İçeriğe geç

BÖLÜM 2 – OKUL KAPISININ ARDINDA

  • 1. KISIM – MAVİ ÖNLÜK

Ali yedi yaşındaydı. Okulun ilk günü, sokaklarda yazın son sıcaklığı henüz çekilmemişti.

O sabah mavi önlüğünü giydi. Beyaz yakası boynundaydı. Sırtında okul çantası, yanında beslenme çantası vardı. Evden çıkarken annesi de onunlaydı.

108. Sokak artık yalnızca oyun oynadığı, akşam olunca eve döndüğü yer değildi. Ali o sabah aynı sokaktan başka bir yere gidiyordu. Her gün gitmesi gereken bir yere.

Okulun bahçesinde çocuklar ve aileleri vardı. Kimisi annesinin elini bırakmıyor, kimisi ağlıyordu. Ali etrafına bakıyordu. Evlerin birbirine yakın durduğu mahallesinden sonra okulun kalabalığı başka türlüydü; aynı yaşlarda bu kadar çocuğu bir arada görmek bile yeniydi.

Annesi onu okulun kapısında bırakmadı. Birlikte içeri girdiler, sınıfını buldular: 1-C.

Sınıfta ikili sıralar vardı. Ali, kapıdan bakıldığında orta tarafta, üçüncü sıra civarında bir yere oturdu. Annesi yanındaydı. Başka anneler de çocuklarının başında bekliyor, bazı çocuklar ağlamayı sürdürüyordu.

Ali ne yapacağını anlamaya çalışıyordu. Okula gelmişlerdi; sonra zil çaldı. Az önce dışarıdan içeri girdikleri için yeniden dışarı çıkılacağını sandı. Oysa bu, dersin ve öğretmenin ziliydi.

Sınıfa Kemal Öğretmen geldi.

Ali'nin ilk öğretmeni oydu. O gün nasıl konuştuğunu, sınıfa ilk ne söylediğini yıllar sonra tam olarak hatırlamıyordu. Ama mavi önlüğünü, annesinin kendisini sınıfa kadar getirişini ve zilin yarattığı o küçük şaşkınlığı hatırlıyordu.

Mahalleden tanıdığı Elif de aynı okula başlamıştı. Fakat onun sınıfı 1-A'ydı. Aynı okulda olmak, aynı sırada oturmak demek değildi.

 

Ali okuldan döndüğünde kapı kapalıysa önce iki kez vururdu. Açan olmazsa yan komşunun penceresine bakar, annesinin oraya uğrayıp uğramadığını sorardı. Bir keresinde komşu teyze başını uzatıp “Bakkala gitti, birazdan gelir,” demişti. Ali çantasını eşiğe bırakıp kaldırıma oturmuş, bakkalın bulunduğu köşeyi gözlemişti. Annesi görününce de hiçbir şey olmamış gibi çantasını sırtına takmıştı.

Sabahları fırından dönenlerin elinde sıcak ekmekler olur, bakkalın kepengi açılırken sokağa metal bir gürültü yayılırdı. Ali okul yolunda kimi gün aynı köşede Elif’e rastlar, kimi gün onu yakalayabilmek için adımlarını hızlandırırdı. Elif ise başka sınıfa girdiği için kapıdan sonra yolları ayrılırdı.

Okul günleri birbirini izledikçe Ali sınıftaki çocukları tanımaya başladı. Sıraların, tahtanın ve teneffüs zilinin kendine göre bir düzeni vardı. Evdeki oyunlarda istediği zaman koltuktan kalkıp hayalindeki dolmuşu bırakabilirdi; burada ne zaman oturacağını, ne zaman kalkacağını başkaları söylüyordu.

Bir gün sınıfta başarılı öğrencilere kırmızı kurdele verildi.

Elif kurdelesini Ali'den önce aldı. Gösterdi de.

Ali onu görünce kendisinin de kurdele almasını istedi. Ertesi gün kırmızı kurdeleye kavuştuğunda sevindi. Fakat Elif bu kez ikinci, başka bir kurdele almıştı.

Ali'nin gözü yeniden onun kurdelesine takıldı.

