlasıyla masumsun,’’ dedi. Ardından gözlerini biraz olsun kaçırıp konuyu derine çekti: ‘’Ve itiraf etmem gerekirse... o gün ben de çok kötü bir gün geçiriyordum.’’
Beynimde aynı anda binlerce soru işareti patladı. Kötü gün geçirdiğimi nereden bilebilirdi ki? Kalbim sıkıştı. Ozan? Ozan’ı da biliyor muydu acaba? Zihnim bin bir kuruntuyla çalkalanırken, içimdeki o huzursuzlukla kendi kendimi yiyip bitirmeye başladım. Acaba geçmişimi, Ozan’ı araştırmış mıydı? Yoksa tamamen tesadüf müydü?
Daha fazla dayanamayarak, içimdeki o şüpheyi bastırmak adına doğrudan gözlerinin içine baktım ve sordum:
‘’Kötü gün geçirdiğimi nereden biliyorsun?’’
Beran, anlık bir duraksamayla sanki pot kırmış gibi hafifçe gerildi, ardından gülümsemeye çalışarak durumu kurtarmaya çalıştı:
‘’Şey... Başar Hoca’yla konuşuyordun hatırlasana... Proje için ondan zaman istiyordun hani...’’
Cevabı kulağıma çalındığı an, aslında o konuşmayı uzaktan duyduğunu değil; Başar Hoca’yla berabere olduklarını, hatta belki de benim hakkımda konuştuklarını çok net anladım. Ama o an bunu belli etmemeye, ortalığı karıştırmamaya karar verdim. Hafifçe yutkunup kestirip attım:
‘’Evet, canım sıkkındı biraz haklısın... Ama büyütülecek bir durum yoktu ortada.’’
Beran, bu kısa ve geçiştirici cevabımla tatmin olmamıştı. Israrcı mimikleri, meraklı bakışları ve parmaklarıyla masada hafifçe tempo tutan elleriyle bunu her şekilde belli ediyordu. Öne doğru biraz daha eğildi:
‘’Neden canın sıkkındı peki?’’
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kaçırarak kafamı iki yana salladım:
‘’Önemli bir şey değil dedim ya Beran. Her insanın canı sıkılabilir, öyle bir gündü benim için sadece.’’
İstediği net cevabı alamadığı için kaşları hafifçe havaya kalktı. Bir süre parmaklarıyla oynamaya devam etti, ardından kendini toparlayıp ani bir soruyla üzerimdeki baskıyı dağıttı:
‘’Dersin kaçta bitiyor?’’
Bu ani soru karşısında kısa bir an duraksadım. Doğruyu söyleyip söylememek arasında gidip geldim ama yalan söylemek istemedim:
‘’Bugün dersim iptal oldu aslında... Ama ben sana söz verdiğim için mecburen, geldim.’’
Beran bu itirafım karşısında sesli bir şekilde gülmeye başladı. Gözlerindeki o parıltı bütün yüzüne yansımıştı:
‘’Tamam o zaman, hadi şu ilerideki parka yürüyelim mi? Bu saatlerde herkes derste olduğu için kimse olmuyor; tam kafa dinlemelik, sessizlik ile kendini dinliyorsun. Israr etmiş gibi olmayayım ama... Aslında gelmen için kesinlikle ısrar ediyorum, küçük hanım.’’
Neden bu kadar ısrar ettiğini, beni neden peşinden sürüklemek istediğini o an mantıklı bir şekilde sorgulayabilirdim ama sorgulamadım. Bedenim aklımın sesini susturmuştu bile. Sadece evet dercesine kafamı yavaşça salladım.
Masadan birlikte kalktık. Kampüsün o kalabalık koridorlarından geçerken üzerimde hâlâ gizli bir suçluluk psikolojisi vardı; sanki yasak bir şey yapıyormuşum gibi başımı yerden kaldırmadan, adımlarımı hızlıca atarak yürümeye çalışıyordum. Okulun büyük demir kapısından dışarı çıkıp sokağa adım attığımız anda biraz olsun rahatladığımı hissettim. Sanki arkamızdan biri bizi izliyormuş gibi bir baskı altındaydık... Ta ki tam o sırada, okulun kapısından içeriye girmekte olan Serdar’la burun buruna gelene kadar.
