İçeriğe geç

BÖLÜM 1 : UYANIŞ

Aynada gördüğü yansımaya onu bağlayan neydi?

Bunu kendine ilk kez ne zaman sorduğunu hiçbir zaman hatırlamayacaktı. Belki o sabah, saat altıyı on yedi geçerken, evin henüz geceyle gündüz arasında karar veremediği o kısa vakitte; belki de çok daha önce, yıllardır içinde büyüyen ve adını koymadığı bir huzursuzluğun sonunda kendisine bir cümle bulduğu anda. Bazı sorular insanın zihnine birdenbire düşer, nereden geldiklerini anlayamazsınız; yine de içinizde, sanki uzun zamandır orada bekliyorlarmış gibi bir tanıdıklık bırakırlar. O sabah da sorunun kendisinden çok, onu düşündüğünde hissettiği garip yakınlık dikkatini çekmişti.

Banyodaki küçük pencerenin camı buğulanmıştı. Dışarıda şehir henüz uyanmamış, sokak lambalarının sarı ışığı gecenin son parçası gibi binaların arasında asılı kalmıştı. Uzaklardan tek tük araç sesleri geliyor, sonra her şey yeniden sessizliğe dönüyordu. Evin geri kalanı karanlıktı; mutfaktan buzdolabının belli belirsiz uğultusu duyuluyor, yatak odasının kapısının altından ince bir ışık çizgisi koridora uzanıyordu. Kadın diş fırçasını lavabonun kenarına bırakıp başını kaldırdığında karşısındaki yüzle göz göze geldi.

Yüzünü tanıyordu. Tanımaması mümkün değildi. Çocukluğundan beri her sabah aynı yüzün değişmesini izlemişti; önce çocukluğun yuvarlaklığını, sonra ergenliğin aceleyle büyüyen çizgilerini, ilk sivilceleri, ağlamaktan şişen gözleri, uykusuz gecelerin bıraktığı mor halkaları. Şimdi ise karşısında, henüz güne hazırlanmayı öğrenmemiş bir kadın duruyordu. Saçlarının bir tarafı uykudan ezilmiş, birkaç tel yanağına yapışmıştı. Dün gece çıkarmaya üşendiği rimel kirpiklerinin dibinde koyu bir gölge bırakmış, yüzündeki bütün alışılmış ifadeler henüz yerli yerine oturmamıştı. İnsan aynaya çoğu zaman kendisini görmek için değil, günün geri kalanında kullanacağı yüzü kontrol etmek için bakardı. Oysa sabahın bu saatinde aynadaki yüz henüz kimse için hazırlanmadığından, belki de en gerçek hâliydi.

Parmağının ucuyla gözünün altındaki siyah izi sildi. Aynadaki kadın da aynı hareketi yaptı.

Bir süre öylece baktı.

Sonra, nedenini bilmeden, karşısındaki yüzün kendisinden biraz önce uyandığını düşündü.

Düşünce o kadar anlamsızdı ki hemen uzaklaştırdı. Musluğu açmak üzere elini uzattığında arkasından gelen uykulu sesle omuzları hafifçe gerildi.

“Uyandın mı?”

Aynadaki yüzün arkasında onu gördü.

Adam kapının eşiğinde durmuştu. Saçları uykudan dağılmıştı, üzerinde gece boyunca giydiği gri tişört vardı yüzünde, gün içinde onu olduğundan daha mesafeli gösteren bütün o sertlikten eser yoktu. Uykudayken daha genç görünürdü. Kadın bunu ona hiç söylememişti. Bazı şeyleri insan söylemeye gerek duymadan da severdi.

Kadın aynadan ona baktı. “Hayır.”

Adam birkaç saniye bekledi. “Öyleyse ben kiminle konuşuyorum?”

“Bilmiyorum.”

“Emin misin?”

“Değilim.”

