11 MART 2015
Takvimler 11 Mart’ı gösteriyordu. Hâlâ kışın o inatçı soğuğunu üstünden atamamış ama baharın müjdesini de rüzgârıyla fısıldayan o günlerden biriydi. Sabah uyandığımda içimde adını koyamadığım, havadan mı yoksa üzerimdeki taze kazağın yumuşaklığından mı kaynaklandığını bilmediğim sebepsiz bir kıpırtı vardı. Daha o gün, hayatımın akışının tamamen değişeceği bir dönüm noktasında olduğumdan habersizdim.
Üniversitenin bahçesinde yürürken kalabalığın arasında onu ilk kez o netlikle gördüm. Daha doğrusu, o beni görmüştü. Göz göze geldiğimiz o ilk saniye, etraftaki onca ses, gürültü ve insan kalabalığı sanki bir anda kesildi, mutlak bir sessizliğe büründü. Adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Beran, elleri montunun cebinde, hafif rüzgârda dalgalanan saçlarıyla durmuş bana bakıyordu. Yüzünde o an anlam veremediğim ama içimi ısıtan tarifsiz bir tebessüm vardı.
Yanına gitmedim, o da gelmedi. Sadece birkaç saniye boyunca aramızdaki mesafeden birbirimize baktık. Ama o bakış, aramızda kurulacak tonlarca kelimeden, edilecek onca laftan çok daha güçlüydü. İçimdeki o garip sızı, yerini tatlı ve engellenemez bir heyecana bırakmıştı.
Gözlerimi ondan ayırıp adımlarımı hızlandırdım ve kalabalığın arasından sıyrılarak her zamanki buluşma noktamızda beni bekleyen Sunay ile Büge’nin yanına ulaştım. Masaya yaklaşır yaklaşmaz nefes nefese yerime çöktüm.
‘’Kızlar...’’ dedim, ellerimle hafifçe yanaklarımı tutarak. ‘’Bugün de Beran’la konuşamadım. Ne yapacağım ben artık, bilmiyorum. Cidden dayanamıyorum artık, çocuğu ne zaman uzaktan şöyle bir görsem midemde kelebekler uçuşuyor, elim ayağım birbirine dolaşıyor resmen!’’
Büge elindeki karton bardaktan kahvesinden bir yudum alırken gözlerini devirdi, tabii ki tatlı bir gülümsemeyle karıştırarak:
‘’Ayliz, Allah aşkına abartma yine sen de! Altı üstü bir insan evladı, alt tarafı koridorda karşılaştınız. Ne bu dram, ne bu kelebekler? Sanki altından nehir akıyor.’’
Sunay hemen Büge’ye destek çıktı, kahkahasını tutmaya çalışarak araya girdi:
‘’Valla Büge haklı hayatım. Her gün aynı okuldasınız, alt tarafı iki kelime edeceksin. Sen böyle yaptıkça çocuk da korkup kaçacak ortalıktan, yapma gözünü seveyim.’’
Onların bu dalgacı ama sevecen hallerine gülümsemeye çalışarak önümdeki masaya baktım. Haklılardı belki de, kendi kendimi çok kaptırıyordum. Tam ağzımı açıp kendimi savunmaya hazırlanıyordum ki, kafeden içeriye giren o rüzgâr ve ortama yayılan tanıdık hava cümlemi boğazıma tıkadı.
Gürültülü, kalabalık kantinin kapısı açıldı. Ve o an, etraftaki bütün sesler bir anda kısılmış gibi oldu. Beran, sırtına geçirdiği o canlı turuncu montuyla içeriye, tam da bizim masanın olduğu tarafa doğru adım attı. Üzerindeki o turuncu renk, sanki o gri mart gününün üzerine inen tek güneş ışığı gibi parlıyordu. Gözlerimiz istemsizce yeniden birbirini bulduğunda, ne Büge’nin dalgaları ne de Sunay’ın dedikleri kaldı aklımda. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayarak yeniden o en hızlı ritmine geri döndü.
Beran gözlerini benden ayırmadan kantinin diğer tarafındaki masalara doğru ilerlerken, ben içimdeki fırtınayla boğuşuyordum. Tam o sırada zihnime çakan o şimşekle yerimden resmen sıçradım.