Serdar, yanı başımızdan geçerken başıyla Beran’a kısa ve mesafeli bir selam verip içeriye süzüldü. Bu tuhaf karşılaşma içimi iyice garipten bir sızıyla doldurmuştu.
Parka doğru yan yana yürürken, içimdeki o merak daha fazla baskın çıktı ve dayanamayıp sordum:
‘’Serdar’la yakın arkadaş mısınız?’’
Beran, sorum karşısında önce hafifçe gülümsedi. Ardından durdu, kalbimi yerinden oynatan o delici ve derin bakışlarıyla doğrudan gözlerimin içine baktı:
‘’Hayır, değiliz.’’
Ve hiçbir şey demeden tekrar yürümeye başladı. Yüzündeki o gizemli tebessüm beni deli ediyordu; Sadece basit bir arkadaş olup olmadıklarını sormuştum, bu kadar gülünecek ne vardı?
İçimdeki o huzursuzlukla dayanamayıp adımlarımı durdurdu ve tam önünde dikilerek tekrar sordum:
‘’Bu parka ne sıklıkla gelirsin? Hiç senin o sportif hobilerinle, koşturmacalarınla bağdaşacak bir yer gibi durmuyor çünkü...’’
Beran, olduğum yerde kalmamı sağlayan bir hamleyle yürümeyi bıraktı, kollarını iki yana salıp tam karşımda durdu. Aramızdaki o boy farkı çok net ortadaydı; o bir sporcu ve futbolcu olarak oldukça uzun, ben ise tam karşısında ona bakmak için başımı kaldırmak zorunda kalan biriydim. Önce derin bir nefes aldı, sonra hafifçe gülerek çenesini ovuşturdu. Etraftaki boş banklara şöyle bir göz gezdirdikten sonra gözlerini yeniden bana dikti:
‘’Ayliz... Söylesene, ben senin gözünde ne gibi duruyorum tam olarak? Etrafına kızları pervane eden, her kızla seninle takıldığı gibi takılan, akşamında ve ertesi gün arayıp sormayan, tamamen aklından silen tiplerden biri miyim?’’
Olduğum yerde donakaldım. Böyle bir çıkış, böyle bir soru asla beklemiyordum. Aslında... Evet, o kusursuz yakışıklılığı ve rahat tavırları yüzünden dışarıdan tam da öyle duruyordu. Ama içimdeki bir ses, zihnimin en derin köşesi kesinlikle öyle olmadığını haykırıyordu. Ne hissettiğimi, ona ne cevap vereceğimi bilemez halde öylece kalakalmıştım.
Yavaşça Beran’ın tam karşısına dikildim. Önce derin bir nefes aldım, gözlerimi gözlerine sabitledim ve sadece:
‘’Beran...’’ diyebildim.
Devamını getiremedim. Söyleyemezdim. Bir kız olarak, daha tanışalı yirmi dört saat bile olmamış birine karşı bu kadar ağır, bu kadar net bir adım atmaya gururum izin vermezdi.
Beran, sessizliğimi ve çaresizliğimi gördüğünde elini ensesine götürüp hafifçe sıktı, etrafa şöyle bir bakıp tekrar bana döndü. Yüzündeki o eğlenceli maske gitmiş, yerine aniden son derece ciddi ve gergin bir ifade gelmişti:
‘’Ayliz... Ay kız... Benimle arkadaştan öteye görüşebilir misin?’’
Ne diyeceğini, bu cümleyi nasıl toparlayacağını kendisi de bilemiyordu; klasik bir çıkış teklifi yapamamanın acemiliğiyle sözlerini yarım yamalak ama bir o kadar yürekten döküvermişti ortaya.
Ben ise şaşkınlığın kurşununu yemiş gibi kalakalmıştım. Böyle bir cümle aklımın ucundan bile geçmemişti; şu an kulaklarımla duyduğuma, gözlerimin önünde durduğuna bile inanamıyordum.
İşte her şey tam da böyle, o masum ama bir o kadar tehlikeli adımla başlamıştı. Yıllar sonra o eski defterler açıldığında, göğsümün ortasında taşıdığım bu acının, dinmeyen özlemin ve o gün duyduğum öfkenin temelleri o park girişindeki rüzgârlı saniyelerde atılmıştı. Ve ben, hayatımın en büyük
yangınına koşa koşa yürürken, geride bırakacağım enkazdan tamamen bîhaberdim.