Adamın dudaklarının kenarında yorgun bir gülümseme belirdi. Yanına gelip çenesini omzuna bıraktığında kadın aynadaki iki yüzün aynı çerçevede buluşmasını izledi. Bu görüntü ona yıllardır tanıdığı bir şeyin verdiği huzuru hissettirdi. Adamın yüzünü ezbere biliyordu; sağ kaşının üzerinde çocukken düştüğünü anlattığı küçük izin yerini, güldüğünde gözlerinin kenarında oluşan çizgileri, düşünürken alt dudağını farkında olmadan içeri çekmesini, kahvesini içerken fincanın kulpunu iki parmağıyla tutmasını... Başkalarının bakıp geçeceği ayrıntılar onun zihninde kendiliğinden birikmişti. Gece uyurken battaniyenin yarısını kendi tarafına çektiğini sabah inkâr etmesini, yağmur yağdığında nedense bütün pencereleri kapatıp kapatmadığını üç kez kontrol etmesini, bir şeye gerçekten güldüğünde başını geriye attığını da biliyordu. Belki sevgi, bir insanın herkes için önemsiz olan küçük alışkanlıklarını farkına varmadan hafızanın en güvenli yerine kaldırmaktı.

Adam aynadaki yansımalarına bakarken, “Bana niye öyle bakıyorsun?” diye sordu.

Kadın ona döndü. “Nasıl bakıyorum?”

“Sanki birazdan bir yere gidecekmişim gibi.”

“Gitmeyecek misin?”

“Markete gitsem özleyeceksin demek.”

“Belki.”

“Ne kadar?”

Kadın birkaç saniye düşündü. “Çok.”

Adamın yüzündeki gülümseme bu kez daha belirginleşti. Alnına hafifçe dokunup, “Ben de seni,” dedi.

Bunu öylesine, hayatın içinde kaybolup gidecek sıradan bir cümle gibi söylemişti. Kadın ise o anda bunun ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyordu; insan bazı cümlelerin değerini, onları bir daha duyamayacağını öğrendiği o ıssız vakitte anlıyordu.

Adam mutfağa yönelirken arkasından, “Ben kahve yapıyorum,” dedi.

“Geliyorum.”

Kapının eşiğinde bir an durup ona baktı. “Önce yüzünü yıka.”

Kadın kaşlarını çattı. “Yüzümde ne var?”

“Hiçbir şey.”

“Emin misin?”

Adam birkaç saniye onu inceledi. “Zaten o yüzden.”

Kadın istemsizce gülümsedi. Adam da ona karşılık verip mutfağa geçti. Birkaç saniye sonra kahve makinesinin sesi duyuldu.

Kadın yeniden aynaya döndü.

Gülümsemesi yavaş yavaş silindi.

Az önceki düşünce geri gelmişti.

Karşısındaki yüzü tanıyordu. Bundan emindi. Yine de bir anlığına, çok kısa bir anlığına, sanki kendi yüzüne değil de uzun zamandır görmediği birinin yüzüne bakıyormuş gibi hissetti. Bu his korkutucu değildi; daha çok, insanın çocukluğunda çok sevdiği ama adını hatırlayamadığı bir şarkıyı yıllar sonra bir yerden duyduğunda içine çöken o açıklanamaz yabancılık gibiydi.

Elini aynaya kaldırdı.

Cam soğuktu.

Parmaklarının altında yalnızca kendi yansıması vardı.

“Saçmalama,” diye mırıldandı.

Musluğu açıp yüzünü soğuk suyla yıkadı. Başını kaldırdığında bu kez aynadaki kadın tanıdıktı. Islak saçları yüzüne yapışmış, gözlerini hafifçe kısarak kendisine bakıyordu. Kadın havluyu alıp yüzünü kuruladı ve banyodan çıktı. Mutfakta kahve kokusu vardı.

Adam iki fincanı masaya koymuştu. Kadın kendi fincanını görünce gülümsedi; kenarındaki ince çatlağı hemen fark etmişti. Bu fincanı aylardır değiştirmeye çalışıyordu, adam ise her seferinde bir bahane buluyordu. İlk çatladığı gün kadın onu çöpe atmak istemiş, adam fincanı elinden alıp çatlağın kenarını incelemiş ve büyük bir ciddiyetle, “Bence karakteri var,” demişti. O günden beri fincan hâlâ kullanılıyordu.

Kadın sandalyeye oturup fincanını ellerinin arasına aldı. “Bunu ne zaman değiştireceksin?”

Adam karşısındaki sandalyeye oturdu. “Neyi?”

“Fincanı.”

“Niye?”

“Çatlak.”

“Biliyorum.”

“Bir gün tamamen kırılacak.”

Adam kahvesinden bir yudum aldı. “O zaman değiştiririz.”

“Yani kırılmasını bekliyorsun.”