‘’Eyvah!’’ dedim, gözlerim kocaman açılmıştı. ‘’Kızlar, ben bittim!’’
Sunay elindeki bardağı masaya bırakırken kaşlarını çattı. ‘’Ne oldu yine? Beran’ı gördün diye aklın başından gitti değil mi?’’
‘’Mont değil, proje!’’ Çantamı apar topar kucağıma çektim. ‘’Başar Hoca’ya proje teslim etmem gerekiyor, bugün son günüm! Tamamen aklımdan çıkmış, kafamı mı bıraktı ki bu çocuk sende?’’
Büge kahkahasını tutamayarak hemen araya girdi, o tatlı ve alaycı tavrıyla:
‘’Canım benim, Başar Hoca’ya teslim edeceğin o mimari proje mi, yoksa Beran’ın kalbine yapacağın başvuru mu karıştı acaba? Yalan söylüyorsun, sırf o turuncu montun peşinden koridora fırlamak için iyi bahane buldun.’’
Sunay gülerek başını salladı ve onayladı:
‘’Büge çok haklı hayatım. Bak, hoca projeyi kabul etmezse 'Hocam turuncu montun hatırına bu seferlik affedin' de, bari bahane yerini bulsun.’’
Gözlerimi devirdim ama dudaklarımdaki aptal gülümsemeye engel olamıyordum. Hem panik halindeydim hem de içten içe onlara hak veriyordum.
‘’Dalga geçin siz dalga!’’ dedim çantamı omzuma atarken. ‘’Adam projeyi kabul etmezse bu akşam camının altından ağlarım artık. Ben kaçtım, Başar Hoca’nın odasına uçuyorum, sonra görüşürüz!’’
Arkama bile bakmadan kantinden çıkıp fakülte koridorlarına doğru koşmaya başladım. Bir yandan ellerimle saçımı başımı düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da Başar Hoca’nın kapısını çaldığımda ne bahane uyduracağımı düşünüyordum. Ama kafamın içinde hâlâ tek bir renk ve tek bir siluet vardı: Turuncu montlu o adam.
Nefes nefese Başar Hoca’nın odasının önüne geldiğimde, kapıyı iki kez hafifçe tıklatıp içeri süzüldüm. Başar Hoca her zamanki gibi masasının üzerindeki yığınla kağıt ve çizim arasında boğuluyordu. Beni görünce gözlüğünün üstünden bakarak hafifçe gülümsedi.
‘’Ooo Ayliz,’’ dedi, sesindeki o neşeli ve babacan tonla.
Dosyayı masasına dikkatle bırakırken derin bir nefes aldım. ‘’Hocam son detayları kusursuz olsun derken biraz uzadı ama bitti, tam saatinde teslim ediyorum bakın.’’
Başar Hoca dosyayı açıp şöyle bir göz gezdirdi, ardından onaylar bir baş hareketiyle arkasına yaslandı. ‘’Tasarım fena durmuyor Ayliz, yine son dakika adrenaliniyle iyi bir iş çıkarmışa benziyorsun. Ama söyle bakalım, bu çizgilerdeki bu acelecilik projeden mi yoksa koridorda az önce turuncu montuyla rüzgâr estiren birinden mi kaynaklanıyor?’’
Yanaklarımın anında alev alev yandığını hissettim. Kalbim yine o deli ritmine dönmüştü. Başar Hoca’nın her defasında yaptıkça ben köşeye sıkışacaktım..
‘’Hocam... yani... şey... Proje tamamen mimari odaklı, inanın turuncu montlarla uzaktan yakından bir ilgisi yok!’’ diyerek kendimi savunmaya çalıştım ama sesimdeki titreme her şeyi ele veriyordu.
Başar Hoca kahkahayla gülerek dosyayı imzaladı ve bana uzattı. ‘’Neyse, neyse, gençliğin o rüzgârına karışmayalım. Projen kabul, Ayliz. Ama bir dahaki sefere teslim tarihlerini Beran’ın saatlerine göre değil, akademik takvime göre ayarlarsan sevinirim.’’
Projeyi ellerim titreyerek kucağıma alırken rahatlamış bir nefes verdim. ‘’Çok teşekkür ederim hocam, bir dahaki sefere saate kesinlikle dikkat edeceğim!’’ diyerek odadan dışarı, koridorun o serin havasına kendimi attım.Hava tamamen kararmıştı. Fakültenin o koşturmacası geride kalmıştı ama içimdeki fırtına bir an olsun dinmemişti.