Bu, iki çocuğun küçük yarışlarından biriydi. Ali yalnızca sınıfta bir şeyleri öğrenmeye değil, başkasında gördüğünü istemeye ve kendisinin de fark edilmesini beklemeye başlamıştı.

 

Kemal Öğretmen ilk yılın ortalarında başka bir yere tayin oldu. Sınıftaki çocuklar ağladı. Ali de o ayrılığı hatırlıyordu; öğretmeninin nasıl biri olduğunu anlatacak ayrıntılar ise zihninde kalmamıştı.

Yerine Hale Öğretmen geldi. Ali'nin beşinci sınıfın sonuna kadar öğretmeni o olacaktı.

Yıllar sonra eline geçen eski karnesinde zayıf notları görecekti. O günlerdeyse okul, karnedeki rakamlardan çok daha fazlasıydı: teneffüsler, çocuklar, öğretmenlerin sözleri ve bazen bir günün geri kalanını değiştiren küçücük olaylar.

Birinci sınıfta, beden eğitimi saatinde yaşanan bir gün de bunlardan biri olacaktı.

 

Beden eğitimi dersinde çocuklar bahçedeydi. Okulun yanındaki ağaçların yakınında halka olmuş, “Yağ satarım, bal satarım” oynuyorlardı. Ali de aralarındaydı.

Bir süre sonra tuvalete gitmesi gerekti. Fakat evdeki karanlık giderin önünde hissettiği korku okulda da peşini bırakmamıştı. Gitmedi. Oyuna devam ederken kendini tutmaya çalıştı.

Zil çaldı. Oyun bitti; çocuklar sınıfa dönmeye hazırlanıyordu.

Ali altına kaçırmıştı.

Öğretmenine doğru bacaklarını birbirinden uzak tutarak yürüdü. Bahçedeki öğretmen durumu anlayınca ona kızdı.

“Aptal mısın, çocuk musun? Nasıl altına yaparsın?”

Ali cevap veremedi.

Öğretmen ailesine haber vereceğini söyledi. Onu okulun duvarının yanında bekletti, bir yere gitmemesini tembihledi ve sınıfa döndü.

Ali duvarın dibinde kaldı.

Karşı taraftaki merdivenlerden büyük sınıfların öğrencileri iniyordu. Altıncı, yedinci, sekizinci sınıftan çocuklar onu gördüler. Yanına geldiler. Etrafında toplandılar. Bir halka oluştu. Ali'yle alay etmeye başladılar.

Ali gitmedi.

Öğretmeni orada beklemesini söylemişti.

Büyük çocukların arasında, duvarın dibinde, annesinin gelmesini bekledi. Ağlıyordu.

Annesi geldiğinde Ali hâlâ oradaydı. Onu alıp eve götürmek için pantolonunun paçalarını içe doğru kıvırdı. Birlikte okuldan çıktılar.

Yolda komşularla karşılaştılar. Ne olduğunu sordular.

Annesi, “Hastalanmış. Eve gidiyoruz,” dedi.

Babası evde değildi; çalışıyordu. Ali'nin eve geldikten sonraki saatleri belleğinde belirgin kalmadı. Ama okulun duvarını, çevresine toplanan çocukları ve orada bekleyişini unutmadı.

 

Yıllar sonra Ali o duvarın dibindeki bekleyişi hatırladığında en çok, kendisine gitme izni verilmediği için yerinden kıpırdayamayan çocuğu düşünürdü.

Mavi önlüğü kirlenmiş, beyaz yakası boynuna yapışmıştı. Büyük çocukların gülüşleri uzaklaşsa da Ali, annesi gelene kadar aynı yerde durmuştu.

Keşke biri yanına eğilip “Burada tek başına beklemek zorunda değilsin,” diyebilseydi.

Ama o gün yanına gelen kişi annesiydi; Ali onunla birlikte eve yürümüştü.

 

Okul yine aynı yerdeydi.

Duvar aynı duvardı. Merdivenler aynı merdivenlerdi.

Ali içinse hiçbir şey bir gün önceki kadar sıradan değildi.

Yine mavi önlüğünü giydi. Beyaz yakasını taktı. Çantasını sırtına aldı.

Ve bir gün önce kendisine gülen çocuklarla yeniden karşılaşabileceğini bile bile aynı okulun kapısından içeri girdi.