“Bazı şeyler kırılmadan değiştirilmiyor.”

Kadın ona baktı. Cümlenin üzerinde durmak istedi ama adam çoktan başka bir şey düşünmeye başlamıştı.

“Şeker?” diye sordu.

“İki.”

“Dün bir demiştin.”

“Dün yanılmışım.”

Adam başını salladı. “Peki.”

Kadın kahvesine iki kaşık şeker atarken gülümsedi. Mutfakta bir süre yalnızca kaşığın fincana değen sesi duyuldu. Sabahın ilk saatlerinde evin sessizliği başka olurdu; geceden kalan bütün eşyalar yerli yerinde durur, odalar henüz günün telaşına alışmamış olurdu. Kadın bazen bu saatleri günün geri kalanından daha çok severdi. Adamla aynı evin içinde olduklarını bilmek, henüz birbirlerinden bir şey istememiş, birbirlerine bir şey anlatmamış olmak, yalnızca aynı sessizliği paylaşmak bile ona yetiyordu.

Adam telefonuna baktı.

“Bugün anneni arayacak mısın?”

Kadının parmakları fincanın etrafında hafifçe sıkılaştı.

“Arayacağım.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

“Geçen hafta da gerçekten arayacaktın.”

Kadın gözlerini kaldırıp ona baktı. “Bu hafta farklı.”

Adam gülümsedi ama üstelemedi.

Kadın onun susmasına minnettar kaldı. Annesini aramamak için hiçbir zaman gerçek bir nedeni yoktu. En azından başkalarına anlatabileceği bir nedeni. Annesi ona kötü davranmıyordu. Aksine, hayatındaki en şefkatli insanlardan biriydi. Her konuşmalarında sesinin tonunda hâlâ çocukken onu uyandıran o yumuşaklık vardı. Kızının ne zaman yorulduğunu, ne zaman üzgün olduğunu, ne zaman yalnızca “iyiyim” diyerek konuşmayı bitirmek istediğini herkesten önce fark ederdi.

Belki de sorun tam olarak buydu.

Kadın annesini sevdiği hâlde onunla konuşmakta zorlanıyordu.

Annesinin sesini duyduğunda içinde açıklayamadığı bir ağırlık beliriyor, konuşma bittikten sonra kendisini suçlu hissediyor, sonra birkaç gün geçiyor ve yine aramıyordu. Bu döngünün ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Çocukken annesinin yanında kendisini güvende hissederdi. Annesinin saçlarını taramasını, kış gecelerinde battaniyesini üzerine kadar çekmesini, korktuğu zaman yatağının kenarına oturup sabaha kadar başında beklemesini hatırlıyordu.

Fakat büyüdükçe annesinin geçmişine dair öğrendiği birkaç şey, çocukluğundaki bütün görüntülerin arasına başka bir kadın yerleştirmişti.

Annesi artık yalnızca annesi değildi.

Bir zamanlar genç hatta çocuk olmuş, korkmuş, susturulmuş bir kadındı.

Kadın bunu düşünmekten hoşlanmıyordu. Belki insanın annesinin de kendisinden önce bir hayatı olduğunu bilmesi kolaydı; zor olan, o hayatın içinde annesini kurtaramadığı anların bulunduğunu öğrenmekti.

“Yine uzaklara gittin.”

Adamın sesiyle kendine geldi.

“Ne?”

“Burada değilsin.”

Kadın hafifçe gülümsedi. “Buradayım.”

Adam elini masanın üzerinden uzatıp onun elinin üzerine koyarken yavaşça gülümsedi. “Biliyorum.”

Kadın parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi. Adamın başparmağı elinin üzerinde yavaşça hareket etti. Bu küçücük temas, içindeki bütün düşünceleri bir süreliğine susturmaya yetti.

“Akşam geç kalabilirim,” dedi adam.

Kadın başını kaldırdı. “Ne kadar?”

“Bilmiyorum. Bu sıralar her zamankinden daha yoğun.”

“Mesaj at.”

“Atarım.”

“Unutma.”

Adam gözlerinin içine baktı. “Unutmam.”

Kadın bu cevabı duyduğunda nedensiz bir şekilde içinin ürperdiğini hissetti. Çok kısa sürdü. Öyle kısa ki üzerinde durmadı.