Akşamüstü Sunay’ın evine geçmiştik; geleneksel kriz masamız kurulmuş, ortama bir de demli çay eşlik etmeye başlamıştı.
Büge elindeki telefonu bana doğru sallayarak, ‘’Kızım adını tam yazmıyor ki adam, bin tane Beran var! Hangi birine bakalım? Üstelik adam pilotluk okuyor, belki profilinde uçak falan vardır diye aratıyoruz ama hepsi birbirine benziyor, nasıl bulacağız?’’ diye yakınıyordu.
Sunay çekirdek çitlemeyi bırakıp öne doğru atıldı. ‘’Delirmek üzereyim ya, 'beran_06' mı yoksa başka bir şey mi? Ortak arkadaşlardan, havacılık kulübünden veya okuldan tanıdıklardan bulmamız lazım. Hadi biraz daha kaydır.’’
Saatlerdir ekranın başında adeta birer dedektif gibi isimleri, hesapları inceliyorduk. Gözlerim artık ekranın ışığından yanmaya başlamıştı. Tam vazgeçecek gibi olduğum sırada Büge birden kolumu dürtükledi.
‘’Dur, şurada dur! Bekle bakın.’’
Ekrana hep birlikte kapandık. Profil fotoğrafına odaklandık. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Fotoğraftaki detaylar aradığımız kişinin o olduğunu bas bas bağırıyordu: Başka bir yere dalgınca bakan, üzerinde o gündüz kantinde gördüğümüz turuncu montu, altında siyah eşofmanı olan ve saçları o rüzgârlı havadan mıdır bilinmez hafif ıslak duran bir profil fotoğrafı...
‘’O!’’ dedim, sesim titreyerek. ‘’Kesinlikle o! Turuncu montu da üstünde zaten, baksana!’’
Sunay heyecanla ellerini birbirine vurdu. ‘’Valla bulduk adamı! Sonunda bulduk!’’
Ama hemen ardından büyük bir engelle karşılaştık: Profil gizliydi. Takip etmeden fotoğrafı büyütemiyor, detaylarına tam olarak bakamıyorduk. Yıllar sonra ilk defa birini stalk'lamaya çalışırken duvara çarpmıştık.
Sunay telefonu elimden kapacak gibi yaparak, ‘’E at o zaman takip isteği, neyi bekliyorsun sabaha kadar? Korkak tavuk gibi uzaktan bakıp iç mi çekeceğiz?’’ dedi.
Kalbim kulaklarımda, ellerim ise buz gibi olmuştu. Sabah kantindeki o bakışma, Başar Hoca’nın imalı sözleri ve bütün gün içimde biriken o isyan dalgası bir anda beynimde patladı.
‘’Canıma tak etti!’’ dedim.
Sesimdeki o ani kararlılıkla telefona uzandım, ekrandaki mavi butona parmağım sertçe dokundu.
Takip isteği gönderildi.
Oda bir anda buz kesti. Sunay’ın gözleri kocaman açıldı, Büge ise elindeki bardağı havada dondurdu.
‘’Ayliz...’’ dedi Büge, nefesini tutarak. ‘’Bastın mı gerçekten?’’
Geri dönüşü yoktu artık. İstek gitmişti. Şimdi odadaki üç kızın da bildiği tek bir gerçek vardı: Fırtına resmen kopmuştu ve artık Beran’ın o isteği kabul edip etmeyeceğini beklemekten başka çarem kalmamıştı.
Sunay kahkahasını tutamayarak elindeki yastığı kucağıma fırlattı.
‘’Kızım helal olsun valla!’’ dedi, gözleri parlayarak. ‘’O içindeki korkuyu, tek tıkla sildin attın ya, seni gerçekten tebrik ediyorum. Cesaretine hayran kalmamak elde değil!’’
Büge de başını sallayarak onayladı, yüzünde hem alaycı hem de gururlu bir gülümseme vardı. ‘’Valla öyle. Yarın okulda o turuncu montu gördüğünde yüzüne nasıl bakacaksın bilmem ama ilk adımı attın ya, helal olsun sana Ayliz. Korkak tavukluktan terfi ettin sonunda.’’
Kızların bu hem alaycı hem de destekleyici sözlerine gülümserken, kalbim hâlâ göğüs kafesimi zorluyordu. Aradan takriben on beş yirmi dakika geçmişti. Çaylar tazeletilmiş, ortadaki çekirdek kabukları tabaklara doldurulmuştu. Ben ise elimde telefon, gözümü ekrandan bir saniye bile ayırmadan öylece oturuyordum. Kabul edecek miydi, yoksa reddedip geçecek miydi?
Tam telefonu masaya bırakıp derin bir nefes alacakken, telefonun ekranında beliren o anlık bildirimle üçümüz de yerimizden sıçradık.
‘’Kabul etti!’’ diye fısıldadım, sesimdeki heyecanı gizleyemeyerek. ‘’Kabul etti ve mesaj attı!’’
Sunay ile Büge anında telefonun üstüne atladılar, neredeyse ekranın içine gireceklerdi.
‘’Aç aç, çabuk aç ne yazmış!’’ diye bağırdı Büge.
Ekranı açıp mesaja tıkladığımda gördüğüm o satırlar karşısında nefesim kesildi.
Gönderen: Beran
''Fotoğrafların gerçek mi çünkü fake hesap gibi duruyorsun :)''
Odayı anında kızların şaşkınlık çığlıkları ve kahkahaları sardı.
Sunay kahkaha atarak koluma vurdu. ‘’Oha! Çocuğun girişine bak, resmen ters köşeden yürüdü! İlk mesajda bunu mu yazdı cidden?’’
Büge ellerini yanaklarına koydu, gözleri kocaman açılmıştı. ‘’Yok artık! ‘Fake hesap gibi duruyorsun’ ne demek ya? Adamın yürüyüş tarzı bu mu, şoklardayım şu an!’’
‘’Dalga mı geçiyor benimle bu?’’ dedim hem gülerek hem de panikle ellerim titrerken. ‘’Nasıl cevap vereceğim şimdi buna? Ezilmeyeyim sakın, çabuk bir akıl verin!’’
Sunay hemen gülümsedi. ‘’Aman sakın ezdirme kendini, yapıştır cevabı! Bilmediğimiz bir şey söylemesin.''
Derin bir nefes alıp parmaklarımı klavyede gezdirdim ve hızla yanıtı gönderdim.
Gönderen: Ben
''Fake hesaplar genelde turuncu montlu pilotları stalklamaz diye biliyorum ama sen bilirsin :)''
Mesajın gitmesiyle birlikte Büge ellerini birbirine vurdu. ‘’İşte bu! Kızım harikaydın, tam yerine oturdu laf!’’
Aradan otuz saniye bile geçmeden telefonum tekrar titredi. Beran anında geri dönmüştü.
Gönderen: Beran
''Turuncu montumu tanıdığına göre stalk aşaması bayağı ilerlemiş sanırım. Demek sabah kantinde beni dikkatli inceliyordun?''
Odayı bir kez daha nefes kesen bir şok ve kahkaha dalgası kapladı.
‘’Yandık bittik!’’ diye bağırdı Büge, yastığa gömülerek. ‘’Gördün mü? Adam yakaladı seni, sabahki bakışmayı da o andan akla yazmış!’’
Sunay gülmekten karnını tutuyordu. ‘’Ayliz bittin sen, kızım resmen açık verdin, duvara çarptın!’’
‘’Ayy susun susun, kalbim duracak!’’ diye ellerimle yanan yanaklarımı kapatırken, ekrandaki mesaja bakıp ne yazacağımı bilemez halde öylece kalakaldım. Fırtına artık kopmuştu ve geri dönüşü yoktu.
Yanaklarımın alev alev yandığını hissederek ekrana baktım. Kızlar başımda dikilmiş, adeta nefes almadan ne yazacağımı bekliyorlardı.
‘’Yahu ne diyeceğim şimdi?’’ dedim ellerimle yüzümü kapatarak. ‘’ ‘Farkında değildim’ falan diyeyim bari, resmen suçüstü yakalandık!’’
Sunay gülerek omzuma hafifçe vurdu. ‘’En klasik ve en güvenli yalanı seç: 'Gözüm dalmış, farkında değildim' de geç. Ne diyeceksin başka, 'Seni stalklıyordum, çok yakışıklısın' mı?’’