Adam montunu giydi, anahtarlarını cebine koydu ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken arkasını dönüp, “Bir şey ister misin?” diye sordu.

Kadın düşündü. “Yok.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

Adam kapıyı açtı.

Kadın birden, nedenini bilmeden, “Dikkatli ol,” dedi.

Adam durdu, dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrıldı, ona doğru döndü,

“Olurum.”

Kapı kapandı.

Kadın bir süre yerinden kalkmadan oturdu. Sonra masadaki iki fincana baktı. Kendi fincanı hâlâ sıcaktı. Adamınki ise yarım kalmıştı. Kahvenin yüzeyinde ince bir tabaka oluşmuştu. Kadın elini uzatıp fincanı aldı.

Adamın dudaklarının değdiği yeri gördü.

Bir an, kendi dudaklarını aynı yere götürmeyi düşündü. Sonra bundan utanır gibi gülümseyip fincanı lavaboya bıraktı.

O günün geri kalanında hayat olması gerektiği gibi ilerledi.

Toplantılar, e-postalar, telefon görüşmeleri, öğle arasında aceleyle yenilen bir yemek... Günün içinde insanın başına önemli bir şey gelmediğinde zaman daha hızlı geçiyordu. Saat dört buçukta yağmur başladı. Pencereden dışarı baktığında insanların birdenbire hızlandığını gördü; kaldırımda yürüyenler çantalarını başlarının üzerine kaldırıyor, dükkânların tentelerinin altına sığınıyor, birkaç dakika önce önemsiz olan yağmur yüzünden bütün şehir yönünü değiştiriyordu.

Kadın telefonunu çıkardı.

Annesinin adı ekranda kayıtlıydı.

Parmağı arama tuşunun üzerinde birkaç saniye bekledi.

Sonra ekranı kapattı.

Kendisinden nefret ettiği küçük alışkanlıklardan biri de buydu. Annesini aramayı düşündüğünde önce özlediğini hissediyor, sonra geçmişten kalan bir şey boğazına düğümleniyor ve aramaktan vazgeçiyordu. Annesi bunun nedenini bilmiyordu. Belki kızının yoğun olduğunu düşünüyor, belki kırıldığını sanıyor, belki de hiçbirini düşünmeden ertesi gün yine onun aramasını bekliyordu.

Kadın bazen annesinin beklediğini düşündüğünde daha da uzaklaşıyordu.

Çünkü bekleyen birini hayal kırıklığına uğratmak, ondan uzak durmaktan daha zordu.

Akşam eve geldiğinde hava tamamen kararmıştı. Anahtarı çevirip içeri girdi.

“Ben geldim.”

Aldığı tek yanıt evin sessizliğiydi.

Çantasını bıraktı. Ayakkabılarını çıkarırken telefonu kontrol etti.

Mesaj yoktu.

Adam sabah geç kalabileceğini söylemişti. Bunun üzerine endişelenmek için bir sebep olmadığını biliyordu. Yine de telefonunu yeniden eline aldı.

Saat sekizi geçmişti.

Bir mesaj daha yoktu.

Mutfakta yemek hazırlarken farkında olmadan iki tabak çıkardı. İkinci tabağı elinde tuttuğunu fark ettiğinde birkaç saniye öylece kaldı. Sonra tabağı yerine kaldırdı.

Saat dokuz oldu.

Yağmur camlara daha sert vuruyordu.

Kadın salondaki koltuğa oturmuş, televizyonu açık bırakmıştı. Ne izlediğinin farkında değildi. Ekrandaki insanların konuşmaları odanın içinde bir uğultuya dönüşmüş, dışarıdaki yağmurla birbirine karışmıştı. Kadın telefonunu yeniden eline aldı. Bu kez gerçekten aramak niyetindeydi sevgilisinin adını ekranda bulup birkaç saniye boyunca parmağını arama tuşunun üzerinde bekletti, ardından kendisine kızarak tuşa dokunmak üzereyken telefon aniden çalmaya başladı. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara belirmişti. Bir süre ekrana öylece baktı, arayanın kim olabileceğine dair aklına gelen hiçbir ihtimal içindeki huzursuzluğu açıklamaya yetmiyordu. Telefon ikinci kez çaldığında sonunda aramayı açtı.

“Merhaba?”

Karşıdaki kişi hemen konuşmadı.