Derin bir nefes alıp klavyeye ellerim titreyerek uzandım ve o cevabı gönderdim.
Gönderen: Ben
''gözüm takılmış olabilir farkında değildim''
Mesajın gitmesiyle birlikte Büge kahkahayı bastı. ‘’ ‘Gözüm takılmış olabilir’ mi? Ayliz, çocuk pilot adayı, zaten radar gibi yakalamış seni! Bu nasıl bir savunma şekli, savcıya ifade verir gibi?’’
Sunay başını sallayarak güldü. ‘’Valla rezil olduk ama neyse, en azından çaktırmamaya çalışırken daha da batma geleneğimizi bozmadın!’’
Aradan otuz saniye bile geçmeden telefonum tekrar titredi. Beran’ın yanıtı düşmüştü ekrana. Üçümüz de nefesimizi tutup ekranın üzerine kapandık.
Gönderen: Beran
''yarın öğle arasında kantinde görüşelim mi?''
Oda bir anda buz kesti. Sunay’ın elindeki çekirdek havada asılı kaldı, Büge ise gözlerini sonuna kadar açıp bana baktı.
‘’O-ha!’’ diye bağırdı Büge, az kalsın telefonumu elinden düşürecekti. ‘’Çocuk direkt topa girdi! Yarın öğle arası diyor, kantin diyor! Plan yapmaya, düşünmeye zaman bile bırakmadı adam!’’
Sunay heyecandan yerinde zıplamaya başladı. ‘’Kızım adam fırtına gibi esti geçti ortadan! Ne diyeceksin? Kabul edeceksin değil mi? Sakın ‘yarın dersim var’ falan deyip saçmalama, yolarım seni!’’
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atıyordu. Sabah uzaktan baktığım, az önce Instagram’da bulmak için kırk takla attığım ve resmen suçüstü yakalandığım o çocuk, yarın öğle arasında benimle yüz yüze görüşmek istiyordu. Ellerim titrerken kızlara baktım; onlardaki o heyecan, benim içimdeki fırtınanın en büyük kanıtıydı.
Derin bir nefes alıp parmaklarımı ekranda son kez gezdirdim ve o hayatı değiştirecek yanıtı gönderdim.
Gönderen: Ben
''olur yarın öğle arasında kantin, iyi geceler''
Telefonun ekranını karartıp hızla masaya fırlattım. İşte o saniye, gelecekte ömrümden ömür götürecek, uykusuz gecelerin, dinmeyen gözyaşlarının ve hayatımın en felaket dönemlerinin başlaması için atılmış ilk masum adımdı. Nereden bilebilirdim ki o küçük “olur” kelimesinin, yıllar sonra hatırlamak dahi istemeyeceğim hatta evli bir kadının dünyasını altüst edecek, adını bile koyamayacağım büyük bir fırtınanın kapısını aralayacağını?
Ekran kararır kararmaz odada kıyamet kopmuştu zaten.
‘’Kabul etti! Yarın buluşuyorlar!’’ diye çığlık attı Sunay, yastığı havaya fırlatarak.
Ben ise panikten ne yapacağımı bilemez halde ellerimle saçlarımı çekiştirmeye başlamıştım. ‘’Kızlar ben ölüyorum şu an, kalbim boğazımda atıyor! Ne giyeceğim ben yarın? Kesin üstüme cam kırıkları dikilmiş gibi hissedeceğim, nefes alamıyorum! Gardırobumda giyecek tek bir normal parça yok, hepsi çöp! Yarın kesin bayılacağım, pilot adam o turuncu montuyla karşıma dikildiğinde dilim tutulacak, kesin salakça bir şey söyleyeceğim!’’
Büge oturduğu yerden fırlayıp kolumdan tuttuğu gibi dolaba doğru çekiştirdi. ‘’Kes sesini ve saçmalamayı kes Ayliz! Heyecandan beynin yandı senin. Gel buraya, yarın o kantine öyle bir çıkacaksın ki çocuk aklını yitirecek! Siyah triko mu, yoksa o bordo kazak mı? Çabuk karar ver!’’
Sunay arkamızdan ellerini beline koymuş, gülmekten katılarak bağırıyordu: ‘’Bordo kazak giysin bordo! Çocuk pilot ya, belki havada bulut olmaya özenir, renk uyumu olur!’’