Arka planda anlaşılmayan sesler vardı. Birkaç saniye sonra bir erkek sesi duyuldu.

“Hanımefendi?”

Kadın doğruldu.

“Evet?”

“Ben sizinle ilgili bir konuda arıyorum.”

Kalbi, sebebini anlayamadığı bir hızla çarpmaya başladı.

“Ne konusunda?”

Adam cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu.

“Öncelikle kim olduğunuzu doğrulamam gerekiyor.”

Kadın pencereye baktı. Yağmurun ardında karşı apartmanın ışıkları bulanık görünüyordu.

“Buyurun.”

Adam adını söyledi.

Kadın tanımadı.

Fakat adamın bir sonraki cümlesini duyduğunda elindeki telefon ağırlaştı.

“Size ulaşmaya çalışıyorduk.”

“Neden?” Karşıdaki ses bir süre sustu; sanki söyleyeceği şeyi seçmeye, kelimelerin ağırlığını tartmaya çalışıyordu. Ardından derin bir nefes alan adam az önceki tereddüdünü gizlemeye çalışmadan, bu kez çok daha yavaş ve ölçülü bir ses tonuyla konuştu.

“Bunu telefonda anlatmam doğru olmaz.”

Kadın ayağa kalktı.

“Ne oldu?”

Adam cevap vermedi.

“Ne oldu?” diye tekrarladı kadın.

Bu kez karşıdaki ses duyulamayacak kadar alçak çıktı.

“Şu anda evde yalnız mısınız?”

Kadın olduğu yerde dondu.

Bakışları salonun karanlık tarafına kaydı.

“Evet.”

“Emin misiniz?”

Kadının boğazı kurudu.

“Ne demek istiyorsunuz?”

Telefondaki adam cevap vermeden önce birkaç saniye sustu.

Sonra, “Hanımefendi, lütfen beni dikkatle dinleyin,” dedi.

Kadın nefesini tuttu.

“Dinliyorum.”

“Kapınızı kilitleyin.”

Telefon kulağında olduğu hâlde çevresine bakmaya başladı.

“Zaten kilitli.”

“İyi.”

Adamın sesindeki tereddüt ilk kez belirginleşmişti.

“Pencerelere yaklaşmayın.”

Kadının gözleri istemsizce pencereye kaydı.

“Bana ne olduğunu söyleyin.”

Karşıdaki adamın nefesi duyuldu.

“Size bir şey söylemeden önce...”

Cümlesini tamamlayamadan sustu. Tam o sırada kadın, koridorun derinliklerinden gelen son derece alçak fakat ne olduğunu anlayamadığı bir ses duydu, yalnızca evin içinde bir şeyin yavaşça yer değiştirdiğini, sanki bir kapının rüzgârın etkisiyle milim milim hareket ettiğini düşündü. Başını çevirdiğinde bakışları koridora takılı kaldı.

“Bir dakika,” dedi.

“Hanımefendi, sakın—”

Hat kesildi.

Kadın telefonu kulağından indirmedi.

Koridora bakıyordu.

Yatak odasının kapısı aralıktı.

Oysa eve geldiğinde kapattığından emindi.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan bekledi. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Evin sessizliği, birkaç dakika önce olduğundan farklıydı artık. Aynı eşyalar, aynı duvarlar, aynı kapılar yerli yerindeydi fakat kadın ilk kez evinin içinde kendisine ait olmayan bir bakışın dolaştığını düşündü.

Banyoya doğru yürüdü.

Kapının önünde durdu.

Işık açıktı.

Nedensiz bir şekilde içeri girmek istemedi.

Sonra aynayı gördü.

Camın üzerinde, sabah sildiğinden emin olduğu buğunun içinde tek bir kelime vardı.

BEN.

Kadın nefesini tuttu.

Yaklaştı.

Kelimenin hemen altında, buğunun henüz dağılmadığı bir yerde başka bir iz daha vardı; yarım kalmış bir harf, belki de yalnızca rastlantıdan oluşmuş bir çizgi.

Elini kaldırdı.

Parmakları cama birkaç santim kala durdu.

Ve o anda, sabah aynanın karşısında hissettiği o anlamsız yabancılık yeniden içine çöktü.

Bu kez aynadaki kadına baktığında kendisini tanıyamadığını düşünmedi.

Daha kötüsünü düşündü.

Belki de aynadaki kadın onu tanıyordu.