‘’Dalga geçmeyin ya!’’ diye bağırırken bir yandan da dolaptaki kıyafetleri karıştırıyordum ama içimdeki o tatlı ama bir o kadar da tehlikeli heyecan, sanki ileride yaşayacağım tüm o fırtınaların rüzgârını bugünden estirmeye başlamıştı bile.
Sonunda saatler süren o hararetli moda şovunun ve onlarca kıyafetin döküldüğü yatağın ardından kombin netleşmişti: Bordo kazak, gri kumaş pantolon ve siyah deri ceket.
Kıyafetler yatağın üzerine serildikten sonra kriz masası bu kez başka bir soru üzerine kurulmuştu. Hepimiz yerimize oturmuş, ortadaki yastığa sarılarak derin bir tartışmaya dalmıştık.
‘’Kızım normal değil bu,’’ dedi Büge, kaşlarını çatarak bardağındaki çaydan bir yudum alırken. ‘’Adam daha yeni buldu Instagram’dan, doğru düzgün yüz yüze bile gelmemişiz. Neden hemen böyle bodozlama daldı konuya? Hiç vakit kaybetmeden yarın öğle arası buluşalım diyor. Acaba herkesle böyle mi, çapkın falan olmasın sakın?’’
Sunay kafasını iki yana salladı. ‘’Yok ya, çapkın bakışları yok onda. Daha çok... ne istediğini çok iyi bilen ve beklemeyi sevmeyen bir adam hal sesi var. Ama yine de haklısın Büge, bu kadar hızlı hareket etmesi insanın aklını karıştırıyor. Acaba bizi uzaktan uzağa çoktan gözüne kestirmiş olabilir mi?’’
Kızlar sabaha kadar Beran’ın bu ani hamlesinin altındaki nedenleri tartışırken, benim içimdeki fırtına çoktan başka bir boyuta evrilmişti. Eve gitmek mi? Bu kafayla o sokaklardan geçip evime gitmem imkansızdı. Zaten saat çok geç olmuştu, üstelik bu heyecanı tek başıma dört duvar arasında göğüsleyemezdim.
‘’Ben bu gece eve gitmiyorum,’’ dedim ani bir kararla yatakta doğrularak. ‘’Sizde kalıyorum, başka çarem yok. Yoksa sabaha kadar ya balkondan aşağı atlarım ya da kafayı yerim.’’
Sunay gülerek yer açtı. ‘’Gel başımın üstüne yerin var, zaten sabaha kadar uyutmayacaksın bizi belli oldu!’’
Gece ilerleyip saatler gece yarısını devirdiğinde, odadaki o hareketli kriz masası nihayet sessizliğe büründü. Sunay ile Büge yorgunluktan birkaç dakika içinde derin bir uykuya daldılar. Odada çıt çıkmıyordu; dışarıdan gelen hafif araba sesleri ve odadakilerin düzenli nefes alışları dışında hiçbir ses yoktu.
Ama ben... Ben uykunun kıyısından bile geçemiyordum.
Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüyor, gözlerimi tavana dikip saatlerce o anı yeniden yaşıyordum. İçimdeki o kıpırtı, yerini durdurulamaz bir kalp çarpıntısına bırakmıştı. Beran’ın o turuncu montu, sabah koridordaki o sessiz bakışması, mesajlardaki o rahat ve özgüvenli tavrı... Zihnimde film şeridi gibi dönüp duruyordu.
Neden bu kadar hızlıydı? Neden kalbimi bu kadar kolay ele geçirmesine izin vermiştim?
Yatakta tekrar doğrulup bacaklarımı karnıma çektim ve karanlıkta ellerimle yüzümü ovuşturdum. O gece, gelecekte yaşayacağım o büyük acıların, uykusuz gecelerin ve kalbimin kırılacağı günlerin ilk tohumlarının atıldığını elbette bilmiyordum. Tek bildiğim, yarın öğle arasında o kantinde beni bekleyen o adamın hayatımı altüst edeceği ve benim buna koşa koşa gideceğimdi. Sabırsızlıkla sabahın olmasını beklerken, içimdeki o tatlı zehir damarlarımda yavaş yavaş yayılmaya devam ediyordu.